KENTLERİ VE YAŞAMI KURACAK PLANLAR SARAYA SIĞMAZ!

6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen deprem felaketi üzerinden 1 ay geçti. 13 milyon insanın yaşadığı 11 ilimizi derinden etkileyen bu felakette on binlerce yurttaşımız yaşamını kaybetti, binlerce bina ya yıkıldı ya da acilen yıkılmasını gerektirecek derecede ağır hasar aldı. Depremden en fazla etkilenen Maraş, Adıyaman, Antakya ve Malatya gibi kentlerde ise binaların yarısından fazlası artık yok ya da girilemeyecek halde; özetle şehir merkezlerini ve yaşamlarımızı tuzla buz eden bir kentkırım yaşandı.

Yurttaşların acısı dinmeden, enkaza dönen kentlerin daha tozu düşmeden, sermayeye rant aktarma peşinde koşan Erdoğan iktidarı, 11 kentin ve milyonlarca depremzedenin geleceğini etkileyecek bir kararı yine halka, bilim insanlarına, meslek odalarına danışmadan bir gecede verdi.  24 Şubat 2023 günü; “6785 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla olağanüstü hal ilan edilen illerde yerleşme ve yapılaşma hususunda bazı tedbirlerin alınması” amacıyla “126 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Yerleşme ve Yapılaşmaya İlişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi” Resmi Gazete’de yayımlandı.

Bu kararname ile;

  • Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, belirlediği orman alanları ve meraların vasfını iptal ederek yapılaşmaya açabilecek,
  • Bütüncül planlama yerine imar mevzuatına aykırı parçacıl ve parsel bazlı düzenlemeler yapılabilecek; sadece jeolojik etüt raporu ve zemin etüt raporu baz alınarak, vaziyet planları ve yapı ruhsatı üzerinden bir inşaat faaliyeti yürütülecek,
  • Depremzedelerin mülkiyet ve imar haklarının başka alanlara aktarılmasının, takas ve trampa edilmesinin önü açılacak, Bakanlık ve TOKİ eliyle deprem bölgelerinde depremzedelerin mülkiyet hakları üzerinde ilgilisine devir ve acele kamulaştırma, cins ve pay değişikliğinde bulunma gibi neredeyse sınırsız yetkileri olacaktır. Kararname bu anlamıyla, ufak çaplı bir örneğini 2020 İzmir depreminde gördüğümüz; depremzedelerin mülklerine kentsel rantı yüksek olacak yerlerden başlayarak el koyup, onları eski mahallelerinin uzağında, şehrin ücra köşelerine yapılacak TOKİ evlerine, üstelik borçlandırarak tıkıştırma uygulamasının daha vahiminin hukuki altyapısıdır.
  • Bölgedeki mera, orman, mesire yeri, turizm, madencilik gibi faaliyetlere tahsis edilmiş koruma alanları ve yerleşime uygun olmayan alanlar yapılaşmaya açılacak,
  • Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve TOKİ’ye sınırsız inşaat yetkisi vererek yerel yönetimler etkisiz kılınacak,
  • Plan ve parselasyon işlemlerinde askı, ilan, itirazlara ilişkin hükümler uygulanmayacak,
  • Kararname kapsamındaki alanlarda 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun yapım işleri için ihaleye çıkılmadan önce idarelerce yerine getirilmesi gerekli düzenlemeler ortadan kaldırılacak; yani şeffaflıktan, liyakattan, denetimden uzak biçimde hükümetin istediği inşaat şirketine kolaylıkla verilebilecek,
  • Deprem bölgesindeki yıkıntı ve enkazların, Valiliklerce belirlenen döküm sahalarına gerekli belgelendirme ve izinler olmaksızın dökülmesinin önü açılacak; halk sağlığını asbest riskiyle ciddi şekilde tehdit eden molozlar denetimsiz, bilimsel temelden uzak bir şekilde kaldırılabilecektir.

Erdoğan hükümeti her türlü kriz ve doğal afeti, neoliberal kentleşme politikalarını derinleştirme fırsatı olarak kullanıp, kentleri kendine yakın sermaye gruplarına pazarlama çabasındadır. “Devlet nerede” diye yükselen isyan, temel ihtiyaçlar söz konusu olduğunda yanıt bulamazken; devlet kendini kapalı kapılar ardında kent planları yapıp ihaleler dağıtırken somutlaştırmaktadır. Binlerce yıllık toplumsal birikimin eseri olan yerleşimlerin yeniden inşası için yalnızca bir gecede yapılan planlar kabul edilemez. Buradan bir kent değil, ancak yeni toplumsal ve fiziksel yıkım tehlikelerine açık; kimliksiz, yatakhane yerleşimler ortaya çıkar. Saray rejimi, tıpkı önceki TOKİ projelerinde yaptığı gibi; bir araya getirdiği beton kütleleriyle yapay bir yerleşim alanı kurma ve içinde yaşayanları milliyetçi-muhafazkar kimliğe/kültüre sıkıştırılmış tek tip makbul vatandaşlara dönüştürmenin peşindedir.

