Lisans eğitim süresinin üç yıla indirilmesine dair YÖK’ün açıklamaları geçtiğimiz yıldan bu yana kamuoyunda yer almaktadır. Ancak bugüne kadar planın kapsamı ve uygulama biçimi konusunda net bir taslak kamuoyuyla paylaşılmamış, YÖK’ün stratejik planları da dahil olmak üzere hiçbir yazılı belgesinde böyle bir değişiklikten söz edilmemiştir. Bu ölçekte bir değişikliğin; gerekçeleri, hedefleri ve olası sonuçları öğrenciler ve akademisyenler başta olmak üzere üniversite bileşenlerinin katılımıyla şeffaf biçimde tartışılmadan anlık bir kararla hayata geçirilmek istendiği anlaşılmaktadır.

Yeni tasarıya ilişkin YÖK Başkanı’nın beyanlarından anlaşıldığı kadarıyla, kredi toplamı ve öğrenim çıktıları korunarak akademik takvimin yoğunlaştırılması ve dört yıllık programların üç yıla sıkıştırılması hedeflenmektedir. Üniversitelerin ihtiyaçlarını göz ardı ederek müfredatı merkezi bir biçimde düzenleyen bu yaklaşım, niteliği değil öğretim süresini ve tamamlanan kredi sayısını önceleyen bir modeli işaret etmektedir. Üniversite; araştırma, okuma, tartışma, uygulama, geri bildirim alma ve düşünsel olgunlaşma süreçleri ile anlam kazanır. Akademik takvimin sıkışması bu süreçleri zayıflatacak, öğrenciyi yıl boyunca kesintisiz bir sınav-ödev döngüsüne iterek öğrenmenin derinliğini ve kalıcılığını azaltacaktır.

Dönem sayısının artması, öğretim üyeleri açısından da yıl boyunca daha fazla dönem ders yürütme, ölçme-değerlendirme ve öğrenci danışmanlığı verme sorumluluğunun artması anlamına gelecektir. Bunun yaratacağı temel sorunlardan biri de araştırma için ayrılan zamanın daralmasıdır. Öğretim üyelerinin araştırma, yayın, proje geliştirme, laboratuvar, saha çalışmaları ve akademik ağlara katılım için ayırdıkları zamanın azalması, bilimsel üretimin niteliğini ve sürekliliğini zayıflatacaktır. Üniversitelerin bilimsel bilgi üreten ve bu bilgiyi toplumun hizmetine sunan kurumlar olması beklenir; akademik emeğin araştırmadan ders yüküne doğru kayması bu işlevi doğrudan aşındıracaktır. Tartışılan bu model, öğretim üyesi sayısının ve altyapı olanaklarının kısıtlı olduğu üniversitelerde başka ağır sonuçlar da doğuracaktır. Yıl içine yayılan yoğun bir akademik takvim; derslik ve laboratuvar planlamasını zorlaştıracak, sınav, değerlendirme, itiraz süreci, telafi dersi, vb. yükleri artıracaktır. Dolayısıyla süreyi kısaltma vaadi, kadro ve altyapı güçlendirilmediğinde yine nitelik kaybını beraberinde getirecektir.

Üniversiteler ancak öğrencilerin araştırmaya katıldığı, laboratuvar ve saha deneyimi edindiği, bilimsel etkinliklerle ufkunu genişlettiği kurumlar haline geldiğinde kamusal bir işlev üstlenebilirler. Türkiye’de birçok bölümde saha çalışmaları, uzun süreli deneyler, yaz okulları ve kongre-seminer hazırlıkları çoğunlukla yaz aylarında veya dönem aralarında yürütülmektedir. Akademik takvimin yılın daha büyük bölümüne yayılması ve dönem aralarının kısalması, bu faaliyetler için gereken kesintisiz zaman bloklarını azaltarak araştırmaya katılımı, atölye ve proje deneyimini, bilimsel üretime erken dahil olma imkânlarını olumsuz bir şekilde etkileyecektir. Bununla birlikte dönemlerdeki yoğunluk; öğrencilerin kültürel, sanatsal, sportif ve topluluk faaliyetlerine ayırdığı zamanı da daraltıp bütünlüklü gelişimlerini engelleyecek, özellikle çalışmak zorunda olan ya da bakım yükü taşıyan öğrenciler için eğitime erişimi daha da eşitsiz hale getirecektir.

