Batı emperyalizminin savaş makinesi olan NATO'nun Türkiye'de zirve düzenlediği bir dönemde, NATO’ya, emperyalizme, militarizme ve savaş odaklı düzene karşı anti-emperyalist barış mücadelesini büyütme kararlılığımızı ilan etmek üzere İstanbul’da bir araya geldik. NATO bir ‘savunma ittifakı’ değil, dış müdahalenin, askeri tahakkümün, işgallerin, darbelerin, yaptırımların ve silahlanma yarışının baş temsilcisidir. Halkların çıkarları, egemen sınıfların, silah tekellerinin, enerji şirketlerinin, emperyalist blokların ve onların yerel işbirlikçilerinin çıkarlarına kurban edilmektedir. 

Bu buluşma yalnızca bir protesto değildir. Dünyayı bitmek bilmeyen savaşlar sarmalına sürükleyerek kendi düzenlerini korumaya çalışan egemenlere karşı ortak bir barış mücadelesi inşa etme kararlılığımızı yansıtmaktadır. NATO zirvesi nedeniyle Ankara’nın militarize edilmesi ve abluka altına alınması, şehrin güvenlik önlemleri adı altında kısıtlamalar ve yasaklarla teslim alınması, emperyalist zirvelerin halkların güvenliği için değil, aksine onları baskı altına alarak örgütlendiğini bir kez daha göstermiştir. Zirvemize katılmak üzere gelen uluslararası delegasyonun bazı üyelerinin ülkeye girişinin engellenmesi ve sınır dışı edilmesi, uluslararası dayanışmaya ve anti-emperyalist güçlerin bir araya gelme hakkına yönelik de doğrudan bir saldırıdır. 

Barış mücadelesi sadece savaşların durdurulması çağrısıyla sınırlandırılamaz. Savaşları üreten düzenle yüzleşmek zorundayız. Yıkım politikaları, silah tekelleri, finans kapital, askeri bürokrasiler, NATO kurumları ve işbirlikçi rejimler tarafından ortaklaşa üretilmektedir. Emperyalist güçler ve sermaye uluslararası ölçekte nasıl örgütleniyorsa, halkların barış ve özgürlük mücadelesi de bu ölçekte örgütlenmelidir. Anti-emperyalizm, işçilerin, gençlerin, kadınların, göçmenlerin, savaş karşıtı aktivistlerin, sosyalistlerin ve tüm ilerici güçlerin kolektif isyanında hayat bulmalıdır. 

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından NATO’nun varlığı sona ermedi. Aksine NATO, sürekli yeni düşmanlar, yeni müdahale alanları ve yeni savaş bahaneleri üretti. NATO öncülüğündeki askeri saldırganlık dün ‘komünist tehdit’, ardından ‘terörle mücadele’, ‘insani müdahale’, ‘istikrar’ gibi başlıklar altında meşrulaştırılırken, bugün tüm ‘insani’ ve ‘demokratik’ retorik bir kenara bırakılmış ve emperyalist yayılmacılık tehdidi daha açık hale gelmiştir. NATO'nun büyüme hırsı dünyayı daha güvenli kılmamış; aksine daha kırılgan ve savaşlara karşı daha savunmasız hale getirmiştir. 

Filistin'de devam eden işgal, abluka, ırksal-dinsel ayrımcılık ve soykırım, emperyalizmin yüzünün en net şekilde göstermektedir. İsrail’in katliam politikası, ABD, NATO ve Avrupa devletlerinin desteğiyle sürmektedir ve İsrail'in cezasız kalması bu iş birliğinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Filistin ile dayanışma içinde olmalı, sahte dostları teşhir etmeli ve İsrail'i silahlandıran tüm devletler üzerinde baskı kurulmalıdır. Gazze'de devam eden soykırım, İsrail'in Lübnan ve İran'ı hedef alan saldırıları, Suriye'de süregelen emperyalist müdahaleler, Kızıldeniz'den Doğu Akdeniz'e uzanan askeri gerilimler, Ukrayna'nın işgali ve Avrupa'da hız kazanan silahlanma hamleleri, NATO ve emperyalist güçlerin dünyayı daha büyük savaşlara hazırladığını göstermektedir. 

Türkiye, 1952 yılında NATO'ya katıldığından beri emperyalizmin güvenlik stratejisinin önemli bir parçası olmuştur. Adana'daki İncirlik Hava Üssü, Malatya'daki Kürecik Radar Üssü ve İzmir'deki NATO Müttefik Kara Komutanlığı (LANDCOM) gibi askeri tesisler aracılığıyla Türkiye, NATO’nun bölgesel operasyonlarında kritik bir rol oynamaktadır. Bu üsler, Irak ve Suriye'den Afganistan'a ve Batı Asya genelindeki askeri operasyonların planlanması ve yürütülmesi için birer merkez olmuştur. Bir ülkenin toprakları askeri operasyonlar için kullanıldığında, o ülke doğrudan bir silahlı çatışmaya girmemiş olsa bile savaşın dışında kabul edilemez. 

Yıllar boyunca, özellikle de Erdoğan rejimi altında Türkiye, bir yandan ABD ve NATO ile yakın ilişkilerini sürdürürken diğer yandan kapalı kapılar ardında İsrail ile özel bir ilişki geliştirmiştir. Suriye'deki askeri varlığı, sınır ötesi operasyonları ve bölge halklarının iradesini hiçe sayan müdahaleleri, Türkiye’nin egemen sınıflarının yayılmacı emellerini ortaya koymaktadır. Türkiye kendisini tüm ülkelerle müzakere edebilen bir arabulucu olarak sunmakta, ancak bu imaj emperyalist güçlerle iş birliğini gizlemektedir. İsrail ile devam eden ticari, diplomatik ve askeri ilişkiler, Filistin halkıyla dayanışma iddialarının samimiyetsizliğini ortaya koymaktadır. Kuzey Kıbrıs’taki askeri varlık, sayıca artan askeri üsler, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları üzerindeki rekabetteki rolü ve Suriye’deki müdahaleler, Türkiye’nin bölgesel emellerini kanıtlar niteliktedir. 

Türkiye devletinin ve sermayesinin yönelimine rağmen, Türkiye'deki sosyalistler hem NATO'ya hem de emperyalizme karşı güçlü bir direniş geleneğine sahiptir. Türkiye'deki anti-emperyalist hareket, uzun zamandır NATO karşıtlığını ve egemenlik çağrısını birleştirmektedir. Bugün bu tarihten güç alarak, Türkiye'nin bölgede bu rolü oynamaya devam etmesini engellemek ve gelecekteki hamlelerine direnmek, Türk ve Kürt devrimcilerin temel hedefleri arasında yer almaya devam etmektedir. 

NATO ülkelerine dayatılan yüzde beşlik askeri harcama hedefi, kamu kaynaklarının silah tekellerine aktarılması anlamına gelmektedir. Aynı şekilde, ‘caydırıcılık’ veya ‘ulusal güvenlik’ gerekçesiyle nükleer, biyolojik ve kimyasal silahların normalleştirilmesi kabul edilemez. Bu silahlar hiçbir halk için güvenlik sağlamamakta, aksine tüm yaşam için bir tehdit oluşturmaktadır. Silahlanma yarışı yalnızca dış politikada saldırganlığı büyütmekle kalmaz, aynı zamanda içeride otoriterleşmeyi derinleştirir. NATO ve müttefikleri tarafından temsil edilen saldırgan emperyalist yönetim, Avrupa'da yükselen aşırı sağ ve Türkiye'deki gerici milliyetçi rejim, aynı küresel kara düzenin farklı yüzleridir. Bu düzen, savaş tehdidini gerekçe göstererek, sınır güvenliği tartışması altında yabancı düşmanlığını, muhalefetin kriminalize edilmesini ve emek karşıtı politikaları güçlendirmek için bir bahane olarak kullanmaktadır. 

Aynı karanlık düzen, kadınların ve LGBTİ+ bireylerin kazanılmış haklarına yönelik saldırıları da tırmandırmaktadır. Militarizm ve otoriterlik, ataerkil aile modelini pekiştirerek kadınları bakım yüküne, güvencesizliğe ve bir itaat rejimine hapsetmeyi, toplumu gerici, milliyetçi ve ataerkil değerler etrafında disipline etmek amacıyla kadınları ve LGBTİ+’ları hedef almaktadır. Savaş politikaları dışarıda işgal ve müdahale, içeride ise baskı, ataerki ve toplumsal kontrol üretmektedir. Askeri bütçeler büyüdükçe eğitim, sağlık, barınma, sosyal güvenlik, bakım hizmetleri ve onurlu yaşam hakları gasp edilmektedir. İşçi sınıfı daha düşük ücretlere, daha ağır vergilere, daha fazla güvencesizliğe ve derinleşen yoksulluğa mahkum edilmektedir. Sermaye için savaş ekonomisi kâr anlamına gelirken, emekçiler için geçim sıkıntısı, işsizlik, borçluluk, sosyal hakların kaybı ve geleceksizlik anlamına gelmektedir. 

Ekolojik yıkım ve militarizm birbirinden ayrı değildir. Savaş makineleri, askeri üsler, fosil yakıt rekabeti, enerji rotaları üzerindeki mücadeleler ve silah sanayii, doğayı, tarım arazilerini, kaynakları ve yaşam alanlarını yok etmektedir. Halkların geleceği, savaştan kâr sağlayanların ellerine teslim edilemez. Bu nedenle NATO karşıtlığı, askeri bloklara karşı çıkmanın yanı sıra otoriterliğe, ırkçılığa, milliyetçiliğe, ataerkiye, ekolojik yıkıma, yoksulluğa ve emek karşıtı politikalara karşı da bir mücadeledir. Barış mücadelesi, sadece savaşın sona ermesi çağrısının ötesine geçen; halkların yaşam, eşitlik, özgürlük, emek, doğa hakkını ve savaştan, sömürüden uzak bir geleceği savunma mücadelesidir. 

Bu deklerasyonla beraber, Porto Alegre Uluslararası Antifaşist Konferansı, Küresel Antimilitarist Webinar, G7 karşıtı hareketler ve Uluslararası Anti-Emperyalist Barış Konferansı'nın ortaya koyduğu siyasal süreklilik temelinde, önümüzdeki dönemde Kasım 2026'da Türkiye'nin Antalya kentinde gerçekleştirilecek COP31'e karşı yürütülecek mücadeleyi güçlendireceğiz. Ayrıca Porto Riko ve Arjantin'de düzenlenmesi planlanan Antifaşist Konferansları destekleyecek, bunun yanı sıra Balkanlar çapında bir Anti-Emperyalist ve Antifaşist Konferans hazırlanmasını da önümüze görev olarak koyacağız.

Bu hattın somut siyasi zemini olarak çağrıda bulunuyoruz:

  • NATO dağıtılsın, tüm askeri üsleri kapatılsın!  

  • Nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlar yasaklansın!  

  • Sömürgeci ve işgalci güçlere karşı, ezilen halklarla dayanışmayı büyütelim!

  • Siyonist soykırıma karşı Filistin direnişine bin selam! İsrail’le tüm ticari, diplomatik, askeri ilişkiler kesilsin, silah ambargosu uygulansın!  

  • Savaşa değil, sağlığa, eğitime, insanca yaşama bütçe ayrılsın!  

  • Depremle sarsılan Venezuela halkıyla, abluka altındaki Küba’yla omuz omuza, enternasyonalist dayanışmayı güçlendirelim!  

  • Türkiye ve Yunanistan egemenlerinin şovenist tehditlerine karşı halkların ortak mücadelesini yükseltelim!  

  • Balkanlar’dan Batı Asya’ya Emperyalist saldırganlığa karşı sürekli işbirliği, ortak barikat ve yeni ortak mücadeleler örgütleyelim!  

  • Savaş ekonomisine, ataerkil baskıya ve ekolojik yıkıma karşı yaşamı savunalım!