Ülkemizin geleceğinde yerini alacak olan çocuklar, bugün sokak ortasında bıçaklanıyor, yaşamdan koparılıyor. Öldürülen her çocuk, görmezden gelinen uyarıların ve suskunluğun sonucudur. Atlas’ın, yine bir çocuk akranı tarafından sokak ortasında öldürülmesi, bu ülkede çocukların nasıl bir şiddet döngüsünün içine itildiğini bir kez daha gösterdi. Bir çocuğun yaşamdan koparılması ve aynı zamanda bir başka çocuğun cinayet failine dönüşmesi dikkatle ele alınması gereken bir meseledir. Bu toplumda tüm çocukların değer görmesi, güvenli ortamlarda yaşayabilmesi, haklarının korunması, nitelikli yeterli gıdaya, sağlık hizmetlerine, nitelikli eğitime, oyuna erişebilmesi gerekirdi. Hâlbuki bugün çocuklar yoksulluk, şiddet, uyuşturucu ve geleceksizlik kıskacında yok edilmektedir.


Her gün haberlere yansıyan çocukların öznesi olduğu şiddet vakaları ve suça sürüklenen çocuk sayısındaki yükseliş, kamuoyunda yoğun bir öfke ve kaygı yaratmaktadır. Hepimizi korkutan bu durumu, tam da iktidarın istediği gibi, yalnızca “ceza”, “tutuklama” ve “yargılama” başlıkları üzerinden tartışırsak, sorunun nedenlerini görünmez, kalıcı çözümleri de imkânsız kılarız. Cezasızlık kimsenin talebi değildir; ne var ki bu talepler AKP/Saray rejiminin adli suçluları ve topluma karşı suç işleyenleri cezasız bırakırken, muhalifleri en ağır şekilde cezalandırdığı bu sistemi görünür kılmaktan uzaklaştırmaktadır. Gerçekler nettir: Bu şiddet sarmalı çok daha derin, yapısal ve politik tercihlerin sonucudur.


Derinleşen yoksulluk, çocukları hem mağdur hem fail haline getiriyor. Şiddetin ve suçun faili haline gelen/getirilen çocuklar, öncelikle eğitimden koparılmış, yoksulluğa mahkûm edilmiş, koruyucu sosyal politikalardan yoksun bırakılmış çocuklardır. Yoksulluk, çocuk suçluluğunun en temel belirleyicilerinden biridir. Ailelerin derinleşen ekonomik kriz nedeniyle temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı bir ülkede, çocukların içine girdiği çaresizlik ortamından kötü etkilenmemesini beklemek gerçekçi değildir. Okuldan uzaklaşma, çocukları yalnızca akademik değil; sosyal, duygusal ve ahlaki gelişim açısından da savunmasız hale getirmektedir. 


Bugün cemaat ve tarikatların yılmaz savunucusu olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasını tanımayarak ülkenin laik, demokratik yönetim şeklini hedef alan “sözde” Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in yaptığı düzenlemelerle eğitim sistemi, risk altındaki çocukları okulda tutmak yerine onları sistemin dışına itmektedir. Yusuf Tekin belki de kendi çocuğunu özel okula göndermenin konforuyla; karnı aç bir şekilde okula giden, okulda müdür tarafından merdivenden atılan, bakım evlerinde yastıkla öldürülen, siyasetin içine sızmış mafya üyeleri tarafından fuhuşa zorlanan çocuklarla; sokakta, iş yerinde hatta evinde öldürülen çocuklarla ve onların yaşam standartlarıyla empati kuramamakta, onları koruyacak önlemler geliştirmemektedir. Hizmet ettiği eğitim anlayışı çocukların değil, patronların geleceğini öncelemektedir.

Mağdur ya da fail olsun, çocukların yaşam ve esenliği için tedbir almak devletin görevidir. Bugün yaşananlar münferit değil, sistematik ve politiktir. Ekonomik ve sosyal adaletsizlik ile ilgili kurumlardaki liyakatsizlik de dahil olmak üzere, mevcut devlet ve iktidar politikaları çocukların yaşamlarını ve esenliklerini tehlikeye atmaktadır.


Sorun yalnızca adalet sistemiyle de sınırlı değildir. Adalet, tüm insanların en temel gereksinimlerinden biridir ve adil bir evde, toplumda, ülkede yetişmeyen çocukların güven duygusu zedelenir; çocuklar için kuralların, emeğin, hukukun, eğitimin anlamı kalmaz. Gelecek hayali kuramayan çocuklar için umutsuzluk, suça açılan kapıdır. Adalet Bakanı kağıt üzerinde yer alan Çocuk Adalet Politikalarının uygulanmasından sorumludur. Ancak 50 bin yetişkin adli hükümlünün cezalarını tamamlamadan serbest bırakıldığı, deprem suçlularına ödül gibi cezalar verildiği, iş cinayetlerinde ölen çocuklar için tek bir yetkilinin yargılanmadığı bir ortamda, çocukları cezaevlerine kapatmayı tek geçerli çözüm olarak göstermek ve toplumu daha güvenli hale getireceğini iddia etmek ne adildir, ne samimi ne de gerçekçi!


Ekonomi, eğitim, ebeveynlik destekleri, medya politikaları ve çocukların geleceğe dair umutlarını yok eden siyasal iklim görmezden gelindiği sürece, çocuklara yönelik şiddetin ve çocuk suçluluğunun önüne geçmek mümkün değildir. On yıl boyunca sadece “Aile” diyerek sadece baskıcı ve muhafazakar politikalar üreten iktidar çocukların kendilerini gerçeklemeleri, kimlik edinmeleri ve nasıl vakit geçirdikleri ile ilgilenen tek bir politika üretmemiştir. Yoksulluğa terkedilen ebeveynleriyle günde ne kadar vakit geçirebildiğini iktidar hiç dert etmemektedir.  Uzayan çalışma saatleri, güvencesiz istihdam ve yoksulluk, ebeveynliği bir beceri değil, bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürmüştür. Aileden beklenen sorumluluklar artarken, ebeveynleri güçlendirecek tek bir kamusal destek sağlanmamıştır. Aksine bu desteği arayan aile ve ebeveynlere tarikat ve cemaatler adres gösterilmiştir.


Çocukların güvenle vakit geçirebileceği oyun alanları, spor sahaları, ücretsiz kültürel ve sanatsal etkinlikler konusunda sosyal kamu politikaları uygulanmazken, betonlaşmış kentlerde çocuklar kendilerini bir yere ait hissedemez. Bu kimliksizlik ve kimsesizlik, evde, toplumda değer göremeyen öfkeli çocukları bugün suça sürüklenirken, yarının kaybolmuş toplumunu oluşturacaklar. Çocukların gelecek ve anlam arayışında koca bir boşluk sunulurken, bizzat bu iktidar döneminde daha da palazlanmış yasadışı kumar, uyuşturucu ve suç çeteleri çocukların geleceksiz hayatlarında bir alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Tüm bunların yanında iktidar medyası şiddeti olağan bir davranış, suçu sıradan bir yaşam biçimi olarak sunmakta çocukların gerçeklik algısı ve empati becerisi tamamen tahrip edilmektedir. 


Açlık, güvencesizlik, barınma sorunu, çocuk emeği sömürüsü ve sosyal dışlanma; şiddetin ve suçun en güçlü besleyicileridir. Tüm bu başlıklar, bir ülkenin “devlet olabilme” yetkinliğiyle doğrudan ilişkilidir. Çocuk işçiliği, sokakta yaşam, erken yaşta suça sürüklenmenin; bireysel değil, ekonomik ve siyasal tercihlerin sonucu olduğunu görmek zorundayız. Çocukları koruyup korumamak, onları eğitimin içinde tutup tutmamak, yoksullukla mücadele edip etmemek bir kader değil; politik bir tercihtir. 


Bugün tamamıyla denetimsiz bırakılmış rehabilitasyon merkezleri ve cezaevleri çocuklar için daha fazla suça bulaşmanın ve çeteleşmenin adresi haline dönüşmüştür. Bütünlüklü bir politika geliştirmeden salt cezalar üzerinden konuyu tartışmanın yine çocuklara zararı olduğu ortadadır. Çocukların ne kadar ceza alacağını değil; çocukların korunmasını, güçlendirilmesini ve suçtan uzak, umutlu bir geleceğe sahip olmasını tartışmak zorundayız. 


Çocukları kaybeden bir toplumun, geleceğini koruması mümkün değildir. Çocukları hapishanelerle değil, okullarla, oyun alanlarıyla, sporla, sanatla, sosyal politikalarla, umutla, adaletle, eşitlikle ve onurla büyütmek zorundayız.

 

TİP Çocuk Hakları Komisyonu