Elbette dünyada üç yıllık başarılı lisans örnekleri vardır. Ancak bu örnekler çoğunlukla en baştan üç yıla göre tasarlanmış programlar olup farklı kredi dağılımları ve güçlü öğrenci destek mekanizmaları ile birlikte işlemektedir. Ayrıca, bu ülkelerde yükseköğretim programları yalnızca lisans düzeyinde değil, ortaöğretim ve öncesindeki eğitim kademeleri ile birlikte bütüncül bir yapının parçası olarak tasarlanmıştır. Bu bütünlük gözetilmeden yapılacak her türlü köklü değişiklik, öğrencilerin öğrenim hayatında telafisi zor eksiklikler yaratacaktır.

Bu düzenlemenin, staj alanındaki olası değişikliklerden bağımsız ele alınması da mümkün değildir. Bazı illerde pilot olarak uygulandığı iddia edilen uzun süreli staj modelleri, eğitim adı altında öğrencilerin ucuz ve güvencesiz işgücü olarak çalıştırılmasını beraberinde getirmektedir. Nitekim MESEM modelinde görülen “eğitim” görünümü altında sermayeye ucuz emek gücü sağlama pratiğinin üniversite düzeyine taşınması tehlikesi de bu tartışmanın bir parçasıdır. Yükseköğretimin yoğun piyasa baskısı altında olduğu günümüzde öğrenim süresinin kısaltılarak staj sürelerinin uzatılması, öğrencilere mesleki deneyim kazandırma konusundaki kamusal sorumluluğun sermayenin kontrolüne devredilmesi anlamına gelmektedir. Üstelik şirketlerin, öğrenim sürecini destekleyecek adil ve güvenli mesleki deneyim olanakları yaratmak yerine öğrencileri yalnızca kendi kârlarını artıracak biçimde çalışmaya zorladıkları bugüne kadarki çocuk işçi cinayetlerini de içeren birçok örnekte görüldüğü gibi bilinen bir gerçektir. Bu durum, öğrencileri sermaye için düşük maliyetli ve sınırlı haklara sahip güvencesiz bir işgücü kaynağı haline getirmektedir. Bu nedenle, sigorta, ücret, iş güvenliği ve sendikal haklar açık biçimde güvence altına alınmadan “uzun süreli staj” dayatmaları kabul edilebilir değildir.

Yükseköğretim tek tip bir yapı değildir; farklı disiplinlerin, fakültelerin ve programların eğitim süreleri ve içerik ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Bu nedenle, hayata geçirilecek düzenlemelerin merkezi ve tek tip kararlarla değil, ilgili bölüm ve fakültelerin akademik değerlendirmeleri temel alınarak belirlenmesi gerekmektedir. Kredi yükü ve öğrenme çıktıları yeniden tasarlanmadan, kadro ve altyapı güçlendirilmeden yapılacak her “hızlandırma” girişimi üniversitelerin bilimsel kapasitesini zayıflatacaktır. Eğitim süresi ve staj uygulamalarına ilişkin her düzenleme; bilimsel ölçütler, toplumsal eşitlik ve akademik emeğin koşulları gözetilerek, şeffaf ve katılımcı bir tartışma süreciyle birlikte değerlendirilmelidir.

Türkiye İşçi Partisi Bilim Kurulu olarak, yükseköğretimi kökten etkileyecek böylesi bir değişikliğin merkezi siyasi kararlarla değil, ancak ve ancak üniversite özerkliğini esas alan, tüm üniversite bileşenlerinin ve ilgili emek örgütlerinin katılımını sağlayan demokratik süreçlerle ele alınması gerektiğine dikkat çekiyor, öğrenim sürecini yalnızca mezuniyet süresini kısaltmaya ve nicel çıktılara odaklayan böylesi bir yaklaşımın, üniversitenin kamusal ve bilimsel işlevi ile bağdaşmadığını bir kez daha vurguluyoruz.

Üniversitelerin kamusal yarar için bilim üreten ve nitelikli bilgi aracılığıyla toplumsal gelişime katkı sağlayan kurumlar olması için mücadelemizi sürdüreceğiz.

TİP Bilim Kurulu