Erdoğan iktidarının afet sonrası oluşan koşulları politik öncelikleri doğrultusunda kullanmasının bir diğer örneğini 2011 yılında gerçekleşen Van depremi sonrasında deneyimlemiştik.  6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki kanun ve TOKİ’ye verilen geniş yetkiler ile  tüm Türkiye’de riskli alanlar değil rant değeri yüksek alanların dönüşümünün yasal kılıfı hazırlandı. Bu düzenleme ile bilimsel ve şeffaf kriterlere dayanmadan riskli alan ilan edilen mahallelerde yaşayan yurttaşlar yerinden edilmiş, sırtlarına yüklenen borç ile yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Yine, 1999 yılı Gölcük ve 2011 yılı Van Depremleri sonrası imar planlarına ve çevreye dair çıkan yasalar ve KHK’lar ile kentin yağmalanması; güvenliksiz ve denetimsiz yapıların inşasının kalıcı ve meşru bir zemine oturtulması amaçlamıştır. Kentlerin 126 Sayılı KHK’nin öngördüğü şekilde inşa edilmesi yalnızca yeni toplumsal ve kentsel felaketlere kapı açmakla sonlanmayacak; mülklerine, mahalle ve kentlerine el konulan yurttaşlar şehirlerin çeperinde ucuz işgücü olarak yaşamaya mahkum edilecek; iktidar ve yandaşları da servetlerine servet katacaktır.

Kentlerin imarlı biçimde, halk katılımıyla ve içinde tarihsel-toplumsal özgünlüklerinin yeniden üretileceği sosyal ilişki ve mekan örüntüleriyle yeniden inşası iktidarın ekonomik ve siyasi çıkar hesapları için aceleye getirilmemelidir. Planlamanın bilimsel ölçüm-kriterler ve teknik niteliklere uygun, sağlıklı biçimde yürütülmesi için zamana ihtiyaç vardır. Bu nedenle, şu aşamada sayıları 1 ayda ihtiyaç duyulan 90 binden ancak 8530’unun kurulabildiği konteyner türü geçici barınakların iklim, çevre ve sağlık koşullarına uygun ve temel  yaşanabilirlik vasıflarına haiz biçimde sunulması kritik önemdedir. Bunun yanında, bölgede yaşayan yurttaşlara geçim ve çalışma olanaklarının sağlanması, enkaz kaldırma sırasında ortaya çıkacak insan ve doğa sağlığına zararlı maddelerden korunma gibi öncelikleri gözeten adımlar atılmalıdır. Bunlar, kentin esas sahipleriyle birlikte yaralarını sarıp ayağa kalkmasının asgari koşullarıdır.

Siyasi ömrünü tamamlamış Saray rejimi, zaman kazanma stratejisi öyle gerektiriyor diye seyircisiz maç, öğrencisiz üniversite istedikleri gibi toplumsallığını yitirmiş kentler inşa etmenin peşindedir. Bu planları dayatanlarla herhangi bir masada oturmayacak, mesleki bilgilerimizi asla bu rantçı  hesapların ve keyfi uygulamaların hizmetine sunmayacağız. Meslek örgütlerinden tüm muhalefet partilerine ve gruplarına bu her yanından haksızlık ve felaket fırsatçılığı taşan OHAL KHK’sını tanımadığını, onun ekseninde kurgulanacak hiçbir imar faaliyetinin parçası olmayacağını ilan etmeye, halkın sözü iktidara geldiğinde bu doğrultuda yapılmış tüm uygulamaları iptal edeceklerini deklare etmeye çağırıyoruz.

Yıkımı derinleştiren zihniyet, kentlerin yaralarını saramaz. Kentleri yeniden inşa edecek ve yaraları saracak olan bizleriz, dayanışma ve bilim ile; umut ve inat ile!

YIKIMI DERİNLEŞTİREN ZİHNİYET KENTLERİN YARASINI SARAMAZ!

SARAYIN YANDAŞ ŞİRKETLERİ İHYASIYLA DEĞİL, DAYANIŞMA VE BİLİMLE YENİDEN İNŞA!

DEPREMZEDELERİN MÜLKÜNE, KENTİNE EL KOYARAK DEĞİL; HALKTAN YANA DEMOKRATİK PLANLAMAYLA YENİDEN İNŞA!

KENTLER SARAYIN SİYASETÇİ-MÜTEAHHİT-İNŞAAT ŞİRKETLERİ SUÇ ŞEBEKESİNDEN BÜYÜKTÜR!

YERLEŞİM ALANLARINI SOSYAL ADALETLE KURMAK SARAYINIZA SIĞMAZ!

Türkiye İşçi Partisi – Bilim Kurulu
Kent ve Yerel Yönetimler Çalışma Grubu

Paylaş: