Tüm Yazılar Listesi
Porto Alegre Bildirgesi: Faşizme Karşı ve Halkların Egemenliği için Birlik
Yayınlanma: 2026-04-01 11:33:00
Genel Başkanımız Erkan Baş; PSOL, PT, PCdoB, MST ve CADTM ortak inisiyatifiyle 26-29 Mart tarihlerinde Brezilya Porto Alegre'de düzenlenmekte olan Halkların Egemenliği için 1. Uluslararası Antifaşist Konferans'a katıldı. Baş'a, Genel Başkan Yardımcımız ve MYK Üyemiz Doğan Ergün ile TİP Yurt dışı örgütleri ÖK üyemiz Firuze Taner eşlik etti.
Konferans'ın ardından partimizin de imzacıları arasında yer aldığı bildirgeyi kamuoyuna saygılarımızla sunuyoruz.
Porto Alegre Bildirgesi: Faşizme Karşı ve Halkların Egemenliği için Birlik
Uluslararası mücadelelerin, önemli demokratik geleneklerin ve özlemlerin simge kenti olan Porto Alegre’de bir araya gelen bizler; beş kıtanın kırktan fazla ülkesinden binlerce aktivist olarak, çeşitlilik içindeki birliğimizi selamlayarak, direnişin ve çeşitli faşizmlerle, aşırı sağla ve en saldırgan evresindeki emperyalizmle mücadelenin örgütlenmesinde ilerlemeyi hedefliyoruz.
Aynı hafta içinde, Nuestra America a Cuba konvoyu gerçekleşti; Arjantin’de hafıza için ve Milei’ye karşı mücadele eden bir milyondan fazla insan sokaklardaydı; Birleşik Krallık’taki antifaşist çağrı kapsamında yüz binlerce kişi sokağa çıktı ve özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde yüzlerce şehirde milyonlarca ABD’linin bir araya geldiği büyük ve tarihsel “No Kings” gösterisi düzenlendi; bu gösteride Trump bir kez daha insanlığın düşmanı ilan edildi.
Kapitalist-emperyalist sistem derin bir kriz ve belirgin bir ekonomik, toplumsal ve ahlaki çöküş yaşamaktadır. Emperyalist güçlerin kendi gerilemelerine verdiği yanıt; her yerde faşizmi teşvik etmek, neoliberal politikaları dayatmak, daha zayıf uluslara askerî saldırılarda bulunmak ve onları yeniden sömürgeleştirmek olmuştur.
Her ülkede faşist ve neoliberal tehditler özgül biçimler almaktadır, ancak ortak noktaları vardır: demokratik özgürlüklerin ortadan kaldırılması, emekçi haklarının yıkımı, yapısal işsizliğin patlaması, sosyal güvenliğin tasfiyesi, sendikal ve halk örgütlerine yönelik baskı, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi, her türlü toplumsal yatırımı ortadan kaldıran “kemer sıkma” politikaları, bilimsel ve iklim inkârcılığı, köylülerin tarım endüstrisinin yararına mülksüzleştirilmesi, dizginsiz ekstraktivizmi ilerletmek için yerli halkların zorla yerinden edilmesi, aşırı kısıtlayıcı göç politikaları ve askerî harcamalardaki muazzam artış.
Aşırı sağ ve neo-faşist güçler, neoliberalizmin yıkıcı sonuçlarına yönelik hoşnutsuzluğu araçsallaştırarak bu politikaları hızlandırmayı amaçlayan geniş çaplı bir saldırı geliştirmektedir. Bunun için, klasik faşizme benzer biçimde, bu hoşnutsuzluğu ezilen ve mülksüzleştirilen gruplara yöneltmeye çalışmaktadırlar: göçmenler, kadınlar, LGBTQ+ bireyler, kapsayıcılık programlarının yararlanıcıları, ırksallaştırılmış kişiler ve ulusal ya da dinsel azınlıklar. Aşırı milliyetçilik, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, cinsiyetçilik, homofobi, nefrete teşvik ve zulmün sıradanlaştırılması, her ülkenin özgüllüklerine göre her aşamada aşırı sağın ilerleyişine eşlik etmektedir.
Sermayenin elinde servet biriktirme iradesi, aşırı sağın politikalarını ayakta tutan azami kâr uğruna dizginsiz arayış, aynı zamanda kaynakları tekelleştirmek ve halkları sömürmek için emperyalist saldırıların yoğunlaşması yoluyla da kendini göstermektedir.
Emperyalizm giderek daha dizginsiz, saldırgan ve savaşçı hale gelmekte; Uluslararası Hukuku, BM Şartı’nı ve halkların kendi kaderini tayin hakkını ayaklar altına almakta; kendi buyruklarına boyun eğmeyen ulusları yaptırımlarla cezalandırmakta, onlara saldırmakta ve onları bombalamakta; devlet başkanlarını kaçırmakta ve öldürmektedir.
Bu durum, Filistin örneğinde Gazze’de açık bir soykırım biçimini alan sömürgeci durumların süreklileştirilmesiyle el ele yürümektedir; bu soykırım, diğer emperyalist ülkelerin suç ortaklığıyla, Amerika Birleşik Devletleri’nin koşulsuz desteğini alan İsrail’in siyonist devleti tarafından planlanmaktadır. Ayrıca İsrail, kısa süre önce Lübnan’ı suç teşkil edecek biçimde işgal etmiş ve bombalamıştır ve ülkenin güneyini ilhak edeceğini ilan etmektedir.
Biz, tüm emperyalizmlere karşı mücadele ediyor ve halkların kendi kaderini tayin mücadelesini gerekli tüm araçlarla destekliyoruz.
Aşırı sağ, Netanyahu’nun soykırımcı hükümetiyle suç ortaklığının yanı sıra, uluslararası bağlar kurmakta; kongreler, think tank’ler, ortak bildiriler, seçim süreçlerinde karşılıklı destek, işbirliği ve propaganda ile dezenformasyon programları örgütlemektedir. Buna, direnen hükümetleri istikrarsızlaştıran ve dijital mecralarda gerici propagandayı güçlendiren sözde Big Techs’lerin doğrudan (ya da örtülü) desteği de eklenmektedir.
Aşırı sağın yükselişine karşı mücadele eden güçler çeşitlidir ve farklı analizler, stratejiler ve taktikler, programlar ve ittifak politikaları ortaya koymaktadır. Deneyim bize göstermektedir ki, bu farklılıklar kabul edilse bile, düşmanlarımıza karşı mücadelenin birleşik biçimde örgütlenmesi esastır. Bu yakınlaşma; işçi sınıflarını, köylüleri, göçmenleri, kadınları, LGBTQ+ bireyleri, ırksallaştırılmış kişileri, ezilen ulusal ya da dinsel azınlıkları ve yerli halkları savunmaya; doğayı eko-kırımcı kapitalizme karşı korumaya; kaynağı ne olursa olsun emperyalist ve sömürgeci saldırılarla mücadele etmeye; NATO’nun sonu için mücadele etmeye ve direnen halkların ve hükümetlerin mücadelesini desteklemeye hazır olan tüm güçleri kapsamalıdır. Analizleri paylaşmak, bağları güçlendirmek ve somut eylemler gerçekleştirmek acildir.
Faşizme ve emperyalizme direnmenin yanı sıra, merkezi ve birleştirici yönler etrafındaki yakınlaşmalarımız temelinde ilerlemenin dayanaklarını kurmayı da amaçlıyoruz. Otoriterlikle mücadele etmek için, yerelden ulusala ve uluslararası kuruluşlara kadar halk katılımı temelinde demokratik hakları yeniden kazanmak, genişletmek ve derinleştirmek gerekmektedir. Emek dünyasının önemini teyit ediyor; faşist şiddetlere ve neoliberal güvencesizleştirmeye karşı küresel direnişi örgütlemek için ortak girişimlerin güçlendirilmesini öneriyoruz. Sürdürülebilir bir geleceğin savunusu, doğayı meta olarak gören ve kâr adına çevresel korumayı tasfiye eden kapitalizmin ve aşırı sağ hükümetlerin teşvik ettiği eko-kırımla doğrudan yüzleşmeyi gerektirir. Gıda egemenliği için gerekli çıkış yolu olarak Tarım Reformunun önemini vurguluyoruz.
Bugün olduğu kadar hiçbir zaman emperyalizme ve faşizme karşı mücadele bu denli güncel ve gerekli olmamıştı. Bu mücadelenin uluslararası düzeyde eklemlenmesi gerekmektedir. Antifaşist ve halkların egemenliği için Konferans, aşırı sağın yükselişine ve emperyalist saldırılara karşı birliklerin inşası için bir alan olarak, mücadeleyi durmaksızın sürdürmeyi taahhüt eder. Barbarlık karşısında, uluslararası dayanışmanın, halkların mücadelesinin ve sosyalist, ekolojik, demokratik, feminist ve ırkçılık karşıtı bir geleceğin bayrağını yükseltiyoruz.
ÖNERİYORUZ:
• Uluslararası Komite, yerel Koordinasyon Komitesi ile eşgüdüm içinde, şu konulardan sorumlu olacaktır: bir sonraki Konferansın planlamasını örgütlemek; yeni örgütlerin dâhil edilmesine ilişkin ölçütler ve girişimler önermek.
• Faşizme ve emperyalizme karşı mücadeleye adanmış sayısız örgüt ve derneğin varlığını dikkate alarak, bu mücadeleyi küresel ölçekte birleştirmek amacıyla uluslararası bir eşgüdüm masasının oluşturulmasını ve 2. Uluslararası Antifaşist ve Halkların Egemenliği için Konferans’ın gerçekleştirilmesi amacıyla bölgesel ve ulusal antifaşist ve antiemperyalist konferansların teşvik edilmesi.
• Bu Konferansa katılan tüm örgütler, aksi yönde görüş bildirmedikleri sürece, otomatik olarak bu mektubun tarafıdır.
• Arjantin delegasyonu ve Arjantinli örgütler tarafından, uluslararası komiteyle diyalog içinde önerilecek tarih ve biçimde Arjantin’de bir Latin Amerika konferansının inşasını desteklemek.
• Meksika, Amerika Birleşik Devletleri, Kanada, Karayipler ve Orta Amerika’daki örgütleri kapsayan Kuzey Amerika’da bölgesel bir konferansı desteklemek.
• Gazze kuşatmasını kırmayı ve soykırımı teşhir etmeyi yeniden hedefleyen Global Sumud Filosuna destek. Filistin halkının – Gazze’de ve Batı Şeria’da – mücadelesi insanlığın davasıdır. BDS gibi alanlarda ve hareketlerde somutlaşan etkin dayanışmayı destekliyoruz.
• Amerika Birleşik Devletleri tarafından dayatılan suç niteliğindeki abluka karşısında, egemenliğine yönelik saldırı tehdidi altındaki Küba ile dayanışma. Ada için yakın zamanda gerçekleştirilen filo girişimleri gibi tüm dayanışma girişimlerine destek.
• Venezuela’nın işgalini ve Devlet Başkanı Nicolas Maduro ile milletvekili Cilia Flores’in kaçırılıp hapsedilmesini reddediyoruz; onların özgürlüğü için verilen mücadeleyi destekliyoruz.
• Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a yönelik askerî saldırısını reddediyoruz. İran halkının kendi kaderini tayin hakkına saygı, tek taraflı yaptırımların sona erdirilmesi.
• Sömürgeci ve emperyalist işgal altındaki tüm toprakların bağımsızlığını, kendi kaderini tayin hakkını ve egemenliğini savunmak.
• Haiti’deki yabancı müdahaleyi teşhir etmek ve halkının mücadelesini desteklemek.
• BM tarafından tanınan bir hak olan Batı Sahra’nın bağımsızlığı için Frente Polisário’nun mücadelesini desteklemek.
• Porto Riko halkının kendi kaderini tayin hakkı ve bağımsızlık mücadelesini desteklemek.
• 2026 yılında Türkiye’de gerçekleştirilecek NATO karşıtı buluşmayı destekliyoruz.
• Haziran 2026’da Fransa ve İsviçre’de düzenlenecek G7 karşıtı zirveyi desteklemek.
• İklim inkârcılığına karşı, hâlihazırda örgütlenmekte olan ekososyalist seferberlikler ve buluşmalar gibi girişimleri desteklemek.
• Ağustos 2026’da Benin’de gerçekleştirilecek bir sonraki Dünya Sosyal Forumu’nu destekliyor ve inşasına katkı sunmak.
FAŞİZMLERİ VE EMPERYALİZMİ YENMEKÇAĞIMIZIN ACİL GÖREVİDİR
Porto Alegre, 29 Mart 2026.
Etiketler:
Uluslararası İlişkiler Bürosu
Bildirgeler
Our Chairperson Erkan Baş Attends International Antifascist Conference
Yayınlanma: 2026-03-27 17:14:00
Our Chairperson Erkan Baş attended the 1st International Antifascist Conference for the Sovereignty of Peoples, organized by CADTM International, taking place in Porto Alegre, Brazil, between March 26-29. He was accompanied by our Vice Chairperson and Central Executive Committee Member Doğan Ergün, and our TİP Overseas Organizations Committee Member Firuze Taner.
Erkan Baş delivered a speech at the conference, which aims to create a common line of struggle against the rising far right, neoliberalism, and imperialism worldwide.
Other speakers on the panel included Oscar Andrade, General Secretary of the Communist Party of Uruguay and Senator; Ana Miranda, Member of the European Parliament for BNG Spain; João Oliveira, Member of the European Parliament for the Portuguese Communist Party; Abdul Osmanu, State Representative in Connecticut; Glauber Braga, Brazilian Member of Parliament; and Vilma Ripoll, former Member of Parliament from Argentina.
Our chairperson and delegation participated in the Anti-Fascist March, which took place in Porto Alegre on the evening of the opening day of the 1st International Anti-Fascist Conference. The march was attended by tens of thousands of people. The TİP members carried a banner that read "Down with Fascism! Down with Imperialism!"
You can access the text and video recording of our Chairperson's speech at the conference below.
Speech Text:
Turkish
English
Portuguese
Genel Başkanımız Erkan Baş, Uluslararası Antifaşist Konferans’a Katıldı
Yayınlanma: 2026-03-27 11:31:00
Genel Başkanımız Erkan Baş; PSOL, PT, PCdoB, MST ve CADTM ortak inisiyatifiyle 26-29 Mart tarihlerinde Brezilya Porto Alegre'de düzenlenmekte olan Halkların Egemenliği için 1. Uluslararası Antifaşist Konferans'a katıldı. Baş'a, Genel Başkan Yardımcımız ve MYK Üyemiz Doğan Ergün ile TİP Yurt dışı örgütleri ÖK üyemiz Firuze Taner eşlik etti.
Dünya genelinde yükselen aşırı sağa, neoliberalizme ve emperyalizme karşı ortak bir mücadele hattı oluşturmayı hedefleyen konferansta Erkan Baş bir konuşma yaptı.
Panelin konuşmacıları arasında Genel Başkanımızın yanı sıra; Uruguay Komünist Partisi Genel Sekreteri Senatör Oscar Andrade, Avrupa Parlamentosu İspanya Milletvekili Ana Miranda, Avrupa Parlamentosu Portekiz Milletvekili João Oliveira, ABD Connecticut Meclis Üyesi Abdul Osmanu, Brezilya Milletvekili Glauber Braga ve Arjantin Esik Milletvekili Vilma Ripoll yer aldı.
Porto Alegre'de düzenlenen 1.Uluslararası Anti-Faşist Konferans’ın açılış gününün akşamında yapılan ve on binlerce kişinin katıldığı Anti-Faşist Yürüyüş'te "Kahrolsun Faşizm! Kahrolsun Emperyalizm" pankartıyla Genel Başkanımız ve beraberindeki heyetimiz de yerini aldı.
Genel Başkanımızın konferansta yaptığı konuşmanın metnine ve video kaydına aşağıdan ulaşabilirsiniz.
Konuşma Metni:
Türkçe
İngilizce
Portekizce
Etiketler:
Uluslararası İlişkiler Bürosu
Tarihimize kanla, gözyaşıyla, alın teriyle atılmış o imzayı, gelecek yüzyıllara taşıyacağız…
Yayınlanma: 2026-03-03 21:54:00
Hızlandırılmış Öğretim, Feda Edilen Bilim
Yayınlanma: 2026-02-23 08:23:00
Lisans eğitim süresinin üç yıla indirilmesine dair YÖK’ün açıklamaları geçtiğimiz yıldan bu yana kamuoyunda yer almaktadır. Ancak bugüne kadar planın kapsamı ve uygulama biçimi konusunda net bir taslak kamuoyuyla paylaşılmamış, YÖK’ün stratejik planları da dahil olmak üzere hiçbir yazılı belgesinde böyle bir değişiklikten söz edilmemiştir. Bu ölçekte bir değişikliğin; gerekçeleri, hedefleri ve olası sonuçları öğrenciler ve akademisyenler başta olmak üzere üniversite bileşenlerinin katılımıyla şeffaf biçimde tartışılmadan anlık bir kararla hayata geçirilmek istendiği anlaşılmaktadır.
Yeni tasarıya ilişkin YÖK Başkanı’nın beyanlarından anlaşıldığı kadarıyla, kredi toplamı ve öğrenim çıktıları korunarak akademik takvimin yoğunlaştırılması ve dört yıllık programların üç yıla sıkıştırılması hedeflenmektedir. Üniversitelerin ihtiyaçlarını göz ardı ederek müfredatı merkezi bir biçimde düzenleyen bu yaklaşım, niteliği değil öğretim süresini ve tamamlanan kredi sayısını önceleyen bir modeli işaret etmektedir. Üniversite; araştırma, okuma, tartışma, uygulama, geri bildirim alma ve düşünsel olgunlaşma süreçleri ile anlam kazanır. Akademik takvimin sıkışması bu süreçleri zayıflatacak, öğrenciyi yıl boyunca kesintisiz bir sınav-ödev döngüsüne iterek öğrenmenin derinliğini ve kalıcılığını azaltacaktır.
Dönem sayısının artması, öğretim üyeleri açısından da yıl boyunca daha fazla dönem ders yürütme, ölçme-değerlendirme ve öğrenci danışmanlığı verme sorumluluğunun artması anlamına gelecektir. Bunun yaratacağı temel sorunlardan biri de araştırma için ayrılan zamanın daralmasıdır. Öğretim üyelerinin araştırma, yayın, proje geliştirme, laboratuvar, saha çalışmaları ve akademik ağlara katılım için ayırdıkları zamanın azalması, bilimsel üretimin niteliğini ve sürekliliğini zayıflatacaktır. Üniversitelerin bilimsel bilgi üreten ve bu bilgiyi toplumun hizmetine sunan kurumlar olması beklenir; akademik emeğin araştırmadan ders yüküne doğru kayması bu işlevi doğrudan aşındıracaktır. Tartışılan bu model, öğretim üyesi sayısının ve altyapı olanaklarının kısıtlı olduğu üniversitelerde başka ağır sonuçlar da doğuracaktır. Yıl içine yayılan yoğun bir akademik takvim; derslik ve laboratuvar planlamasını zorlaştıracak, sınav, değerlendirme, itiraz süreci, telafi dersi, vb. yükleri artıracaktır. Dolayısıyla süreyi kısaltma vaadi, kadro ve altyapı güçlendirilmediğinde yine nitelik kaybını beraberinde getirecektir.
Üniversiteler ancak öğrencilerin araştırmaya katıldığı, laboratuvar ve saha deneyimi edindiği, bilimsel etkinliklerle ufkunu genişlettiği kurumlar haline geldiğinde kamusal bir işlev üstlenebilirler. Türkiye’de birçok bölümde saha çalışmaları, uzun süreli deneyler, yaz okulları ve kongre-seminer hazırlıkları çoğunlukla yaz aylarında veya dönem aralarında yürütülmektedir. Akademik takvimin yılın daha büyük bölümüne yayılması ve dönem aralarının kısalması, bu faaliyetler için gereken kesintisiz zaman bloklarını azaltarak araştırmaya katılımı, atölye ve proje deneyimini, bilimsel üretime erken dahil olma imkânlarını olumsuz bir şekilde etkileyecektir. Bununla birlikte dönemlerdeki yoğunluk; öğrencilerin kültürel, sanatsal, sportif ve topluluk faaliyetlerine ayırdığı zamanı da daraltıp bütünlüklü gelişimlerini engelleyecek, özellikle çalışmak zorunda olan ya da bakım yükü taşıyan öğrenciler için eğitime erişimi daha da eşitsiz hale getirecektir.
Elbette dünyada üç yıllık başarılı lisans örnekleri vardır. Ancak bu örnekler çoğunlukla en baştan üç yıla göre tasarlanmış programlar olup farklı kredi dağılımları ve güçlü öğrenci destek mekanizmaları ile birlikte işlemektedir. Ayrıca, bu ülkelerde yükseköğretim programları yalnızca lisans düzeyinde değil, ortaöğretim ve öncesindeki eğitim kademeleri ile birlikte bütüncül bir yapının parçası olarak tasarlanmıştır. Bu bütünlük gözetilmeden yapılacak her türlü köklü değişiklik, öğrencilerin öğrenim hayatında telafisi zor eksiklikler yaratacaktır.
Bu düzenlemenin, staj alanındaki olası değişikliklerden bağımsız ele alınması da mümkün değildir. Bazı illerde pilot olarak uygulandığı iddia edilen uzun süreli staj modelleri, eğitim adı altında öğrencilerin ucuz ve güvencesiz işgücü olarak çalıştırılmasını beraberinde getirmektedir. Nitekim MESEM modelinde görülen “eğitim” görünümü altında sermayeye ucuz emek gücü sağlama pratiğinin üniversite düzeyine taşınması tehlikesi de bu tartışmanın bir parçasıdır. Yükseköğretimin yoğun piyasa baskısı altında olduğu günümüzde öğrenim süresinin kısaltılarak staj sürelerinin uzatılması, öğrencilere mesleki deneyim kazandırma konusundaki kamusal sorumluluğun sermayenin kontrolüne devredilmesi anlamına gelmektedir. Üstelik şirketlerin, öğrenim sürecini destekleyecek adil ve güvenli mesleki deneyim olanakları yaratmak yerine öğrencileri yalnızca kendi kârlarını artıracak biçimde çalışmaya zorladıkları bugüne kadarki çocuk işçi cinayetlerini de içeren birçok örnekte görüldüğü gibi bilinen bir gerçektir. Bu durum, öğrencileri sermaye için düşük maliyetli ve sınırlı haklara sahip güvencesiz bir işgücü kaynağı haline getirmektedir. Bu nedenle, sigorta, ücret, iş güvenliği ve sendikal haklar açık biçimde güvence altına alınmadan “uzun süreli staj” dayatmaları kabul edilebilir değildir.
Yükseköğretim tek tip bir yapı değildir; farklı disiplinlerin, fakültelerin ve programların eğitim süreleri ve içerik ihtiyaçları birbirinden farklıdır. Bu nedenle, hayata geçirilecek düzenlemelerin merkezi ve tek tip kararlarla değil, ilgili bölüm ve fakültelerin akademik değerlendirmeleri temel alınarak belirlenmesi gerekmektedir. Kredi yükü ve öğrenme çıktıları yeniden tasarlanmadan, kadro ve altyapı güçlendirilmeden yapılacak her “hızlandırma” girişimi üniversitelerin bilimsel kapasitesini zayıflatacaktır. Eğitim süresi ve staj uygulamalarına ilişkin her düzenleme; bilimsel ölçütler, toplumsal eşitlik ve akademik emeğin koşulları gözetilerek, şeffaf ve katılımcı bir tartışma süreciyle birlikte değerlendirilmelidir.
Türkiye İşçi Partisi Bilim Kurulu olarak, yükseköğretimi kökten etkileyecek böylesi bir değişikliğin merkezi siyasi kararlarla değil, ancak ve ancak üniversite özerkliğini esas alan, tüm üniversite bileşenlerinin ve ilgili emek örgütlerinin katılımını sağlayan demokratik süreçlerle ele alınması gerektiğine dikkat çekiyor, öğrenim sürecini yalnızca mezuniyet süresini kısaltmaya ve nicel çıktılara odaklayan böylesi bir yaklaşımın, üniversitenin kamusal ve bilimsel işlevi ile bağdaşmadığını bir kez daha vurguluyoruz.
Üniversitelerin kamusal yarar için bilim üreten ve nitelikli bilgi aracılığıyla toplumsal gelişime katkı sağlayan kurumlar olması için mücadelemizi sürdüreceğiz.
TİP Bilim Kurulu
Etiketler:
Bilim Kurulu
Komisyon Raporu'na hayır oyu verdik
Yayınlanma: 2026-02-18 10:28:00
Komisyon Raporu’na hayır oyu vermemiz üzerine İstanbul Milletvekilimiz Ahmet Şık'ın şerh ve itirazlarımıza ilişkin konuşma metnini kamuoyuna sunarız.
Raporda söylenmeyeni hakikatin en yalın haliyle biz dile getirelim: Türkiye’de Kürt Meselesi vardır. Bu hakikati inkâr ederek, bastırarak, kriminalize ederek ülkeyi on yıllardır çözümsüzlüğe mahkûm eden siyasi akıl bugün de karşımıza bu yakıcı soruna çözüm aradığını iddia eden bir metinle çıktı.
Yıllardır söylediğimiz gibi böylesi tarihsel bir meselenin çözümü; birbirinden kopuk, göstermelik adımlarla değil, bütünlüklü, tutarlı ve samimi bir siyasi iradeyle mümkündü. Bugün burada oylamaya açılacak bu raporla birlikte gördük ki bir kez daha böyle bir irade ortaya konulmamış.
Bu rapor, Komisyon’un baştan itibaren katılımcılığı tasfiye ederek demokratik mekanizmaları işletmeyen sorunlu kurgusundan, siyaseti dar bir koridora hapseden tutumundan, siyasi iktidarın bilinçli biçimde atmadığı güven arttırıcı adımlardan ve metnin içeriğine sinmiş güvenlikçi zihniyetten bağımsız ele alınamaz. Raporun bizimle birlikte grubu olmayan partilere, pazartesi akşamı son anda sunulması dahi dayatmacılık içeren bir "oldu bitti" operasyonudur. Bu koşullarda Komisyon’un kamusal meşruiyet ve toplumsal rıza üretememesi şaşırtıcı değil, kaçınılmazdır.
Komisyon’un kuruluşunda adının “barış, demokrasi ve eşit yurttaşlık” olması yönündeki talebimiz, bir kelime tartışması değil, yön tayiniydi. Bu ısrarımız Komisyon’a duyduğumuz inanç ve siyasi iktidara duyduğumuz bir güvenin değil; kalıcı barışın bu ülkenin en yakıcı ihtiyacı olduğuna dair sorumluluk bilincimizin sonucuydu. Ancak iktidar, daha baştan barış kavramından dahi ürkerek, süreci “Terörsüz Türkiye” başlığına hapsederek meseleyi yine güvenlikçi bir tahkimatın malzemesi haline getirdi.
Terör kavramı ile Kürt Meselesi’ni eşitleyen bir yaklaşımı esas alan ve bilindik ezberleri ifade etmenin ötesine geçemeyen raporun tümüne sirayet eden dil ve üslup bir sorun olmasının çok daha ötesinde bir ruh olarak meselenin çözümü için elverişli bir zemin sunmanın uzağındadır.
“Kürt Meselesi” demeyen, sorunun adını koymaya dahi cesaret edemeyen bir metnin çözüm üretmesi zaten mümkün olmaz. Kürt Meselesi’nin tarihsel, siyasal ve toplumsal köklerini ele almak yerine, meseleyi “terör” kavramına indirgemek; devletin yıllardır tekrar ettiği ezberi yeniden yazmaktan başka bir şey değil. Metnin satır aralarına serpiştirilen “sadece güvenlik meselesi değildir” cümleleri ise içi boş bir demagojiden ibaret. Rapor, güçlü ve bağlayıcı çözüm önerileri sunmak yerine yuvarlak ifadelerle temel talepleri savuşturan, siyasi iktidarı övgüyle selamlayan bir metne dönüşmüştür. Kürt Meselesi’nedair tek bir somut tespit ve yapısal çözüm içermeden, kanuni düzenleme gerektirmeyen temennilerle sona ermektedir. Bu metin, bir çözüm programı değil; siyasi sorumluluktan kaçış belgesidir. Somut demokratik adımları yok sayan, önerileri budayan, meseleyi yeniden güvenlik ve terör eksenine sıkıştıran, bunları gizlemek için de dilek ve temenniler içeren bölümler ekleyen bir yaklaşım çözüm değil, statükonun tahkimidir.
Raporun “Demokratikleşme” başlığı altında yer alan “dilek ve temennilerin” bazıları siyasal iktidarın demokratik normları referans almasıyla, yargının siyasal iktidarın kuklası değil hukuk normlarının uygulayıcısı olarak mevcut anayasa ve kanunlara dahi uyma iradesi göstermesiyle derhal çözülebilecek nitelikteyken, Meclis iradesini taşıdığını söyleyen bir komisyonun bunları bir “öneri metni” haline getirmesi başlı başına bir siyasal iflastır. Büyük bir utanç vesikasıdır. TBMM, bir kez daha anayasa ve kanunların varlığını inkar ederek, anayasa ve kanunlara aykırı davrananlar hakkında adım atması gerekirken anayasa ve kanunların uygulanması konusunda tavsiye kararı önerisinde bulunmaktadır. Kendi yasama fonksiyonunu hiçe sayan bu tutumun bir TBMM işlemi haline getirilmesi asla kabul edilemez.
Anayasa’da bağlayıcı olduğu açıkça yazılı olan Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına rağmen tek bir somut adım atılmamıştır. AİHM kararlarının Avrupa Konseyine üye ülkelerce icra edilme oranı ortalama yüzde 79 iken, Türkiye'de bu oran yüzde 91" diyorsunuz. Yalnızca bireysel bir hak ihlalini değil, yapısal ve sistematik bir sorunu ortaya koyan ve devletin mevzuat veya yargı pratiğinde köklü reformlar yapmasını gerektiren kararlar diye bilinen ve asıl belirleyici olan öncü kararlar bakımından bu oranın yalnızca yüzde 68 olduğunu da belirtelim. Adaletsizliğin, hukuksuzluğun üzerini sayılarla örtmekten vazgeçin. İhtiyaç olanın sayılar değil, adalettir. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Tayfun Kahraman ve Can Atalay hakkında verilen kararların gereğini yerine getirmek için yeni düzenlemelere, dilek ve temennilere değil, hukuka uymaya ihtiyaç var.
Hatay halkının oylarıyla seçilen Can Atalay’ın milletvekilliğine ilişkin düşürme işlemi AYM tarafından “yok hükmünde” sayılmasına rağmen hukuksuz işlem ortadan kaldırılmamıştır. Vekilliğin düşme durumu AYM’ce ortadan kaldırılmışken, hukukun ayaklar altına alındığı oturumu bu komisyonun da başkanlığını yapan Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un yönettiğini de hatırlatalım. AYM kararına rağmen Can Atalay’ın milletvekilliğini düşürenler bugün hukukun uygulanmasını tavsiye eden bir metne imza atmaya kalkıyor. Bu, kendi varlık nedenini inkâr eden bir yasama pratiğidir. Anayasa’yı uygulamayanların, anayasanın uygulanmasına dair tavsiye kararı üretmesi hukukla alay etmektir. Eğer hukuka dönmekte ve önerdiğiniz demokratikleşme adımlarında samimiyseniz Hatay milletvekilimiz Can Atalay’la ilgili AYM kararını uygulayın. Meclis Başkanı’nın yetkisinde ve bir imzasıyla gerçekleşecek olan Meclis kütüğüne kaydı yapılsın.
Ülkeyi demokratik normlardan uzaklaştıran, bilinçli bir tercihle hukuksuzluğu sürdürmekte ısrar eden siyasi iktidarın tercihi ve talimatıyla kayyım atanan belediyelerde seçilmiş başkanların göreve döndürülmemesi, Barış Akademisyenleri’ningörevlerine iade edilmemesi bu raporun “barış” iddiasını boşa düşürmektedir. Tutukluluğu bir cezalandırma aracına dönüştüren, AYM ve AİHM kararlarını uygulamamakta direnen Akın Gürlek’in hukukun tabutuna çivi çakmaktaki becerisi ve sadakati nedeniyle ödüllendirilerek Adalet Bakanı yapılması bile bu sürecin hangi zihniyetle yürütüldüğünü açıkça göstermektedir.
Böylesi tarihsel bir meselede dahi hukuku askıya alan bir yaklaşım, sorunun çözümüne değil, derinleşmesine hizmet eder. Meseleyi terör ve güvenlik eksenine indirgeyen, barış demekten imtina eden bir anlayışın barışı inşa etmesi zaten beklenemezdi. Öyle de oldu. Tüm bu nedenlerle Komisyon raporuna hayır oyu vereceğimizi açıkça ilan ediyoruz. Barış umudunu zedeleyen bu sürecin asli sorumluluğu, Komisyon’un demokratik bir zeminde çalışmasını engelleyen Cumhur İttifakı’na ve TBMM Başkanı’na aittir. Bizler biliyoruz ki Kürt sorununun çözümü; inkârda, güvenlikçi politikada ve hukuksuzlukta değil barışta, demokraside ve eşit yurttaşlıkta ısrardadır. Bu ülkenin tüm yurttaşlarının eşit, özgür ve adil bir ülkede yaşayacağı gerçek bir demokratik düzen kurulana dek bu ısrarımızdan vazgeçmeyeceğiz.
Ahmet Şık
TİP İstanbul Milletvekili
Etiketler:
Yasama Bürosu
Kürt Sorununda Eşit Yurttaşlık ve Barış Komisyonu
SSR Mining Inc. Raporu
Yayınlanma: 2026-02-13 07:54:00
Etiketler:
Ekoloji Bürosu
19-20 NİSAN 2025, ESKİŞEHİR | BİLİM KURULU ÇALIŞTAYI BİLDİRİLERİ
Yayınlanma: 2026-01-30 15:58:00
Etiketler:
Bilim Kurulu
Hatay Deprem Raporu: Bir Afet, Bir Yönetim Krizi
Yayınlanma: 2026-01-28 10:49:00
Hatay’ın Seçilmiş Milletvekili Ş. Can Atalay tarafından cezaevi koşullarında kaleme alınan "Hatay Deprem Raporu 2026: Bir Afet, Bir Yönetim Krizi", 6 Şubat felaketinin üçüncü yılında kentin içinde bulunduğu derin sosyal, ekonomik ve hukuki yıkımı kapsamlı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Barınma hakkından sağlık krizine, ekolojik talandan yargı süreçlerindeki cezasızlık riskine kadar geniş bir yelpazede yaşanan hak ihlallerini kayıt altına alan bu çalışma; meslek örgütleri, sendikalar ve demokratik kitle örgütlerinin verilerini bir araya getiren bir "raporların raporu" niteliğindedir.
TİP'li Öğrenciler Sözcüsü Ilgaz Özer'in Haftalık Gençlik Değerlendirmesi - 22 Ocak 2026
Yayınlanma: 2026-01-22 18:19:00
TİP'li Öğrenciler Sözcüsü Ilgaz Özer, haftalık basın toplantılarının bir yenisinde gündemi değerlendirdi.
Etiketler:
TİP’li Öğrenciler
Komünist'in 23. Sayısı Yayında
Yayınlanma: 2026-01-21 15:14:00
Tüm dünya karşı-devrimci bir saldırı dalgasının sonuçlarıyla yüzleşiyor. Başını ABD’nin çektiği emperyalist haydutluk ülkelerin egemenliğine ve halkların varlığına karşı denetimsiz, sınırsız, kuralsız bir savaşı başlatmış durumda. Bu saldırganlığın kimi bölgelerle sınırlı kalmayacağı, yerküreyi tümüyle ateşe atacağı ve böylece insanlığa bir kez daha tarifsiz acılar çektireceğini tahmin etmek zor değil.Elbette, sözünü ettiğimiz bu saldırganlığın arkasındaki temel dürtü kapitalist sömürü düzenini koruyup sürdürebilmek. Bu amaç için de emekçilerin ve halkların, onların mücadelelerini temsil eden ilerici güçlerin etkinliğinin ve dinamizminin yok edilmesi gerekiyor. Bir yandan emperyalizmin en tepesindeki güçlerce yönetilen bu saldırı, bir yandan da her ülkenin kendi ölçeğinde sürdürülüyor. Türkiye de bu kapsamın dışında değil.Türkiye’de Saray Rejimi’nin yönelim ve eğilimleri artık hayli berraklık kazanmış durumda: Toplumsal muhalefetin, hatta ana muhalefetin başta yargı ve polis şiddeti olmak üzere baskı aygıtlarıyla etkisizleştirilmesi; iktidarın ve ondan faydalanan çıkar gruplarının saltanatının devamının güvence altına alınması için hukukun ve yasaların askıya alınması; başta seçme ve seçilme hakkı olmak üzere sınırlı bir demokrasinin en asgari şartlarının bile fiilen iptal edilmesi ve sonuçta devletin bir avuç insan ve çevrenin ikbaline hizmet edecek biçimde kontrol edilmesi. Tüm bunlar kaçınılmaz, çünkü Türkiye’de sömürünün şiddetinin ve yoksulluğun acısının normal yollarla yönetilmesi imkansız hale gelmiş durumda. İster okullarda açlıktan bayılan çocuklara ister ucuz iş gücü olarak sermayenin önüne atılıp katledilen gençlere; ister başını sokacak bir yuva bulamadığı için sokaklarda yaşamak zorunda bırakılan emeklilere ister hiçbir ekonomik ve kamusal güvencesi olmadığı için şiddet gördüğü evden çıkamayan ve sonunda bu düzene kurban edilen kadınlara bakalım; ister eğitim, barınma, sağlık masraflarının orta gelirli bir aile bütçesini fersah fersah aşmasına bakalım ister dünyanın en sağlıksız gıdalarının dünyanın en yüksek fiyatlarıyla pazara sürülmesine bakalım; sonuç değişmiyor ve aynı yere çıkıyor: Kapitalist sömürü düzeninin devamı için emekçilerin sadece alın terinin değil hayatlarının da ellerinden alınması, sadece kendilerinin değil çocuklarının da geleceğinin çalınması gerekiyor.Dünyayı kan gölüne çeviren emperyalist devletlerden sanayi sitelerinde fason üretim yapan denetimsiz iş yerlerine kadar tüm bir sistem bunun etrafında birleşiyor.
Komünist’in 23. sayısında dünya ve Türkiye kapitalizminin bu halk düşmanı karakterinin bazı yanlarına değinen yazıları sunuyoruz okurlarımıza.Partimizin teorik yayın organı Komünist'i il ve ilçe örgütlerimizden ya da sosyal medya kanallarımız aracılığıyla temin edebilirsiniz.
Kürt Halkının ve Ezilen Tüm Ortadoğu Halklarının Yanındayız
Yayınlanma: 2026-01-20 16:09:00
Suriye’de son günlerde yaşananlar, bölgeyi yeniden topyekûn bir çatışma ve savaş sarmalına sürükleyen son derece tehlikeli bir sürece girildiğini göstermektedir. Ortadoğu, emperyal planlar doğrultusunda yeniden dizayn edilmek istenirken; halklara savaş ve katliam dayatılmaktadır.
Geçici Şam yönetimi işbaşına geldiğinden bu yana Suriye’nin farklı halkları ve inançları saldırılarla karşı karşıya kalmıştır. Önce Lazkiye ve kıyı şeridinde Arap Alevileri hedef alan katliamlar yaşanmış, ardından Süveyda’da Dürzi halkı açık bir katliam tehdidiyle yüz yüze bırakılmıştır.
Geçici Şam yönetimi işbaşına geldiği andan itibaren halkların ve inançların eşit ve özgür birlikteliğine dayanan anayasal-demokratik bir rejim inşa etmeyi bilinçli biçimde reddetmekte; çatışma, korku ve şiddet yoluyla tekçi iktidarını kalıcılaştırmayı hedeflemektedir.
Şimdi ise HTŞ ve bağlantılı silahlı çeteler eliyle Kürt halkına yönelik kapsamlı ve planlı bir saldırı süreci başlatılmıştır. Halkların özgür ve eşit yaşam iddiasına yönelen bu saldırılar, Kürt halkının varlığını hedef almakta; demokratik, çoğulcu ve özgür yaşam modelini ve özlemini boğmayı amaçlamaktadır. Bu saldırılar, Kürt–Arap halkları arasına düşmanlık tohumları ekerek büyük bir kırım ve bölgesel kaos yaratmayı amaçlamaktadır.
Kürt halkı, Suriye’de ve tüm Ortadoğu’da halklara dayatılan inkâr, imha ve tekçi zorbalığa karşı; IŞİD barbarlığına karşı insanlığın onurunu savunan tarihsel bir mücadele vermiştir. Bugün hedef alınan yalnızca Kürt halkı değil; kadın özgürlüğünü, halkların eşitliğini ve demokratik ortak yaşamı esas alan bu tarihsel kazanımlardır.
Kürtler Suriye’de iç savaş boyunca kuşatmalarla, ambargolarla, çete saldırılarıyla sınanmış ve her seferinde direnişle bunlara karşı koymuştur. Silah zoruyla halkların iradesini teslim almaya çalışan anlayış, geçmişte olduğu gibi bugün de insanlığa yalnızca yıkım, acı ve karanlık getirecektir.
Bugün AKP-MHP iktidarı da Geçici Şam Yönetimine her türlü desteği vererek ve arkasında durarak Suriye politikasının esasını açıkça göstermektedir. Hedef Suriye’de Kürtlerin statü elde etmesini ve demokratik kazanımlarını engellemektir.
Suriye’de açık katliam tehdidi altında bulunan Kürt halkının yanındayız; bu saldırılar karşısında susmayacağız, geri durmayacağız! Demokratik kazanımların savunulması, yalnızca Kürt halkının değil, tüm bölge halklarının özgür, eşit ve onurlu geleceğinin savunulmasıdır.
Türkiye’deki tüm devrimci, demokratik ve barıştan yana güçleri; halkların kardeşliği ve ortak mücadelesi temelinde Kürt halkıyla omuz omuza durmaya çağırıyoruz. Ortadoğu ve dünya halklarını dayanışmaya, emperyal planlarla halkların katledilmesi girişimlerine karşı barışı, eşitliği ve özgürlüğü savunmaya çağırıyoruz. Halkların örgütlü iradesi karşısında hiçbir saldırı, hiçbir zorbalık ve hiçbir savaş politikası başarıya ulaşamayacaktır.
DBP, DEM PARTİ, DEVRİMCİ PARTİ, EHP, EMEP, ESP, HALKEVLERİ, SMF, SODAP, SYKP, TİP, TÖP, YEŞİL SOL PARTİ
20 Ocak 2026
Çocukları Korumak Devletin Görevidir!
Yayınlanma: 2026-01-20 14:43:00
Ülkemizin geleceğinde yerini alacak olan çocuklar, bugün sokak ortasında bıçaklanıyor, yaşamdan koparılıyor. Öldürülen her çocuk, görmezden gelinen uyarıların ve suskunluğun sonucudur. Atlas’ın, yine bir çocuk akranı tarafından sokak ortasında öldürülmesi, bu ülkede çocukların nasıl bir şiddet döngüsünün içine itildiğini bir kez daha gösterdi. Bir çocuğun yaşamdan koparılması ve aynı zamanda bir başka çocuğun cinayet failine dönüşmesi dikkatle ele alınması gereken bir meseledir. Bu toplumda tüm çocukların değer görmesi, güvenli ortamlarda yaşayabilmesi, haklarının korunması, nitelikli yeterli gıdaya, sağlık hizmetlerine, nitelikli eğitime, oyuna erişebilmesi gerekirdi. Hâlbuki bugün çocuklar yoksulluk, şiddet, uyuşturucu ve geleceksizlik kıskacında yok edilmektedir.
Her gün haberlere yansıyan çocukların öznesi olduğu şiddet vakaları ve suça sürüklenen çocuk sayısındaki yükseliş, kamuoyunda yoğun bir öfke ve kaygı yaratmaktadır. Hepimizi korkutan bu durumu, tam da iktidarın istediği gibi, yalnızca “ceza”, “tutuklama” ve “yargılama” başlıkları üzerinden tartışırsak, sorunun nedenlerini görünmez, kalıcı çözümleri de imkânsız kılarız. Cezasızlık kimsenin talebi değildir; ne var ki bu talepler AKP/Saray rejiminin adli suçluları ve topluma karşı suç işleyenleri cezasız bırakırken, muhalifleri en ağır şekilde cezalandırdığı bu sistemi görünür kılmaktan uzaklaştırmaktadır. Gerçekler nettir: Bu şiddet sarmalı çok daha derin, yapısal ve politik tercihlerin sonucudur.
Derinleşen yoksulluk, çocukları hem mağdur hem fail haline getiriyor. Şiddetin ve suçun faili haline gelen/getirilen çocuklar, öncelikle eğitimden koparılmış, yoksulluğa mahkûm edilmiş, koruyucu sosyal politikalardan yoksun bırakılmış çocuklardır. Yoksulluk, çocuk suçluluğunun en temel belirleyicilerinden biridir. Ailelerin derinleşen ekonomik kriz nedeniyle temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı bir ülkede, çocukların içine girdiği çaresizlik ortamından kötü etkilenmemesini beklemek gerçekçi değildir. Okuldan uzaklaşma, çocukları yalnızca akademik değil; sosyal, duygusal ve ahlaki gelişim açısından da savunmasız hale getirmektedir.
Bugün cemaat ve tarikatların yılmaz savunucusu olan, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasını tanımayarak ülkenin laik, demokratik yönetim şeklini hedef alan “sözde” Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in yaptığı düzenlemelerle eğitim sistemi, risk altındaki çocukları okulda tutmak yerine onları sistemin dışına itmektedir. Yusuf Tekin belki de kendi çocuğunu özel okula göndermenin konforuyla; karnı aç bir şekilde okula giden, okulda müdür tarafından merdivenden atılan, bakım evlerinde yastıkla öldürülen, siyasetin içine sızmış mafya üyeleri tarafından fuhuşa zorlanan çocuklarla; sokakta, iş yerinde hatta evinde öldürülen çocuklarla ve onların yaşam standartlarıyla empati kuramamakta, onları koruyacak önlemler geliştirmemektedir. Hizmet ettiği eğitim anlayışı çocukların değil, patronların geleceğini öncelemektedir.
Mağdur ya da fail olsun, çocukların yaşam ve esenliği için tedbir almak devletin görevidir. Bugün yaşananlar münferit değil, sistematik ve politiktir. Ekonomik ve sosyal adaletsizlik ile ilgili kurumlardaki liyakatsizlik de dahil olmak üzere, mevcut devlet ve iktidar politikaları çocukların yaşamlarını ve esenliklerini tehlikeye atmaktadır.
Sorun yalnızca adalet sistemiyle de sınırlı değildir. Adalet, tüm insanların en temel gereksinimlerinden biridir ve adil bir evde, toplumda, ülkede yetişmeyen çocukların güven duygusu zedelenir; çocuklar için kuralların, emeğin, hukukun, eğitimin anlamı kalmaz. Gelecek hayali kuramayan çocuklar için umutsuzluk, suça açılan kapıdır. Adalet Bakanı kağıt üzerinde yer alan Çocuk Adalet Politikalarının uygulanmasından sorumludur. Ancak 50 bin yetişkin adli hükümlünün cezalarını tamamlamadan serbest bırakıldığı, deprem suçlularına ödül gibi cezalar verildiği, iş cinayetlerinde ölen çocuklar için tek bir yetkilinin yargılanmadığı bir ortamda, çocukları cezaevlerine kapatmayı tek geçerli çözüm olarak göstermek ve toplumu daha güvenli hale getireceğini iddia etmek ne adildir, ne samimi ne de gerçekçi!
Ekonomi, eğitim, ebeveynlik destekleri, medya politikaları ve çocukların geleceğe dair umutlarını yok eden siyasal iklim görmezden gelindiği sürece, çocuklara yönelik şiddetin ve çocuk suçluluğunun önüne geçmek mümkün değildir. On yıl boyunca sadece “Aile” diyerek sadece baskıcı ve muhafazakar politikalar üreten iktidar çocukların kendilerini gerçeklemeleri, kimlik edinmeleri ve nasıl vakit geçirdikleri ile ilgilenen tek bir politika üretmemiştir. Yoksulluğa terkedilen ebeveynleriyle günde ne kadar vakit geçirebildiğini iktidar hiç dert etmemektedir. Uzayan çalışma saatleri, güvencesiz istihdam ve yoksulluk, ebeveynliği bir beceri değil, bir hayatta kalma mücadelesine dönüştürmüştür. Aileden beklenen sorumluluklar artarken, ebeveynleri güçlendirecek tek bir kamusal destek sağlanmamıştır. Aksine bu desteği arayan aile ve ebeveynlere tarikat ve cemaatler adres gösterilmiştir.
Çocukların güvenle vakit geçirebileceği oyun alanları, spor sahaları, ücretsiz kültürel ve sanatsal etkinlikler konusunda sosyal kamu politikaları uygulanmazken, betonlaşmış kentlerde çocuklar kendilerini bir yere ait hissedemez. Bu kimliksizlik ve kimsesizlik, evde, toplumda değer göremeyen öfkeli çocukları bugün suça sürüklenirken, yarının kaybolmuş toplumunu oluşturacaklar. Çocukların gelecek ve anlam arayışında koca bir boşluk sunulurken, bizzat bu iktidar döneminde daha da palazlanmış yasadışı kumar, uyuşturucu ve suç çeteleri çocukların geleceksiz hayatlarında bir alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Tüm bunların yanında iktidar medyası şiddeti olağan bir davranış, suçu sıradan bir yaşam biçimi olarak sunmakta çocukların gerçeklik algısı ve empati becerisi tamamen tahrip edilmektedir.
Açlık, güvencesizlik, barınma sorunu, çocuk emeği sömürüsü ve sosyal dışlanma; şiddetin ve suçun en güçlü besleyicileridir. Tüm bu başlıklar, bir ülkenin “devlet olabilme” yetkinliğiyle doğrudan ilişkilidir. Çocuk işçiliği, sokakta yaşam, erken yaşta suça sürüklenmenin; bireysel değil, ekonomik ve siyasal tercihlerin sonucu olduğunu görmek zorundayız. Çocukları koruyup korumamak, onları eğitimin içinde tutup tutmamak, yoksullukla mücadele edip etmemek bir kader değil; politik bir tercihtir.
Bugün tamamıyla denetimsiz bırakılmış rehabilitasyon merkezleri ve cezaevleri çocuklar için daha fazla suça bulaşmanın ve çeteleşmenin adresi haline dönüşmüştür. Bütünlüklü bir politika geliştirmeden salt cezalar üzerinden konuyu tartışmanın yine çocuklara zararı olduğu ortadadır. Çocukların ne kadar ceza alacağını değil; çocukların korunmasını, güçlendirilmesini ve suçtan uzak, umutlu bir geleceğe sahip olmasını tartışmak zorundayız.
Çocukları kaybeden bir toplumun, geleceğini koruması mümkün değildir. Çocukları hapishanelerle değil, okullarla, oyun alanlarıyla, sporla, sanatla, sosyal politikalarla, umutla, adaletle, eşitlikle ve onurla büyütmek zorundayız.
TİP Çocuk Hakları Komisyonu
Etiketler:
Çocuk Hakları Komisyonu
Eşit ve Özgür Bir Yaşam Halk için Sanat
Yayınlanma: 2026-01-11 08:59:00
Etiketler:
Kültür-Sanat Bürosu
Bilim Kurulu
2025 Kültür - Sanat Hak İhlalleri Raporu
Yayınlanma: 2026-01-08 11:47:00
Etiketler:
Kültür-Sanat Bürosu
Kartepe'de Haddehane İstemiyoruz!
Yayınlanma: 2026-01-05 17:57:00
Yıldızlar Holding, Kartepe’nin Uzunbey Mahallesi’nde bir çelikhane ve haddehane projesi yapmaya çalışmaktadır. Halkın görüşü ve iradesi yok sayılarak yapılmaya çalışılan bu proje, konumu itibarıyla Kocaeli’nin önemli bir bölümünü ekolojik açıdan olumsuz etkileyecektir.
Kocaeli’nin havasının, suyunun ve toprağının kirletilmesini istemiyor, halkın üretim ve yaşam alanlarının ve doğal kaynakların talan edilmesini kabul etmiyorum. Bu projenin derhal iptal edilmesini talep ediyorum.
ABD Venezuela’dan Elini Çek!
Yayınlanma: 2026-01-04 10:33:00
ABD, Venezuela’ya askeri bir operasyon düzenledi ve Trump, Venezuela Devlet Başkanı’nı ve eşini kaçırdığını açıkladı.
ABD’nin eylemi, hiçbir uluslararası hukuk ve mevzuat tanımadan Venezuela’ya saldırmaktır. ABD’nin ileri sürdüğü gerekçeler, bağımsız bir devlete ve ülkeye saldırmanın dayanağı olamaz.
Uluslararası toplum ve Birleşmiş Milletler Örgütü derhal ABD’ye müdahale etmelidir.
Dünya halkları ayağa kalkmalı ve emperyalist saldırıya karşı Venezuela halkı ile dayanışmalıdır.
Ülke yönetimlerinin değiştirilmesi, o ülke halklarının inisiyatifindedir. Emperyalistler halkları kurtaramaz; bugüne kadar kurtarmamışlardır. Emperyalistler, halk düşmanı yönetimlerin her zaman dostu olmuştur.
ABD emperyalistlerinin Venezuela saldırısının gerçek nedeni petrol, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıdır.
ABD, Venezuela petrolüne el koymaktadır. Uyuşturucunun gerçek neden olmadığı açık ve nettir. ABD’nin Irak saldırısı “kimyasal silahlar” gerekçesiyle olmuştu; sonrasında Irak’ta kimyasal silahlar bulunmadı. İran’a dönük “uranyum zenginleştirme” iddiaları üzerinden operasyonu meşrulaştırmaya çalıştı. Şimdi Venezuela’ya müdahale, Kolombiya’ya tehdit… Türkiye ABD’yi kınamalı; ABD’nin ve NATO’nun ülkedeki askeri üsleri ve varlığına son vermelidir. NATO’dan çıkılmalıdır.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, pazartesi günkü Trump görüşmesini iptal etmeli ve ABD’yi kınamalıdır.
Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri, Venezuela halkı ile dayanışmasını sokaklara çıkarak göstermelidir.
Biz, aşağıda imzası olan partiler, ABD emperyalizminin saldırısını en güçlü şekilde kınıyor; Venezuela halkının yanında olduğumuzu açıklıyoruz.
2026 MANİFESTOM
Yayınlanma: 2025-12-30 11:19:00
window.location.href = "https://tip.org.tr/manifesto2026/";
Numan Kurtulmuş’un Resmi Davetle Sohbet Toplantısı’na Katılmayacağız.
Yayınlanma: 2025-12-22 12:27:00
MİLLİ DAYANIŞMA KARDEŞLİK VE DEMOKRASİ KOMİSYONU BAŞKANLIĞINA
Komisyon’un son toplantısında, Komisyon'da bulunan parti temsilcilerinin ilettiği raporlar temel alınarak Komisyon'un bir sonuç raporu kaleme alması için çalışma grubu oluşturulacağı belirtilmişti. Ancak gelinen noktada ortak rapor yazımının sadece grubu olan partilerin temsilcilerinden oluşan bir heyetle yapılacağı anlaşılmıştır. Türkiye İşçi Partisi’nin de aralarında bulunduğu grubu olmayan partilerin temsilcileri ise sadece görüşleri alınmak üzere Komisyon Başkanı Numan Kurtulmuş tarafından 23 Aralık 2025 Salı günü bir toplantıya davet edilmiştir.
Komisyon çalışmalarının ilk gününden bugüne kadar grubu olmayan partilerin yok sayılması anlamına gelen komisyonun karar alma mekanizmalarındaki bu tutum, antidemokratik olmasının yanı sıra katılımcılığı da ihlal eden bir anlayışı yansıtmaktadır.
Türkiye İşçi Partisi, ülkenin en önemli sorunlarından birine çözüm umudu beliren bir ortamda hem kalıcı bir barışın inşa edilmesi hem de yargının hukuk normlarıyla işleyeceği yapısal bir reform için gerekli düzenlemeleri dile getirerek ülkenin demokratikleşmeye olan ihtiyaç ve özleminin sözcülüğünü yapmak üzere komisyon çalışmalarında yer almıştır.
Partimiz açısından Komisyon’da yer almanın bir diğer önemli gerekçesi, yürütülen çalışmaları kamuoyunun şeffaflık talebine uygun biçimde kamuoyu ile paylaşmak olmuştur. Yer aldığımız Komisyon ise, şeffaflık yerine ısrarla kapalı oturum ve görüşmelerle çalıştırılmıştır. Son örneğini bizzat Komisyon adına İmralı Adası’nda Abdullah Öcalan ile yapılan görüşmelerin tutanaklarının Komisyon ile paylaşılmamasında gördüğümüz gibi şeffaflık ilkesine aykırı tüm bu tutumlar aynı zamanda Komisyon üyelerinin sürece ve çözüm önerilerine dair sağlıklı bir değerlendirme yapmasını da engellemektedir.
Partimizin Komisyon sonuç raporunda yer almasını zorunlu bulduğu noktalar, gerekli yasal düzenlemeler ve bu düzenlemeleri hayata geçirebilmek için siyasi anlayış değişimine dair görüşleri başkanlığınıza iletilen raporumuzda yer almaktadır. Bunun ötesinde ekleyeceğimiz başka bir konunun olmaması ve Komisyon’a karşı şeffaf davranmayan iktidar iradesiyle kendi raporumuzu ortaklaştırmak için çaba sarf etmeyi anlamlı bulmamamız nedeniyle, Türkiye İşçi Partisi olarak, tüm ciddi tartışmaların halktan gizli/tutanaksız yapma pratiğinin bir uzantısı olan “resmi davetle sohbet toplantısı”na katılmayacağımızı bilgilerinize sunarım.
Ahmet Şık
Türkiye İşçi Partisi adına Komisyon Üyesiİstanbul Milletvekili
Engelleri Hakları ve Talepleri Raporu
Yayınlanma: 2025-12-18 11:23:00
Etiketler:
Engelli Hakları Komisyonu
Komisyon Sonuç Raporu Önerisi
Yayınlanma: 2025-12-12 13:34:00
Ülkemizde yaşayan tüm halkların eşitlik, özgürlük ve demokrasi zemininde bir arada yaşamasına yönelik siyasi ve hukuki çerçeveyi güçlendirecek, açık haksızlıklara uğrayan Kürt halkının haklı taleplerini karşılayacak ve barışı temel değer olarak benimseyecek siyasal ve toplumsal iklim oluşturulması tarihsel bir zorunluluktur.
TİP, kayıtsız şartsız barışın peşindedir. Bu tür süreçlerde silahlı çatışmanın sona erdirilmesinin bir zorunluluk olduğu açıktır ancak bu, kalıcı, gerçek ve adil bir barış ile taçlanmadıkça uzun vadede anlamlı sonuçlara yol açmaz.
Kürt sorununun çözümü, yalnızca Kürt halkının özgürlük ve eşitlik mücadelesi açısından değil, Türkiye’deki tüm emekçilerin ortak çıkarı bakımından da belirleyicidir. Türk ve Kürt işçilerinin birbirinden ayrıştırılması, sermaye düzeninin en etkili siyasal araçlarından biridir. Halkların eşitliği ve gerçek barış ancak emekçilerin ortak mücadelesiyle güvence altına alınabilir, Türk ve Kürt emekçilerinin birlikte, barış, demokrasi ve eşit yurttaşlık temelinde yaşayacağı bir Türkiye’ye böyle ulaşabiliriz.
Meclis'te kurulan Komisyon bugüne kadar şeffaflık ve katılımcılık beklentisini tam anlamıyla karşılayamamış, toplumda güven tesis edecek somut adımları atmamıştır. Bu doğrultuda demokratik siyaset zemininin önünün açılması, silahların bırakılmasını barışla neticelendirecek düzenlemelerin yapılması için Komisyon ciddi bir görev ve sorumluluk üstlenerek buna uygun bir sonuç raporu hazırlamalıdır.
Ülkemizde eşit yurttaşlığın tesisi için siyasi iradeye dayalı acil adımların sonuç raporunda mutlaka yer alması gerekmektedir. Buna göre;
1- Türkiye’nin adalet, özgürlük, demokrasi ve eşit yurttaşlık ihtiyacı istisnasız herkes için haktır ve uygulanması bir zorunluluktur.2- Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları istisnasız uygulanmalı ve komisyon bu yönde yazılı ortak irade beyanı sergilemelidir.3- Siyasi suç mefhumu bütünüyle bertaraf edilmeli, devlet aygıtı siyasi suç kovuşturmaya yönelik bir araç olmaktan çıkarılmalıdır.4- Kayyumlar derhal kaldırılmalı ve seçilmişler görevlerine iade edilmelidir.5- Başta “Barış Akademisyenleri” olmak üzere hukuksuz KHK’lerle işsiz bırakılanların görevlerine iadeleri ile geriye dönük haklarının tazmini hemen sağlanmalıdır.6- Anadilinin, eğitim dahil her alanda kullanılması için olanaklar geliştirilmelidir.7- Yerel Yönetimler güçlendirilmelidir.8- Geçici Köy Koruculuğu Lağvedilmelidir.9- Komşu ülke ve halklarla barışçıl bir dış politikada, savaşsız bir bölge ve dünya anlayışında buluşulmalıdır.10- Toplumsal barışın tesisi için adalet, hakikat ve hafıza komisyonları kurulmalı ve bunlar işletilmelidir.
Barış, demokrasi ve eşit yurttaşlık temelinde Kürt Sorunu’nun çözümü için Partimizin hazırladığı ve Komisyon’a önerdiği, tarihsel süreç, siyasi ve hukuki düzenlemeler ile Komisyon'a ilişkin değerlendirmeleri içeren sonuç raporumuzu kamuoyuna saygıyla duyururuz.
Buradan rapora ulaşabilirsiniz.
MESEM: Eğitim Değil, Devlet Eliyle Çocuk İşçiliği
Yayınlanma: 2025-12-11 11:19:00
window.location.href = "https://tip.org.tr/mesem";
Bir Öğün Yemek İçin Sadece %1,5
Yayınlanma: 2025-11-24 15:19:00
window.location.href = "https://birogunyemek.tip.org.tr/";
Barış, Adalet ve Özgürlük Mücadelesinden Vazgeçmeyeceğiz.
Yayınlanma: 2025-11-21 11:31:00
Türkiye İşçi Partisi, Kürt Sorununa ilişkin TBMM’de kurulan Komisyon çalışmalarına Saray Rejimi’nin antidemokratik niteliğini bilerek, bu süreci kendi küçük siyasi hesaplarına alet etme niyetlerini görerek ancak bu tutuma engel olma kararlılığı ve barış, demokrasi, özgürlük mücadelemizin bir alanı olarak katılmıştır.
Gelinen aşamada Komisyon’da iktidar temsilcilerinin sergilediği görüntü oyalama ve kendilerine meşruiyet devşirmeye çabalamaktan ötesine geçmemiştir.
Bugün de İmralı’ya gidip gitmeme tartışması, yapılması gerekenleri örten bir işleve büründürülmektedir.
Türkiye İşçi Partisi açısından herhangi bir toplumsal sorun ancak konunun muhataplarıyla görüşülerek ve kararlı politikalar üretip uygulayarak çözülebilir. Ancak Saray Rejimi’nin şu ana kadar herhangi bir sorunu çözmek istediğine tanık olmadık. Bugün de böyle bir önceliği olduğunu görmüyoruz. Aksine AKP ve MHP koalisyonunun önceliği Türkiye’nin ve bölgemizin sorunlarını patronlar, tarikatlar, çeteler veya emperyalizm için bir fırsata çevirmektir.
Kürt Sorunu, aynı zamanda çok önemli bir demokrasi ve özgürlükler sorunudur. Oysa iktidar, kendine muhalif herkesi hapse atmakta; yargı, medya ve toplumsal muhalefet üzerinde tam bir abluka kurmakta; hukuk devleti ilkesini, demokrasiyi ve özgürlükleri fiilen askıya almaktadır.
Eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve adalet talep eden herkes ağır bir tehdit altındayken, bu ülkenin hiçbir sorunu gerçek anlamda çözülemez.
Çözüm için samimiyet adaletin yerini bulmasından, Kürt sorununda somut adımlar atmaktan, Anayasa’ya, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına uymaktan geçmektedir. Samimiyet Silivri’de cisimleşen faşizan yaklaşımın son bulmasından geçmektedir.
TİP bugüne kadar olduğu gibi bugün de bu çizgiyi savunacak ve gerçek bir barış, adalet, özgürlük ve eşitlik mücadelesinden asla vazgeçmeyecektir.
Yemeksepeti Kuryeleri Kazanacak!
Yayınlanma: 2025-11-18 21:25:00
Yemeksepeti kuryeleri, ağır çalışma koşullarının iyileştirilmesi, adil ücret politikalarının hayata geçirilmesi ve güvencesiz, tehlikeli çalışma ortamlarının son bulması için kararlılıkla mücadele ediyor. Emekçilerin yaşadığı sorunların görünür kılınması ve hak ettikleri çalışma şartlarına kavuşmaları için sürdürdükleri bu mücadele, yalnızca bir iş yeri mücadelesi değil; aynı zamanda insanca yaşam ve çalışma hakkı talebidir.
Bizler de bu haklı ve meşru mücadelede kuryelerin yanında duruyor; seslerinin daha güçlü duyulması için dayanışmayı büyütmeyi bir sorumluluk olarak görüyoruz.
Bu kapsamda, Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Erkan Baş, Yemeksepeti kuryeleriyle bir araya gelerek taleplerini, yaşadıkları sorunları ve mücadele sürecini ele alacağı bir online dayanışma toplantısı gerçleştirecektir.
İlgili toplantı saati geçmiştir.
Türkiye'de Eğitimin Temel Sorunları ve Çözüm Önerileri
Yayınlanma: 2025-11-18 10:06:00
Türkiye İşçi Partisi Bilim Kurulu Eğitim Politikaları Çalışma Grubu Eğitim Politikaları Belgesi
Etiketler:
Bilim Kurulu
Şiddete Karşı Biz Varız, Buradayız!
Yayınlanma: 2025-11-11 21:02:00
TİP 3. Olağan Türkiye Konferansı Siyasal Raporu
Yayınlanma: 2025-11-08 12:16:00
GİRİŞ
BAĞIMSIZLIK DEMOKRASİ SOSYALİZM
İçin Görev Başına
Kapitalizm, ekonomik, ekolojik, siyasal ve toplumsal krizlerle boğuşan, yoksulluğa ve yoksunluğa mahkum edilen halkların düzene karşı başkaldırısını önlemek üzere dünya genelinde her geçen gün daha fazla otoriterleşiyor, tek adam rejimlerini yaygınlaştırıyor ve zora dayalı yöntemlerini arttırıyor.
Türkiye ve dünya, büyük bir karşı-devrimci saldırı sürecinden geçiyor.
İşçi sınıfının ve emekçi halkların yüzyıllar içerisinde edindiği kazanımlar zorbalıkla birer birer ellerinden alınıyor. Bu karşı-devrimci sürecin en baskın örneklerinden birinin yaşandığı ülkemiz ise 23 yıldır çok boyutlu saldırılarla Saray Rejimi tarafından sömürgeleştirilmiş durumda bulunuyor.
***
İktidar, sınır ötesinde her ne kadar kendi yayılmacı hedeflerinin peşinde olsa da küresel ölçekte NATO ve ABD emperyalizmine kökten bağımlı politikalar yürütmektedir. Bununla birlikte bir zamanlar verimli toprakları ve üretimiyle kendi kendine yetebildiği söylenen ülkemiz bugün samanı bile ithal etmek zorunda kaldığımız yabancı ülkelerle ekonomik bağımlılık ilişkisindedir.
Aynı iktidar emekçileri sürekli borçlandırarak özneleşme iradelerini bastırmakta, gerici politikalarla kadınları ve LGBTİ+'ları hedef almakta, gençleri nitelikli eğitim ve güvenceli istihdamdan mahrum bırakıp geleceklerini çalmakta, tüm bir halkın elinde kalan son demokratik hak olan seçme-seçilme hakkını da seçilmiş milletvekillerini ve belediye başkanlarını tutuklayarak gasp etmekte, belediyelere ve muhalif basına kayyumlarla çökerek toplumsal muhalefet zeminlerini yok etmektedir.
Tüm bunlar sermayenin iktidarı sürsün, bir avuç patron servetine servet katsın diye yaşanıyor. Tüm yeraltı, yer üstü varlıklarımız özel şirketlere peşkeş çekilirken, yenidoğan bebeklerimiz para uğruna özel hastanelerde öldürülürken, ormanlar yandığında söndürme uçağı bulamazken, depremde çadırlar satılırken sesimiz çıkmasın diye yapılıyor.
Sermayeye ve emperyalist güçlere bağımlı, anti-demokratik ve kamusallığı tümüyle tasfiye edilmiş böylesi bir dönemde halkımız kendini hiç olmadığı kadar çaresiz, kapana sıkışmış ve yalnız bırakılmış hissetmektedir. İşte karşı-devrimci saldırının özeti ve sonucu budur.
Her şeye rağmen emekçi halkımız, kendisine giydirilmeye çalışılan deli gömleğini kabul etmediğini yıllardır, Gezi’den 19 Mart’a kadar her direniş anında kanıtlıyor ama bu direnişi zafere dönüştüremiyor. Bu direnişin zaferle taçlanmamasının en önemli nedeni ise, örgütsüzlüğümüzdür.
***
İçinden geçtiğimiz bu kritik eşikte Türkiye İşçi Partisi, sert esen rüzgarları tersine çevirecek siyasal doğrultuyu tartışmak ve belirlemek üzere 3. Türkiye Konferansı’nı topluyor.
Türkiye İşçi Partisi yeni dönemde her yönden gelen karşı-devrimci saldırılara karşı en geniş mücadele cephesini oluşturacak ve devrimci bir atılımın öncüsü olacak.
Türkiye İşçi Partisi dün olduğu gibi bugün de sosyalizm düşüncesini kitleselleştirmek ve sosyalizmi bu topraklarda gerçek bir alternatif kılmak için çalışmaya devam edecek.
Bunun için örgütünü daha da güçlendirecek, işleyişini geliştirecek, kurumsallaşmasını sürdürecek.
İşçi sınıfının yenilgiye mahkum olmadığını gösteren kazanım siyasetini yeni mevzilerle büyütecek.
Yolumuz zorlu olsa da inancımız tam.
Eşitliğin, özgürlüğün, barışın ve adaletin ülkesini kuracak, bu yeni ülkeyi “Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm” ile taçlandıracağız.
Mutlaka kazanacağız.
Mutlaka!
BİRİNCİ BÖLÜM
1.Sermaye sınıfının ve onun siyasal temsilcilerinin emekçilerin tarihsel kazanımlarına ve güncel çıkarlarına karşı dünya çapında ağır bir saldırı yürüttüğü bir dönemden geçiyoruz. Bu saldırı hem kapsamı hem de niteliği itibariyle karşı-devrimci bir karakter taşımaktadır. Halklar eşi görülmemiş bir sefalet ve yoksulluğa mahkûm edilmekte; savaşlar ve silahlanma sınır tanımamakta; gerici ideolojiler insanları birbirine düşman etmektedir. Doğal yaşam, çevre ve kentler geri dönülmez biçimde tahrip edilmekte; her türlü insani değer ve toplumsal güven ilişkisi ayaklar altına alınmaktadır. Kapitalizm, insanlığı bir uçurumun eşiğine getirmiştir. Bugün işçi sınıfının iktidarını ve insanlığın sömürü ile baskıdan kurtuluşunu hedefleyen her hareket, bu karşı-devrimci saldırıyı püskürtmenin ön saflarında yer almak zorundadır. Dünyanın bir felaketle yüz yüze oluşu emekçilerin ve devrimcilerin savunma konumuna çekilmesini gerektirmek şöyle dursun daha kitlesel, daha bütünsel, daha radikal bir halk hareketinin sahneye çıkmasını gerektirmektedir. Bu kritik eşiği nasıl aşacağımızı belirleyecek olan sınıf mücadelesidir. Sosyalistler, sermayenin fütursuz saldırısı karşısında yalnızca direnişi örgütlemekle yetinemez; insanlığı yeniden ayağa kaldıracak kurucu bir iradeyi temsil etmek zorundadır. Bu, yalnızca sosyalizmin varlığı için değil, insanlığın gezegendeki varoluşu için de bir zorunluluktur. Zamanların en kötüsünden zamanların en iyisini yaratmak ancak sosyalizmin zaferiyle mümkün olacaktır.
2.Sermayenin, emeğin kazanılmış haklarına ve işçi sınıfı mücadelesine yönelik saldırısı, kapitalizmin her döneminde kendisini göstermiş olan, onun doğasının kaçınılmaz bir sonucudur. Nitekim, 1970’lerin sonlarından itibaren ve sosyalist sistemin çözülüşünü takiben hızlanarak sürdürülen politikalarla işçi sınıfının tarihsel kazanımları gasp edilmiş; emekçiler ağır sömürü koşulları ve gerici ideolojilerle kuşatılmıştır. Her türlü kamusal hak ve hizmet özelleştirmeler yoluyla piyasaya devredilmiş, siyaset ve devlet neredeyse bütünüyle sermaye sınıfının ve iktidar elitlerinin erişebildiği bir alana dönüştürülmüştür. Bugün içinde bulunduğumuz dönemde “karşı-devrimci” nitelemesini hak eden olgu ve süreçler, bu politikaların sadece basit bir uzantısı değil; 2008 küresel krizinin ardından ortaya çıkan ve kapitalist düzenin meşruiyet üretmekte daha da zorlandığını işaret eden yapısal tıkanıklığa verilen siyasal-ideolojik bir yanıttır. Kriz, neoliberal birikim rejiminin sürekliliğini sağlayan ekonomik ve siyasal dengeleri sarsmış; durgunluk, belirsizlik ve kitlesel yoksullaşma koşullarını derinleştirmiştir. Emperyalist merkezler arasındaki rekabetin keskinleşmesiyle birlikte sermaye düzeni hem yeniden üretim süreçlerinde hem de toplumsal tepkileri soğurma kapasitesinde derin bir tıkanma sürecine girmiştir. Bu koşullar altında, sistemin istikrarını tehdit eden toplumsal tepkileri bastırmak, emekçi sınıfların birikmiş öfkesini denetim altına almak ve krizin faturasını halka yıkmak için dünya emekçilerinin son 200 yılda mücadelelerle kazandığı mevzileri bir bir ortadan kaldırmayı hedefleyen bir topyekun savaş başlatılmıştır.
3.Bu kapsamlı saldırı, esas olarak, 2010 sonrasında dünyanın dört bir yanında kapitalizm dışı bir arayışı dile getiren halk hareketlerini batırmaya ve sermaye düzenine yönelik açık ya da örtük tüm tehditleri bertaraf etmeye yöneliktir. Bahsedilen süreçte Tunus’tan Mısır’a, Wall Street’i İşgal Et eylemlerinden Gezi Direnişi’ne, Latin Amerika’daki öğrenci hareketlerine kadar uzanan direniş dalgası, sermaye düzeni açısından yalnızca siyasal bir tehdit değil, aynı zamanda alternatif bir toplumsallığın filizlenme ihtimali olarak görülmüştür. Bu nedenle yalnızca bu hareketleri bastırmayı değil, bu hareketlerin örgütlenebilmek, kamusal bir varlık kazanabilmek ve kendi siyasal-toplumsal temsil pratiklerini sergileyebilmek için kullanabileceği tüm toplumsal, kurumsal ve ideolojik zeminleri ortadan kaldırmayı hedefleyen bir imha stratejisine dönüşmüştür. Bu amaçla kamusal alanlar sistemli biçimde daraltılmakta, dayanışma ve kolektif varoluş biçimleri itibarsızlaştırılmakta, insanları birbirine bağlayan her tür değer ağı çözülmeye çalışılmaktadır ve bu doğrultuda azımsanmayacak bir mesafe de kat edilmiştir. Bu nitelikleri gereği karşı-devrimci olarak tanımlanması gereken saldırının özgün niteliği, tam da şu üçlü bileşimde kristalleşmektedir: Sermaye düzeni, kriz koşullarına rağmen vahşi birikim süreçlerini sürdürme kararlılığını korumakta; aynı anda, halkların direniş potansiyelini kökten kurutacak ideolojik ve kurumsal bir tahribat yaratmakta; ve kendi yarattığı hoşnutsuzluğu milliyetçi, şoven, göçmen-karşıtı ve dinci-faşist ideolojilerle araçsallaştırarak halkın bağımsız bir direniş hareketinde birleşmesini engellemektedir. Bu üçlü birleşim, bahsedilen karşı-devrimci sürecin özünü oluşturmaktadır.
4.O halde, tüm dünyada yoğunlaşarak süren sermayenin bu karşı-devrimci saldırısı, yalnızca emeğin daha yoğun bir biçimde sömürülmesi ya da doğanın daha fütursuzca talan edilmesi ile sınırlı değildir. Aynı zamanda emekçilerin bir siyasal özne olarak sömürü ve talana direnmesini mümkün kılan tüm kurumsal araçlara, toplumsal kazanımlara ve ideolojik zeminlere yönelik sistemli ve köktenci bir saldırıyı da içermektedir. Otoriter, dışlayıcı ve itaate dayalı bir siyasal-toplumsal yapı inşa etmeyi hedefleyen bu saldırı emekçilerin siyasal ve toplumsal mücadeleleriyle kazanılmış ve evrensel normlar olarak benimsenmiş demokratik hak ve ilkeleri, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik gibi değerleri, eşit haklara sahip yurttaşlar toplumu fikrini, bunların somutlaştığı kurumsal ve hukuksal zeminleri adım adım tahrip etmektedir. Bu açıdan günümüzde baskın bir karakter kazanan karşı-devrimci saldırı sadece işçi hareketine ya da devrim olasılığına karşı değil eşit yurttaşlık, sosyal haklar, hukukun üstünlüğü, kamuculuk ve laiklik gibi değerlere de yönelmekte; işçi, göçmen, kadın ve LGBTİ+ düşmanlığının, ırkçılık, ayrımcılık ve cinsiyetçiliğin sistematik biçimde üretilmesiyle güçlendirilmektedir. Bu anlamda, emekçilerin hem tarihsel kazanımlarına hem de kolektif bir mücadele içinde yan yana gelerek özneleşme kapasitesine yönelen ağır bir saldırı söz konusudur.
5.Kapitalizm, bu karşı-devrimci saldırısını sadece hükümet politikaları aracılığıyla uygulamamakta, aynı zamanda toplum içinde gerici, ırkçı, cinsiyetçi, ayrımcı ve otoriter ideolojileri hakim hale getirmeye çalışmaktadır. Giderek dünya çapında bir karşı-devrim partisi gibi hareket eden bu iktidarlar tüm emekçilere, gençlere, kadınlara, LGBTİ+’lara, ezilen halklara, kısacası dünyanın tüm mağdurlarına karşı açık düşmanlık üreten politikalara ve söylemlere başvurmaktadır. Düzenin merkez siyaset akımlarının işlevsizleşmesi ve halkın çıkarlarını temsil eden politikalar üretmemesi sonucunda faşizan/gerici akımlar ve iktidarlar güçlenmekte, acil sorunlarına çözüm arayan kitleleri yozlaşmış retoriklerle istismar ederek kendi sahalarına çekmektedir. Sonuç olarak ezilenlerin ortak mücadeleleriyle siyasal ve toplumsal hayattan kovulmuş ırkçı, faşist ve gerici fikir ve pratikler şimdi sermaye düzeni tarafından yeniden dolaşıma sokulmakta; bu fikirler aracılığıyla hem mevcut düzene yönelik hoşnutsuzluklar manipüle edilmekte hem de otoriter rejimlere meşruiyet kazandırılmaktadır. Yoksulluk, güvencesizlik ve yerinden edilme duyguları içindeki geniş toplumsal kesimler göçmen düşmanlığı, cinsiyetçilik ve milliyetçilik gibi söylemlerle karşı-devrimci saldırının taban gücü olmaya itilmektedir. Ancak sermayenin başlattığı bu karşı-devrimci saldırıya rağmen, kapitalizmin yaşadığı krizin aşılmış olduğunu söylemek mümkün değildir. Kapitalizm, elindeki tüm imkanları kullanmasına rağmen halkların kendi kazanımlarına sahip çıkma iradesini yok edememiş, ayrıca meşruiyet sağlamak için başvurduğu ideolojik söylemler ağır sömürü ve yoksullaştırma gibi somut ve çarpıcı sosyal deneyimler karşısında uzun süreli rıza sağlayamamıştır.
6.Kapitalizmin 2008 küresel kriziyle birlikte derinleşen yapısal bunalımı, yalnızca üretim süreçlerini değil toplumsal yaşamın yeniden üretimini de derinden etkilemektedir. Eğitimin, sağlığın, bakım hizmetlerinin ve sosyal yardım uygulamalarının piyasalaştırılmasıyla yeniden üretimin yükü bireylerin ve hanelerin sırtına, esas olarak da kadınların omuzlarına yıkılmıştır. Böylece kadınlar hem yoksullaşmış hem güvencesizleşmiş hem de ataerkil baskılarla birleşen çok yönlü bir tahakküm mekanizması karşısında savunmasızlaştırılmıştır. Ancak bu süreçte kadınlar yalnızca ilk mağdurlar olmamış, aynı zamanda en erken ve en radikal muhalefet gücü olarak öne çıkmış; Arjantin’den Polonya’ya, Türkiye’den Şili’ye, İrlanda’dan İtalya’ya uzanan yaygın bir direniş hattı örülmüştür. Kapitalizmin toplumsal yeniden üretim krizine karşı yükselen eşitlik, özgürlük ve sosyal adalet mücadeleleri, kadın hareketlerinin öncülüğünde günümüzde sınıf mücadelelerinin en dinamik bileşenlerinden biri haline gelmiştir.
7.İçinden geçtiğimiz açık saldırı uğrağında kapitalizm sadece emeği sömürmekle kalmayıp doğayı da alabildiğine yağmalamakta, yarattığı ekolojik yıkımla geleceğe dair refah, bolluk ve huzur içinde yaşama umudunu tarumar etmektedir. Kamusal hizmetlerin tasfiye edilmesiyle doğal ya da ekolojik yıkımın tetiklediği afetler felakete dönüşmekte, kendisini savunmasız ve yalnız hisseden kitlelerin korunma ihtiyacını istismar eden hareketler ise güçlenmekte ve böylece otoriter eğilimler meşruiyet kazanmaktadır. Dolayısıyla emeğin baskılanması ve doğanın talanı, karşı-devrimci yöntemlerle görünmez kılınmaya, bunların yarattığı rahatsızlık mevcut düzen için bir tehlike olmaktan çıkarılmaya çalışılmaktadır. Ancak tüm bunlara rağmen dünyada ve Türkiye’de insanların en temel barınma, güvenli gıda, temiz hava ve su ihtiyacını bile karşılayamaz hale gelen kapitalizme karşı halkların biriken öfkesi ve artan radikalleşme eğilimi içinden geçtiğimiz süreçte güçlü bir umut kaynağıdır. Bu umudun siyasallaştırılması ve örgütlü mücadele zemininde birleştirilip süreklileştirilmesi gerekmektedir.
8.Faşizan ve gerici iktidarların en önemli sonuçlarından biri, devlet aygıtının salt halka karşı baskı ve şiddet işlevlerine daralmasıdır. Zaten tarihsel olarak sınırlı, biçimsel ve eşitsizliklerle malul bir nitelik taşıyan burjuva-liberal devlet ve demokrasi modeli dahi, bu süreçte hızla gerilemektedir. Ancak bu gerileme, kapitalist devletin yerini başka bir devlet türünün aldığı, devletin sınıfsal niteliğini yitirdiği ya da sermayenin devlet üzerindeki belirleyiciliğini kaybettiği anlamına gelmemektedir. Tam tersine, kapitalist devletin kendisi, kriz koşullarında sermayenin yeniden üretimini güvence altına almak üzere derin bir biçimsel ve işlevsel dönüşüm geçirmektedir. Bu dönüşüm, klasik burjuva-liberal biçiminden otoriter, keyfi ve cezalandırıcı bir devlet biçimine doğru evrilmeyi ifade etmektedir. Devlet ile yurttaş arasındaki en temel ilişkiler –hak, temsil, kamusal katılım– çözülmekte; yurttaşın siyasal özne olarak varlığı yerini sadakat, itaat ve kimlik temelli aidiyet ilişkilerine bırakmaktadır. Kamusallık alanı, yani halkın ortak yararını temsil eden tüm kurumsal ve toplumsal mekanizmalar adım adım tasfiye edilmekte; devletin meşruiyet dayanakları ortadan kalkarken, zor aygıtı toplumsal yeniden üretimin asli aracı haline gelmektedir. Bu haliyle, devletin dönüşümü artık yalnızca siyasal bir biçim değişimi değil, sermaye egemenliğinin kriz koşullarında kendini yeniden tesis etme biçimidir. Dolayısıyla iktisadi, siyasal ve ideolojik mücadelenin günümüzdeki en yakıcı gündemlerinden biri, devletin bu dönüşümüne karşı emekçilerin kamusal, demokratik ve toplumsal alanları yeniden kurma mücadelesi haline gelmiştir.
9.Neoliberal dönemde sosyal devletin kurumsal mirası, kamu hizmetlerinin ve stratejik endüstrilerin özelleştirilmesi, kurum ve servet vergilerinin düşürülmesi, sendikal hakların ve iş güvencesinin sistematik biçimde tahribi yoluyla tasfiye edilmiştir. Bu süreç, ulusal ölçeklerde otoriter yönetim biçimleriyle desteklenerek istikrarlı bir biçimde sürdürülmüş, fakat aynı dönemde uluslararası düzeyde yürütülen neoliberal küreselleşme projesi giderek derin bir tıkanma sürecine girmiştir. COVID-19 pandemisinin yol açtığı tedarik zinciri krizleri, Rusya-Ukrayna savaşıyla belirginleşen enerji arzı sorunları, tahıl koridorunun işlevsizleşmesiyle büyüyen gıda güvenliği riski, İsrail’in Filistin’de yürüttüğü soykırım ve İran’ı hedef alan bölgesel baskılarla olduğu gibi Suriye’deki gerici rejimin Alevileri hedef alan ve soykırıma varan katliamlarla da yeniden su yüzüne çıkan çatışma iklimi, aynı zamanda süreklileşen göç krizleriyle birleşerek, piyasanın “kendi kendini düzenleyebileceği” yönündeki neoliberal dogmanın çöküşünü açığa çıkarmıştır. Bütün bu gelişmeler, devlet müdahalesinden azade bırakılmış uluslararası piyasaların, sermaye açısından bile ne denli kırılgan ve sürdürülemez bir düzen yarattığını gözler önüne sermektedir.
10.Aynı dönemde Çin, yalnızca Batı’nın üretim üssü olmakla kalmamış, özellikle yüksek teknoloji alanında büyük bir atılım yaparak küresel rekabette öne çıkmıştır. Bu yükseliş, tek kutuplu dünya düzeni fikrini zayıflatmış ve Batı’da neoliberal küreselleşmenin gidişatına dair ciddi soru işaretleri doğurmuştur. 2008 krizinden sonra uygulanan devlet destekli yatırımlar ve kamu harcamaları, Çin’in bu yeni rolüne karşılık vermekte yetersiz kalmıştır. Bu tablo karşısında, özellikle ABD’de ikinci Trump dönemiyle belirginleşen korumacı politika değişimi, Çin’in küresel ticaretteki ağırlığını sınırlandırmaya yönelik yeni bir yaklaşımı beraberinde getirmiştir. Bu dönüşüm, yalnızca yeni bir dış ticaret stratejisi değil, aynı zamanda küresel serbest ticaret sisteminin kırılganlığını da gözler önüne sermiştir. Bugün “küreselleşme” söyleminin yerini giderek “stratejik özerklik” ve “tedarik zinciri egemenliği” gibi kavramlar almaktadır. Malların, hizmetlerin ve insanların serbest dolaşımı yeniden sınırlar ve tarifelerle kısıtlanmakta; serbest piyasa ilkeleri ise ulusal güvenlik gerekçesiyle geri çekilmektedir. Bu korumacı ve güvenlikçi yaklaşım, yalnızca ekonomiyle sınırlı kalmayıp Batı’nın iç siyasetinde de ciddi kırılmalara neden olmuştur. Filistin yanlısı protestoların bastırılması ya da Türkiye’deki otoriterleşmeye sessiz kalınması gibi örneklerde görüldüğü üzere, Batı ülkeleri artık liberal dönemin asgari demokratik değerlerini geri plana atmaktadır. Örneğin, Türkiye’nin göç akışlarını kontrol eden küresel bir merkez olarak üstlendiği rol sayesinde, Batı, kendi ilan ettiği “temel değerleri” yeni güvenlikçi yaklaşımlar doğrultusunda kolayca görmezden gelebilmektedir.
11.ABD liderliğindeki emperyalist-kapitalist sistemin önceliği, ticaret yolları üzerinde tam denetim, Çin’in dizginlenmesi, gümrük duvarlarının gerektiğinde yükseltilmesi, dolarizasyonu tehdit eden girişimlerin önlenmesi, tüm bu hedeflere engel teşkil edebilecek siyaset ve devlet yapılarının tasfiyesi veya etkisizleştirilmesi olarak tanımlanabilir. Bu emperyalist politikaların, yeniden yoğunlaştığı bölge Ortadoğu’dur. ABD’nin ve AB’nin buradaki temel hedefi, Çin’in küresel meta zincirlerindeki gücünü kırarken, Asya, Avrupa ve Afrika’yı birbirine bağlayan ticaret yolları açısından kritik bölge olan Ortadoğu’nun kontrol altına alınmasıdır. Çin’in “Kuşak ve Yol” ticaret hatları projesine karşı, ABD’nin Hindistan-Ortadoğu-Avrupa ekonomik koridoru hamlesi doğrultusunda, ABD ve AB, bölgede tereddütsüz biçimde kendi yanında savaşacak aktörler istemekte ve bu amaçla devlet inşası da dahil çok boyutlu girişimlerde bulunmaktadır. Bu doğrultuda, İran’ın bölgedeki gücünün kırılması, İsrail’in güvenliğinin ve bölgesel hegemonyasının güçlendirilmesi, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin düzenleyici rollerinin artırılması, Türkiye’nin politik, askeri ve iktisadi mekanizmalarla yeniden ve tartışmasız biçimde bölgedeki ABD ittifakının bir parçası olması beklenmektedir.
12.İsrail’in öncülüğünde yürütülen bölgesel strateji, önce Gazze’de uygulanan soykırımla Hamas’ın etkisiz hale getirilmesini, ardından Lübnan’da Hizbullah’a yönelik operasyonlar ve bu süreçlerin yarattığı uygun ortamla Suriye’de Esad rejiminin HTŞ tarafından devrilmesini hedeflemiştir. Haziran 2025’te patlak veren İran-İsrail çatışması ise, İran’ın bölgedeki gücünü zayıflatmayı ve ülkede bir iktidar değişikliğini tetiklemeyi amaçlamıştır. Önümüzdeki dönemde Yemen’de Husilerin etkisizleştirilmesi ve Irak siyasetine yönelik müdahalelerin de bu İran karşıtı bölgesel güç mücadelesinin devamı olması beklenmektedir. Emperyalist merkezlerin bölgeyi yeniden dizayn etme girişimleri, askeri gücün doğrudan veya vekalet güçleri eliyle kullanılmasını zorunlu kılmakta, bu da bölge halklarını savaş, sefalet, soykırım ihtimaline mahkum etmektedir. İsrail’in Gazze’ye dönük soykırımcı saldırganlığını da krizin ve askeri çatışmaların bir norm haline geldiği bu uluslararası bağlam içerisinde düşünmek gereklidir. Gazze'deki soykırım uluslararası planda muazzam bir kutuplaşmaya yol açmaktadır ve geniş kitleleri radikalleştirerek barış mücadelesini anti-emperyalist bir içerikle siyasallaştırmakta güçlü bir katalizör işlevi görmektedir. Filistin bugün emperyalist sistemdeki bunalımın kritik düğüm noktalarından biri haline gelmiştir ve bu düğümün nasıl çözüleceği, uluslararası sistemin uzun erimli kaderini belirleyecektir.
13.Küresel düzenin derinleşen dengesizlikleri ve bölgesel çatışmaların şiddetlenmesi, militarizasyonu ve yayılmacı girişimleri teşvik eden bir zemin yaratmaktadır. Emperyalist düzenin bağımlı ülkelerinin bir bölümü, bu dengesizlik ortamını kendi alt-emperyal çıkarlarını tahkim etmenin bir fırsatı olarak değerlendirmektedir. 21. yüzyılın başlarından itibaren ABD’nin küresel kapitalist sistem içindeki hegemonik konumu belirgin biçimde gerilemiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından aceleyle ilan edilen “tek kutuplu dünya” ve “tarihin sonu” tezleri, Çin’in ekonomik yükselişi ve Rusya’nın yeniden küresel bir aktör olarak sahneye çıkışıyla hızla çökmüştür. Bu süreçte ABD, ekonomik ve ideolojik üstünlüğünü yitirdikçe, hegemonyasını askeri zora, bölgesel istikrarsızlıklara ve vekalet savaşlarına dayandırmaya yönelmiştir. Bu eğilim yalnızca ABD’ye özgü değildir; giderek sistemsel bir norm halini almaktadır. Günümüzde zor kullanımının ön plana çıktığı, yeni iktisadi ve ticari korumacı önlemlerin devreye sokulduğu, çok kutuplu bloklaşmanın ivme kazandığı, askeri harcamaların küresel ölçekte rekor düzeylere ulaştığı bir dönem yaşanmaktadır. Sermaye birikimi giderek daha fazla askeri-sanayi kompleksine, güvenlik endüstrisine ve jeopolitik rekabetin ekonomik araçlarına bağlanmaktadır. Kapitalist-emperyalist dünya sistemi, bu koşullar altında yeni bir yeniden yapılanmanın eşiğine yaklaşmış durumdadır. Ancak bu yeniden yapılanma, istikrarlı bir küresel düzenin kurulmasına değil, krizin askeri yollarla yönetildiği, faşizan eğilimlerin uluslararası meşruiyet kazandığı bir “ara rejim” dönemine işaret etmektedir.
14.Türkiye, sermayenin karşı-devrimci saldırısının dünyada en yıkıcı ve saldırgan biçimlerde hayata geçirildiği ülkelerin başında gelmektedir. Uluslararası sistemdeki hegemonya boşlukları, Türkiye gibi devletlere "alt-emperyal" bir güç olma yönünde alan açmış; Saray Rejimi de Türkiye kapitalizminin yapısal krizlerine çareyi, Ortadoğu ve Afrika'ya yönelik askeri-ticari yayılmacılıkta aramıştır. Ekim 2024'te İsrail'in öncülüğünde başlayan ve bölgeyi yeniden şekillendiren savaş süreci, bu alt-emperyal hevesleri daha da kamçılamış ve ülkeyi geri dönülmesi güç bir çatışma bataklığının eşiğine getirmiştir. Alt-emperyalist yönelimlerin kamçıladığı yayılma siyaseti, toplum içindeki mezhep, etnik ve siyasi gerilimleri bilinçli olarak körüklemekte; şovenizm ve düşmanlık söylemleri barış içinde bir arada yaşama iradesini zayıflatmaktadır. Bölgedeki istikrarsızlığın tetiklediği göç dalgaları ise, içeride ırkçı ve göçmen karşıtı söylemlerin yükselmesine zemin hazırlayarak insani krizleri daha da derinleştirmektedir. Tüm bunların üzerine, "dış tehdit" gerekçesiyle içerideki otoriterleşme ve baskı rejimi meşrulaştırılmakta; ifade özgürlüğü, muhalefet etme hakkı ve sendikal haklar daha fazla baskı altına alınmaktadır. Bu nedenle, Saray Rejimi'nin, hayata geçirilip geçirilemeyeceği belirsiz olan bu alt-emperyal heveslerinin peşinde ülkemizi sürüklediği maceracı politikalara karşı çıkmak, yalnızca bir dış politika tercihi değil, emekçi sınıfların geçiminden, demokratik haklarından ve nihayetinde barış içinde yaşama hakkından yana tavır almanın gereğidir.
15.Söz konusu dış politikanın yurt içinde ve dışında baskın hale getirilmeye çalışılan ideolojik dayanağı, yeniden biçimlendirilen Osmanlıcı ve İslamcı-milliyetçi bir milli kimlik inşasıdır. Medya, eğitim ve Diyanet gibi temel ideolojik araçlar kullanılarak, laiklik ve ilericilik karşıtı, yoğun İslami motifler taşıyan bir milliyetçilik pompalanmaktadır. Türkiye sermayesinin kâr odaklı yayılmacı ve saldırgan dış politikasına, Osmanlı'nın geçmişinden alınan, ekseriyetle gerçek dışı referanslarla meşruiyet kazandırma hedefi güdülmektedir. Bu ideolojik strateji, bir yandan dünya çapındaki karşı-devrimci dalganın hedef aldığı yurttaşlık kavramını aşındırarak gerici tahakkümü güçlendirmekte; diğer yandan ise emekçilerin derin bir sömürü ve bölüşüm kriziyle mücadele ettiği koşullarda elde edilemeyen rızayı ve toplumsal onayı yaratmayı hedeflemektedir.
İKİNCİ BÖLÜM
16.Türkiye, dünya çapındaki karşı-devrimci süreci hem küresel özellikleriyle hem de kendine özgü yanlarıyla yaşamaktadır. 12 Eylül askeri darbesiyle başlayan, 2002 sonrasında Saray Rejimi eliyle sürdürülen bu saldırı süreci bugün rejimin köklü biçimde dönüşümünü ifade eden bir eşiğe gelmiştir. Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de bu saldırı bir yandan emeğin vahşice sömürüsünü ve yoksullaştırılmasını içerirken aynı zamanda, emekçilerin tarihsel mücadeleleriyle kazanılmış demokrasi, adalet, yurttaşlık gibi zeminlere, eşit yurttaşlar toplumu fikrine, emekçilerin tüm kurumsal ve hukuksal kazanımlarına yönelmiştir. Türkiye’de çeyrek yüzyıldır iktidarda olan partinin İslamcı-milliyetçi politik-ideolojik çizgisi nedeniyle, dünya çapındaki karşı-devrimci saldırı Türkiye özgül bağlamında 100 yıllık Cumhuriyet tarihi içindeki ilerici kazanımlara, cumhuriyet fikri ve ideallerine açılan bir savaş biçimini de almaktadır.
17.İçinden geçtiğimiz günler karşı-devrimci saldırının en ciddi eşiklerinden birini oluşturmaktadır. Saray Rejimi’nin önce 2013’teki Gezi Direnişi’ne karşı topyekûn bir saldırıya girişmesi, ardından 2015’te seçimi kaybetmesi üzerine iktidarı elde tutmak için ülkeyi bir iç savaşa ve fiili OHAL rejimine sürüklemesi, 2016’daki darbe girişimi sonrasında ilan edilen OHAL ile sadece Gülenciler gibi geçmiş ortaklarını değil kendisine her daim direnen solcu ve muhalif kesimleri kökten tasfiyeye yönelmesi karşı-devrimci saldırının neofaşist özellikleri güçlü yeni bir rejim ve devlet inşasına yöneldiği dönemin ana uğraklarını oluşturur. Nihayet, Saray Rejimi’nin 19 Mart 2025 sürecinde başlattığı ve ana muhalefetin belediyeleri ile cumhurbaşkanı adayına yönelen hukuksuz operasyonlar bu karşı-devrimci saldırıların son büyük uğrağı olarak görülmeli ve yalnızca önümüzdeki seçime dair bir rekabet savaşına indirgenmemelidir. Türkiye hile ve zor yoluyla inşa edilen rejimin kalıcılaştırılmasına doğru ilerlemektedir ve bu nedenle içinde bulunduğumuz eşik hali son derece kritiktir. Bu eşiği başarılı biçimde aşması halinde, Saray Rejimi hem daha da kökleşmiş olacak hem de Türkiye’de siyasetin ve toplumsal mücadelenin alanını güçlü biçimde kapatacaktır. Bu, emekçilerin hakları ve çıkarları için mücadelelerini, sömürüye ve baskıya karşı direnişlerini ağır bir kayba uğratacağı gibi Cumhuriyet’in varlığı ve cumhuriyet fikrinin topraklarımızdaki meşruiyeti açısından ciddi bir tahribat yaratacaktır.
18.Bu karşı-devrimci saldırının Türkiye bağlamındaki en önemli zayıflığı, yeni rejim inşası için ileri sürülen siyasal ve ideolojik söylemlerin ülkede yaşanan şiddetli sömürü ve bölüşüm şoku karşısında istenilen düzeyde etkili olamamasıdır. Ayrıca, ülkemizde çok geniş toplum kesimlerinin eşit yurttaşlık, sosyal adalet, kamuculuk ve laiklik gibi değerlere olan bağlılığı karşı-devrimci saldırılara rağmen güçlü biçimde sürmektedir. Bu direncin yakın tarihimizdeki en güçlü iki örneği 2013 Gezi Direnişi ve 19 Mart 2025 Hareketi’dir. Her iki uğrakta da milyonlarca yurttaşımız en temel haklarına olduğu kadar ülkemizin ilerici değerlerine, kamusal kazanımlarına, eşitlik ve özgürlük ideallerine, eşit yurttaşlık ve birlikte yaşama iradesine sahip çıktığını göstermiştir. Bu örnekler, milyonlarca emekçinin baskı ve zorbalıkla ülkeyi dönüştürme iradesinden vazgeçmeye zorlandığı bir dönemde, eşit, özgür, adil, emeğin ve insan haysiyetinin dokunulmaz olduğu bir ortak yurt özleminin ve mücadelesinin sönmediğini, aksine toplumda çok güçlü bir şekilde var olduğunu ortaya koymuştur. Bugün “Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm” iddiasının üzerine yerleşeceği en önemli zeminlerden biri de burasıdır.
19.Karşı-devrimci saldırının neofaşizan özellikleriyle güçlü yeni bir rejim ve devlet inşasına soyunduğu son süreçte Türkiye’de devlet aygıtı tümüyle kişiselleştirilmiş ve parsellenmiştir. Yürütme ve yargı Saray’ın emri altına alınmış, yasama giderek işlevsizleştirilmiş, topluma ve devlete dair kararlar iktidarın yüksek katlarındaki bir avuç insanın keyfine bırakılmıştır. Aynı zamanda devlet ve onun kamusal gücünün organları çeşitli tarikatlar, mafya yapılanmaları, ihale şebekeleri ve bürokratik-siyasi güç ağları arasında parsellenmiştir. Kapitalist devletin dönüşümü ile paralellikler içeren bu süreçle birlikte, Türkiye’de şiddetli bir devlet ve kamusallık krizi yaşanmaktadır. Böylesi bir devlet düzeninde herhangi bir kuralın ya da yasanın uygulanmasının imkansızlaşması, devletin toplum karşısında tümüyle öngörülemez hale gelmesi bu krizin bir ayağıdır. Devlet krizinin diğer ayağı ise devletin topluma sunmakla yükümlü bulunduğu kamusal hizmetlerin, kadın cinayetlerinden orman yangınlarına kadar her başlıkta yurttaşlara koruyucu bir çerçeve sunacak kurum ve politikaların, devlet ile yurttaş arasındaki hukukla bağıtlanmış geleneksel ilişkinin yok edilmesidir. Devletin, kamuyla, halkla ilişkisi iyice kopmuş ve küçük bir çıkar zümresinin çıkarlarının çıplak ve doğrudan savunucusu haline gelmiştir.
20.Neoliberalizmin emek rejimi açısından temel yönelimleri olan kuralsızlaştırma, esnekleştirme ve güvencesizleştirme politikalarına ek olarak Saray Rejimi’nin otoriter karakteri çalışma yaşamında kendisini sendikal örgütlenmenin önüne çıkarılan yasal ve fiili engeller, toplu pazarlık koşullarının zorlaştırılması, grev yasakları ve kitlesel işten çıkarmalar ile göstermektedir. Bununla birlikte dijitalleşme ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin emeğin denetiminde daha yoğun şekilde kullanılmak istenmesi, uzaktan çalışma ile mekân ve zaman bakımından emek sürecinde olumsuz anlamda kimi radikal değişikliklerin yaşanması, olağanüstü durumlara hazırlık adı altında hapishane düzenini hatırlatan kapalı devre çalışma sistemlerinin tartışılması, işçi sınıfı açısından tarihsel bir kazanım olan hafta tatilinin hedefe konulması, sosyal harcamaların azaltılması gibi gelişmeler işçi sınıfının aleyhine kapsamlı müdahalelerin yolda olduğunun işaretleridir.
21.Emekçi sınıflar açısından bir diğer kritik başlık borçlandırmadır. Borçlandırma, emeğin denetimini derinleştirmek amacıyla sermaye tarafından iktisadi bir mekanizma olarak da kullanılmakta ve bir ideolojik ehlileştirme işlevi de görerek işçi sınıfının yalnızca bugününü değil yarınını da ipotek altına almayı hedeflemektedir. Yüksek enflasyon karşısında ücretlerin reel olarak gerilemesi, kamusal hizmetlerin kapsamının daraltılması, barınma, beslenme gibi temel ihtiyaçların karşılanmasının giderek zorlaşması ve aşırı finansallaştırma sonucunda toplumun borçluluk düzeyi rekor seviyelere erişmiştir. Bireysel borçlanmanın artması emekçi sınıflar tarafından üretilen değerin önemli kısmının faiz geliri olarak bankalar aracılığıyla patronların cebine akmasına neden olmaktadır. Doğrudan servet transferi işlevinin yanında borçlandırma, emeğin denetimini derinleştirmek amacıyla sermaye tarafından iktisadi bir mekanizma olarak da kullanılmakta ve isyan potansiyeli açısından bir tür ideolojik ehlileştirme işlevi görerek işçi sınıfının yalnızca bugününü değil yarınını da ipotek altına almayı hedeflemektedir. Aynı zamanda sosyal ilişkileri zedeleyici ve toplumsal bunalımı derinleştirici etkileri nedeniyle borçlandırma giderek önemli bir toplumsal sorun haline gelmektedir.
22.Türkiye işçi sınıfının mücadele kapasitesi yüksek olmasına rağmen mücadele pratiği gözle görülür bir gerileme içindedir. Söz konusu gerileme esas itibariyle işçi sınıfına karşı sistematik ve çok yönlü saldırının giderek şiddetlenmesinden kaynaklanmaktadır. Bir diğer önemli gerekçe ise Türkiye işçi sınıfının değişen kompozisyonunu ve eğilimlerini tüm yönleriyle kavrayabilecek ve buradan hareketle sürece işçi sınıfı lehine müdahalelerde bulunabilecek güçlü örgütsel odakların yaratılamamış olmasıdır. Saray Rejimi tarafından yürütülen saldırgan politikaların bugün geldiği noktada ise Türkiye işçi sınıfının sahip olduğu sınırlı haklar ve tutabildiği mevziler topyekûn tasfiye edilme riskiyle karşı karşıyadır. Bu tabloda işçi sınıfının kentli kesimleri gösterdiği politik duyarlılık ile sosyalizm fikrinin buluşabileceği öncelikli topluluk olmayı sürdürmektedir. Son olarak 19 Mart sürecinde görüldüğü üzere bu duyarlılık karşı-devrimci saldırılar karşısında hızla kitlesel bir mobilizasyona da dönüşebilmektedir. Bununla birlikte işçi sınıfının geleneksel kesimlerine kıyasla mücadele birikiminin ve araçlarının yetersizliği, işyeri veya sektör temelli örgütlenme deneyiminin kısıtlılığı, sosyalizmin bu kesimler nezdindeki ideolojik hegemonyasının zayıflığı gibi nedenler Saray Rejimi karşısındaki muhalefetin en dinamik kesimi olan kentli emekçilerin potansiyelinin açığa çıkmasını zorlaştırmaktadır. Kentli emekçilerin mevcut politizasyonunu ve mobilizasyonunu daha ileriye taşıyacak, mücadele sürekliliğini güvence altına alacak siyasal ve örgütsel zeminlere ihtiyaç duyulmaktadır.
23.Geleceksizlik, güvencesizlik, işsizlik ve ucuz işçilik kıskacındaki gençler, Saray Rejimi’nin bilinçli politikaları sonucunda kamusal hizmetlerden ve olanaklardan hiç olmadığı kadar mahrum bırakılmıştır. Eğitim, barınma, beslenme, ulaşım gibi en temel ihtiyaçların piyasalaştırmaya kurban edilmesiyle gençlerin bu haklara erişimi her geçen gün daha da zorlaştırılmıştır. AKP iktidarı, 23 yılın sonunda gençlerin geçinemediği, KYK borçları altında ezildiği, kitap okuyamadığı, kültür-sanat etkinliklerine gidemediği, müzik, resim, dans gibi sanat dallarına yönelemediği, spor yapamadığı, kendini gerçekleştiremediği, geleceğe umutla değil kaygıyla baktığı bir ülke yaratmıştır. Ancak bu karanlık tablo karşısında gençlerin öfkesi büyümekte ve örgütlü itirazlara dönüşmektedir. 19 Mart sürecinde gençler, yalnızca kendi geleceklerinin değil, tüm toplumun özgürlük ve adalet mücadelesinin öncü güçlerinden olduklarını göstermiştir. Sermaye sınıfının ucuz işgücü ya da göçmen emekçi olmak dışında hiçbir hayal ve hayat sunmadığı milyonlarca genç son dönemde insanca bir yaşam talebiyle harekete geçmiştir. Sosyalizm düşüncesi ve mücadelesi bu ağır proleterleşme ve geleceksizleşme kıskacında hakkını arayan, sözünü duyurmak için sesini yükselten ve 19 Mart’ta olduğu gibi toplumsal muhalefete öncülük eden milyonlarca genç için gerçek bir adres olma potansiyeline sahiptir.
24.Saray Rejimi’nin özellikle son on yılı, kadınlar ve LGBTİ+’lara yönelik sistematik bir saldırı dönemi olarak tarihe geçmiştir. Müftü nikahının yasalaştırılması, 4+4+4 sistemiyle kız çocuklarının eğitimden koparılması, gündelik yaşamın dinselleştirilmesi, çocuk yaşta evliliklerin meşrulaştırılması, giyimden kamusal yaşama kadar kadınlara yönelik kısıtlamalar, kürtaj hakkının fiilen ortadan kaldırılması, “kutsal aile” ve annelik propagandasının resmi ideoloji haline getirilmesi, İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede çıkılması, 6284 sayılı kadını şiddetten koruyan yasanın ve nafaka hakkının hedef alınması, Medeni Kanun’a dönük saldırılar, boşanmanın zorlaştırılması, arabuluculuk ve manevi danışmanlık mekanizmaları, LGBTİ+’lara yönelik sistematik ayrımcılık ve yaşam haklarına dönük tehditler, rejimin kadın ve LGBTİ+ düşmanlığını, ataerkil karakterini açıkça gözler önüne sermektedir.
25.Artan yoksullukla doğrudan ilişkili olacak şekilde toplumsal yeniden üretim ve bakım politikalarında yaşanan tıkanmalar nedeniyle Saray Rejimi, kendi yarattığı çarpık düzenin sonuçlarını gizlemek adına “Aile Yılı” isimli bir program açıklamıştır. Önümüzdeki on yılı kapsayacak şekilde planladığını anlaşılan program esas olarak Saray Rejimi’nin LGBTİ+’lara karşı yürütmeyi hedeflediği sistematik ayrımcılık kampanyasının kılıfı niteliğindedir. LGBTİ+ yurttaşları aile yapısının antitezi olarak ilan etme amacı güden bu program varoluşu suç haline getirecek yasa taslakları, kamusal alandan sürgünü hedefleyen fiili uygulamaları ve doğrudan bakanlıklar eliyle nefret suçlarını tetikleyecek kimi girişimleri içermektedir. TİP, eşit yurttaşlık ilkesiyle tüm emekçi LGBTİ+’ların diğer yurttaşlar gibi yasalar önünde eşit görüldüğü ve statü kazandığı bir ufuk ileri sürer; parti ayrımcılığa karşı kanuni güvenceleri ve en önemlisi diğer her yurttaşın hakkı olan eşit eğitim, sağlık, barınma, aile kurma gibi hayatın en temel alanlarında ilerici politikaları savunacaktır.
26.AKP iktidarı hayalini kurduğu kültürel hegemonyayı kuramamış ancak sahip olduğu devlet olanaklarıyla gerici tahakküm alanını genişletmiş, iktidarın nimetlerinden beslenen ve iktidara kulluk eden “makbul sanatçısını” yaratmış, sansür, baskı ve yasakları olağanlaştırmış, mesnetsiz itham ve iddialara dayalı gözaltı ve tutuklamalarla sanatçılar ve kültür alanı emekçileri üzerinden topluma göz dağı vermiş, kültür ve sanat alanını kendisi için vazgeçilmez bir savaş alanı olarak gördüğünü açıkça ortaya koymuştur. Türkiye İşçi Partisi, sanatın toplumsal yaşamın doğal bir parçası olduğu özgür ve yaşanabilir dünyayı kurmak üzere, bugün yoğun saldırı altında dilsizleştirilmeye çalışılan tüm alan emekçileriyle kol kola yürümeli, Türkiye’nin ilerici kültür ve sanat birikimini güçlendirecek zemin ve yolları ivedilikle yaratmalı, ivmesi her gün artan baskılarda somutlanan 12 Eylül uzantısı piyasacı, sansürcü, biatçı kuşatmayı ne pahasına olursa olsun kıracak somut adımlar atmalıdır. Emekçilerinin ekmeğine, geleceğine göz diken, esnek çalışma hilesiyle toplum nezdinde sempatikleştirilmeye çalışılan sömürü düzeneğinden kültür alanı emekçilerinin yaşam hakkına kast eden derin güvencesizliğe, halkın sanat üretimine erişimini hayale çeviren derin yoksulluktan yoz içeriklerin halka sanat adıyla dayatılmasına, sanat üretiminin toplumsallaşmasının önündeki engellerden kültür alanını emekçiye kapatan mekanizmaların her birine dair topyekûn mücadele temel önceliklerimiz arasında olmalıdır. Partimizin bu alana ilgisini ve duyarlığını artırmak kadar, kültür ve sanat insanlarına ulaşmanın da yaratıcı yollarını bulmak, birleşik bir mücadeleyi hem örgütlemek hem de temsil etmek önemli bir görevdir.
27.Türkiye’de emekçilere yönelik saldırıların en şiddetli ve en sinsi biçimde yürütülen ayağı emekli yurttaşlarımızın haklarının gasp edilmesi, emeklilerin yoğun ve artan bir hızla yoksullaştırılması ve kamusal yaşamdan olduğu kadar kamusal hizmetlerden de sistematik olarak uzaklaştırılmasıdır. Maaş bağlama oranlarının düşürülmesi, ikramiye ve intibak hakkının gasp edilmesi, barınma ve sağlık hizmetlerine erişimin imkânsızlaşması milyonlarca emekliyi geleceksizlik ve güvencesizlik kıskacına itmiştir. Geçinememe, borçluluk, beslenme ve ulaşım gibi en temel hakların gasp edilmesi emeklilerin yaşamını dayanılmaz hale getirmektedir. Din, dil, ırk, meslek ayrımı gözetmeksizin toplumun tüm alt gruplarını kesen emekliler bugün yalnızca maaş artışları için değil, aynı zamanda onurlu bir yaşam hakkı için mücadele etmekte ve örgütlenmektedir. Sendikalar, dernekler ve platformlar aracılığıyla verilen bu mücadele, işçiler, gençler ve kadınlarla birleştiğinde, Saray Rejimi’ne karşı örülen birleşik mücadelenin önemli bir cephesi haline gelecektir. Bu bakış açısıyla, emekli yurttaşlarımızın yürüttüğü mücadelenin örgütlenmesi, güçlenmesi ve giderek sosyalizm mücadelesinin aktif bir bileşeni haline getirilmesi görevi sosyalistlerin önünde durmaktadır.
28.Tarih boyunca iktidarın sistemli şiddetine uğrayan, ayrımcılık, katliam ve asimilasyon politikalarıyla yok edilmeye çalışılan Alevi toplumu, baskı ve şiddete karşı direnişini sürdürmektedir. Eğitimden inanç özgürlüğüne kadar geniş bir alana yayılan bu mücadelenin eşit yurttaşlık ilkesi ve çerçevesi içerisinde büyütülmesi son derece önemlidir. Ülkemizde yaşayan tüm yurttaşlarımız için olduğu gibi, Alevi yurttaşlarımızın haklarının kazanılması ve yasal güvence ile korunması, baskı ve şiddete karşı dayanışma ve ortak mücadele zeminlerinin güçlendirilmesi, Alevi toplumunun eşitlik ve özgürlük mücadelesinin, yani sosyalizm hedefinin aktif bir bileşeni olarak görülmesi gerekir.
29.2011 yılında başlayan Suriye Savaşı ve Avrupa Birliğiyle yapılan geri kabul anlaşması neticesinde, Türkiye adeta dünyanın göçmen barınma merkezine dönüşmüştür. Saray rejiminin gördüğü emperyal-kapitalist rüyalar, ülkeyi, deniz sınırlarında can pazarı kurulan; içeride de sermayenin sömürüsüne açık, büyük ölçüde kayıt dışı, güvencesiz ve neredeyse kölelik koşullarında çalışan göçmen işçiler toplamı haline getirmiştir. Türkiye, dünyanın dört bir yanından göç almaktadır. Ancak bu yeni göçmen halklar, çoğu zaman birçok haktan mahrum kalarak, eğitim, sağlık ve barınma gibi çok temel haklara yalnızca geçici ve güvencesiz biçimde erişebilmektedir. Diğer taraftan hem ülkede hem dünyada yükselen neofaşizm, kendisine ilk hedef olarak göçmenleri seçmekte; bunun neticesinde ırkçı saldırılara ve linç kampanyalarına kapı aralanmaktadır. Bu tablo, göçmen kadınlar açısından daha da vahimleşmekte; çoklu bir ayrımcılık, cinsiyet eşitsizliği ve patriyarkal düzen baskısı altında ezilmektedirler. Bu sömürü ve ölüm düzenine karşı, uyruğuna, rengine, diline, inancına bakmadan, işçi sınıfının birlik ve mücadele hattının yaratılması, ırkçı ve faşist saldırılara karşı sınıf dayanışmasının yükseltilmesi önemli bir görevdir.
30.Partimizin mücadelesi, ülke sınırlarından ibaret olmayan, enternasyonal bir perspektife sahiptir; yalnızca ülke içindeki değil, dünya genelindeki emek ve özgürlük mücadelelerinin de parçası olmayı hedeflemektedir. Kapitalizmin küresel yapısı, işçi sınıfının ve ezilen halkların uluslararası dayanışmasını zorunlu kılmaktadır. Dünyanın dört bir tarafında yaşayan Türkiyeli göçmenler bu mücadelenin ayrılmaz bir bileşenidir. Yurt dışı örgütümüz, ülkemizdeki mücadeleye destek olmakla birlikte bulunduğu ülkelerdeki mücadele deneyimlerinin ülkemize taşınması ve ortak bir mücadele ufkunun inşasında köprü işlevi görmektedir. Bu köprü görevi devrimci enternasyonalizmi somutlamak açısından stratejik bir öneme sahiptir.
31.Ülkemizde Kürt Sorununun çözümü yönünde atılan adımların her biri tarihsel önemdedir. Kürt Özgürlük Hareketi’nin silah bırakma kararı ile somutlanan son süreçte gündeme gelen barış imkânı ise topraklarımız açısından derin bir özlem ve büyük bir şanstır. Türkiye’de on yıllardır, Türk ve Kürt halkları başta olmak üzere tüm halkların kardeşliğini, eşit yurttaşlık hakkını, Kürt halkının haklı taleplerini ve barış özlemini savunmaktan asla vazgeçmemiş olan sosyalist hareket, silahların susmasının, çatışma ortamının geride bırakılmasının ve bir barışın gündeme gelmesinin her zaman destekleyicisi olacaktır. Zira Partimiz, Türkiye coğrafyasında yaşayan tüm etnik kökenlerin, inanç topluluklarının ve kültürel kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde özgürce var olmasını ve ortak mücadelede yer almasını savunur. Ülkemizde barışı tesis etmeye yönelik süreç, kamuoyuna karşı şeffaf, halkın ve toplumsal muhalefetin katkılarına açık bir biçimde TBMM zemininde sürdürülmeli ve hukuksal güvence altına alınmalıdır. İktidarın Kürt halkına karşı sergilediği siyasi ve fiziki şiddetin örnekleri olan kayyumlara, Kürt halkının temsilcileri olan seçilmişlerin ve siyasi tutsakların tutukluluk hallerine, toplumun tümüne yönelik hukuksuz baskı, şiddet ve cezalandırma politikalarına derhal son verilmeli; başta Barış Akademisyenleri olmak üzere Saray Rejimi’nin zorbalığına maruz bırakılmış tüm kesimlerin hakları iade edilmelidir. Barışa giden süreçte güven tesis edilebilmesi, barış ihtimalinin gerçeklik kazanabilmesi ve kalıcı hale gelebilmesi için kapsamlı ve sahici, hukuksal ve siyasal dayanaklarıyla da güvence altına alınmış bir demokratikleşmenin şart olduğu ise açıktır. Bununla birlikte Türkiye’de barışın ve demokrasinin tesisinin, başta bölge politikaları olmak üzere tüm dış politikamızın barış siyaseti ekseninde yürütülmesiyle mümkün olduğu da bir başka gerçektir. Türkiye içinde Kürt meselesinin eşit yurttaşlık ve demokratik haklar çerçevesinde çözümü, aynı zamanda sınırlarımızın ötesinde başka ülke sınırları içinde yaşayan Kürtlerle, onların siyasi iradeleriyle de dostane ve barışçıl ilişkileri gerektirmektedir. Bu çerçevede dış politikada ve sınırlarımız dışında askeri ve yayılmacı bir çizginin değil, barışçıl, diplomatik ve siyasi bir çizginin benimsenmesi, yalnız ülkemizde değil bölgemizde de silahların susması, emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin planlarının boşa düşmesi, olmazsa olmazdır.
32.Türkiye’de hem sömürü ve yoksullaşma girdabında hem de baskı ve hakaret altında yaşamak zorunda bırakılmanın doğurduğu öfkenin, siyasal talepler biçiminde dile getirilmiş bir toplumsal mücadeleye evrilmesi en acil ihtiyaçlardandır. Bugün Türkiye’de, rejimin aşırı baskıcı niteliği ve sermaye sınıfının birikim politikası tercihleri sonucunda başka koşullarda normal bulunabilecek en temel siyasal ve toplumsal talepler bile hızla radikalleşmekte ve sosyalizm hedefiyle bütünleşme imkanları sunmaktadır. Düzen muhalefeti ise, doğası gereği bu tablo karşısında alternatif üretmekten ve halka güven vermekten uzak bir tutum içerisindedir. Türkiye’de temel taleplerin, gündelik özlemlerin, insani varoluşun vazgeçilmez ihtiyaçlarından olan haysiyet, adalet, güven gibi duyguların bu biçimde radikalleşmesine sosyalizm düşüncesi ile yanıt vermek şimdi her zamankinden daha mümkün ve gereklidir. En temel haklarından bile mahrum edilmeye çalışılan, emeğine ve haysiyetine dönük bir saldırı ile kuşatılmış bulunan Türkiye emekçileri, bir yandan düzen siyasetinin gerçekçi bir alternatif üretmekte zorlanması bir yandan da sosyalizm düşüncesinin gerçek bir seçenek haline gelememiş olması nedeniyle kendi temsilcisini ve sözcüsünü bulamamış durumdadır. Kapitalizmin vahşi sömürüsü altında köle gibi çalışmaya, Saray Rejimi’nin gerici ve faşizan idaresi altında parya gibi yaşamaya mahkum bırakılan emekçiler ağır bir yalnızlık ve çaresizlik hissiyle de mücadele etmek zorunda kalmaktadır. Bu koşullar altında geniş kesimler siyasete dair umudunu ve beklentisini koruyamamakta, kendilerinin talep ve beklentilerinin yok sayılarak temsil edilmediğini hissetmektedirler. Günümüz koşullarında kendisinin temsil edilmediğini düşünen geniş kesimlerin temsilciliğini üstlenmek ve onları toplumsal mücadeleler alanının aktif özneleri olarak seferber etmek ihmal edilemeyecek bir görevdir.
33.Türkiye’de Saray Rejimi, emeğin aşırı sömürüsüne ve bölüşüm politikaları yoluyla emekçilerin yoksullaştırılmasına devam etmek durumundadır. Bu politikaların sonucunda ülke tarihinde ilk defa bir emekçi kuşağı kendisinden önceki kuşaktan daha yoksul hale gelmiştir. Bu politikalar hem Türkiye kapitalizminin küresel piyasalardaki rekabet gücünün zayıflığından kaynaklanan bir zorunluluktur hem de Türkiye sermaye sınıfının birikim sorununa yönelik bir çözümdür. Rejimin bu niteliği sınıfsal çatışmanın objektif temelini oluşturduğu gibi sınıf mücadelesinin biriktirdiği enerjinin giderek büyümek zorunda olduğunu da gösterir. Saray Rejimi emekçiler üzerinde uyguladığı sömürü ve yoksullaştırmaya dayalı bu politikaları şiddetin giderek arttığı bir toplumsal denetim ile tamamlamaktadır. Ülkenin, iktidar çevresinde kümelenmiş ve onun imkanlarıyla beslenen bir grup ayrıcalıklı azınlık tarafından sömürülmesine ek olarak Türkiye halkı baskı, şiddet, yasak, gasp, hakaret ve tehdit ile yaşamak zorunda bırakılmaktadır. Bu durum, sınıfsal çatışmanın güçlü bir politik ve etik içerik kazanmasını getirmektedir. Dolayısıyla, Türkiye’de sınıf mücadelesinin biriken enerjisi güçlü bir sınıfsal ve etik-politik karakter de kazanmaktadır.
34.Bu görevlerin en somut karşılığı giderek derinleşen karşı-devrimci saldırının mağduru konumunda bulunan emekçileri, halk kesimlerini, ilerici güçleri bir araya getirecek cephesel tarzda mücadele kulvarlarının yaratılmasıdır. Bu kesimleri buluşturacak bir siyasal söylemin yaratılması ve bu kesimlerin özneleşeceği örgütsel biçimlerin inşası söz konusu görevi yerine getirmenin dolaysız yoludur. Cephesel mücadele tarzının esası örgütsel biçim değil siyasal mantıktır. Her türlü şablondan ve ezberden uzak durularak, karşı-devrimci saldırıya direnip onu yenecek mücadelenin siyasal ve örgütsel zeminlerinin yaratılması ve böylece halkın bir siyasal ve toplumsal özne olarak etkinliğinin artırılması gerekmektedir. Kamucu ve halkçı bir ekonomi; tüm emekçiler için sosyal adalet ve eşitlik; tüm yurttaşlar için tam ve gerçek bir demokrasi; ülkemizde, bölgemizde ve dünyada barışın tesisini hedefleyen bağımsız bir dış politika böylesi bir çalışma için temel ve öncelikli başlıkları oluşturmaktadır. Türkiye İşçi Partisi’nin bir süredir gündeme getirdiği “Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm” vurgusu bu tahlilin bir sonucudur.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
35.Türkiye İşçi Partisi’nin temel hedefi, emekçilerin iktidarını kurmak ve sosyalizmi bu topraklarda inşa etmektir. Bu hedef doğrultusundaki iktidar stratejisi, birkaç temel eksene dayanır: Sosyalist siyasetin toplum içinde güçlü ve etkili bir kitle hareketine dönüşmesi; halkın ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda örgütlenme düzeyinin yükseltilmesi; sermaye düzeninin egemenliğini geriletecek yöntemlerin geliştirilmesi ve partinin yetkinleşerek gerçek bir iktidar alternatifi haline gelmesi. TİP, kuruluşundan bu yana halkın düzen partileri tarafından karşılanmayan talepleri ile sosyalizm hedefi arasında güçlü bir bağ kurmayı esas almış, sosyalizmi toplumdan kopuk bir akım olmaktan çıkararak geniş kitlelerin umut bağladığı bir muhalefet odağı haline getirmeyi hedeflemiştir. Daha geniş bir bakış açısından ise Türkiye’yi kapitalizmin yarattığı yıkımdan kurtaracak devrimci bir atılımın öncüsü olmak TİP’in tarihsel sorumluluğu ve iddiasıdır. Bu iddiaya uygun olarak TİP, Türkiye’de yerleşik siyasal güç dengelerini ve donmuş ideolojik koordinatları kırarak, birleşik bir emek hareketinin ve sosyalizm mücadelesinin yolunu açan güçlü bir siyasal özne haline gelmeyi hedeflemektedir. TİP, gelecek dönemde bu ana stratejik doğrultusuna uygun hedefleri benimseyecek ve buna yönelik araçları yaratmaya çalışacaktır.
36.TİP’in içine girdiğimiz dönemdeki başlıca görevi dünya çapındaki karşı-devrimci sürecin Türkiye özelindeki yürütücüsü olan Saray Rejimi ile kararlı bir mücadelenin hem yaratıcısı hem öncüsü olmaktır. Sınıf mücadelesinin siyasal temsilciliğini üstlenmek ve sosyalizm düşüncesini somut anlamda güçlendirip kitleselleştirmek bu görevin bir başka ifadesidir. Saray Rejimi eliyle yürütülen karşı-devrimci süreçle mücadelenin merkezine yerleşecek siyasal söyleme ve örgütsel güce sahip olması gereken TİP, bu saldırının tam karşısında konumlanmak için halkın ideolojik ve sınıfsal öncülüğünü üstlenmeli, direnişi korumak ve büyütmek için geniş toplum kesimlerini harekete geçirecek girişim ve zeminleri oluşturmalıdır.
37.TİP, emeğin hakları ile halkın özgürlükleri arasındaki bağı güçlendirmeyi esas alan siyasal-ideolojik çizgisini bugün daha da derinleştirerek sürdürmelidir. Bu yaklaşım yalnızca emekçi sınıfların ekonomik taleplerini değil, aynı zamanda haklar, özgürlükler, demokrasi ve toplumsal adalet mücadelesini de dolaysız biçimde üstlenmek anlamına gelir. Emekçilerin eşitlik ve hak mücadeleleri, adil bir hukuk düzeni ve demokratikleşme yönündeki toplumsal özlemler, kadınların ve gençlerin özgürlük mücadeleleri, ekolojik yıkım ve doğanın yağmalanmasına karşı direniş bu çizginin ayrılmaz parçalarıdır. TİP’in önündeki temel görev, bu siyasal-ideolojik hatta dayanarak cephesel tarzda yürütülen mücadelelerin öncü gücü ve karşı-devrim ile mücadele eden tüm yurttaşların ve kesimlerin temsilcisi olmaktır. TİP geniş kitleleri bir araya getiren ve bu gücü Saray Rejimi ile mücadeleye sevk eden bir siyasal odak haline gelmelidir. Bu cephesel mücadele çizgisinde derinleşmek, hem TİP’in emek, kadın ve gençlik mücadelelerinde yeni mevziler kazanmasını hem de düzen muhalefeti ile arasındaki ayrımların netleşmesini sağlayacaktır.
38.TİP, devletin tüm kurumlarında kökleşmiş adaletsizlik döngüsüne karşı mücadeleyi temel görevlerinden biri olarak görür. Yargıdan bürokrasiye, kolluk kuvvetlerinden yerel yönetimlere kadar her alana yayılan bu adaletsizlik, yalnızca hukukun üstünlüğünü ve eşit yurttaşlık ilkesini yok etmekle kalmamakta, aynı zamanda toplumun tüm dokusunu çürüten bir keyfilik düzenine dönüşmektedir. Gündelik hayatta şiddetin, mafyatik ilişkilerin, rant ve yolsuzluk ağlarının ve kara para düzeninin normalleştirilmesi, Saray Rejimi’nin kendisini adeta bir “suç rejimi” olarak yeniden üretmesinin bir sonucudur. Toplumsal ilişkilerde hukukun yerini güçlünün hukuku almış, devlet kaynakları dar bir çıkar grubunun kasası haline gelmiş, halkın alın teri ve emeği organize bir yağma düzenine kurban edilmiştir. TİP, devletin tüm kurumlarına hakim olan adaletsizlik döngüsüne, gündelik hayatta şiddetin, mafyatik ilişkilerin, gayrimeşru kazancın hakim olduğu toplumsal parçalanma haline, yani Saray Rejimi’nin kendisini bir “suç rejimi” olarak yeniden üretmesine karşı mücadeleyi esas alır.
39.TİP, bugün birçok nedenden dolayı kazanımlarını korumakta zorlanan toplumsal hareketlerin yeniden inşası konusunda görev almayı ve bu alanların öncü gücü olmayı görevleri arasında görmektedir. 1980’lerden itibaren sosyalist hareketin güç kaybetmesiyle birlikte gençlik, kadın, çevre, LGBTİ+ hakları gibi toplumsal hareketler Türkiye’de öne çıkmış, önemli kazanımlar elde ederek geniş kitlelere ulaşmıştır. Ancak bugün bu hareketler hem neoliberal kuşatma hem de karşı-devrimci baskılar nedeniyle güç kaybı yaşamış ve çoğu durumda savunmaya çekilmek durumda kalmıştır. TİP, bu tabloyu değiştirmekle yükümlüdür. Partimiz, bir yandan kendi devrimci sınıf perspektifini korur ve büyütürken, bir yandan da toplumsal hareketlerin yeniden güçlenmesini, güçlerini birleştirmesini, halkçı ve sınıfsal bir eksende ortak bir mücadele hattına yönelmesini sağlayacak siyasal önderliği sergilemelidir.
40.TİP, ülkemizin yoksullaştırılmasını kendi geleceklerinin kaybı olarak da yaşayan gençliğin öfkesinin ve arayışının adresi olmak üzere gençliğe seslenme, öğrenciler arasındaki dinamizmi kuvvetlendirme, parti yapısında ve görünümünde de fark edilecek biçimde gençleşme yoluna girmelidir. 19 Mart sürecinde buzkıran görevi üstlenen gençlik, yalnızca iktidarın baskı ve şiddetine değil düzen muhalefetinin toplumdan kopuk ve edilgen çizgisine de karşı çıkarak kendi iradesini ortaya koymuştur. Bugün ülkemizin yoksullaştırılmasını, işsizliği ve geleceksizleşmeyi kendi hayatlarına doğrudan yansıyan bir hak gaspı olarak yaşayan gençler, yalnızca öfkelenen değil, bu öfkeyi bir iradeye ve mücadeleye dönüştürmek isteyen bir kuşak karakteri kazanmaktadır. TİP, gençliğin bu enerjisini, sosyalizm mücadelesinin birikimiyle birleştiren ve onun önünü açan bir parti olma sorumluluğunu taşımaktadır. Gençler adına siyaset yapan değil gençlerin bizzat siyaset yaptığı bir parti olan TİP, seslenmenin ötesinde gençler arasında örgütlenen, gençlerle birlikte şekillenen bir siyasal özne olmayı hedeflemelidir. Gençliğin ruhunu, dinamizmini ve isyanını parti yapısında ve siyasetinde daha görünür kılmak, öğrencilerin Saray Rejimi’ne direncini büyütmek ve daha örgütlü kılmak, genç işçi ve emekçilerin sömürüye karşı yürüttüğü mücadeleyi güçlendirmek TİP’in öncelikli sorumlulukları arasındadır.
41.AKP iktidarı boyunca siyasal-ideolojik alanda güçlü bir varlık gösteren, gündem kurucu etkisini koruyan kadın hareketi, daralan siyasal alan ve baskı koşullarına rağmen laiklik mücadelesini, emeğin cinsiyetli sömürüsüne itirazını ve ekolojik direnişlerdeki kurucu rolünü sürdürmektedir. Ancak bütüncül ve genişleyen örgütlenme zeminlerinin yaratılması konusunda da dikkat çekici sorunlar yaşanmaktadır. Bu tablo, en ağır koşullarda meydanı terk etmeyen kadın mücadelesinin bugün savunma hattına itilmesiyle birlikte emeğin cinsiyetli sömürüsü ve laiklik ekseninin ağırlık merkezinin nasıl kurulacağına dair tartışmayı açığa çıkarır. Kadın hareketinin bugüne kadarki birikimini yok saymadan; bakım emeğinin görünürlüğünü ve adil paylaşımını parçacıl ve küçük ölçekli yaklaşımlarla sınırlamayıp makro iktisadi düzeyde planlama ve kamucu bütünsel politikalar ile ele alan; kamusal bakım altyapısının kapsamı ve finansmanını bu bütünlük içinde düşünen; eşit işe eşit ücret talebini savunan; ücretli emeğin içinde ve dışında kadınların örgütlenmesini sendikal kadın komiteleri, sektörel ağlar ve mahalle temelli yapılarla çoğaltan; laikliği kadın özgürlüğünün güvencesi olarak programatik düzeyde sahiplenen; kadınların Saray Rejimi’ne karşı direnişini ataerkiye ve kapitalist sömürüye karşı sınıf mücadelesiyle birleştiren öncü bir hatta birleştirmek TİP’in görevlerindendir.
42.Saray Rejimi’nin Kürt sorununda gündeme gelen çözüm sürecini kendi iktidarını güçlendirecek ve kendi bekasını güvence altına alacak biçimde istismar etmemesi beklenemez. Hak gasplarının derhal son bulmasını sağlayacak ve yasalarla kolayca düzenlenebilecek acil adımlar atmak yerine iktidar tarafından Anayasa değişikliğinin şart koşulması da kabul edilemez. Bu tablo karşısında, sosyalist hareket açısından barışın desteklenmesi ne kadar tartışmasız bir konuysa, iktidarın bu süreçten kendi bekasına faydalanmasının karşısında mücadele etmek de o kadar tartışma dışıdır. Partimiz, anayasaya uymayan bir iktidarla anayasa yapmak üzere masaya oturmayacaktır. Bu koşullarda barış̧ ve çözüm iradesini selamlamaktan geri durmadan hem Saray Rejimi’nin istismar planlarına karşı hem de Türkiye’nin sorunlarının demokratik, barışçıl ve adil bir zeminde çözümü için mücadele edilmelidir. Hedefimiz Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm hedefiyle gerçek barışını, kardeşliğini ve birliğini sağlamaktır.
43.Türkiye’de sosyalist hareket ve devrimciler tarihsel olarak Filistin direnişinin en güçlü destekçilerinden olmuştur. Saray Rejimi’nin İsrail karşıtlığı yönündeki sahtekar çıkışları ise İsrail’le sürdürülen ticari ilişkilerin üzerini örtmek için başvurulan yalanlardan ibarettir. Bugün Filistin halkıyla dayanışma iradesi bir kez daha emekçilerin ve devrimcilerin ellerinde yükselmelidir. İsrail'in sömürgeci saldırganlığına karşı Filistin halkıyla dayanışma hareketinin ülkemizde gelişmesi, onun anti-emperyalist temelde kitlesel bir barış hareketine dönüşmesi sadece iktidarın Filistin konusundaki riyakarlığını teşhir etmek için değil, aynı zamanda emperyalist sisteme karşı daha güçlü bir siyasallaşmanın zemini olduğu için de önemlidir. Günümüzde Filistin halkıyla dayanışma, emperyalist sisteme karşı topyekûn bir karşı çıkışın kaldıracı konumundadır. Türkiye’de Filistin gündeminin salt bir dayanışma başlığı olmaktan çıkması, iktidarın ve emperyalizmin açık düşmanlığına karşı taraflaştırıcı bir mücadele başlığına dönüştürülmesi gereklidir. Bu bakımdan kitlesel, militan bir dayanışma ve barış hareketinin inşası temel önemde bir görevdir. Böylesi bir mücadele ABD-NATO karşıtlığını merkeze yerleştirmek, Türkiye’nin NATO üyeliğini reddetmek ve bölgede ülkemizi de içine alacak kanlı savaşların sorumlusu olan emperyalizme karşı aktif bir mücadele stratejisine sahip olmak durumundadır.
44.TİP, bir önceki kongre hedefimiz olan “kazanım siyaseti” perspektifi doğrultusunda yerel yönetim ve sendikal faaliyetlere odaklanarak kazanımlar elde etmiş, Samandağ Belediyesi’nde yerel seçimlerden bu yana geçen yaklaşık bir buçuk yıllık süre içerisinde hem belediyecilik hizmetleri hem de sosyalist yaklaşım bakımından başarılı örnekler vermiş, yönetimlerinde bulunduğumuz çeşitli sendikalarda işçi sınıfının yaygın örgütlenmesi için önemli adımlar atmıştır. Partimiz önümüzdeki dönemde de yine kazanımlar elde etmek hedefiyle yürümeye devam etmeli, başta belediyemiz Samandağ olmak üzere tüm yerelliklerimizi sosyalizmin kalesi haline getirmek için çalışmayı sürdürmeli, var olan devrimci sendikaları büyütüp yeni meslek alanlarında sendika kuruluşlarına öncülük etmeli, karşı-devrimci saldırılar karşısında işçi sınıfının her alandaki mevzilerini arttırarak sosyalizm mücadelesini büyütmelidir.
45.Ülkemizde sosyalist hareketin en ileri temsilcisi olmak TİP’e sosyalizm düşüncesinin güçlendirilmesi, sosyalist hareketin bağımsız alanının korunması konusunda özel bir misyon yüklemektedir. TİP, bir yandan gerici ideolojilerin ve kültürel pratiklerin başta gençler olmak üzere toplum üzerinde etkili olmasına, bir yandan da liberal ve sınıf uzlaşmacı yaklaşımların sosyalist düşünceye gölge düşürmesine karşı kapsamlı bir mücadele yürütmeli ve ülkemizde sosyalizmin bağımsızlığının ideolojik öncüsü olarak sivrilmelidir. Bu kapsamda yayıncılık faaliyetlerinin hem biçim hem içerik açısından güçlendirilmesi, yeni ve farklı kaynaklarla beslenmesi, partinin siyasal-ideolojik hattının kamuoyuna ve sosyalist harekete daha fazla seslenir hale getirilmesi özel önem taşımaktadır. Bununla birlikte, parti üyeleri ve özellikle de genç kadrolar arasında sosyalizm düşüncesini sırtlayan ve yeniden üreterek zenginleştiren yeni kuşakların yaratılması adına eğitim süreçlerinin modernleştirilmesi, çeşitlendirilmesi ve etkililiğinin yükseltilmesi gereklidir.
PDF Formatına buradan ulaşabilirsiniz.
Yaratıcı Drama Atölyemiz Başlıyor! (Kocaeli)
Yayınlanma: 2025-11-03 18:43:00
Kültür Sanat Birimimiz tarafından düzenlenecek ve 4 hafta sürecek olan atölyemizde gündelik deneyimlerimizi kolektifleştirecek, dayanışmamızı güçlendireceğiz.Emeğin yaratıcılığını ve sanatın özgürleştirici gücünü hep birlikte örgütlemek üzere, tüm emekçileri atölyemize bekliyoruz!
Tarih: 23 Kasım 2025 PazarSaat: 14.00-16.00Adres: TİP Kocaeli İl Örgütü İstiklal Cad. (Yürüyüş Yolu) Kapanönü Çarşısı Cebir İş Hanı No:20 Kat:6 Daire:73 İzmit/Kocaeli
Katılım için form doldurabilirsiniz.
Türkiye İşçi Partisi 3. Olağan Türkiye Konferansı Düzenlendi
Yayınlanma: 2025-11-03 15:04:00
Türkiye İşçi Partisi 3. Olağan Kongresi Türkiye Konferansı, 1-2 Kasım 2025 tarihlerinde İstanbul Şişli Cemil Candaş Kültür Merkezi’nde düzenlendi.
Dünyada ve ülkemizdeki siyasi gelişmelere, partimizin örgütsel yapısına ve önümüzdeki döneme ilişkin olarak delegelerimizin tartışmalarıyla sürdürülen konferansta ayrıca kongremizde yapılması planlanan tüzük değişiklikleri belirlendi.
Bağımsızlık Demokrasi Sosyalizm mücadelesinde “Güçlü Örgüt, Büyük Parti” parolasıyla emekçi halkımızı Saray Rejimi’nin pervasız saldırıları ve sebep olduğu ekonomik yıkım karşısında çaresiz ve seçeneksiz bırakmayacağız.
Fabrikalar, tarlalar, siyasi iktidar Her şey emeğin olacak!
Demokrasi ve Barış İçin Buluşuyoruz, Mücadelenin Olanaklarını Konuşuyoruz Çalıştayı Sonuç Metni
Yayınlanma: 2025-11-03 15:01:00
DEM Parti, EHP, EMEP, SMF, TİP ve TÖP olarak 1-2 Kasım tarihlerinde Ankara'da düzenlediğimiz “Demokrasi ve Barış İçin Buluşuyoruz, Mücadelenin Olanaklarını Konuşuyoruz” başlıklı çalıştayın sonuç metni:
Bugün anayasal bir düzenin varlığından söz edilemeyen Türkiye, KHK’lar ve torba yasalarla yönetilen bir hukuksuzluk rejimine sürüklenmektedir. Siyasal iktidarın hukuk tanımaz tutumu, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarını uygulamaması, yargı üzerinde kurduğu fiili denetim, adalet duygusunu bütünüyle zedelemektedir. Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay, Ekrem İmamoğlu gibi siyasi tutsakların özgürlüklerinin gasp edilmesi ve devam eden gözaltı-tutuklamalar, grevlerin yasaklanması, toplu sözleşme hakkının fiilen ortadan kaldırılması, hasta tutsaklara yönelik ihlaller, umut hakkından söz edilmemesi ve yaşam hakkını tehdit eden uygulamalar, bu düzenin adaletsizliğini her gün gözler önüne sermektedir.
Kayyım uygulamaları halkın seçme ve seçilme hakkının açık ihlalidir. İktidarın seçimle kazanamadığı belediyelere kayyım atayarak el koyması, halkın iradesinin gaspıdır. Bu gasp ve beraberinde gelen tutuklamalar, HDP / DEM Parti’nin kazandığı yerel yönetimlerden başlamış; CHP’nin kazandığı yerel yönetimlere kadar genişleyerek devam etmiştir. Kayyım atamaları, yerelin sosyal ve kültürel dokusunu yok saymakta, halkı kendi kentine yabancılaştırmaktadır. Aynı anlayışla basın özgürlüğüne yönelen saldırılar, Tele1 örneğinde olduğu gibi medya kurumlarının kayyıma devredilmesi, düşünce, basın ve ifade özgürlüğünün açık biçimde ortadan kaldırıldığını göstermektedir.
Siyasal iktidar son yıllarda çıkardığı yasalar, eğitimin müfredatı yanında tüm boyutlarına ve düzeylerine yönelik müdahaleler ve 11. Yargı Paketi gibi hazırlığı yapılan yargı paketleri ile tek merkezli, hukuk dışı, cinsiyetçi ve keyfiyete bağlı bir yönetim inşa etmektedir. “Hukuk arkadan gelir” anlayışıyla yürütülen bu fiili yönetim biçimi, toplumsal hakları gasp eden ve doğayı, emeği, halkı hedef alan politikaları kalıcılaştırmaktadır. Ekolojik yıkıma, köylülerin ve emekçilerin mülksüzleştirilmesine ve sermaye ile işbirliğine dayanan bu düzenin otoriter ve faşizan karakteri gün geçtikçe güçlenmektedir.
Ekonomik alanda ise iktidarın 12. Kalkınma Planı, OVP (orta vadeli program) ve bütçe politikalarıyla, işçilerin, üretici köylülerin, emeklilerin, kadınların, gençlerin, küçük esnafın ve yoksul halkın yaşam koşulları daha da ağırlaşmaktadır. İşsizlik, yoksulluk, güvencesiz çalışma ve sefaletin derinleştiği bu günlerde, biliyoruz ki ekmek ve adalet mücadelesi, barış mücadelesinden ayrı değildir. Emek, adalet, özgürlük, demokrasi ve barış mücadelesinin birbirinden ayrılamayacağı apaçıktır.
Bugün içinde bulunduğumuz ağır siyasal ve ekonomik koşullarda, Ortadoğu’daki gelişmelerin de etkisiyle iktidarın hala “barış” olarak adlandıramadığı bir süreci yaşıyoruz. Elbette silahların devreden çıkması, toplumsal ve siyasi olarak çözüm olanaklarının geliştirilmesi için zeminin oluşması önemlidir. Ancak baskıcı, yasakçı, sansürcü ve keyfi politikalarıyla malul siyasi iktidarın, siyasi haklar, cezaevleri ve siyasi tutsaklar bakımından adım atmaması, Kürt halkının anadilinin kullanımı dahil Kürt sorununun demokratik, eşit haklara dayalı barışçı çözümü için gerekliliklerin gündeme bile gelmemesi bu sürecin, demokratikleşmeye değil, demokrasisiz bir barışa doğru evriltilmeye çalışıldığını göstermektedir.
Bizler biliyoruz ki; sahici barış, hukukun ve adaletin tesis edilmesi ve demokrasi mücadelesinin birlikte yürütülmesi ile mümkündür. Kayyım kararlarının geri çekilmesi, hasta tutsakların serbest bırakılması, AYM ve AİHM kararlarının uygulanması için hiçbir yasal engel yoktur; yalnızca siyasi irade eksiktir. Bizler, Kürt sorununun eşit haklara dayalı çözümünü ve ülkenin demokratikleşmesini temel alan bir barış hattını önemsiyoruz. Emek, demokrasi ve barış güçleri olarak bugün bu hattı birlikte örmek, demokratik hakları ve siyasal özgürlükleri kazanmak bizim tarihsel sorumluluğumuzdur.
İktidarın siyasal, ekonomik ve toplumsal düzeyde uyguladığı politikaların tekabül ettiği hattın ve bir bütün olarak muhalefeti dağıtmaya ve daraltmaya yönelik politikalarının farkındalığıyla; ekonomik, demokratik haklar, siyasal özgürlükler için mücadeleyi büyütmekte kararlıyız. Emperyalist güçlerin bölgedeki savaş politikalarına ve halkların kendi kendilerini yönetmesine saygı duymayan, kadın düşmanı, doğa ve çocuk düşmanı, halk sağlığını görmezden gelen, tek mezhep ve inancı hâkim kılmaya çalışan anlayışlara karşı; bölgede ve ülkede halkların kardeşliğini, eşitliği, özgürlüğü ve demokrasiyi esas alan bir barış hattını güçlendirmeye devam edeceğiz.
Barış ve demokrasi mücadelesi, iktidardan beklentiyle ve bekleyerek değil; ancak halkın kendi özgücüyle, birleşik mücadelesiyle kazanılabilir. Demokrasinin güçlenmesi yerelden yükselen bir örgütlenme ve halkın bizzat kendi kendini yönettiği, denetim yetkisine sahip olduğu bir yerel demokrasi anlayışı ile mümkün olabilir. Bu nedenle barış ve demokrasi mücadelemizi, yerel talepler ve yerelin mücadele güçleriyle birlikte büyütmekte kararlıyız. Kürt sorununun eşit haklara dayalı barışçı çözümü, bu mücadelenin ayrılmaz bir parçasıdır.
Emek ve demokrasi güçleri olarak; partilerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, kadın ve gençlik inisiyatiflerinin, inanç örgütlerinin, ekoloji ve köylü hareketlerinin, doğasını, suyunu, toprağını ve varlığını savunan tüm halk örgütleri ile demokrasi ve barışı esas alan siyasi yapıların özgünlükleriyle dahil olduğu ortak-birleşik bir mücadele hattında buluşması gerekliliği her zamankinden daha açıktır. Bugün değiştirici ve dönüştürücü gücü açığa çıkaracak olan, halkın örgütlülüğü ve birleşik mücadelesidir.
Bu inançla, çağrımız; barışın, demokrasinin ve özgürlüğün ortak mücadele imkanının güçlendirilmesi ve büyütülmesi için bu sorumluluğu duyan tüm toplumsal ve siyasal kesimlere; tarihin, an’ın ve geleceğin dönüştürücü gücünedir.
Direniş'25: 4. TİP’li Öğrenciler Gençlik Kampı Belgeseli
Yayınlanma: 2025-10-12 13:33:00
Bu yıl dördüncüsü düzenlenen TİP’li Öğrenciler Gençlik Kampı – “Direniş”, 19 Mart sürecinde kampüslerden ve sokaklardan ses veren öğrencileri, memleketin dört bir yanından bir araya getirdi.
Dört gün boyunca gerçekleştirilen seminerler, yirmiden fazla atölye ve çeşitli etkinliklerde; deneyimlerimizi paylaşarak, geleceği birlikte kurmanın yollarını tartıştık. Seminerlerde yaşadıklarımızdan çıkardığımız dersleri konuştuk, atölyelerde ise bizim ellerimizle kurulacak aydınlık bir geleceğin temellerini attık.
Kol kola girip söylediğimiz her şarkı, paylaştığımız her sohbet, direnişi büyütmenin ve umudu örgütlemenin adımıydı.
Şimdi “Direniş’25” belgeseli, o anların en güzellerini yakalıyor; geriye dönüp baktığımızda bize hem bir yol işareti, hem de geleceğe bıraktığımız bir iz olarak ışık tutuyor.
Etiketler:
TİP’li Öğrenciler
İnternet Sitemiz Yeni Görünümüyle Yayında!
Yayınlanma: 2025-10-06 22:59:00
Partimizin internet sitesi yeni görünümüyle yayında.
Kullanım kolaylığıyla öne çıkan yeni tasarımda internet sitemizi parti üye, gönüllü ve dostlarının ihtiyaç duyduğu bilgilere hızlıca erişebileceği, yayınlarımızı dijital olarak edinebileceği, zengin içeriklerle vakit geçirebileceği bir hale getirdik.
Önümüzdeki günlerde hazırlıkları tamamlanacak olan mobil uygulamamız ile partimizin dijital deneyimini zenginleştirmek ve daha erişilebilir bir Türkiye İşçi Partisi yaratmak için çalışmalarımız sürüyor.
Genel Başkanımız Erkan Baş’ın, Hatay Milletvekilimiz Can Atalay’ın Ailesiyle Ortak Basın Toplantısı
Yayınlanma: 2025-10-02 10:14:00
Genel Başkanımız Erkan Baş’ın, Hatay Milletvekilimiz Can Atalay’ın ailesiyle ortak basın toplantısı gerçekleştirdi.
Silivri’de Erkan Baş, Sera Kadıgil ve Can Atalay'ın Anne Babası Ortak Basın Toplantısı Düzeliyor.
Yayınlanma: 2025-10-01 10:14:00
Silivri’de Erkan Baş, Sera Kadıgil ve Can Atalay'ın anne babası ortak basın toplantısı düzeliyor.
Engelli Hakları Komisyonu | Metinler - Belger
Yayınlanma: 2025-09-18 11:36:00
Etiketler:
Engelli Hakları Komisyonu
Susuzluğun Sebebi Halk Değil, Sömürü Düzenidir!
Yayınlanma: 2025-09-09 11:56:04
İzmir’de yaşanan su kesintileri, basit bir kuraklık meselesi değildir!Bu kriz; kapitalist üretim politikalarının, rant uğruna doğanın talan edilmesinin ve siyasi iktidarın halkçı çözümleri yok saymasının sonucudur.
Bu yaz yaşanan büyük orman yangınları gibi, bugün İzmir’de halkın yaşadığı susuzluk da devletsizliğin en açık göstergesidir. Ne yangınlara müdahale edebilen ne de susuzluğa care bulamayan bu düzen, halka karşı örgütlenmiş, doğaya, canlıya ve yaşama karşı bir sömürü düzenidirTarımda vahşi sulama teknikleri, orman yangınlarının ardından imara açılan araziler, baraj ve sulak alanların maden şirketlerine peşkeş çekilmesi, suyumuzu kurutuyor. Kamu barajlarının şirketlere öncelik tanıması, PETKİM örneğinde olduğu gibi halkı susuz bırakıyor. Betonlaşma yağmur suyunu toprağa ulaştırmazken, altyapıdaki büyük kayıplar görmezden geliniyor. Bugün İzmirli saatlerce susuz kalıyor ama faturalar kabarık gelmeye devam ediyor!Sermayenin sınırsız tüketimi görmezden gelinirken halka “tasarruf edin” deniyor. Bu adaletsizliktir! Su hakkı kısıtlanamaz, gasp edilemez!Halkçı politikalarla su krizine son vermek için;
● Tarımda modern sulama teknikleri teşvik edilmeli,
● Ormanlar korunmalı, imar rantına son verilmeli,
● Barajlar halkın kullanımına açılmalı, özelleştirme politikaları terk edilmeli,
● Maden alanlarındaki kontrolsüz su kullanımlarına sınırlamalar getirilmeli,
● Yağmur suyunu değerlendiren projeler hayata geçirilmeli,
● Adil vergi ve tasarruf politikaları uygulanmalı,
● Yerel yönetimler altyapıyı güçlendirmeli, geri dönüşüm projeleri desteklenmeli,
● Halkın katılımıyla şeffaf yönetim sağlanmalıdır.
İzmir halkı susuzluğa mahkûm değildir! Bu kriz çözümsüz değildir, ancak çözüm halkçı ve bilimsel politikalarla mümkündür.Türkiye İşçi Partisi olarak diyoruz ki:Su, sermayenin sınırsızca sömürebileceği bir kâr aracı değil, temel bir yaşam hakkıdır.Bu hakkı savunmak için mücade edeceğiz, hesabı soracağız!
Ahmet Şık'ın Tbmm'deki Komisyon Konuşması
Yayınlanma: 2025-08-12 22:24:00
İstanbul Milletvekilimiz Ahmet Şık, TBMM'de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu'nun üçüncü toplantısında konuştu.
Ahmet Şık'ın Tbmm'deki Komisyon Konuşması
Yayınlanma: 2025-08-05 18:59:00
Türkiye’nin içinde bulunduğu bu hassas dönemeçte Anayasa Mahkemesi’nin defalarca kez vermiş olduğu kararlara rağmen anayasaya aykırı biçimde Silivri’de tutsak edilen Hatay Milletvekilimiz Şerafettin Can Atalay’ı selamlayarak başlamak istiyorum.
Böylesi önemli bir süreçte, “Demokrasi, Barış ve Eşit Yurttaşlık” üzerine son derece yetkin bir hukukçu olan Can’ın Silivri’de diğer bir dizi siyasi tutsak ile hala rehin tutuluyor olması bu Meclis’in utanç vesikalarından biridir. Bunun özellikle altını çizmek istiyorum. Kendisi aramızda olsa idi bugün bu sırada benim yerime o oturacaktı. Ancak biz Parti Meclisi’mizin aldığı karar ile kendisini, partimiz bünyesinde oluşturduğumuz bir iç komisyon heyetinin Başkanı olarak görevlendirdik ve onun da katılımıyla hazırladığımız değerlendirmeleri buradan paylaşacağız.
***
Komisyonun esasına dair görüş ve değerlendirmelerimizi ilerleyen toplantılarda detaylı biçimde ortaya koyacağız.
Takdir edersiniz ki, bugüne dek yürütülen süreç bütünüyle bir arka kapı diplomasisi olarak tarif edilebilir. Arka kapılarda konuşulanların ve paylaşılanların ne olduğunu bilmediğimiz için de bu koşullarda detaylı bir değerlendirme ortaya koymamız beklenemez.
Bununla birlikte girizgah mahiyetinde, her ne kadar iktidar cephesi bu kavramın kullanılmasından imtina etse de Kürt Sorunu’na dair perspektifimizi ortaya koymaya çalışacağım:
Birinci Türkiye İşçi Partisi’nin 1970 yılında düzenlediği dördüncü kongresinin kararları arasında şu ifadeler yer almaktadır:
“Türkiye’nin Doğu’sunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, (…) Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün antidemokratik, faşist,
baskıcı, şoven-milliyetçi akımların amansız düşmanı olan partimiz tarafından desteklenmesinin olağan ve zorunlu bir görev olduğunu, (…) Parti’nin, Kürt
sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilân eder.”
Bu ifadeler Türkiye tarihinde bir ilktir, Kürt Sorunu resmen bir parti kongresinde ilk kez birinci TİP tarafından tanınmış ve ne yazık ki bu karar nedeniyle parti kapatmaya maruz kalmış, yöneticileri ise tutuklanmış, bedeller ödemiştir.
Biz, Kürt sorununu, Osmanlı dönemindeki Kürt ayaklanmalarından bugüne ulusal mücadelelerin tarihselliği içinde ele alıyor ve sermaye egemenliğinin bir sonucu ve sınıf mücadelesinin bir başlığı olarak görüyoruz. Yoksul Kürt emekçileri Türkiye işçi sınıfının önemli bir unsurudur; Türk ve Kürt emekçi halklarının tarihsel çıkarları hiç şüphesiz ortaktır. Bizim için, Kürt halkının haklı taleplerinin savunulması ve desteklenmesi ülkemizdeki bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm mücadelesinin önemli bir başlığıdır.
*İnkar politikalarıyla başlayıp bugüne kadar gelinen süreçte Kürt sorunu şiddet, ölümler, faili meçhuller, kayıplar, anti-demokratik, faşizan uygulamalar, seçme seçilme hakkının gaspedilmesi gibi bir dizi farklı biçimde kendini göstermiştir. Bu biçimlerin her biri toplumumuzda telafisi zor derin yaralar açmış; çoğunlukla acılar yoksul evlerin payına düşmüştür. Bir yandan Taybet analar, sırtında tek bir kazağı ve ayağında terlikleriyle 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’lar yitip gitmiştir, diğer yandan hep yoksul evlere şehit haberleri gelmiştir.
Bugünün Türkiye’sinin en büyük utançlarından biri olarak değerlendirilebilecek siyasi tutsaklar ve kayyum siyaseti; büyük ölçüde Kürtler ve sosyalistlere karşı başlatılmış ancak yerleşik hale getirilmiş uygulamalardır. Bugün CHP’li belediyelere de kayyum atandığı, belediye başkanlarının iddianameleri bile hazırlanmadan tutuklandıklarını görmekteyiz.
Barışın tesis edilmesinde en başta şiddetin durmasına ve silahların susmasına ihtiyaç duyulduğu açıktır. Bu bağlamda silahları bırakma çağrısı, PKK’nin fesih kararı ve geçtiğimiz günlerde gerçekleşen silah yakma töreni çok hayati adımlardır. Bu adımların atılmasından umutlanmaktayız.
Ancak çok boyutlu sorunlar yumağının ortasında bu nedenle biz, barışın yalnızca silahların bırakılmasıyla tamamlanacak pasif bir hâl değil; demokrasi ve eşit
yurttaşlık temelinde kurulacak aktif bir çözüm olduğuna inanıyoruz. Önümüzdeki dönemde atılması gereken adımlar da bu yaklaşıma dayanmalıdır.
Van’a kayyum atama girişiminde de dile getirdiğimiz gibi, Van’a kayyum atanırken İzmir’de demokratik yaşam olmaz. Esenyurt’a kayyum atanırken ya da Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Can Atalay, Ekrem İmamoğlu haksız yere içeride tutulurken de demokratik bir çözümden söz edemeyiz.
Bu doğrultuda, Kürt halkının özgün ve özgül konumunu gören ama geniş anlamda bir demokratikleşme sorununun altını çizmek zorundayız. Dolayısıyla, toplumsal barış ve demokrasi için, Türkiye’de eşit bir yurttaşlık atmosferinin tesisi için atılması gereken acil adımları şöyle görüyoruz:
Türkiye’nin Adalet, Özgürlük, Demokrasi ve Eşit Yurttaşlık ihtiyacı istisnasız herkes için haktır ve uygulanması bir zorunluluktur.
Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları istisnasız uygulanmalı ve komisyon bu yönde yazılı ortak irade beyanı sergilemelidir.
Başta, tamamen keyfi uygulanan Terörle Mücadele Kanununun kaldırılmalı; temel hak ve özgürlükleri sınırlayan ve kriminalize eden, düşünce ve ifade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşlerini engelleyen TCK’nin ilgili hükümleri ve 2911 Sayılı Kanun evrensel hukuk normlarına uygun hale getirilmelidir.
Siyasi ve adli suçlarda infaz eşitliğinin sağlanması yönünde yasal değişiklik yapılmalı, bunun ötesinde siyasi suç mevhumu bütünüyle bertaraf edilmeli, devlet aygıtı bütünüyle siyasi suç kovuşturmaya yönelik bir araç olmaktan çıkarılmalıdır.
Üniversite öğrencilerine okul ve yurtlarda disiplin soruşturmalarının kapsamının daraltılmasına dönük yasal değişiklikler yapılmalıdır.
Tutuklama şartlarındaki cezaların alt sınırı arttırılarak pratikte de istisnailiği yasal güvenceye kavuşmalıdır.
Hasta tutsakların tahliye süreçlerinin hızlandırılmasına dönük yasal değişiklik yapılmalıdır.
Başta Barış akademisyenleri olmak üzere hukuksuz KHK’lerle işsiz bırakılanların görevlerine iadeleri ile geriye dönük haklarının tazmini sağlanmalıdır.
Kayyımlar derhal kaldırılmalı ve seçilmişler görevlerine iade edilmelidir.
Anadilinin, eğitim dahil her alanda kullanılması için imkanların geliştirilmelidir.
Suç işleyen kamu görevlilerinin yargılanmalarının önündeki yasal engeller kaldırılmalıdır.
Komşu ülke ve halklarla barışçıl bir dış politikada, savaşsız bir bölge ve dünya anlayışında buluşulmalıdır.
Ayrıca, Türkiye’de Kürtler’in bir sorunu olmadığı algısı yıkılmak ve toplumsal barış sağlanmak isteniyorsa, adalet, hakikat ve hafıza komisyonları kurulmalı ve bunlar işletilmelidir. Toplumsal bir barış ancak böyle sağlanabilir.
***
Bunlarla birlikte, ilk elden, komisyon çalışmalarının son derece şeffaf yürütülmesinin bir zorunluluk olduğunu söylemek zorundayız.
Kürt Sorunu’nun çözümü açısından bugüne dek edindiğimiz tecrübeler gerçek, kalıcı ve adil bir barışın ancak sürecin toplumsallaşmasıyla mümkün olabileceğini bize öğretti.
Sürecin toplumsallaşması açısından bu komisyonun varlığını önemsiyoruz. Farklı siyasi partilerin görüş, öneri ve değerlendirmelerini tüm toplumun görebileceği biçimde açık, net ifade edecek olması bile başlı başına önemlidir.
Komisyon, toplumda oluşan kaygıları gideren, şüpheleri ortadan kaldıran ve somut adımların atılmasına vesile olacak bir çalışma sergilemek durumundadır.
Biz bunu yapmaya, silah bırakma sürecinin sona ermesine dair düzenlemeleri merkeze alan ve gerçek bir barışın sağlanması için en önemli unsur olan demokratikleşmeye dönük adımların atılacağı bir komisyon çalışması için tutum alacağız.
Komisyonun adı meselesinin kısır tartışmalara sebebiyet vermemesi gerekir. Bu bağlamda komisyonun amacı ve işlevi daha büyük bir önem ve anlam taşımaktadır. Siyasi tutsakların durumunun demokratikleşme adımlarıyla çözülmesi, kayyum siyasetinin ortadan kaldırılması ve silah bırakmanın tüm aşamalarıyla sağlanması bizim için komisyonun amacını ve işlevini ortaya kayacak önemli başlıklardır.
Komisyon bu başlıkları ana amacı olarak belirlemelidir. Aksi takdirde komisyon sadece “Silah Bırakmanın Usul ve Esaslarına Dair Komisyon” işlevi görür. Bu da gerçek, adil ve kalıcı bir barışın sağlanmasını sekteye uğratır. Çünkü yalnızca silah bırakma ile sınırlanmış bir süreç ancak ateşkes anlamı taşıyacaktır.
Oysa biz kayıtsız şartsız barışın peşindeyiz. Bu tip süreçlerde ateşkesin bir zorunluluk olduğu açıktır ancak ateşkesler kalıcı, gerçek ve adil bir barış ile taçlanmadıkça uzun vadede anlamlı sonuçlara yol açmazlar.
Demokratik siyaset zeminin önünün açılması, bu ateşkesi barışla neticelendirilecek düzenlemelerin yapılması için komisyon ciddi bir görev ve sorumluluk üstlenmeli.
Komisyonun adının da bu yüzden, bu başlıkları içerecek ve komisyonun ana amacının bu olduğunu gösterecek biçimde “Barış, Demokrasi ve Eşit Yurttaşlık Komisyonu” olmasını öneriyoruz.
***
Komisyonun esasen şeffaf ve katılımcı olması bizim en temel taleplerimizdir.
Dolayısıyla komisyon, istisnai durumlar dışında genel ilke olarak basına açık biçimde çalışmalarını sürdürmeli, TBMM’nin tüm çalışmalarında olduğu gibi tam tutanak altına alınmalı, farklı toplumsal kesimlerin temsilcilerinin davetli olarak katılımıyla, mümkün olan en geniş kesimlerin görüşlerini ifade etmesi sağlanmalıdır.
Komisyonun oluşturulmasındaki temel maksadın bu sürecin toplumsal meşruiyetinin sağlanması olduğu açıktır. Bu nedenle komisyonun da üye tamsayısının 2/3’ü üzerinden karar alması toplumda oluşan haklı kaygı ve şüpheleri gidermenin en etkili yoludur. Barışın tüm toplumun temel bir ihtiyacı
olduğunu gözeten ve bunu küçük siyasi hesaplara heba etmeyen bir anlayışın egemen olması için nitelikli çoğunluk bu oranla belirlenmelidir.
Komisyon üyelerinin konuşma süresinin siyasi parti grubu olanlar ve olmayanlar arasında eşitliğe aykırı biçimde belirlenmesi kabul edilemez. Böylesine önemli bir komisyonda dahi bu denli küçük bir matematiğin işletiliyor olmasından derhal geri dönülmelidir. Hali hazırda grubu bulunmayan siyasi partilerin tek vekilleriyle kullanabileceği sürenin üst sınırı bellidir. Bu yüzden süre sınırının eşit hale getirilmesi gerekmektedir.
Komisyon gündeminin nasıl belirleneceği yine önemli bir başlıktır. Gündem yalnızca Başkan tarafından belirlenmemeli, katılımcılığa ve çok sesliliğe uygun olarak gündem maddeleri yine üye tamsayısının 2/3 çoğunluğu ile belirlenmelidir.
Kendi adımıza sürecin ruhuna uygun bir hassasiyet ve özen içinde tutum alacağımızı buradan bir kez daha beyan ediyoruz. Buna uygun olarak karar vericiler de aynı tutumda olmalı, komisyon işleyişini kendi yararlarına uyacak ve sadece kendi kontrollerinde ilerleyecek biçimde düzenlemeye çalışmamalıdır.
Bu komisyon sürece katkı koyabilecek hiçbir siyasi aktörü dışlamamalı, şeffaflığı, ve katılımcılığı en yüksek dereceden gözetmeli,, halkın, toplumun farklı kesimlerinin sesini duyurmasına olanak tanımalı ve demokratik talepleri asla pazarlık malzemesi etmemelidir.
Bir kez daha söylüyoruz, Barış bizim için ekmek gibi su gibi bir ihtiyaç ve bunu küçük siyasi hesaplara heba edemeyiz.
Komisyon çalışmalarımız boyunca tüm adımlarımız, barışın tesisi konusunda halkımızın istek ve beklentileri ile Türk ve Kürt emekçilerinin ortak çıkarları doğrultusunda eşit yurttaşlık temelli, demokratik bir barış siyaseti yönünde olacaktır. Bu bağlamda sadece Türkiye İşçi Partisi’nin değil, tüm siyasi partilerin gerçek ve kalıcı bir barışın inşasında ortak sorumluluk üstlenmesi gerektiğini hatırlatıyoruz.
Yolumuz açık önümüz barış olsun.
Kent ve Yerel Yönetimler Çalışma Grubu Bilgi Notu
Yayınlanma: 2025-08-03 07:10:00
Konutun Finansallaşmasında Yeni Aşama: Gayrimenkul SertifikasıGayrimenkul Sertifikası olarak tanıtılan uygulama, barınma hakkına erişimin temel koşulu olan konutun, servet birikimi aracı olarak yatırım ve kâr amaçlı kullanımı önceliklendiren politika tercihlerinin geldiği yeni bir eşiktir. Kentsel toprak üzerinden üretilebilecek arazi rantını azami düzeye taşımayı hedefleyen finansal bir enstrüman olan Gayrimenkul Sertifikası proje finansmanı sağlamak için geliştirilmiştir. Gayrimenkulü, menkul kıymete dönüştürmeyi amaçlar.
Konutu spekülatif bir yatırım aracı olarak, küçük hisselere bölerek biriktirilebilecek bir meta olarak yeniden tanımlayan bu politika aracı barınma ve yaşamsal ihtiyaçları yok sayıyor. Gayrimenkul sertifikası, finans piyasasını kentsel mekân üzerinden genişleterek yeni yatırımcılar tanımlayıp kentsel arazinin kullanım değerini pratikte ortadan kaldırmak üzerine kurgulanmıştır.
Bu sistemin dikkat çekici etkilerinden biri de, yurttaşlara barınma hakkı değil, yatırımcı olma umudu sunmasıdır. Konut, yaşamsal bir ihtiyaç olmaktan çıkarılıp “doğru zamanda yatırım yapanın kazanacağı” bireysel bir fırsata indirgenmektedir. Böylece, barınmaya erişememek toplumsal bir eşitsizlik değil, kişisel bir başarısızlık gibi algılanmaktadır. Bu anlayış, yurttaşın kamusal hak talep eden bir özne olmaktan çıkarılıp piyasa içinde yalnız bırakılmış bir bireye dönüşmesine neden olmaktadır.
‘Konut sahibi olma imkânı’ gibi yansıtılan bu finansal araç, ‘küçük yatırımcı’ olarak görülen düşük-orta gelir sahibi yurttaşların birikimlerine, büyük ölçekli rant projelerine finansman sağlamak için el koymak için de yeni bir eşik olarak görülmelidir. Sertifikaların borsada alınıp satılması, sertifika fiyatlarını piyasa dalgalanmalarına açık hale getirmektedir.
Teoride projenin ilerlemesiyle değer artışı beklenirken, projenin değerinin azalması durumunda sertifika sahiplerinin, konut alabilecek sayıda sertifika alamaması ve hatta yatırdıkları parayı kaybetme riski bulunmaktadır. Projenin dezavantajları ve risklerinin yatırımcıya bağımsız bir şekilde açıklanmaması, potansiyel yatırımcıların karşılaşabileceği riskleri tam olarak anlamalarını engellemektedir.
Gayrimenkul Sertifikasının İlk Uygulaması: Yeşil alan talanı, askeri alanın ranta açılması ve proje riskinin küçük yatırımcıya ihalesiSertifika ihracı ile öngörülen proje, İstanbul’un askeri alanlarından biri. Esenler İlçesinin kuzeyinde yer alan askeri alan, Kanal İstanbul ile beraber rezerv alan ilan edilmişti. Bu alanın bir kısmı Esenler Belediyesine tahsis edilmişti.
Yer seçimi dışında projenin temel sorunu, konut ihtiyacını karşılamaktan ziyade bir finansman aracı olarak kurgulanmış olmasıdır. Bu model, doğrudan konut edindirme amacına hizmet etmekten çok, projelere sermaye sağlamayı hedeflemektedir. Bu durum, özellikle konut sahibi olmak isteyen bireyler için gerçek bir çözüm sunmaktan uzak kalmaktadır.
Barınma, yalnızca bireysel bir ihtiyaç değil; toplumsal adaletin gereği olan kamusal bir haktır. Devletin, herkesin güvenli, erişilebilir ve insan onuruna yakışır konutlarda yaşamasını sağlama yükümlülüğü vardır. Bu yükümlülük, yalnızca anayasal ilkelerle değil, aynı zamanda Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları belgeleriyle de tanımlanmıştır. Ancak konut üretiminin piyasa kurallarına devredilmesi, bu hakkın içeriğini fiilen boşaltmakta ve yurttaşı bu temel hakkına piyasa içinden ulaşmaya zorlamaktadır.
Bu bölgede konutlar ve Millet Bahçesi inşa edildi. (Şekilde kırmızı daire içindeki kısım). Sertifikaya konu alan Başakşehir İlçesinde, Sultangazi ilçe sınırında yer alıyor. Proje görsellerinden anlaşılan sertifikaya konu alan, İlçe sınırındaki bölgede (şekilde turuncu işaretli).
İstanbul’un önemli boş alanlarından biri bu şekilde pazarlanmaya çalışılıyor. Web sitesinde proje ile ilgili bilgiler sunulmuş. Bu görsellerden askeri alanın tamamının planlandığı anlaşılıyor. Konutun değeri ve kaç sertifika ile alınabileceği gibi kritik unsurlar TOKİ tarafından belirlenecek olup bağımsız bir kurum yerine
projeyi geliştiren kuruma tüm karar mekanizmasını veriyor. Fiyatın bağımsız değerleme kuruluşlarından alınan rapor ile belirlendiği ifade edilse de rapor sertifikanın tanıtıldığı web sayfasında yer almıyor. Bu bilgilerin erişilebilir olmaması, bu değerli kentsel arazi üzerindeki finansal spekülasyon riskini daha da yoğunlaştırmaktadır.
Barınma hakkını piyasa mantığıyla tanımlayan uygulamalara karşı, kamu yararını gözeten, katılımcı ve dayanışmacı konut politikalarının geliştirilmesi zorunludur. Konut üretiminin kamusal bir sorumluluk olarak ele alındığı, yerel yönetimlerin, meslek örgütlerinin ve yurttaşların karar süreçlerine aktif katılım sağladığı modeller, yalnızca barınma sorununu çözmekle kalmaz; aynı zamanda kent hakkının kolektif olarak yeniden inşa edilmesini mümkün kılar.
Etiketler:
Bilim Kurulu
Orman Yangınları: Türkiye'nin Göz Göre Göre Kaybettiği Doğal Varlık
Yayınlanma: 2025-07-28 11:17:00
Durum Tespiti: Her 10 Yangından 9’u İnsan Kaynaklı
Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle Akdeniz iklim kuşağında yer alıp özellikle yaz aylarında sıcak ve kuru havaların etkisiyle doğal yangınlara maruz kalan bir ülkedir. Ancak, Orman Genel Müdürlüğü resmi verilerine göre Türkiye’de 1997-2023 yılları arasında çıkan orman yangınlarının %88,66’sı doğal olmayan nedenlerle meydana gelmiştir. Özellikle ihmaller ve altyapı kaynaklı kazalar nedeniyle çıkan yangınlar, toplam yangınların yarıdan fazlasını oluşturmaktadır. Bu veriler, Türkiye'nin orman kayıplarının büyük ölçüde önlenebilir nedenlere dayandığını göstermektedir.
Enerji nakil hatlarının bakım eksikliği, elektrik panolarının kontrolsüz kullanımı, trafolarda yaşanan arızalar gibi etkenler orman yangınlarının başlıca nedenleri arasındadır. Her ne kadar anız yakma ya da izmarit atma gibi bireysel nedenler de yangınlara sebep olabilse de, kamusal bir hizmet olan elektrik üretimi ve dağıtımının özelleştirilmesi sonrasında yetkili devlet kurumları tarafından şirketlerin faaliyetlerinin ve altyapı eksikliklerinin denetlenmemesi ise, yangınların arkasındaki asıl nedenler arasındadır.
Son yıllarda yangın sayısı oransal olarak çok fazla artmamış olsa da, yanan alan miktarının ciddi oranlarda (%2007-2011'de %73, 2017-2021'de %406) artmış olması, yangınlara erken müdahaledeki yetersizlikleri işaret etmektedir. 2020 yılında yanan alan miktarı 2,5 kat artarak 20.971 hektara ulaşmasına rağmen bu artış yeterince sorgulanmamıştır. Dolayısıyla 2021’de yaşadığımız, geniş bir coğrafyaya yayılan büyük orman yangınları göz göre göre gelmiştir. Bu tür büyük yangınlar insan ve canlı hayatı ile yerleşim yerleri üzerinde doğrudan yıkıcı etkiler yarattığı gibi bütçeyi de olumsuz etkilemektedir. Orman Genel Müdürlüğü’ne ayrılan kamu bütçesinin çoğu önleme faaliyetlerine değil yangın söndürme faaliyetlerine harcanmaktadır.
İklim Krizi Etkisi: Yangın Sezonu Uzar, Risk Artar
Küresel iklim krizi, ortalama sıcaklıkları yükselterek yangın mevsimini uzatmakta, kuraklıkla beraber bitki örtüsünü tutuşmaya son derece elverişli hale getirmektedir. Bunun yanında aşırı yüksek sıcaklık anomalisinin yaşandığı gün sayısını arttırarak yangın riskini yükseltmektedir. Özellikle Akdeniz, Güneybatı Anadolu ve Ege bölgelerinde etkili olan “fönlü rüzgarlar”, yangının şiddetini de artırmaktadır. Ayrıca yanan ormanların hem yok olmak suretiyle karbon yutağı özelliğini kaybetmesi, hem de atmosfere yoğun miktarda karbon salımıyla iklim değişikliğini tetiklemesi, iklim değişikliği sürecinin kümülatif bir etkiyle hızının artmasına sebep olmaktadır.
Müdahale Sisteminde Ciddi Zaaflar
Türkiye'nin orman yangınlarına müdahale sistemi hem hava hem kara unsurlarında yetersiz donanım, eksik personel ile planlama, eğitim ve yönetim faaliyetlerinde çarpıklıklarla karşı karşıyadır:
Yangın söndürme uçakları kiralama modeli sürdürülemezdir. Yüksek maliyetli ve garanti saat sistemi ile çalışan hava araçları yangına verimli müdahalede etkisiz kalmaktadır.
Türk Hava Kurumu’nun elindeki uçaklar, teknik şartnamelere koyulan yapay kriterler nedeniyle ihaleye dahi sokulmamıştır. 2021 yangınları sırasında, Tarım ve Orman Bakanı'nın "THK'nın elinde buralarda rahatlıkla kullanılabilecek uçak falan yok" demesine rağmen, Türk Hava Kurumu (THK) Gökçen Havacılık'ın filosunda 11 adet M-18 Dromader ve 9 adet CL-215 Bombardier tipi yangın söndürme uçağı ve 11 adet döner kanat helikopteri bulunduğu bildirilmiştir. Bu uçakların, OGM'nin hazırladığı teknik şartnamedeki (5000 litre su taşıma kapasitesi gibi) 100 litrelik fark nedeniyle ihaleye dahi başvuru yapamaması, THK uçaklarının atıl kalmasına neden olmuştur. Bu durum halen sürmektedir.
Ülkemizin yangın söndürme uçağı envanteri yetersizdir. Yangın potansiyeli benzer olan ülkelerle karşılaştırıldığında durumun vehameti daha belirgin hale gelmektedir. Yüzölçümü Türkiye'nin %17'si olan Yunanistan'ın en az 49 yangın söndürme uçağı varken, Türkiye'nin kendi envanterinde yangın söndürme uçağı sadece 27 adettir.
Yer ekiplerinde personel eksikliği yaşanmakta; arazöz ekipleri olması gerekenin çok altında sayılarla görev yapmaktadır.
2025 yılının ilk altı ayında, Orman Genel Müdürlüğü’ne bu yıl için ayrılan 45 milyar 494 milyon TL’lik bütçenin yalnızca üçte biri, yani 15 milyar 963 bin TL’si harcanmıştır. Kamu kuruluşlarına dayatılan tasarruf tedbirleri nedeniyle yangınlara müdahalede hayati rol oynayan orman yollarının inşası, personelin koruyucu donanımları ve kara aracı kiralamaları gibi ihaleler yüksek maliyetli görülerek iptal edilmiştir.
İktidarın yanlış ve plansız ekonomi politikaları nedeniyle orman köylerindeki genç nüfusun azalarak büyük kentlere göç etmesi ve köylerdeki yaş ortalamasının yükselmesi yangına ilk müdahaleyi yapacak insan kaynağının yetersiz kalmasına neden olmaktadır.
Orman işçilerinin eğitim olanakları her geçen yıl azaltılmakta, işçiler yangınla mücadelede hazırlıksız bırakılmaktadır. Örneğin 10 işçinin yaşamını yitirdiği Eskişehir yangınından yalnızca üç ay önce, Antalya'daki yangın eğitim merkezinin Turizm Bakanlığı’na tahsis edilip otel projesine dönüştürüldüğü ortaya çıkmıştır. Yangınla mücadelede görev alacak binlerce personel için eğitim olanakları bilinçli olarak yok edilmiş, bunun yerine turizm rantı tercih edilmiştir.
İş Güvenliği Açısından Kritik Eksiklikler
Yangınla mücadelede görev alan işçiler, yeterli eğitim, ekipman ve güvenlik koşullarına sahip değildir. Sahada çalışan personelin büyük bir kısmı yanmaz kıyafet, göz ve solunum koruyucu gibi kişisel koruyucu donanımlardan yoksun olarak çalışmakta ve sıklıkla düz pamuklu tişörtlerle yangına müdahale ettikleri gözlemlenmektedir.
İşçilerin çoğu geçici statüdedir ve görev süresince fazla mesai, izin kullanamama, sağlık desteğine erişememe gibi sorunlarla karşılaşmaktadır. İş güvenliği açısından bu koşullar kabul edilemez düzeydedir.
Müdahale Etkisi Değil, Hasar Büyüyor
Son yıllarda yangın sayısı yavaş artmasına rağmen yanan alan miktarı %400’ün üzerinde artmıştır. Bu, erken müdahalede ciddi zaaflar olduğunun göstergesidir. Bu zaaflardan en belirgin olanı ise koordinasyonsuzluk ve sürece bilimsel, doğanın ve toplumun yararına değil, siyasi saiklerle yaklaşılmasıdır. Örneğin, önceki dönemde AKP yönetiminde olan Aydın Koçarlı Belediyesi’ne Orman Genel Müdürlüğü tarafından tahsis edilen arazöz, 2024 yerel seçimleri sonrasında belediye CHP’ye geçince, geçtiğimiz aylarda geri alınmıştır.
Yangınların neden olduğu her türlü hasarın giderilmesi ve bölgenin geri kazanılması için yangın sonrasında bilimsel analizle uygun yöntemlerin belirlenmesi gerekirken bu alanların nasıl talan edileceğinin hesabının yapıldığı görülmekte, birçok örnekte yangın bölgeleri “orman vasfını kaybettiği” gerekçesiyle ranta ve yapılaşmaya açılmaktadır.
Ne Yapmalı
1. Yönetim Reformu
Yangın müdahale sürecinde tüm yetki, yangın uzmanlığı bulunan teknik personele bırakılmalı; siyasi müdahalelere açık komuta zinciri kaldırılmalıdır.
Yerel yönetimlerin müdahale sürecine aktif olarak katılması sağlanmalı, koordinasyon protokolleri siyasi saiklerin dışına taşınarak güncellenmelidir.
Orman köylülerine eğitim verilmeli, gerekli ekipmanlar sağlanmalı ve bulundukları bölgelerdeki orman yönetimi süreçlerine dahil edilerek Orman Genel Müdürlüğü ekipleriyle koordinasyonu sağlanmalıdır.
Türkiye gibi orman yangın riskinin yüksek olduğu ve küresel iklim değişikliğiyle beraber riskin giderek arttığı Akdeniz Havzası ülkeleri ile birlikte ortak izleme ve müdahale donanımının geliştirilmesi, ortak eğitim ve tatbikatların düzenlenmesine öncülük edilmelidir.
2. Altyapı Denetimi
Özelleştirilen orman işleri, enerji ve ulaşım hizmetleri kamulaştırılmalı, altyapılarında yangın risk analizleri yapılmalı, düzenli denetimler yasayla zorunlu hale getirilmelidir.
Yüksek ısı noktaları ve yangınların gözlenip erken müdahale edilmesi için Orman Genel Müdürlüğü uzaktan izleme sistemlerine entegre olmalıdır. Uyduyla takibin yanında insansız hava araçları düzenli gözlem faaliyetlerinde bulunmalıdır.
3. Koruyucu Donanım ve Eğitim
Tüm yangın işçilerine kişisel koruyucu donanım sağlanmalı, kullanımı denetlenmeli, bu donanımlar olmadan yangına çıkılmasına izin verilmemelidir.
Otel yapılmak üzere peşkeş çekilen eğitim alanları ivedilikle eski formasyonlarına geri dönmeli, yeni eğitim alanları kurulmalıdır.
Yangına müdahale personeli ve gönüllüler için sürekli ve uygulamalı eğitim programları zorunlu hale getirilmelidir.
4. Yangın Öncesi Hazırlıklar
Yangınla mücadelenin esas olarak yangın başlamadan önce başlaması gerekliliği göz önüne alınarak, yanıcı madde yükü azaltılmalı, orman içi ve çevresindeki alanlarda yangına dirençli peyzaj teknikleri uygulanmalıdır.
Su kaynakları, beton havuzlar ve erişim yolları teknik standartlara uygun biçimde yaygınlaştırılmalıdır.
5. Restorasyon Süreçleri
Yangın sonrası alanlar rant projelerine açılmamalı, bilimsel temelli orman ekosistemi restorasyonu yapılmalıdır. Özellikle Akdeniz tipi ekosistemlerin yangına uyarlanmış oldukları göz önüne alınarak, yanan alanlar doğal süksesyon sürecine bırakılıp monokültür ağaçlandırma yapılmaması gerekmektedir.
Biyoçeşitlilik, toprak yapısı ve su kaynakları gözetilerek uzun vadeli planlar hazırlanmalıdır.
Ülkemiz ne yazık ki orman yangınlarıyla mücadelede bilimsel yaklaşım, istihdam ve yönetim anlamında çağın gerisinde kalmaktadır. Doğal varlıklarımız sadece yanmamakta, aynı zamanda Saray Rejimi tarafından kasıtlı olarak korunmamaktadır. Yalnızca özelleştirmeler yoluyla kamusal hizmetleri tasfiye ederek değil, maden yasası gibi ormanları, zeytinlikleri, meraları şirketlerin talanına açan uygulamalarla da varlıklarımız savunmasız bırakılmaktadır. Bir yandan “yeşil vatan” deyip diğer yandan yurdumuzun yeşilini yok edecek adımlar atılamaz. Varlıkların korunması bir tutarlılık meselesidir.
TİP Bilim Kurulu Ekoloji Çalışma Grubu olarak, ormanlarımızın korunmasının bir ekolojik zorunluluk olduğu kadar, sınıfsal ve toplumsal bir sorumluluk olduğuna inanıyoruz. Bu süreçte tüm kamu kurumlarını, akademik çevreleri, emek örgütlerini ve yurttaşlarımızı doğamıza sahip çıkmaya çağırıyoruz.
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
BİLİM KURULU EKOLOJİ ÇALIŞMA GRUBU
Etiketler:
Bilim Kurulu
Parti Sözcümüz Sera Kadıgil'in Tbmm Basın Toplantısı
Yayınlanma: 2025-07-18 22:25:00
Parti Sözcümüz Sera Kadıgil'in 18 Temmuz 2025 tarihli TBMM Basın Toplantısı.
Genel Başkanımız Erkan Baş'ın ABD İncirlik Üssü Önündeki Konuşması
Yayınlanma: 2025-07-16 22:26:00
Genel Başkanımız Erkan Baş, parti örgütümüzün Adana’daki İncirlik Üssü’nde düzenlediği eylemde yaptığı konuşmada “Bu ülke mutlaka bağımsız bir ülke olacak, bu ülke mutlaka özgür bir ülke olacak! Kahrolsun Amerikan emperyalizmi, kahrolsun Katil İsrail, kahrolsun işbirlikçiler!” ifadelerini kullandı.İncirlik Üssü’ne doğru yapılan yürüyüşün ardından bir basın açıklaması düzenlendi. Erkan Baş, basın açıklamasında yaptığı konuşmada “Tanklara, toplara, füzelere, silaha karşı elde taş ile direnen Filistinlileri selamlıyoruz” şeklinde konuştu. “Bu ülke mutlaka bağımsız bir ülke olacak, bu ülke mutlaka özgür bir ülke olacak” diyen Baş, bunun için ABD ve İsrail ile işbirlikçilerinin bu topraklardan sökülüp atılması gerektiğinin altını çizdi. İktidara da seslenen Baş, “Görelim yerliliğinizi, milliğinizi! Görelim antiemperyalizminizi, görelim Filistin'e desteğinizi, görelim Amerika’ya posta atışınızı! Kapatın bu üssü” ifadelerini kullandı.
Genel Başkanımız Erkan Baş'ın Tbmm Basın Toplantısı
Yayınlanma: 2025-07-09 22:26:00
Genel Başkanımız Erkan Baş, TBMM'de haftalık basın toplantısını düzenledi.
Zeytine, Ormana, Meraya Maden İçin Saldırı Önergesine Hayır
Yayınlanma: 2025-06-18 11:46:00
13 Haziran 2025’te Meclis Komisyonu’na sunulan önerge ile 2872 sayılı Çevre Kanunu, 3213 sayılı Maden Kanunu, 4342 sayılı Mera Kanunu ve 5346 sayılı Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının Elektrik Enerjisi Üretimi Amaçlı Kullanımına İlişkin Kanun ve 3194 sayılı İmar Kanunu’nda değişiklikler önerildi.
Farklı kanunlardaki değişikliklerin oluşturduğu çerçeve, resmi çok net gösteriyor. Ülkenin topraklarının yarısından fazlasının madenlere ruhsatlandırılması iktidara ve madenci şirketlere yetmiyor.
23 yılda 22 kez değiştirilen Maden Kanunu’nda pek çok kez getirilen orman, zeytinlik ve mera alanlarında maden arama ve açılması önerisini AKP iktidarı yeniden önümüze getiriyor. Zeytin Kanunu, Orman Kanunu, Mera Kanunu’nda daha önce defalarca kez madenler için değişiklik önerisi geldi. Yasalarla korunan bu alanlarda maden açılmasının önündeki engellerin ortadan kaldırması isteniyor.
Hatırlayalım! 1 Mart 2022 tarihinde sabaha karşı, 31765 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı tarafından hazırlanan Maden Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile maden yönetmeliğine zeytinlik alanların talanı düzenlemesi getirilmişti. Bu yönetmelik ile, tıpkı bugün olduğu gibi, madenlerin karşısında zeytinlikleri koruyan tüm engeller ortadan kaldırılmaya çalışılmıştı. Tüm yurttan çıkarılan itiraz sesleri, onlarca kurumun ve yurttaşın açtığı davalar, sokakta, zeytinliklerde süren mücadele sonucunda Danıştay 8. Mahkemesi Temmuz 2024 tarihinde yönetmeliği, Zeytin Kanunu’na aykırı olduğu gerekçesi ile iptal etmişti. Türkiye’deki 190 milyon zeytin ağacını korumak için ülkenin her yerinden sesimizi çıkardık ve zeytinliklerimiz kazandı.
Zeytinliklere Bu Defa Adresi Belli Saldırı
Zeytinliklere maden için göz diken yönetmelik ve yasa değişikliklerinin gerekçesi, dün de bugün de elektrik ihtiyacı, “kamu yararı”, “yerli-milli kömür” denilerek, yenilebilir enerji kaynaklarının “dengesizliği” öne sürülerek, maden faaliyeti sonrası yeniden zeytinlik rehabilite edileceği söylenerek yaratılacak tahribat hafifsetilmeye ve yasa tekliflerine meşruluk kazandırılmaya çalışılmaktadır. Daha önce 10 kez denenen ancak her defasında reddedilen, iptal edilen teklifler sonrasında, 11. kez Zeytin Yasası’nın ortadan kaldırılması için yeni bir yasa teklifi yapılmıştır. 13 Haziran 2025 tarihli yasa değişikliği önergesinde ise, arazisi kamulaştırılacak zeytinlik sahibine, zeytinliklerin taşınması için yeni tesis edilecek zeytinlik alanların rayiç bedel üzerinden 10 yıl süreyle kiralama yapılabileceği söylenmektedir. Yüzyıllardır bu topraklarda yaşayan ve tarımla uğraşan vatandaşların gelecekteki yüzyıllarda da topraklarında yaşama hakkının, geçim hakkının ellerinden alınmasını ve yerlerinden yurtlarından edilmesini öneren bu yasa teklifi derhal geri çekilmelidir.
Açık konuşalım. Maden Kanunu’na geçici madde eklenmesi önerisinde işaret edilen, adı söylenmeyen ancak harita ile işaretlenen alanlar Yeniköy, Kemerköy, Yatağan termik santrallerinin kömür ruhsat alanlarıdır. Yıllardır inatçı ve ilham verici mücadelesini sürdüren İkizköylülerin, Milaslıların yenemedikleri iradesini, yasa ile kırma hamlesidir.
Maden Kanunu’na geçici madde ekleyerek kendi kanunuyla korunan zeytinliklerin adrese teslim yok edilmesi, “Zeytinciliğin Islahı ve Yabanilerin Aşılattırılması” hakkında kanunu ihlal edecek ve hatta Zeytin Kanunu’nda da değişiklik yapılmasının önünü açacaktır. Maden açmayı, tüm kanunların üstünde gören bu zihniyetle mücadele, geleceğimiz için hayatidir. Bir ülkenin planlaması, sadece altındaki madene, tüketeceği enerjiye göre yapılamaz. Üstündeki zeytine, köye, su taşkın alanına, dereye bakılmadan planlama yapılamaz. 13 Şubat 2024’te Erzincan İliç’te büyük bir facia ile, 18 Kasım 2021’de Giresun Şebinkarahisar’da, 11 Aralık 2022’de Kastamonu Hanönü’nde çeşitli maden atık depolarının patlaması sebebiyle, hemen dibindeki akarsuya karışmasını yaşadık. Ekosistemin bir bütün olarak korunması gerekliliği göz ardı edilemez.
Devlet Ormanlarında Madene Acele Ruhsat
Maden Kanunu’nun 7. Maddesindeki değişiklik önerileri ile, devlet ormanlarında maden ruhsatlarının daha fazla sayıda ve daha hızlı verilmesi, arama ve işletme sürelerinin bedelsiz uzatılabilmesi, herhangi bir izne tabii olma halinde de madencilik faaliyetine devam edilmesi istenmektedir.
Kanun değişikliği ile, devlet ormanları içinde maden aranması ve işletilmesi için Orman Genel Müdürlüğü (OGM)’nün 24 ay bedelsiz izin vermesi ve OGM’nin talep etmesi halinde 12 ay daha uzatılması istenmektedir. Ayrıca mevzuat gereği alınması gereken kurum görüşlerinin ve çevresel etki değerlendirmesi belgesinin Maden ve Petrol Genel Müdürlüğü’nce alınması ve Orman Genel Müdürlüğü’nün verdiği izni, ÇED yönünden uygun görüş olarak kabul edilmesi talep edilmektedir.
Değişiklik maddesinde, ruhsat düzenlendikten sonra alan izne tabi hale gelse dahi madencilik faaliyetlerine devam edilir denilmektedir. Özetle, bu düzenlemelerle, madencilik faaliyetinin durmaması için ne gerekiyorsa yapılması sağlanmaya çalışılmaktadır.
Kazdağları yöresinin %79’unun, Tokat’ın ormanlarının %44’ünün, Dersim-Erzincan ormanlarının %52’sinin madenlere ruhsatlı olduğunu unutmayalım.
Yeni Kurul: Tek Adam Rejimi Kurulu
Teklifle birlikte 3213 sayılı Maden Kanunu’nda cumhurbaşkanının görevlendirdiği ve çalışma esaslarını belirlediği oluşturulan bir Kurul tanımlanmaktadır. Bu Kurul’a, bakır, gümüş, altın gibi IV. Grup madenler ve stratejik öneme sahip madenlere izin verilmeyen hallerde, izin hakkında nihai kararı vermesi yetkisi verilmesi istenmektedir. Kurul madencilik lehine karar verirse de büyük bir süratle 1 ay içinde ruhsat düzenlenmesi sağlanmaktadır. Kurul’un alacağı kararların “üstün kamu yararı” çerçevesinde alınacağı iddia edilmektedir. Oysa ki kamu yararı temiz, güvenilir, sağlıklı ve güvenceli çevreler yaşama hakkıdır. Su hakkı, temiz gıda hakkı, temiz hava hakkıdır.
ÇED Süreci Engelini Aşmak
Kitabi ve kopyala yapıştır metinler haline getirilen Çevresel Etki Değerlendirme Raporları, oldu bittiye getirilen Halkı Bilgilendirme Toplantıları dahi zaman kaybı olarak görülmekte ve değişiklik önerisinde, ÇED süreçlerinin tamamlanması dahi beklenmeden diğer izin süreçlerine başlanması önerilmektedir. İzne tabii olması gereken tüm projelere ve madene sonsuz sürat ve kolaylık sağlamak istenilmektedir.
ÇED Yönetmeliği’ne tabi olan, ancak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Müdürlükleri tarafından sıkça karşımıza çıkan “ÇED Gerekli Değildir” kararının yönetmelikten çıkarılması istenmektedir. Madde değişikliğinin gerekçesi olarak, halk tarafından bu ifadenin yanlış anlaşıldığı ve tepki çektiği gösterilmektedir.
Oysa ki tepki çeken ve farkında olduğumuz şey, ilgili müdürlükler ve Bakanlık tarafından verilen ÇED kararlarının ezici biçimde çoğunluğunun, çevresel etki değerlendirmesine tabii tutulması gereken enerji, maden, turizm, imar ve rant projelerine verilen ÇED Gerekli Değildir ya da ÇED Olumlu kararlarından oluşmasıdır.
ÇED Yönetmeliğinin yayınlandığı 1993 yılından 2024 yılına kadar, 8078 adet ÇED Olumlu, 1422 adet ÇED Gerekli, 88 adet ÇED Olumsuz ve 80870 adet ÇED Gerekli Değildir kararı verilmiştir. ÇED Gerekli Değildir kararlarının %75’e yakını petrol ve madencilik sektörü projelerine aittir.
Hatırlayalım! Erzincan İliç’teki Çöpler Kompleks Madeni’nin kapasite artışı için 2021 yılında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığınca verilen ÇED Olumlu kararını hatırlayalım. Aynı madende 21 Haziran 2022 tarihinde liç sahasında siyanür sızıntısı yaşanmış, buna rağmen izinler iptal edilmemiş, Anagol Madencilik’e ‘Çevre Kanunu’na aykırılıktan 16,4 milyon TL ve prosedür uygunsuzlukları nedeniyle 132 bin TL para cezası uygulandığı, tesisin ise gerekli tedbirler tamamlanıncaya kadar faaliyetlerinin durdurulduğu belirtilmişti. Peki sonra ne oldu? Açık ocakta genişleme için 2023 yılında Erzincan Valiliğince, Çöpler Kompleks Madeni Açık Ocak Genişleme Projesi için “Çevresel Etki Değerlendirmesi Gerekli Değildir” kararı alındı. 13 Şubat 2024 tarihinde Erzincan İliç’teki Anagold Madencilik’in işlettiği Çöpler Madeni’nde göz göre göre gelen zehirli toprağın kayması ile 9 işçi katledildi.
ÇED Gerekli Değildir kararlarına itirazımız, basit bir anlam karmaşası değil, yaşamlarımızın, canlılarımızın, suyumuzun, toprağımızın değerinin hiçe sayılması mücadelesidir.
TİP Kent ve Ekoloji Bürosu
Etiketler:
Kent ve Ekoloji Bürosu
Sepet Sepet Yumurta Nurettin Bizi Unutma - Basın Toplantısı
Yayınlanma: 2025-05-21 22:27:00
TİP'li Öğrenciler Sözcüsü Ilgaz Özer, rutin gündem değerlendirmelerimizin bir yenisini gerçekleştirerek gençliğin mücadelesinin dününü, bugününü ve geleceğini değerlendirdi.Sen de bize katıl, bu memleketi kurtarmak için omuz omuza dayanışmayla mücadele edelim.
Etiketler:
TİP’li Öğrenciler
Barışın Yanında Saray’ın Karşısındayız!
Yayınlanma: 2025-05-12 16:37:00
Ülkemizde silahların susmasına, barışın sağlanmasına hizmet edecek adımları ve gelişmeleri olumlu buluyor ve destekliyoruz.
Aslolan Türk, Kürt ve tüm bölge halkları arasında barışın sağlanması, bölge halklarının kardeşlik ve barış içerisinde kendi topraklarının kaderini ellerine almasıdır. Ülkemiz özelinde hedefimiz Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm hedefiyle barışını, kardeşliğini ve birliğini sağlamaktır.
TİP halklar arasında barışın her zaman olduğu gibi bugün de arkasında; emperyalistlerin, faşistlerin, patronların hizmetkarı olan Saray iktidarının ise tam karşısındadır.
Türkiye’nin barışa olan özleminin mevcut rejimin devamı ve yeni anayasa dahil Saray’ı güçlendirecek girişimler için istismar edilmesine izin vermeyeceğiz. Barışın gerçek anlamına kavuşması ve kalıcılaşması ancak halk düşmanı karakterini defalarca kanıtlamış olan Saray iktidarının sona erdirilmesiyle mümkündür. Saray’a karşı mücadelemiz bu zaferi elde edene kadar sürecektir.
Yalnız ülkemizde değil bölgemizde de silahların susması, emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin planlarının boşa düşmesi, Türkiye'de Kürt halkını hedef alan her türlü antidemokratik uygulamanın kaldırılması için bugün çok daha fazla çaba sarf edeceğiz.
TİP, Anayasayı fiilen askıya almış, seçme seçilme hakkını ortadan kaldırmaya niyetlenmiş, işçi, gençlik, kadın ve doğa düşmanı Saray iktidarını sona erdirmek için büyük bir sorumluluk üstlenmektedir. Ülkemiz, bölgemiz ve halklar için en büyük tehdit, bugün Saray iktidarında ve onun Trump dahil uluslararası ortaklarında temsil edilen faşist, gerici ve emek düşmanı karakterdir.
Türkiye’nin tüm demokratik, ilerici ve sosyalist güçlerini, yurttaşlarımızı; halklar arasındaki barış umudunu güçlendirmek için bir araya gelmeye; barışı inşa etmek için halkın ve barışın düşmanı Saray Rejimi’ni tarihin çöplüğüne göndermeye, bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm mücadelesini yükseltmeye davet ediyoruz.
Yaşasın halkların kardeşliği!Yaşasın devrim ve sosyalizm!
Halkların Kardeşliğinde ve Barışta İnat Ediyoruz
Yayınlanma: 2025-04-24 06:12:25
110 yıl önce emperyalist savaş sırasında Ermeni halkının, yaşadıkları topraklardan sürgün edilip katledilmesinin acısını bugün de yaşamaya devam ediyoruz.
Hepimizin eşit yurttaşlar olarak, barış içinde, özgür ve kardeşçe yaşayacağı bir ülke kurma mücadelemizi sürdüreceğiz.
TİP'li Öğrenciler Sözcüsü Ilgaz Özer'in Haftalık Gündem Değerlendirmesi
Yayınlanma: 2025-04-07 22:27:00
TİP'li Öğrenciler Sözcüsü Ilgaz Özer, gündem değerlendirmelerimizin bir yenisini gerçekleştirdi ve gençlik mücadelesinin taleplerini aktardı. 19 Mart'tan bugüne, eğer istersek ve birlik olursak neler yapabileceğimizi gördük. Gelin bu mücadeleyi Türkiye İşçi Partisi'nde hep beraber verelim!
Etiketler:
TİP’li Öğrenciler
International Bulletin of TIP - Winter 2024 / 2025
Yayınlanma: 2025-04-06 21:08:00
Otistik Bireyler ve Ailelerinin Yaşam Hakkı İçin Dayanışmaya Çağrı
Yayınlanma: 2025-04-02 13:09:00
Saygıdeğer dernekler, dayanışma ağları, platformlar, inisiyatif ve hak mücadelesi veren tüm kurumlar,
İçinde yaşadığımız düzen; gelir dağılımındaki uçurumu büyütüp eşitsizliği derinleştirirken, sosyal adaletin tüm dayanaklarını sistemli biçimde ortadan kaldırıyor. Ekonomik kriz bahanesiyle kamusal hizmetler tasfiye ediliyor, siyasi kutuplaşmalar halkı yalnızlaştırıyor, toplumsal haklar piyasaya terk ediliyor.
Bu durum en çok da sesini duyuramayanları vuruyor: Güvencesiz emekçileri, derin yoksulluğa mahkûm edilenleri, yaşam hakkı bile pazarlığa açılmış engelli ve nöroçeşitli bireyleri ve onların tüm yükü omzuna bırakılmış ailelerini.
Neoliberal politikalar, yıllar içinde sosyal devlet ilkesini sistemli biçimde aşındırmış; eğitim, sağlık, barınma, istihdam gibi temel hakları piyasaya teslim etmiştir. Bugün artık yalnızca özel eğitim değil; bireysel destek, psikolojik danışmanlık, terapi, hatta sosyal yaşama katılım hakkı bile parayla alınıp satılan birer ayrıcalığa dönüşmüş, alım gücüne bağlı imtiyazlara indirgenmiştir.
Bu düzenin kaybedenleri her zaman aynıdır: Kırılgan ve dezavantajlı tüm gruplar—yani yoksullar, engelliler, göçmenler, kadınlar, çocuklar ve nöroçeşitli bireyler—yalnızca eğitimden değil; istihdamdan, bağımsız yaşamdan ve en temel ilişkilerden dahi dışlanmaktadır.
Oysa eğitim, sağlık ve bakım hizmetleri bir lütuf değil, anayasal bir haktır. Ve bu hak ancak kamucu politikalarla, eşitlikçi bir anlayışla, ücretsiz ve erişilebilir-kapsayıcı biçimde hayata geçirildiğinde gerçek anlamını bulur. Bugünkü durum bir hizmet açığı değil; devletin anayasal sorumluluğundan gönüllü olarak geri çekilmesidir. Bu geri çekilme, toplumsal adaletin altının sistemli biçimde oyulmasıdır.
Karşımızda yalnızca uygulama hataları, kaynak yetersizlikleri, kağıt üstünde kalan düzenlemeler, bireysel müdahalelerle çözülecek sorunlar değil; yapısal eşitsizlikler, ötekileştirişi yaklaşımlar ve göstermelik yardımlarla sürdürülen bir oyalama düzeni vardır. Kapsayıcı olmayan, erişilebilirlikten uzak, tek tipleştirici çözümlerle yürütülmeye çalışılan politikalar, kırılgan grupları sistem dışına itmekte; onları daha da görünmez ve sessiz kılmaktadır.
Bu tablo içinde nöroçeşitli–otistik bireyler ve aileleri, hem en çok etkilenen hem de en çok yalnızlaştırılan kesimlerden biridir. Otistik çocuklara devletin haftada yalnızca 2 saat destek sağlaması, kalan tüm eğitim ve terapötik ihtiyaçların yükünü doğrudan ailelere bırakmaktadır. Bu ihtiyaçlar da ancak özel sektör aracılığıyla, erişilmesi imkânsız fahiş fiyatlarla sunulmaktadır.
Sonuç mu? Sınıfsal temelli bir dışlanma, görünmeyen bir ayrımcılık ve kolektif bir sessizlik...
Bu tablo çok açık değil mi ?
Bu gerçeklik artık inkar edilemez boyutlardadır.
Bu bir ihmal değil, bilinçli bir tercihtir. Sistematik bir yaklaşımdır.
Dahası, ekonomik kriz bahane edilerek otistik bireylerin ve diğer nöroçeşitli grupların yararlandığı kurslar, servis hizmetleri, destek-bakım ve yardım programları kesintiye uğratılmakta ya da tamamen sonlandırılmaktadır. Krizin faturasını hepimiz, emekçiler ve dezavantajlı kesimler öderken, sermayedarlar karlarına kar katmaya devam etmektedir. Nerden mi biliyoruz, ulusal ve uluslararası sermaye için güvenli alanlar, limanlar için verilen, ertelenen borçlar, yasal teşvikler, hukuki güvenceler, kamu alım garantileri, faiz destekleri, sıfırlanan riskler, teknoparklar, uzay üsleri vb gibi kamunun kaynağının gittiği yerleri takip ettiğinizde bunun açıkça görüldüğünü anlayacaksınız.
Kısacası kamunun yani halkın parası ve hazinesi ekonomik-sosyal koşulların insanileştirilmesi-iyileştirilmesi ve varolan yapısal sorunların çözümü için değil, politik istikrar illüzyonunu oluşturmak ve sermayeye daha geniş-rahat erişilebilir rantlar ve zenginlik kaynakları yaratması için kullanılmaktadır. Halka sabır, sadaka ve yoksulluk vaat edilmektedir.
Bu Bir Hak Mücadelesidir, Yardım Değil
Engelli hakları alanında çalışan tüm kurum ve bireylerin bildiği üzere, mesele ne "yardım" ne de "acımadır". Mesele, hak temelli bir yaklaşım geliştirmek; tüm bireylerin eşit yurttaşlar olarak kamusal hayata tam katılımını sağlamaktır.
Bugün, otistik bireylerin eğitime, istihdama ve toplumsal yaşama erişimi yalnızca eksik değil; fiilen engellenmiş durumdadır. Aileler, ağır bakım yükü altında yalnız bırakılmakta; okullar otistik bireyleri “yük” olarak görmekte; özel eğitim merkezleri ise ticari kaygılarla şekillenmektedir. Oysa anayasa, uluslararası sözleşmeler ve evrensel insan hakları ilkeleri bu bireylerin tam katılımını ve devlet güvencesini açıkça tanımlamaktadır.
Otistik bireylerin karşılaştığı dışlanma, sadece bireysel ayrımcılıkla açıklanamaz. Bu, doğrudan sermayeyi önceleyen sistemsel bir tercihtir. Piyasa mantığı, "verimli", "uyumlu", "üretken" bireyleri önceleyerek; farklı olanı ya dışlar ya da sömürür. Nöroçeşitli bireylerin toplumda yer bulamaması, bir bireysel yetersizlik değil; kapitalist üretim ilişkilerinin bilinçli sonucudur. Sermayenin çıkarları uğruna planlanan ve yönetilen bir toplumda; kamusal hizmetler geri çekildikçe, sömürü artmakta, adalet ise kaybolmaktadır. Çünkü Bu düzen, kırılgan grupları dışlayarak değil, dışlayabildiği ölçüde var olur.
Bu hak ihlalleri ve istismara karşı birlikte söz üretmek, politika geliştirmek ve mücadele etmek zorundayız. Çünkü parçalı çabalarla değil, kolektif dayanışmayla ilerleyebiliriz.
Bu nedenle, sadece otistik bireyler için değil; engellilik alanının tamamı için birlikte düşünmenin ve hareket etmenin zamanıdır. Kendi alanlarımıza kapanarak değil; yatay, şeffaf ve çoğulcu bir işbirliği ile ortak söz üretmeliyiz.
2 Nisan otizm farkındalık gününde tam da bu nedenlerden sempati ve sağlamcı anlayışın özgüveniyle vicdani bir kapsayıcılık değil, politika üretme mekanizmalarının da nöroçeşitli bireyleri kapsayacak şekilde herkesi otistik bireylerin ve ailelerinin mücadelesine destek olmaya, seslerini duyurmaya davet ediyoruz. Bu metnin, yalnızca bir kesimin değil, tüm toplumun vicdanını ilgilendiren bir eşitsizlik düzenine karşı politik bir çağrı olmasını umuyoruz. Bu çağrı, yardım ya da empati değil; hak temelli, onarıcı ve kolektif bir mücadele teklifidir.
Peki Neden Şimdi?
Çünkü mevcut sistem, bireyleri yalnızlaştırarak daha da kırılganlaştırıyor. Ekonomik kriz bahanesiyle destekler kesiliyor, eğitim ve sağlık hakkı piyasaya teslim ediliyor, Mevcut kriz ortamı, sadece kaynakları değil, umudu da tüketiyor. Bu nedenle şimdi, her zamankinden daha örgütlü, daha dayanışmacı ve daha kararlı olmaya ihtiyacımız var. Bugün gösterilecek kolektif refleks, yalnızca bir mücadele değil, bir umut çağrısı olacaktır.
Mesele Empati Değil, Eşitliktir.
Mesele Merhamet Değil, Mücadeledir.
Kapitalist sistemde engelli olmak; yoksullukla, ayrımcılıkla, yetersiz hizmetlerle, ve “faydalı birey” kriteriyle ölçülmek zorunda kalmaktır. Bunun anlaşılması gerekmektedir.
Birbirimize Yaslanmak: Dayanışmanın Onarıcı Gücü
Buradan, bu metni duyan-okuyan tüm dernek, vakıf, platform ve inisiyatiflere bir çağrıda bulunuyoruz:
2 Nisan Otizm Farkındalık Günü’nü, sadece sembolik ifadelerle değil; yapısal değişim için bir eşik olarak değerlendirelim. Vicdani bir duyarlılığın değil; politik bir kararlılığın çağrısını yapalım. Duygusal kapsayıcılığın değil; kurumsal sorumluluğun yeniden inşası için bir araya gelelim.
Çünkü adalet, herkes için adalet olduğunda gerçektir. Ve hiçbirimiz, en kırılgan olanların dışlandığı bir toplumda gerçekten özgür değiliz.
İletişime açık, işbirliğine gönüllü, yapıcı ve eşitlik temelli her kurumla birlikte üretmeye hazır olduğumuzu bildirir; bu çağrıyı birlikte büyütmek üzere sizleri ortak mücadeleye davet ediyoruz ve tarafımızı belirtmek isteriz.
Bizim tarafımız bellidir;
Bu sistemle aynı safta değiliz, Bu çıkar düzeninin karşısındayız.
Sosyal devleti tasfiye edenlerle, özel eğitimi kâr kapısına çevirenlerle, emeği görünmez kılan sistemle taraf değiliz!
Otistik, down sendromlu, serebral palsili, işitme-engelli, görme-engelli, fiziksel engelli bireyleri yalnızca “yardım edilmesi gereken varlıklar” olarak görenlerle taraf değiliz. Otizm bakım, eğitimini ve terapisini “yük” ve “devlete masraf” gibi gösterip sosyal yardımı lütuf, temel hakları sadaka gibi sunup; yardım, merhamet ve bağış temasıyla politika üretmeyenlerle taraf değiliz.
Otistik çocuğun eğitimine ulaşması için annesini hem öğretmen, hem terapist, hem psikolog, hem hizmetli yapan; sadece sadaka- bağış verip, bakım emeğini görünmezleştiren, onları “yaşayan hizmetli” statüsüne sokan, tüm kamusal sorumluluğu aileye yıkan, kadını eve hapseden, bakım verenlerin de emek hakkı ve sosyal güvencesini görmeyen neoliberal sistemle taraf değiliz.
Otistik çocuğa uygun olmayan sınıfa yerleştirip, sonra başarısızlığı ona yükleyen, ne bireyselleştirilmiş eğitim planı (BEP) uygulayan, ne destek öğretmen sağlayan, sonra da “okula uyum sağlamıyor” deyip dışlayan, çocuklar için yeterince kaynak ayırmayan, rehabilitasyon merkezlerini denetlemeyen, “teşvik” adı altında, kamu kaynaklarını özel sektöre dağıtan piyasacı yaklaşımla taraf değiliz.
Otistik bireyler için erişilebilir-kapsayıcı ve duyusal olmayan okullar, altyapısız sokaklar, erişilemez kamu daireleri üretenlerle taraf değiliz.
Kamu kurumlarındaki göstermelik “engelli kotalarını” doldurup, çalışan bireyleri gerçek işlevden mahrum bırakan ayrımcı göstermelik işe alım politikalarıyla taraf değiliz.
Engelli bireyin, otistik öğrencinin hakkını savunmak yerine, o bireyden “başarı hikâyesi” yaratmaya çalışan PR’cı, istismarcı yaklaşımla taraf değiliz.
Otistik çocukların bakım ve rehabilitasyon merkezlerinde yaşadığı ihmal, istismar ve ölümlere yeterince ve yerinde hukuki yargılamaları yapamayan, cezaları ertelenen, sembolik şekilde tepki veren yargı kararlarını verenlerle taraf değiliz, Onların cinsel, duygusal ve sosyal haklarını görmezden gelen kısıtlayıcı zihniyetle taraf değiliz.
Otistik bireyleri sadece “ilham veren başarı öyküsü” ya da “şiddet potansiyeli” olarak sunan medya diliyle taraf değiliz.
• Otistik bireylerin kendi kimliğini yaşamasına alan açmak yerine onları “iyileştirmek” adına “topluma ayak uydursun” diye zorla normalleştirmeye çalışanlarla, onları yalnızca “iyileştirilmesi gereken bir bozukluk” ve “uyumlandırma” adıyla normalize eden sağlık ve eğitim “terapi odaklı ticari sektörlerle” taraf değiliz.
• Sınav sisteminde, eğitimde ve sağlıkta erişilebilirliği sadece kâğıt üzerinde gösterip pratiğe dökmeyenlerle taraf değiliz.
• Otizmli çocuğunu “utanılacak bir yük” gibi saklayan aile modelini kutsallaştıranlarla taraf değiliz. Otistik çocuğu ilaçlar, takviyeler, çeşitli alternatif terapilerin kucağına atan bunu denetlemeyen, buraları da fırsatçı ve sömürücü bir alan oluşmasına izin veren yapıların tarafı değiliz.
• Engelli bireyler için bakım merkezlerini izole, ilgisiz ve niteliksiz hale getiren; onları toplumdan uzaklaştıran değil, özgürleştiren çözümler üretmeyen Sosyal Hizmet Politikalarıyla taraf değiliz.
• Üniversitelerde engellilik çalışmalarını “süs branşı” gibi gösterip, akademik içerikten, sahici politikadan arındıranlarla taraf değiliz.
• Engelsiz yaşamı sadece “3 Aralık Dünya Engelliler Günü”nde hatırlayanlarla, otizmi yalnızca “farkındalık mavi ışık kırmızı giy kampanyası” ve bağış üzerinden sınırlayanlarla,
• Nöroçeşitli bireylerin yaşam hakkını, eğitim hakkını, çalışma hakkını görmezden gelenlerle taraf değiliz.
Ve açıkça söylüyoruz:
Otizmi görünmez kılan, istismar eden, ticarileştiren her yaklaşıma karşıyız!
Çünkü TİP Olarak;
Engelliliği hak temelli bir mücadele alanı olarak görüyoruz. Engellilik ve nöroçeşitlilik alanındaki eşitsizlik; bireysel değil, sınıfsal bir meseledir diyoruz.
Otizmi bir farklılık olarak kabul eden, bireyin ihtiyaçlarına göre düzen kuran politikalara ihtiyacımız var diyoruz. Otistik bireylerin yaşadığı yapısal eşitsizliği yalnızca gözlemleyen değil, onu değiştirmek istediğimizden eğitimden istihdama, sağlıktan sosyal yaşama kadar kapsamlı, kamucu, nitelikli ve eşitlikçi bir dönüşüm programı öneriyoruz. Kapsayıcı, ücretsiz, nitelikli özel eğitimi kamusal hak olarak görüyoruz. Eğitimi, sağlığı ve yaşamı parası olana ayrıcalık, olmayana kader olmasını doğru bulmuyoruz.
Bakım verenleri sosyal güvence altına alan, görünmez emeği görünür kılan yapılara ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Yardım değil; onurlu yaşam için eşit erişim, hak temelli sosyal koruma isteyen herkese alan açan, çocukların sömürülmediği, annelerin yalnız bırakılmadığı, hor görülmediği, eşit, adil ve kamucu bir yaşamı mümkün kılmak istiyoruz.
Engelli bireylerin kamuda, iş yaşamında, sosyal hayatta eşit yurttaş olarak yer aldığı bir toplum inşa etme gibi bir görevimiz olduğunun farkındayız.
Şiddete, istismara, ihmale sıfır tolerans gösteren, etkin ve adil yargı sistemlerine,
Sosyal hizmetin piyasaya değil, halkın örgütlü vicdanına ve kamusal plana teslim edildiği bir devletin inşa edilmesini istiyoruz.
Çünkü biz, tüm bunlara sıradan bir farkındalık çabası olarak değil; eşitlik temelinde, sosyal adalet odaklı ve kamucu bir yaklaşımla kolektif çözümler üretmek isteyen bir partiyiz. Sahadaki deneyimi, politik farkındalığı ve bilimsel bilgiyi birleştirerek; herkesi dışlamayan bir toplum hayalini gerçekleştirmenin mücadelesini veriyoruz.
Çünkü meseleyi yalnızca akademik, politik ya da duygusal düzlemde değil; örgütlenerek dönüştürülecek bir toplumsal sorumluluk olarak ele alıyoruz.
Sadece eleştiren değil, öneren; sadece dertlenen değil, harekete geçen; sadece tanık olan değil, özneleşen bir mücadele anlayışını benimsiyoruz.
Sadece acıları görünür kılmakla yetinmeyip, veriye dayalı çözüm önerileri sunan bir hattı savunuyoruz. Otistik bireylerin haklarına, eğitime, istihdama ve sosyal hayata katılımını artıracak politika üretme gibi bir derdimiz var.
Her kurumun deneyimini, bilgisini ve emeğini yatay biçimde örgütleyen gerçek bir dayanışma zemini kurmayı hedefliyoruz.
Biz, engelsiz kentler, mekanlar değil; herkesin ihtiyacına uygun erişilebilir-kapsayıcı tasarlanmış kentleri inşa etmek istiyoruz, toplumun engelli bireye değil, sistemin engellere göre dönüşmesini savunuyoruz.
Kırılgan olanı görünür kılmayı, yalnızca etik bir sorumluluk değil; siyasal bir kararlılık olarak görüyoruz. Empatiyle değil, eşitlikle büyüyen bir toplumu kurmak için yan yanayız. Hak temelli, kamu yararını esas alan bir toplumsallık için bugün daha fazla ortaklaşmaya ihtiyacımız olduğunu düşünüyoruz.
Çünkü Eşitlik için, Gerçek anlamda erişilebilir yaşam için, Otizmli bireylerin sadece desteklenmeye değil, özgürce var olmaya hakkı olduğuna inandığımız için;
2 Nisan Otizm Farkındalık Günü sembollerin değil; somut dayanışma, ortak eylem ve yeni bir kamucu anlayışın başlangıç yılı yapalım.
Biz bu çağrıyı samimiyetle yapıyoruz. Ve inanıyoruz ki yalnız değiliz.
Bu metni okuyan her kurumun, kolektif çözüm üretme gücü olduğunu biliyoruz.
Çünkü en görünmeyenlerin sesi olduğumuzda, aslında hepimiz görünür hâle geliriz.Çünkü herkes için eşitlik olmadıkça, adalet gerçek olamaz.
Gelin, adaleti birlikte mümkün kılalım.
Sizi, bu haklı, meşru ve onarıcı mücadeleyi birlikte örmeye davet ediyoruz.
Çünkü tek tek savrulduğumuz bu düzende, ancak birlikte direnebiliriz.
Nöroçeşitli - Otistik bireyler ve aileleri dışlandığında, aslında hepimiz eksik kalıyoruz.
Adalet varsa herkes için var. Biz diyoruz ki: Eşitlik, merhametle değil, sınıfsal adaletle mümkündür.
Gelin, birlikte TİP’te örgütlenelim, değiştirelim.
Saygılarımızla…
TİP Engelli Hakları Komisyonu
Etiketler:
Engelli Hakları Komisyonu
Demokrasi ve Özgürlük İçin Birleşelim
Yayınlanma: 2025-03-25 10:27:43
Türkiye, darbe ve sıkıyönetim dönemlerinin bir benzerini daha yaşamaktadır.
Demokrasi, seçme-seçilme hakkı fiilen askıya alınmakta, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığı ilkesi ortadan kaldırılmakta, en temel özgürlükler tehdit edilmektedir. Ekonomik bir saldırıya maruz kalan, her geçen gün daha da yoksullaştırılan halkımız, ucuz işçi olmak dışında hiçbir gelecek vaat edilmeyen gençlerimiz gelinen aşamada demokratik haklarından ve özgürlüklerinden de mahrum bırakılmak istenmektedir.Mesele, parti, kişi değil memleket meselesidir.
Türkiye İşçi Partisi, ilk günden itibaren 19 Mart darbe girişimine karşı durmuş; farklı partiler, demokratik kitle örgütleri, gençlik ve halkla birlikte direnişin güçlenmesi için emek sarf etmiştir.
Direnen halkın talepleri açıktır:
1- Saltanat ve dikta rejimini diriltmeye çalışan, koltuğu uğruna halkın tüm temel haklarını ellerinden almaya çalışan iktidar derhal istifa etmeli ve seçimlere gidilmelidir.
2- Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ile birlikte gelişen halk tepkisi bir kez daha göstermiştir ki bu iktidar tarafından tutsak edilen tüm siyasiler derhal serbest bırakılmalıdır. Halk ve yurttaş iradesini hiçe sayan kayyum gibi tüm hukuksuz uygulamalara son verildiği ilan edilmelidir.
3- Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı sağlanmalı; Anayasa’ya uyulmalı, bu doğrultuda Anayasa Mahkemesi’nin, AİHM’in kararları uygulanmalıdır.
4- Başta gençler olmak üzere tüm yurttaşlarımızın özgürlüklerini tehdit eden baskı ve yasaklar, medya ve sosyal medya üzerindeki abluka, gözaltılar ve kolluğun orantısız güç kullanımı, Anayasal bir hak olan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının engellenmesi gibi uygulamalara derhal son verilmelidir. Üniversiteler başta olmak üzere tüm eğitimde özgür ve bilimsel bir akademik ortam yaratılmalıdır.
TİP olarak, gelinen aşamada darbe girişimine karşı olan, ona direnen tüm güçlerin birliğini sağlamayı tarihsel görevimiz sayıyoruz.
Talepleri ortaklaştırmak, demokrasi ve özgürlüklerden yana olan tüm kesimleri hem merkezi olarak hem de illerde, ilçelerde, mahallelerde, okullarda ve işyerlerinde bir araya getirmek, demokrasiye yönelen tehditi bertaraf etmek için zorunludur. İktidar sahiplerinin olası provokasyon ve hedef saptırma girişimlerini de püskürtmenin yolu budur.
TİP, bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da demokrasiye dönük açık tehdit karşısında direnecek ve birliği sağlamak için her türlü fedakarlığı yapacaktır. Bir yandan halkın birlik talebine sahip çıkacak; diğer yandan eşitliğin, özgürlüğün, kardeşliğin ve emeğin iktidarı için mücadelesinden bir adım geri atmayacaktır. TİP’i, solu, sosyalizmi büyütmek demokrasi mücadelesinin de başta gelen güvencelerinden biridir.
Yılmayacağız, kazanacağız!
Parti Sözcümüz Sera Kadıgil'in Basın Toplantısı
Yayınlanma: 2025-03-22 22:28:00
Parti Sözcümüz Sera Kadıgil'in 22 Mart 2025 tarihli Basın Toplantısını izlemektesiniz.
Ses Ver Türkiye!
Yayınlanma: 2025-03-19 10:16:38
TİP Merkez Yürütme Kurulu, bu sabah erken saatlerde acil olarak toplanmıştır.Türkiye, bir kez daha AKP-MHP iktidarının darbe girişimiyle, fiili bir sıkıyönetimle karşı karşıyadır.Halk iradesini ayaklar altına almaya çalışan bu girişimi halkımızla beraber boşa çıkaracağız.Ele geçirdiği güçle yargıyı kendi emellerine alet edip halka karşı suç üstüne suç işleyenlere teslim olmayacağız.Belediyeler nezdinde demokrasiyi,Gezi Direnişi nezdinde halkın meşru-barışçıl direnme hakkını,Basın-yayın ve sosyal medya nezdinde halkın haber alma hakkını,Bir bütün olarak en temel özgürlüklerimizi hedef alan bu kapsamlı saldırı karşısında tüm halkımızı bulundukları her yerde ses çıkarmaya çağırıyoruz. Sokaklarımızda, iş yerlerimizde, otobüslerde, vapurlarda bu saldırıya boyun eğmediğimizi ortaya koyacağız.TİP olarak, rejimin saldırısının doğrudan muhatabı olan kim varsa hepsinin yanında olduğumuzu, darbeye karşı ortak bir duruş sergileyeceğimizi bir kez daha ilan ediyoruz.Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz!
SES VER TÜRKİYE!
27 Şubat Tarihli Myk ve 28 Şubat 2025 Tarihli Pm Toplantıları Sonucunda Değerlendirmeleri
Yayınlanma: 2025-03-01 09:57:33
Türkiye İşçi Partisi, sırtını dayadığı sosyalizm düşüncesinin doğal bir gereği olarak en ağır tehdit ve saldırılar altında bile barışı ve halkların kardeşliğini, Kürt halkının eşit yurttaşlık başta olmak üzere temel haklarını savunmaktan bir an kaçınmamıştır. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da ve ülkemizde olduğu gibi bölgemiz ve dünyada da barışı, kardeşliği ve halkların özgürlüğünü savunmaya aynı kararlılıkla devam edeceğiz.
Bu yaklaşım doğrultusunda TİP, 27 Şubat tarihli silah bırakılması ve çatışma ortamının sonlandırılması yönündeki çağrı ile buna binaen ilan edilen ateşkesi olumlu karşılamakta, bunu ülkemizin en acil ihtiyaçlarından biri olan barışın tesisi için heba edilmemesi gereken bir fırsat olarak görmektedir. TİP olarak bu fırsatın değerlendirilmesi yönünde atılacak tüm samimi adımlardan memnuniyet duyacağımızı ve barışın savunulması konusundaki tarihsel ve güncel ilkemizi takip edeceğimizi bir kez daha ilan ederiz.
Ülkemizde barış ihtimalinin gerçeklik kazanabilmesi ve kalıcı hale gelebilmesi için kapsamlı ve sahici, hukuksal ve siyasal dayanaklarıyla da güvence altına alınmış bir demokratikleşmenin şart olduğu ise açıktır. Bugün Türkiye’de faşizan baskının ve şiddetin birinci dereceden sorumlusu AKP- MHP ittifakı, Saray Rejimi’dir. Saray Rejimi, bu niteliğiyle barışın da en büyük düşmanı ve onu kendi çıkarları için suistimal, gerektiğinde de sabote edebilecek başat öznedir. Bu nedenle, ülkemizin barış hasretinin giderilebilmesi Saray Rejimi ile mücadelenin büyütülmesine yakından bağlıdır.
27 Şubat tarihli açıklamayla ilk adımı atılan sürecin yürütülme tarzı da şart olduğunu ileri sürdüğümüz demokratikleşmenin ilk sınavı olacaktır. Ülkemizde barışı tesis etmeye yönelik süreç, kamuoyuna karşı şeffaf, halkın ve toplumsal muhalefetin katkılarına açık, TBMM zemininde sürdürülmeli ve baştan sona hukuksal güvence altına alınmalıdır. Ayrıca yine süreç, iktidarın Kürt halkına karşı sergilediği siyasi ve fiziki şiddetin örnekleri olan kayyumlara, toplumun tümüne yönelik hukuksuz baskı, şiddet ve cezalandırma politikalarına, siyasi tutukluluklara, yargının iktidar aracı olarak kullanılmasına son verilerek; başta Barış Akademisyenleri olmak üzere Saray Rejimi’nin zorbalığına maruz bırakılmış tüm kesimlerin hakları iade edilerek sürdürülmelidir.
Türkiye’de barışın ve demokrasinin tesisinin ancak ve ancak başta bölgemizde yer alan komşu ülkelere yönelik olmak üzere tüm dış politikamızın barış siyaseti eksenine oturmasıyla mümkün olduğu da bir başka gerçektir. Bu çerçevede dış politikada ve sınırlarımız dışında askeri ve yayılmacı bir çizginin değil, barışın tesisini hedefleyen diplomatik-siyasi bir çizginin benimsenmesi olmazsa olmazdır.
Ülkemizin yıllardır hayalini kurduğu ve uzun yıllara yayılan bir mücadele ile bugüne bir umut olarak taşıdığı barışın Saray Rejimi’nin bekasını garanti altına almak için istismar edilmesine izin vermemek ise birincil görevimizdir. Bu açıdan, söz konusu sürecin Türkiye’de AKP-MHP ittifakının emek, cumhuriyet ve laiklik düşmanı, gerici, faşizan ve sermaye yanlısı iktidarını kalıcılaştırmaya hizmet edecek bir uzlaşıya dönüştürülmesi, Erdoğan’a ömür boyu başkanlık anlamına gelecek bir yeni anayasa şantajının malzemesi haline getirilmesi niyetlerine karşı mücadelemizi sürdüreceğiz.
Türkiye İşçi Partisi olarak tarihimiz boyunca onurla savunduğumuz barışı ve halkların kardeşliğini aynı inanç ve kararlılıkla savunmaya devam edeceğiz. Eşitliğin, özgürlüğün, kardeşliğin hüküm sürdüğü, işçilerin ve emekçilerin iktidar olduğu, yani Sosyalist bir Türkiye’yi yaratmak için saltanat sevdalılarına, halk düşmanlarına, emperyalizme hizmet eden iktidarlara karşı mücadelemizi sürdüreceğiz.
Yaşasın Barış!Yaşasın Halkların Kardeşliği!Yaşasın Sosyalizm!
Ekmek, Barış, Özgürlük Diyen Tüm Güçleri Saldırılara Karşı Ortak Mücadeleye Çağırıyoruz!
Yayınlanma: 2025-02-20 12:52:53
Baskı ve zorbalık sökmeyecek; tek adam yönetimi tarihin çöplüğüne atılacak!
Türkiye, iç ve dış politik gelişmeler ve ekonomide yaşanan tıkanıklık nedeniyle iyice köşeye sıkışan Erdoğan, Cumhur ittifakı ve arkasındaki güçler tarafından adım adım karanlık bir tünele doğru sürüklenmektedir.
İktidarlarının devamını muhalefeti baskı ve zorbalıkla susturmakta gören saray rejimi kitle desteği eridikçe daha fazla otoriterleşiyor ve saldırganlaşıyor. Hukuksuzluk, adaletsizlik, yasa ve anayasa tanımazlık tek adam yönetiminde başat tutum haline gelmiş bulunmaktadır.Bu ortamda yargı erki muhalefeti hizaya getirmek ve “majestelerinin muhalefeti” haline dönüştürmek üzere bir sopa gibi kullanılmakta; politikacılar, gazeteciler, belediye başkanları ve çalışanları, aydınlar, sanatçılar, sendikacılar velhasıl muhalif kim varsa gözaltına alınmakta uyduruk gerekçelerle tutuklanmaktadır.
CHP kurultayından, İstanbul Barosu’na, belediye başkanlarından, politikacılara, gazetecilere, bilim ve sanat insanlarına soruşturmaların ardı arkası gelmemektedir. Öyle ki, 31 Mart Yerel Seçimleri sırasında oluşan ve normal bir seçim ittifakı olan “Kent uzlaşısı” ve yine 2011 yılında kurulan ve Dernekler Kanunu’nun 25. maddesinde yer alan platform olarak kurulan Halkların Demokratik Kongresi (HDK) kriminalize edilerek operasyonlara girişilmiştir. Şafak vakti onlarca ev terörle mücadele şubesi ekiplerince basılmış politikacılar, sanatçılar, gazeteciler, yazarlar “terörle mücadele kapsamında” gözaltına alınmıştır. Aynı şekilde ESP üye ve taraftarı 34 kişi tutuklandı, kongresine gelen mesajlardan dolayı ESP’ye soruşturma açıldı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na konuştuklarından dolayı henüz kürsüdeyken soruşturma açılması yargının içinde bulunduğu garabeti göstermektedir.
Halk iradesini hiçe sayan “Kayyım siyaseti” ısrarla sürdürülmektedir. Bu uygulama gelinen yerde yargı aracılığıyla bir “iktidar gaspı”na dönüşmüş bulunmaktadır. Yerel yönetimlerde halkın sandıkta vermediği yönetme yetkisi atanmış Kayyım aracılığıyla fiilen gasp edilmektedir. Kayyım siyasetinin son hedefi Van Büyükşehir Belediyesi ve Van halkı olmuştur. Tek adam yönetiminin bir yandan “İmralı süreci”ni ile görüşmeler yapıp bir yandan da Kürt halkının iradesini hiçe sayıp DEM Partili belediyelere Kayyım ataması, Kürt sorununun demokratik çözümü noktasındaki samimiyetsizliğini, çözümden ne anladığını göstermektedir. Demokratik hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda saray iktidarının yürütme erki de en az yargı erki kadar hızlı ve işlevseldir. Metal işçilerinin özgür iradeleriyle çıktıkları grevler Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yasaklanırken; Gaziantep Başpınar Organize Sanayi Bölgesinde patronların %30 zam dayatmaları karşısında meşru haklarını kullanarak fiilen greve çıkan ve taleplerini dile getiren tekstil işçileri karşılarında devletin kolluk güçlerini bulmuşlardır Yetmemiş Gaziantep Valiliği 15 gün süreyle kentte eylem yasağı getirmiştir. İşçilerin valiliğin yasak kararını tanımayarak eylemlerini sürdürmeleri üzerine, sendikal haklar ayaklar altına alınarak BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen tutuklanmış ve bu yolla işçilerin birliği parçalanmak ve direnci kırılmak istenmiştir. Vali Kemal Çeber “önceliğimiz çarkların dönmesidir” diyerek kimlerin valisi olduğunu göstermiştir.
Fakat biz biliyoruz ki, bütün bu saldırganlığın arkasında bir avuç tuzu kuru dışında halk kitlelerinin açlık ve yoksullukla boğuştuğu, ekonomideki kriz ve istikrarsızlığın sürdüğü, dış politikada “yeni Osmanlıcı hayaller”in gerçeklerle bir kere daha yüzleşmek zorunda kaldığı vb olgularla karakterize ülke gündeminin ağırlığı karşısında duyulan çaresizlik bulunmaktadır.Bu ortamda Erdoğan yönetimi Cumhur ittifakı ve arkasındaki güçler muhalefeti baskı ve zorbalıkla sindirmek suretiyle bir bakıma çaresizlikten bu yolla bir çare üretmeye yönelmiş görünmektedir.
Bir yandan faşizan uygulamaların dozu artarken bir yandan da Devlet Denetleme Kurulu’nun yetkilerini Anayasa’ya aykırı olarak genişleten ve bu kurula yargı gibi davranma yetkisini veren yasa değişikliğinde olduğu gibi Yürütme’nin gücü daha da artırılmaktadır. TMSF’ye ise 15 Temmuz sonrasındaki OHAL döneminde verilen ve hem sermayenin el değiştirmesini sağlayan hem de şirketlere çökme imkanını sürdüren yetkinin 5 yıl daha uzatılması da bu kategoriden bir değişikliktir.
Yerlerine Kayyım atanan ve bir bölümü tutuklanan belediye başkanlarına ve onları seçen halkımızla, hakları için mücadele eden işçi sınıfımızla, gerçekleri yazdıkları, dile getirdikleri için tutuklanan, soruşturmaya tabi tutulan gazeteciler, politikacılar, sendikacılar, sanat ve bilim insanlarıyla dayanışma içinde olduğumuzu ilan ediyoruz.
Gözaltılar ve tutuklamalar son bulmalı; gözaltına alınan ve tutuklanan politikacılar, gazeteciler, bilim ve sanat insanları, belediye başkanları ve görevlileri derhal serbest bırakılmalı, soruşturmalar durdurulmalı ve belediye başkanları görevlerine iade edilmeleridir. İşçi sınıfının örgütlenme, serbest toplu pazarlık ve hak arama yollarının önündeki engeller kaldırılmalı, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen serbest bırakılmalıdır.
İlan ederiz ki, ne yaparsa yapsın tek adam yönetimi ve arkasındaki güçler kendi çaresizliklerinde boğulmaktan kurtulamayacaktır. Tarihin akışını değiştirmeye güçleri yetmeyecektir. Bizler kırıntılar halinde olsa da var olan demokratik hak ve özgürlükleri sonuna kadar savunmaktan ve gerçek bir demokrasi ve barışı inşa etme mücadelemizden asla vazgeçmeyeceğiz. Ne kayyımları ne de işçi sınıfının hak aramasının önündeki yasakları tanımıyoruz.
Siyasi parti ve örgütler olarak; ekmek, barış, özgürlük diyen tüm ilerici güçleri gittikçe gericileşen ve otoriterleşen tek adam yönetimine karşı gerçek bir demokrasi, barış ve demokratik bir Türkiye inşa etmek için birlikte mücadele etmeye çağırıyoruz.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi Emekçi Hareket PartisiEmek Partisi HalkevleriSosyalist Meclisler Federasyonu Sol PartiToplumsal Özgürlük Partisi Türkiye İşçi Partisi
11-12 Ocak 2025 Tarihli Pm Toplantıları Değerlendirmeleri
Yayınlanma: 2025-01-14 10:11:16
Türkiye İşçi Partisi Parti Meclisi toplantısı 11-12 Ocak tarihlerinde İstanbul’da yapıldı.
Toplantıda dünyadaki, bölgedeki ve ülkemizdeki toplumsal ve siyasal gelişmeler kapsamlı bir şekilde değerlendirildi. Bu değerlendirmeler ışığında siyasi ve örgütsel kararlar alındı.
1- Kapitalizmin krizi her düzeyde derinleştikçe, yeni aşırı sağcı, faşizan politik-ideolojik çizgi küresel ölçekte güç kazanıyor. ABD seçimlerini etkileyen hem de Trump’ın seçilmesiyle güç kazanan bu çizgi, dünyanın farklı ülkelerinden siyasi aktörleri, kendi projesine eklemlemeyi başarıyor. TİP’in genel olarak “otoriter kapitalizm” olarak adlandırdığı bu dönem, bir yandan küresel kapitalist sistem içinde bloklaşmalar, emperyalistler arası rekabetin kızışması ve bölgesel savaşların patlaması, diğer yandan da ABD önderliğindeki emperyalist düzenin önündeki finansal-ticari-askeri engellerin ortadan kaldırılması, dünyanın bütün ülkelerinde emekçilerinin kazanımlarının ellerinden alınması, artan eşitsizlikler, eşitsizliklerin yarattığı öfkenin yine emekçilere ve ezilenlere yönlendirilmesi döngüsüyle ilerliyor. Sermaye sınıfının nimetlerinden sınırsız şekilde faydalandığı bu küresel düzende, AKP iktidarı, kapitalist sınıfın tüm kesimlerinin de desteğiyle, Türkiye’nin bölgesel yayılmacı bir aktör olarak yer alması için elinden geleni yapıyor. Kısmi özerk konumunu koruyarak Trump’ın küresel koalisyon ortağı olmayı arzulayan Saray Rejimi, emperyalizmin kanlı bölge hesaplarının yürütücülerinden biri olmak uğruna Türkiye’ye, bir ucuz işçi cenneti, küresel bir çöplük, bölgesel savaşların bir parçası ve tetikleyicisi, halk düşmanlığının model ülkesi haline gelme onursuzluğunu yaşatıyor.
Türkiye İşçi Partisi’nin birinci önceliği, ülkemizi bu onursuzluktan kurtarmaktır. Türkiye’nin, Trump’ın ve dünya faşistlerinin ortağı bir iktidarla, uluslararası sermayenin iştahını kabartan ucuz işçilik ve yer altı-yer üstü zenginlikleriyle, adaletsizlikle, bölge halklarına kan kusturan bir yayılmacılıkla anılmasına izin vermeyeceğiz.
2- Düzen muhalefeti halka umut verememektedir. İktidarın, dünyanın faşist güçleriyle ortaklığına itiraz etmemektedir. Mehmet Şimşek’in ve dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın, uluslararası para kuruluşlarının alternatifi bir ekonomi programına sahip değildir. Yaşanan eşitsizlik ve adaletsizliklerin karikatür bir ortağına dönüşmüş haldedir. Irkçı-gerici ideolojilerle, piyasacılık etkisiyle rotasını bulamaz haldedir.
TİP’in programı ve siyaseti, her şeyi elinden alınmak istenen işçilerin, emekçilerin programıdır. Geçen aylarda yayımladığımız “Halk için Ekonomi Paketi”ni (HEP) Türkiye’nin gerçek kurtuluş reçetesi olarak yaymaya devam edeceğiz. Emekçiler adına “HEPSİNİ GERİ ALACAĞIZ” demeye devam edeceğiz. İktidarın suyuna giden bir normalleşmenin değil; ülkenin dört bir yanında süregiden emekçi direnişlerinin, adalet özleminin, koltukta bir gün daha kalmak için söylenen yalanlara duyulan öfkenin partisi olan TİP, halka gerçek bir alternatif sunmaya kararlıdır.
3- Türkiye İşçi Partisi, Türkiye’de “Kürt sorununu” ilk kez adıyla ifade etmiş, bu nedenle parti kapatmalara maruz kalmış, barışı ve halkların kardeşliğini talep ettiği için her türlü iktidar baskısına uğramış bir geleneğin mirasçısıdır. Partimiz için barış ve Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollarla çözümü, dönemsel ya da gündelik siyasi kavgalara indirgenebilecek bir konu değildir.
Bu ilkesel yaklaşım bugün için de geçerlidir.
Barış ve ardından gelişebilecek bir çözüm için yol, Kürt sorununu tarif ederek, sorunun ve çözümün özgürce tartışılabileceği asgari demokratik bir ortam yaratarak, şeffaflığı sağlayarak, meclisi adres haline getirerek açılabilir.
TİP, bugünkü süreci de bu çerçevede ele almaktadır.
Türkiye’de bugün hakkını aramak isteyen emekçiler iktidarın zorbalığına maruz kalmakta, Anayasa ayaklar altına alınmakta, halkın seçilmiş vekili cezaevinde tutulmakta, belediyelere kayyumlar atanmakta, barış talep eden akademisyenler işlerine hala döndürülmemekte, soruna ilişkin dört başı mamur bir tanımlama dahi yapılmamaktadır.
Dahası, iktidar sözcüleri tek adam yönetimine dayanan rejimlerini uzatmanın yollarını aradıklarını, Anayasa tartışmasının kendileri açısından özünün bu olduğunu anlatan açıklamalar yapmaktadır.
Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yollarla çözümü nasıl TİP için gündelik didişmelere alet edilemeyecek kadar önemliyse; bu sorunun rejim tarafından kendi bekası, emperyalist ilişkiler ağı içerisindeki yayılmacı bölgesel hedefleri için bir şantaj unsuru haline getirilmesini ve Anayasa tartışmalarının hukuk tanımaz bir rejimin ömrünü uzatma hedefiyle topluma dayatılmasını reddediyoruz.
4- PM toplantımıza Hatay İl Başkanımız Hasan Yılmaz ve Samandağ Belediye Başkanımız Emrah Karaçay yoldaşlarımız da katılmış, Suriye’de yaşanan gelişmeler ve Arap Alevi halkının endişeleri kapsamlı bir şekilde değerlendirilmiştir.
Bu vesileyle bir kez daha söylüyoruz:
Suriye'de yaşanan hak ihlalleri, yargısız infazlar ve şiddet olayları derhal durdurulmalıdır. Arap Alevilerin, Hristiyanların ve diğer tüm toplulukların özgür ve eşit birer yurttaş olarak sahip olduğu tüm haklar demokratik temelde güvence altına alınmalıdır. Türkiye’de bu ihlallere karşı sesini yükseltenleri düşmanlaştırmaya ve başta cumhurbaşkanı olmak üzere mezhepçi nefreti körüklemeye çalışanlar derhal durdurulmalıdır. Sürecin aktörlerini, tüm yetkilileri ve uluslararası toplumu Suriye'deki hak ihlallerine sessiz kalmayıp acil müdahalede bulunmaya, insani yardım süreçlerini hızlandırmaya ve toplumsal barışı tesis etmek için etkin adımlar atmaya davet ediyoruz. Etnik, dini, mezhepsel kökeni fark etmeksizin tüm halkların eşit, bir arada ve barış içerisinde yaşayacağı bir Suriye, Türkiye ve Orta Doğu için mücadelemizi sürdüreceğiz.
5- Partimiz, 2025 yılını işçi hareketini büyüterek, yoksullaşan tüm emekçilerin öfkesini mahalle mahalle örgütleyerek, rejimin yobazca saldırılarına direnerek geçirecektir.
Halk ve parti örgütlenmesini büyütmek için Parti Meclisi’nden başlayarak yeni görevlendirmeler yapılmış, tüm merkezi ve yerel kadro birikimimiz bu açıdan değerlendirilmiştir.
TİP, halkı ezerek, endişe ve öfkesini hiçe sayarak yükselmeye çalışan bir iktidar ve onun karşısında aciz kalan bir ana muhalefet ve öfkeyi ırkçılığa çevirmek isteyen sahte muhalefet olarak şekillenen bu siyaset oyununu kabul etmemektedir.
Tüm emekçileri, kadınları, gençleri, özgürlükleri elinden alınanları, doğa talanına isyan edenleri, siyasal İslamcılığın kuşatmasına boyun eğmeyenleri bu oyunu bozmaya davet ediyoruz.
İşçi Okulu'nun İkinci Oturumunu Tamamladık.
Yayınlanma: 2025-01-06 11:44:00
İşçi Okulu’nun ilk oturumu, 1 Aralık Pazar günü düzenlenmişti.
1. İşçi Kurultayı’nda kararlaştırılan ve Türkiye’nin dört bir yanından emekçilerin katılımıyla, her ayın ilk pazar günü düzenlenmesi hedeflenen İşçi Okulu’nun ikinci oturumunu 5 Ocak Pazar günü gerçekleştirdik.
Oturumda konuşan Genel Başkanımız Erkan Baş, “İktidarın yalanlarına karşı bizim bir duvar örmemiz lazım. Onların bin tane yalanın karşısında bizim bir doğrumuzu bin kere, bin yerde, on bin yerde anlatmamız lazım” ifadelerini kullandı.
Partimiz, 3 Kasım Pazar günü binlerce emekçinin katılımıyla İstanbul’da düzenlediği 1. İşçi Kurultayı’nda, parti üyesi olma şartı bulunmadan, Türkiye’nin farklı bölgelerinden işçilerin her ayın ilk pazar günü İşçi Okulunda bir araya gelmesini sağlamayı kararlaştırmıştı.
“TÜRKİYE’NİN KADERİNİ DEĞİŞTİRECEK İLK ADIMI ATIYORUZ”
Genel Başkanımız Erkan Baş, 27 Kasım’da partisinin İstanbul İl Örgütü’nde düzenlediği basın toplantısında, partisinin İşçi Okulu kararını “Belki dışarıdan bakıldığında son derece basit gibi görünebilecek, ama iddia ediyorum, Türkiye'nin kaderini değiştirecek bir ilk adımı bu hafta sonu itibariyle hep birlikte atıyoruz” sözleriyle kamuoyuna duyurmuştu.
İşçi Kurultayı’nda kararlaştırılan ve Erkan Baş tarafından duyurulan İşçi Okulu’nun ilk oturumu, 1 Kasım günü çevrimiçi toplantı aracılığıyla düzenlenmişti. Türkiye’nin çeşitli il ve ilçelerinden işçilerin katıldığı İşçi Okulu’nda Genel Başkanımız Erkan Baş da yer alırken, Bilim Kurulu Üyemiz Hakan Koçak ise sunum yapmıştı.
“ORTAKLIKLARIMIZ ÖNE ÇIKTIĞINDA, FARKLILIKLARIMIZ BİRLİĞİMİZİ KUVVETLENDİRECEK”
İşçi Okulu’nun ilk oturumunun açılış konuşmasını yapan Erkan Baş, “Bizim bu toplantılarda yapmaya çalışacağımız şey şu: Türkiye'nin dört bir yanında, farklı iş kollarında çalışan, en basit haliyle söyleyeyim, Türk'ü, Kürt'ü, Alevi’si, Sünni’si, kadını, erkeği, mavi yakalısı, beyaz yakalısı, gri yakalısı, pek çok insan farklılıklarını değil de ortaklıklarını buluşturmaya çalışsın. Çünkü inanıyoruz ki bizim aslında ortaklıklarımız çok daha fazla ve bu ortaklıklarımız öne çıktığında, farklılıklarımız ayırt edici olmak bir yana, aslında o ortaklığı besleyen zenginlikler haline gelecek. O farklılıklarımız bizim ayrılmamıza neden olmayacak, birliğimizi daha da kuvvetlendiren katkılar yapabilecek. Zaman geçtikçe, bu toplantılara katıldıkça bunu fark edeceğiz” ifadelerini kullanmıştı.
DENİZ SERT’TEN, “İŞÇİ HAREKETİNİN TARİHİ VE GÜNCEL DURUMU” BAŞLIKLI SUNUM
İşçi Okulu’nun ikinci oturumu, dün (5 Ocak) Türkiye’nin çeşitli il ve ilçelerinden işçilerin katıldığı bir çevrimiçi toplantı aracılığıyla düzenlendi. Emek Bürosu Üyemiz Deniz Sert “İşçi Hareketinin Tarihi ve Güncel Durumu” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.
“İKTİDARIN YALANLARINA KARŞI BİZİM BİR DUVAR ÖRMEMİZ LAZIM”
Oturumun açılışını yapan Erkan Baş’ın konuşmasında şu ifadeler öne çıktı:
“Mesele ne biliyor musunuz? Biz çalışıyoruz, çalışıyoruz, çalışıyoruz, çalışıyoruz; yaratıyoruz, üretiyoruz; hepsini götürüp bu zenginlere teslim ediyoruz. O yüzden bu böyle yamayla düzelebilecek bir adaletsizlik değil. Bu çok köklü, çok temelden bir adaletsizlik. Yalanlara karşı bizim bir duvar örmemiz lazım. İktidar onların ellerinde; asker, polis, MİT, jandarma, hepsi ellerinde, bütün bakanlıklar ellerinde, medyanın yüzde 90 küsürü ellerinde. Radyolar, gazeteler, kalemşörler, akademisyenler, herkes bunlara çalışıyor ve çıkıp sürekli televizyonlarda bu yalanları anlatmaya devam ediyorlar. Biz bunu nasıl yeneceğiz? Hep beraber yenebiliriz, ancak hep beraber yenebiliriz. Yani onların bir tane yalanın karşısında bizim bir tane doğrumuzu bin kere, bin yerde, on bin yerde anlatmamız lazım. Başka türlü olmaz. Dövünmekle olmaz, şikayet etmekle olmaz. Bu gerçekleri yüzlerine haykırmamız lazım.
“AKP İKTİDARA GELMEDEN ÖNCE TÜRKİYE'DE ASGARİ ÜCRETLİ ORANI YÜZDE 9-10 CİVARINDAYDI, ŞİMDİ YÜZDE 50’LERE GELMİŞ DURUMDA”
Mesela ‘Asgari ücrete fazla zam yaparsak enflasyon artar’ diye bir şey uydurdular. Şunu bilmemiz lazım, dünyanın hiçbir yerinde Türkiye'deki kadar asgari ücretli yok. AKP iktidara gelmeden önce Türkiye'de asgari ücretli oranı yüzde 9-10 civarında, yani her 100 çalışandan 9-10 tanesi asgari ücretli. Şimdi yüzde 50’lere gelmiş durumda. Mesela bir fikir olsun diye söyleyeyim sadece, Avrupa ortalaması yüzde 5-6. Ama Türkiye'de ne oldu? Asgari ücret oldu ortalama ücret. O yüzden bu asgari ücret meselesine sadece asgari ücretliler olarak da bakmayalım. İşçi sınıfının, genel olarak emeğin daha düşük ücretle, daha uzun süre, daha ağır biçimde sömürülmesinin sigortasıdır.
‘SERMAYE SINIFI KENDİSİ İÇİN OLAN HER ŞEYİ SANKİ BİZİM İÇİNMİŞ GİBİ PAZARLIYOR’
Siyasal Alevilik diye bir şey ürettiler Suriye meselesi üzerinden ve bir biçimde Alevi düşmanlığını yeniden canlandırmaya başladıklarını görüyorum. Ben sadece şunu söylemek istiyorum, işin esası, bu sömürü ilişkisinin iktidar cephesinden rahatça sürdürülebilmesi. Bunun için de birtakım argümanlar buluyorlar. Mesela biz açız, yoksuluz, sefalet içinde yaşıyoruz ama sorsak ‘Suriye'yi fethettik’. Öyle bir hava veriyorlar, değil mi? Görmemiz gereken bütün bu işçi okul hikayesinin özeti bu: Sermaye sınıfı kendisi için olan her şeyi sanki bizim içinmiş gibi pazarlıyor, anlatıyor, her taraftan bunun propagandasını yapıyor. Bizim bunun karşısına işçi sınıfının çıkarlarını birleştiren, işçi sınıfının çıkarlarını her yerde savunan başka bir aklı, başka bir gücü siyaset sahnesinde çıkartmamız lazım.”
İşçi Okulu’nun bir sonraki oturumu, 2 Şubat Pazar günü düzenlenecek.
Kültür Sanat Emekçileri Sorunlar ve Talepler
Yayınlanma: 2025-01-02 15:43:00
Etiketler:
Kültür-Sanat Bürosu
Yurtdışı Kampımızı Frankfurt’ta Tamamladık!
Yayınlanma: 2024-12-16 18:20:00
Türkiye İşçi Partisi I. Yurt Dışı Kampımızı MYK üyelerimiz Doğan Ergün ve Özgür Urfa ile PM üyelerimiz Hazal Destina Alarcın ve Hakan Güneş’in katılımlarıyla Almanya'nın Frankfurt kentinde tamamladık.
Avrupa, Afrika ve Amerika ülkelerinden yurt ddışı örgütlerimizde faaliyet gösteren parti üye ve yöneticilerimizin katıldığı kampımız üç tartışma başlığı etrafında örgütlendi. Türkiye ve dünyada siyasi eğilimlerin tartışıldığı, partimizin ideolojik kodları ve politik stratejisi üzerine değerlendirmelerin paylaşıldığı kampımızın son oturumunda ise yurt dışı faaliyetlerimize dair örgütsel perspektifimiz ve hedeflerimiz üzerine görüş alışverişinde bulunduk.
I. Yurt Dışı Kongresini 10-11 Şubat 2024 tarihlerinde gerçekleştiren partimiz, ilk kongresinden çıkan iradeyi I. Yurt Dışı Kampında yürütülen tartışmalar ile pekiştirmiştir. Partimizin yurt dışı örgütü, bulunduğu her ülkede emekçilerin yanında yer alacak ve enternasyonalist mücadeleyi güçlendirecektir.
Dünyada yükselen faşizm tehdidi ile neoliberal otoriterleşmenin sonucu olarak göçmenlere ve emekçilere yönelik artan saldırıların karşısında barışın ve emeğin örgütlenmesini görev edinen partimiz, dünya emekçilerini yoksulluğa ve savaşa mahkum ederken hedef saptırmak için ‘ötekiler’ yaratan kapitalizme karşı tavizsiz mücadelesini sürdürecektir.
Dünyanın dört bir tarafına yayılmış ülkemizin emekçileri, kadınlar, LGBTİ+lar ve öğrenciler yalnız değildir. Türkiye İşçi Partisi bulunduğu her yerde işçi sınıfının sesinin ve mücadelesinin partisidir. Türkiye’de ve dünyada karanlığa teslim olmayacağız!
Türkiye İşçi Partisi Yurt Dışı Örgütü
Özel Hastanelerin Kamulaştırılması İçin Kanun Teklifimizi Sunduk.
Yayınlanma: 2024-12-13 11:55:00
Parti Sözcümüz Sera Kadıgil, kanun teklifimizi düzenlediği basın toplantısında duyurdu.
Kamuoyunda “Yenidoğan Çetesi” olarak tanınan suç örgütünün açığa çıkmasının ardından özel hastanelerin ivedilikle kamulaştırılması talebiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığı’na kanun teklifi verdik. Meclis’te düzenlediği basın açıklamasıyla kanun teklifini duyuran Parti Sözcümüz Sera Kadıgil, “Biz, parası olanın parası olmayandan daha nitelikli sağlık hizmeti almasını kabul etmiyoruz. Bu nedenle de bu kanun teklifini sunuyoruz” ifadelerini kullandı.
Meclis Başkanlığına sunduğumuz ve “AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından sonra ‘Sağlıkta Dönüşüm’ adı altında hızla yaygınlaşan piyasalaştırılmış sağlık sisteminin ölümcül sonuçlarını ve faturasını en ağır biçimde ödemeye devam ediyoruz” sözleriyle başlayan kanun teklifi için, “Kamu Yararının Zorunlu Kıldığı Hallerde, Kamu Hizmeti Niteliği Taşıyan Özel Teşebbüslerin Devletleştirilebilmesi” başlıklı kanun maddesi gerekçe gösterildi.
Kanun teklifini açıkladığı basın toplantısında konuşan Kadıgil, “Biz Türkiye İşçi Partisi olarak bugün itibariyle bütün özel hastanelerin kamulaştırılmasını ve bunların paralarının da bugün görüşülecek Sağlık Bakanlığı bütçesine ayrılmasını teklif ediyoruz” ifadelerini kullandı.
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Özel Sağlık Kurum ve Kuruluşlarının Devletleştirilmesine Dair Kanun Teklifim gerekçesi ile birlikte ektedir.Gereğini saygılarımla arz ederim. 11/12/2024
Saliha Sera Kadıgilİstanbul Milletvekili
GENEL GEREKÇE
AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından sonra ‘Sağlıkta Dönüşüm’ adı altında hızla yaygınlaşan piyasalaştırılmış sağlık sisteminin ölümcül sonuçlarını ve faturasını en ağır biçimde ödemeye devam ediyoruz.
Türkiye’de 1980 sonrası uygulamaya konulan neoliberal ekonomi politikaları, özel sağlık kuruluşlarına getirilen teşviklerle sermaye sınıfı sağlığı yatırım yapılabilecek bakir alanlardan biri olarak keşfederken esas olarak Dünya Bankası tarafından eskiden beri dayatılan, ancak Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) 2002’de iktidara gelmesinden sonra uygun mecrayı bulan “Sağlık Reformu” sürecinde gerçekleşmiştir. Sosyal güvenlik örgütlerinin birleştirilmesi, genel sağlık sigortasının kurulması ve kamu hastanelerinin özerkleştirilmesi gibi “reform adımları” AKP ile hızla hayata geçirilirken bu süreçte birçok eksiği olsa da sosyalleştirme temel alınarak kurulan Sağlık Ocakları yerine getirilen Aile Hekimliği ve Aile Sağlığı Merkezlerinde (ASM) hekimler hem merkeze kayıtlı hastalara bakarken hem de çalıştığı sağlık merkezinin finansal giderlerini, tıpkı bir işletme gibi yönetmek zorunda bırakıldı. Kamu hastaneleri teker teker birer ‘işletme’ye dönüştürülürken kamu özel işbirliği modeliyle her biri birer kara deliğe dönüşen şehir hastaneleri inşa edilmiştir.
Sözde bile olsa anayasa tarafından güvence altına alınmış “sağlık hakkı” ve devlete sorumluluklar yükleyen ilgili anayasal hükümler AKP döneminde tümüyle terk edilmiş, sağlık hizmetleri her kademesinde özelleştirilmiş ve piyasalaştırılmış, devasa kârların döndüğü patronlar tarafından oldukça rağbet edilen bir sektör haline gelmiştir.
2002-2019 yılları arasında Sağlık Bakanlığı hastanelerinin sayısı % 15,6 artışla 774’ten 895’e, üniversite hastanelerinin sayısı % 36 artışla 50’den 68’e çıkarken özel hastanelerin sayısı % 112,2 artışla 271’den 575’e yükselmiştir. Aynı dönemde özel hastanelerin yatak sayısı yüzde 313, ameliyat sayıları da yüzde 575 artarak, Sağlık Bakanlığı ve üniversite hastanelerini ikiye katlamıştır. Yine bu süreçte koruyucu sağlık hizmetleri terk edilmiş, sevk zincirine dayanan basamaklı sistem sözde kalmış ve yurttaşlar sistem tarafından poliklinik muayenesi, tetkik ve ameliyata yönlendirilmiş, sonuç alınamayan sağlık talepleri kışkırtılmıştır ve özel hastanelere yapılan başvurular yüzde 1176 artmıştır.2022 Sağlık İstatistikleri Yıllığı’na göre, Sağlık Bakanlığı hastanelerine başvuran hasta sayısı 2021’de 305 milyondan 375 milyona, üniversite hastanelerindeki hasta sayısı 40 milyondan 45 milyona çıkarken, özel hastanelere başvuran hasta sayısı da 69 milyondan 75 milyona çıkmıştır.
2012 yılından itibaren SGK’nın hasta başına devlet hastanelerine yaptığı ödeme 4,7 kat artarken özel hastanelere yaptığı ödeme 9,4 kat arttı. Benzer şekilde SGK’nın özel hastanelere hasta başına yaptığı ödemenin ortalama ödemeye oranı 2012’de yüzde 105 iken 2024’ün ilk altı ayında yüzde 153’e yükselmiştir.
SGK, 2024’ün ilk altı ayında özel hastanelere hasta başına yaklaşık 3 kat daha fazla ödeme yaptığı örneğin, SGK 2024 yılında devlet ikinci basamak hastanelerine hasta başına 282 TL öderken özel hastanelere 801 TL ödeme yaptığı yine kayıtlarda mevcuttur. Özel hastanelere başvuran hasta sayısında ve oranında azalma olmasına rağmen SGK’nın özel hastanelere birim düzeyinde yaptığı ödemelerin arttığı aynı verilerde görülmektedir.
Öte yandan Sağlıkta Dönüşüm adı altında yaratılan garabetin bir diğer veçhesi ise acil servislerde yaşanan yoğunluktur. 2023 yılında 150 milyon 523 bin 406 kişinin acil servise başvurduğu kayıtlara geçmiştir.
Tüm bu sürece paralel olarak üniversite hastaneleri eğitim veren, hekim ve uzman yetiştiren ileri düzey sağlık merkezleri olmaktan çıkarılarak Sağlık Bakanlığına bağlanmaya çalışılmış, buralardaki öğretim üyeleri de diğer kamu hastanelerinde olduğu gibi performans baskısı altına alınarak tıp eğitiminin niteliği düşürülmüştür. 3 dakikada bir hasta bakmaya mahkum edilen performans kriterleriyle sistematik bir mobbinge uğrayan hekimler “giderlerse gitsinler” denilerek yurt dışına itilmiştir. 2013 yılının ilk on ayında yurtdışında çalışabilmek için Türk Tabipleri Birliği’nden alınan “iyi hal belgesi” sayısı 70 iken 2023’nin ilk on ayında bu sayı 36 kattan fazla bir yükseliş ile 2541’e ulaşmıştır.2023’e geldiğimizde ise bu sayı 3025’e ulaşmıştır.
Son olarak “Yenidoğan Çetesi” adıyla ortaya çıkan vahşetin boyutları özelleştirme politikalarının vardığı noktayı tüm çıplaklığıyla göz önüne sermektedir ancak bu olay buzdağının görünen yüzüdür. Yenidoğan Çetesi gibi pek çok çetenin Türkiye’nin çeşitli yerlerinde insan hayatını hiçe sayarak türlü dolandırıcılıklarla para kazandığına ilişkin çok sayıda şikayet, bilgi, belge kamuoyunda paylaşılmaktadır.
Bizzat devletin kendi kurumlarının raporlarında bu usulsüzlükler yer almaktadır. Sayıştay’ın 2019 yılında yayınlana raporu, özel hastanelerin, izinli veya raporlu kimi doktorları muayene veya ameliyat yapmış gibi göstererek SGK’ya fatura kestiğini ve bu şekilde milyonlarca TL kamu zararına yol açtıklarını ortaya koymaktadır. Aynı raporda nitelikli bir sağlık hizmeti için konulan işlem ve muayene sayısı üst sınırlarına uyulmadığı ifade edilirken, fizik tedavi biriminde toplam 16 olan günlük hasta sayısının aşıldığını ve 976 hasta girişinin yapıldığı öğrenildi. 411 sigortalıya ölüm tarihinden sonra bir milyon TL’ye yakın tutarda hizmet sunulduğu, ortopedi ameliyatında 1 adet kullanılan malzemenin 48 adet olarak faturalandırıldığı, aynı günde bir hastaya 10’a yakın farklı branşta işlem yapıldığı gibi onlarca usulsüzlük yine bu raporda mevcuttur.
Bu yılın ağustos ayında Siirt’te Nakşibendi tarikatına mensup bir aileye ait olduğu bilinen Özel Hayat Hastanesi’nde yatakların boş olmasına rağmen dolu gösterilerek SGK üzerinden milyonlarca liralık vurgun yapıldığı ortaya çıkmıştır.
Geçtiğimiz yılın nisan ayında İzmir Menemen’de bulunan bir özel hastanede aralarında hastane sahibinin de olduğu 14 kişi usulsüz işlem yapılarak kamuyu 147 milyon TL zarara uğrattıkları iddiası basına yansımıştır. Yapılmamış tedavi ve operasyonları yapılmış gibi göstermek, yurt dışındaki doktorları hastanede çalışıyormuş gibi göstererek kaşelerini kullanmak, çeşitli yöntemlerle sahte fatura düzenlemek bu hastanenin kullandığı dolandırıcılık yöntemlerinden bazılarıdır.
2016 yılında Urfa’da özel bir hastanede usulsüz işlemlerle kamuyu zarara uğrattıkları iddiasıyla onlarca kişi tutuklanmış, 500’den fazla sahte veri girişi yapıldığı, böylelikle olmayan hastalara muayene ve tedavi yapılmış gibi gösterilerek haksız kazanç sağlandığı belirlenmiştir.Tüm bunlar ve burada sıralayamadığımız pek çok örnek daha, ucuza daha kaliteli hizmet iddiasıyla rıza üretilen özel sağlık sisteminin iddiasını gerçekleştirmediğini ortaya koymakta özel hastaneler ve özel sağlık kurumlarının gereksiz sağlık harcamaları ile sigorta sistemini dolandırdıkları, maliyeti düşürmek için tıbbi gerekliliklerin izin verdiği sınırların ötesinde kısıtlamalar yaparak karlarını artırdıkları ve daha önemlisi insan hayatına kast ettiklerini göstermektedir.
Bu sebeple Türkiye İşçi Partisi olarak herkese eşit, parasız, bilimsel, nitelikli ve ulaşılabilir bir sağlık hizmeti sunulması gerekliliğinin devletin temel görevlerinden birisi olduğuna inandığımızı bir kez daha vurguluyor ve tüm özel hastanelerin ivedilikle kamulaştırılmasını teklif ediyoruz.
MADDE GEREKÇELERİMADDE 1- Bu madde ile özel hastane açılmasının önüne geçilmesi amaçlanmaktadır.MADDE 2- Bu madde ile, 20/11/1984 tarihli ve 3082 sayılı Kamu Yararının Zorunlu Kıldığı Hallerde, Kamu Hizmeti Niteliği Taşıyan Özel Teşebbüslerin Devletleştirilebilmesi Usul ve Esasları Hakkında Kanuna geçici bir madde eklenmiş ve özel sağlık kurum- kuruluşlarının kamulaştırılması amaçlanmıştır.MADDE 3- Yürürlük maddesidir.MADDE 4- Yürütme maddesidir.
ÖZEL SAĞLIK KURUM VE KURULUŞLARININ DEVLETLEŞTİRİLMESİNE DAİR KANUN TEKLİFİMADDE 1- 24/5/1933 tarihli ve 2219 sayılı Hususi Hastaneler Kanunu yürürlükten kaldırılmıştır.MADDE 2- 20/11/1984 tarihli ve 3082 sayılı Kamu Yararının Zorunlu Kıldığı Hallerde, Kamu Hizmeti Niteliği Taşıyan Özel Teşebbüslerin Devletleştirilebilmesi Usul ve Esasları Hakkında Kanuna aşağıdaki geçici madde eklenmiştir.“GEÇİCİ MADDE 1- Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten önce kurulmuş veya işletilmekte olan özel sağlık kurum ve kuruluşları bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde bu Kanun hükümlerine göre devletleştirilir.”MADDE 3- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.MADDE 4- Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür.
İşçi Okulu Başladı!
Yayınlanma: 2024-12-02 19:07:00
İşçi Okulu’nun ilk oturumunu gerçekleştirdik
1. İşçi Kurultayı’nda kararlaştırdığımız ve Türkiye’nin dört bir yanından emekçilerin katılımıyla, her ayın ilk pazar günü düzenlemeyi hedeflediğimiz İşçi Okulu’nun ilk oturumunu, 1 Aralık’ta çevrimiçi bağlantı yoluyla gerçekleştirdik.
Genel Başkanımız Erkan Baş'ın açılış konuşmasını yaptığı toplantıda, Bilim Kurulu Üyemiz Hakan Koçak ise işçi sınıfının güncel durumuna ilişkin verileri emekçilerle paylaştı. Sunumların ve konuşmaların ardından tüm Türkiye'de TİP il ve ilçe örgütlerinde buluşan emekçiler, yerel gündemlere ilişkin gündemleri konu ettikleri değerlendirme ve planlama toplantılarını sürdürdüler.
‘TÜRKİYE'NİN KADERİNİ DEĞİŞTİREBİLECEĞİMİZE İNANIYORUZ’
İşçi Okulu’nun ilk oturumunun başlatan Genel Başkanımız, açılış konuşmasında şunları kaydetti:
“Her ayın ilk pazar günü Türkiye'nin değişik illerinde, ilçelerinde işçi arkadaşlarımızın bir araya gelmesini başarabilirsek, burada bir ekran etrafında bir araya gelen işçiler bir fikir etrafında bir araya gelirse, ortak eylemlilik geliştirebilirse, ortak örgütlenmeler geliştirebilirse Türkiye'nin kaderini değiştirebileceğimize inanıyoruz. Sonuçta partimizin varlık sebebi işçi sınıfının birliğini sağlamak, işçi sınıfının siyasal iktidarını sağlamak. Bunun belki minyatür bir örneğini aslında ayda bir kere, pazar günleri bir araya gelerek Türkiye'nin dört bir yanında sağlıyor olacağız.
‘ORTAKLIKLARIMIZ ÖNE ÇIKTIĞINDA, FARKLILIKLARIMIZ BİRLİĞİMİZİ KUVVETLENDİRECEK’
Bu ilk toplantı olduğu için hepimizin beklentileri, bakışı, hedefleri ortaklaşsın diye bir giriş yapayım. Bana göre en kritik şeylerden bir tanesi şu: Sokağa çıktığımızda, aslında biraz dikkatli baktığımızda memlekette herkesin aşağı yukarı aynı dertlerden mustarip olduğunu, aynı şeylere üzüldüğünü, aynı kaygıları yaşadığını gözlemliyoruz; fakat diğer taraftan aynı dertlerden mustarip olan, belki kurtuluşları da birlikte olan milyonlarca insan ortak bir duygu durumuna sahip değiller, kalpleri birlikte atmıyor, aynı şeyleri düşünmüyorlar. Çünkü yönetenler binlerce yıllık bir savaş taktiğini uyguluyorlar aslında. Bizim farklılıklarımızı belirginleştirerek, bizi birbirimize düşürerek kendi iktidarlarını sürdürmenin yolunu bulmuşlar. Beş bin yıllık bir savaş taktiğinden bahsediyorum, ‘böl-parçala-yönet’ dedikleri mesele. Aslında Türkiye'de emeğiyle, alın teriyle yaşayan insanların bu iktidar tarafından, bu azınlık iktidarı tarafından, bu patronluk iktidarı tarafından nasıl yönetildiğine baktığımızda, bu çok basit taktiğin devrede olduğunu görüyoruz.
Bizim bu toplantılarda yapmaya çalışacağımız şey şu: Türkiye'nin dört bir yanında, farklı iş kollarında çalışan, en basit haliyle söyleyeyim, Türk'ü, Kürt'ü, Alevi’si, Sünni’si, kadını, erkeği, mavi yakalısı, beyaz yakalısı, gri yakalısı, pek çok insan farklılıklarını değil de ortaklıklarını buluşturmaya çalışsın. Çünkü inanıyoruz ki bizim aslında ortaklıklarımız çok daha fazla ve bu ortaklıklarımız öne çıktığında, farklılıklarımız ayırt edici olmak bir yana, aslında o ortaklığı besleyen zenginlikler haline gelecek. O farklılıklarımız bizim ayrılmamıza neden olmayacak, birliğimizi daha da kuvvetlendiren katkılar yapabilecek. Zaman geçtikçe, bu toplantılara katıldıkça bunu fark edeceğiz.”
İŞÇİ OKULU’NUN İKİNCİ OTURUMU 5 OCAK’TA
Genel Başkanımız Erkan Baş’ın, 27 Kasım’da düzenlediği haftalık basın toplantısında, “Belki dışarıdan bakıldığında son derece basit gibi görünebilecek, ama iddia ediyorum, Türkiye'nin kaderini değiştirecek bir ilk adımı bu hafta sonu itibariyle hep birlikte atıyoruz” sözleriyle duyurduğu İşçi Okulu’nun bir sonraki oturumunu ise 5 ocak günü gerçekleştirmeyi kararlaştırdık.
I. İşçi Kurultayımızı Tamamladık
Yayınlanma: 2024-11-04 10:33:00
Türkiye İşçi Partisi I. İşçi Kurultayı 3 Kasım 2024 tarihinde İstanbul Cemil Candaş Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi.
Kurultaya Polonez işçileri, Emekliler Dayanışması, Uluslararası İşçi Dayanışma Derneği, Beyoğlu Belediyesi Temizlik İşçileri ile Sosyalist Mücadele İnisiyatifi, Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi, Emekçi Hareket Partisi, Büro Emekçileri Sendikası, Devrim Hareketi, Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası, Odak Dergisi’nden yöneticiler ve Oyuncular Sendikası Genel Sekreteri Atilla Gündoğdu, DİSK Basın-İş Yönetim Kurulu ve Genel Başkanı Turgut Dedeoğlu, Sosyal-İş Yönetim Kurulu ve Genel Başkanı İlhan Ağırbaş, Emek Partisi İstanbul İl Başkanı Sema Barbaros, DİSK İstanbul Bölge Temsilcisi Asalettin Arslanoğlu, Dev Sağlık-İş Çukurova Bölge Yönetimi, Belediye-İş İstanbul 2 No’lu Şube Yönetimi ve Şube Başkanı Savaş Doğan katıldı.
Çok sayıda işçinin de yer aldığı kurultayda, çeşitli sektörlerden işçiler konuşmalar yaptı.
Genel Başkanımız Erkan Baş, kurultayda konuştu. İşçilere mücadele çağrısı yapan Baş, başaracakları konusunda bir tereddüttü olmadığının altını çizerek “Muhtaç olduğumuz kudret, alnımızdaki asil terde mevcuttur!” ifadelerini kullandı.
‘EVİMİZE EKMEK GÖTÜRMEK İÇİN FERHAT GİBİ DAĞLARI DELMEK ZORUNDAYIZ’
Genel Başkanımızın işçilere seslenerek mücadeleyi büyütme çağrısı yaptığı konuşmasında şu ifadeler öne çıktı:
“Hiç dert etmeyin. Biz işçi sınıfına güvenip işçi sınıfıyla kaderimizi birleştirerek, bu memleketin kurtuluşunun işçi sınıfının ellerinde olduğunu ortaya çıkartarak çok önemli bir şey yaptığımızı bugün bu toplantı vesilesiyle bir kere daha görmüş oluyoruz. Şimdi diyeceksiniz ki ‘Hep siyaset, biraz aşktan konuşalım’. Bence olay şu, Ferhat'la Şirin'i hepimiz biliyoruz değil mi? Ferhat Şirin'e aşık. Diyorlar ki Ferhat'a ‘Evlenmenize izin vereceğiz ama bizim köyün suyu yok, şu dağı delip buraya bir su getir’. Bence işçi sınıfı bu. İşçi sınıfı çocuğu için, ekmek için, evinin kirası için, faturayı ödemek için kavga etmek zorunda. Karşısına dağ dikmişler, şimdi biz evimize ekmek götürmek için o dağı delmek zorundayız ve o deldiğimiz dağdan bütün ülkeye özgürlük akacak, bütün ülke güneşten, özgür günlere ulaşacak.
‘KİM KAVGA EDİYORSA O İŞÇİ SINIFININ ÖNCÜSÜDÜR’
Kim kavga ediyorsa işçi sınıfının öncüsü odur. ‘Hangi memlekettensin, hangi sendikaya üye oldun, ne kadar kavga edeceksin?’ diye sormuyoruz. Hiç umurumuzda değil. Kavga eden kim varsa onun yanında duruyoruz. Kavga eden kimse öncü odur. Kavga eden kimse bizim görevimiz onun yanında durmaktır. Türkiye İşçi Partisi şu iddiayı taşıyor, işçi sınıfının önünde kavga edecek parti Türkiye İşçi Partisi'dir. Bizim iddiamız budur. Ama bu kavgayı hep beraber vermek konusunda hiçbir tereddüdümüz olmayacak.
‘BİZİM BÜTÜN VARLIK SEBEBİMİZ İŞÇİ SINIFININ MÜCADELESİNİN BÜYÜTÜLMESİDİR’
‘Ekonomik mücadele ayrı, siyasi mücadele ayrı’ diye bakmıyoruz. İşçi sınıfının bir mücadelesi var, o mücadele hayatın her alanında, her nefes alışımızda devam eden bir mücadele. Ama illa bize bu soru soruluyorsa, ben şunu söyleyeceğim. Herhangi bir iş yerinde, herhangi bir sendikada, işçilerin herhangi bir örgütlenme alanında birisi çıkıp sol düşmanlığı yapıyorsa, sosyalizm düşmanlığı yapıyorsa, TİP düşmanlığı yapıyorsa bilin ki o işçi sınıfının düşmanıdır, işçi sınıfının birliğini engellemek için bunu yapıyordur. Ama bizim kendi adımıza işçi sınıfının çıkarlarından başka hiçbir çıkarımız yok. Bizim bütün varlık sebebimiz işçi sınıfının mücadelesinin büyütülmesidir. Bu eksende bir kavgayı devam ettireceğiz ve kim kavga ediyorsa, en önde kim duruyorsa onun yanında durmaya devam edeceğiz. Tekrar ediyorum, bizim parolamız birliktir. Patronlar sistematik bir biçimde bizi bölmeye, ayrıştırmaya çalışıyor. O yüzden ben bütün Türkiye İşçi Partililerden, sözümüze kıymet veren herkesten özel olarak bunu rica ediyorum, bulunduğumuz her yerde işçileri birleştirelim. Adamlar ne yapıyor? Diyor ki ‘O göçmendir, o Kürttür, o Alevidir, o Türktür, o Sünnidir, o kadındır, o erkektir, öyledir, böyledir’. Bir sürü ayrım, bir sürü ayrım… Bizim vazifemiz ne? Türkiye İşçi Partiliyi nasıl ayırt edersiniz? Türkiye İşçi Partili bulunduğu her yerde, oradaki bütün işçilerin birliğini savunan kişidir. Oradaki bütün işçilerin birliğini sağlamak için gecesini gündüzüne katan, varını yoğunu bunun için ortaya koyan kimse Türkiye İşçi Partili odur.
‘EN SIK KARŞILAŞACAĞIMIZ ŞEY BİZİ BÖLMEYE ÇALIŞANLAR, BİZİM BU İŞİ BAŞARAMAYACAĞIMIZI SÖYLEYENLER OLACAK’
Bakın, dünyanın en basit şeyini söylüyorum, 200 yıllık işçi sınıfının mücadele tarihinin belki de ilk sloganlarından bir tanesini söylüyorum, ama bugün Türkiye'de en çok unutturulan şey bu. Nerede işçileri yan yana getirmeye çalışsanız, hemen işçiler arasındaki farklılıkları ortaya seren, o farklılıklar üzerinden oradaki birliği dinamitlemeye çalışan eğilimler beliriyor. O yüzden net söylüyorum. Biz işçi sınıfının birliğini sağlamayı, hayatın her alanında, üretim alanlarının tümünde, siyaset alanında işçi sınıfının birliğini sağlamayı karar altına aldık. Bütün varımızı yoğumuzu, canımızı kanımızı, her şeyimizi işçi sınıfının birlik mücadelesine adıyoruz ve inanıyoruz, ‘Birleşen işçiler yenilmezler’e inanıyoruz. İşçiler birleştiğinde herkesten daha iyisini, daha doğrusunu, daha güzelini hayata geçirebilir diye inanıyoruz, bunun için mücadele ediyoruz. O yüzden önümüzdeki dönemde de Türkiye İşçi Partisi ne yapacak? Attığımız her adımda, aldığımız her nefeste işçi sınıfının birliğini güçlendirmeye çalışacağız, işçi sınıfının örgütlüğünü güçlendirmeye çalışacağız. Ancak böyle kazanabiliyoruz. Çünkü geride kalan bütün yollar denendi. Seçimlerde öyle ittifaklar yapıldı, böyle ittifaklar yapıldı, her şey denendi. Denenmemiş bir tek yol var, işçi sınıfının birleşip masaya yumruğunu vurması. Bu tarihsel sorumluluk bizim omuzlarımızda, ‘Biz bunu başarabiliriz’ diye düşünüyorum. Dediğim gibi, en sık karşılaşacağımız şey bizi bölmeye çalışanlar olacak. En sık karşılaşacağımız şey, bizim bu işi başaramayacağımızı söyleyenler olacak. Ayrıştırmaya çalışacaklar, ‘beyaz yakalı’ diyecekler, ‘Kürt’ diyecekler, ‘Alevi’ diyecekler, ‘O kadın, olmaz’ diyecekler, bir sürü şey söyleyecekler. Şu toplantıdan çıkan bütün arkadaşlar, her hal ve şartta hem tek çaremizin bu olduğunu hem bunun mümkün ve gerekli olduğunu hatırlasınlar. Bunu özel olarak rica ediyorum.
‘MUHTAÇ OLDUĞUMUZ KUDRET, ALNIMIZDAKİ ASİL TERDE MEVCUTTUR!’
Burada eylemle fikri, düşünceyle mücadeleyi bir araya getirebilmiş bir işçi topluluğu var. Bu Türkiye İşçi Hareketi açısından büyük bir kazanımdır, büyük bir kıymettir. Burada kağıt üzerinde emekli olmuş ama sınıf mücadelesinin bir parçası olan abilerim, ablalarım var, burada daha 15-16 yaşında ‘çıraklık’ adı altında MESEM’lerde sömürülen genç yoldaşlarım da var. Farklı iş kollarında, farklı sömürü deneyimleri yaşamış ama hepsi düşük ücretten rahatsız, hepsi fazla çalışmadan rahatsız, hepsi cumartesiyi kaybetmekten rahatsız, hepsi sendikalı olamayan arkadaşlar. Hani ‘sınıf savaşı’ diye bir laf ediyoruz ya, daha ne anlatalım ya? 22 yılda 38 bin işçi adına iş cinayeti denilen katliamlarla katledilmiş, bu iktidar 38 bin tane işçinin gözünün önünde ölmesine göz yummuş, bunun önünü açmış. Nasıl önünü açmış? Çok net, ölen işçilerin çalıştığı iş yerlerinin yüzde 98’i sendikasız ise, işçileri sendikasız bırakanlar işçi katilleridir. Bunun adını böyle koyacağız.
Bugün burada ortaya çıkan irade, Türkiye'yi, Türkiye işçi sınıfını örgütlü bir güç haline getirerek Türkiye'yi de değiştirebilecek bir iradedir. Yıllar önce bir yerde yazmıştık, bugün bütün yüreğimle bunu hissediyorum. Ara sıra olur, ‘Biz yapabilir miyiz? Olur mu? Olmaz mı?’ diye tereddüt eden bütün arkadaşlara söyleyeceğim tek şey şudur: Muhtaç olduğumuz kudret, alnımızdaki asil terde mevcuttur!
SONUÇ BİLDİRGESİ
Türkiye İşçi Partisi I. İşçi Kurultayı 3 Kasım 2024 günü Cemil Candaş Kültür Merkezinde, TİP’in içinde çalışma yürüttüğü her sektörden işçi temsilcilerinin konuşmaları ve Parti’nin önümüzdeki dönem hedeflerine dair sunumlarla gerçekleşti.
Kurultay, 35 farklı sektörden işçilerin temsil edildiği 70 kişilik bir Tertip Komitesi tarafından organize edildi. Tertip Komitesi üyeleri kendi çalıştıkları alanlardaki sorunları ve taleplerini Kurultay’a öncesinde yazılı birer rapor ile sundular. Kurultay sırasında ise, bu sektörlerden işçi arkadaşlarımız konuşmalarında bu sorunları açıkladılar.
Konuşmalar sırasında gerek doğrudan üretim aşamasında çalışan işçilerin, gerekse ofislerde çalışan işçilerin sorunlarının ortak olduğu, bu nedenle Türkiye İşçi Partisi Kongre metninde de ön plana çıkan sınıfın iki yakasını birleştirme perspektifinin güçlendirilerek sürdürülmesi ihtiyacı Kurultay’da ön plana çıktı.
Kurultay sadece işyeri ve sektörel düzeyde işçi sınıfının sorunlarını ele almadı, aynı zamanda önümüzdeki dönemde tüm işçilerin ortak sorunları olan, vergide adalet, çalışma sürelerinin kısaltılması, kreş hakkı, sendikal özgürlüklerin genişletilmesi ve insanca yaşam sağlayacak bir Ücret hakkımız için ortak mücadele vurgusu da yapıldı.
Özellikle asgari ücrete ve emekli maaşlarına yapılacak zammın tartışıldığı bugünlerde, önümüzdeki dönemde hem emekli maaşlarının iyileştirilmesi, hem de asgari ücretin insan onuruna yakışır bir yaşam sürmeye yetecek düzeye getirilmesi için mücadele etme ihtiyacı vurgulandı.
Örgütlenmenin önündeki engelleri kaldıran, sendikalaşma hakkını genişleten yeni bir Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu için mücadele edileceği vurgulandı.
Güvencesiz çalışma biçimlerinin gitgide yaygınlaşması ve hükümetin Orta Vadeli Programı’nda yeni ve güvencesiz çalışma biçimlerini daha da yaygınlaştıracak düzenlemeler yapılacağını duyurmasıyla, freelance çalışma, platform çalışması ve diğer güvencesiz çalışma biçimleri ile çalışan işçilerin örgütlenmesi için yeni örgüt formları üzerine tartışılması gerekliliği, Kurultay sırasında yürütülen tartışmalarda belirtildi.
Kurultayımız sadece bir tartışma zemini olmanın ötesinde, aynı zamanda partimizin Emek Bürosu tarafından hayata geçirilecek önümüzdeki döneme dair bir dizi çalışma konusunu da karar altına aldı:
Karar 1 - TİP İşçi Okulu: İşçi sınıfı içinden öncü işçiler yetiştirmek, Parti yerel örgütlerinde işçi çalışmasını güçlendirmek, ülke genelinde işçi sınıfının gündemlerini ortaklaştırmak ve yeni militan bir işçi kuşağının oluşumuna katkı sunmak amacıyla, tüm ilçe örgütlerinde aynı konularla her ayın ilk pazar günleri işçi eğitimleri yapılacaktır. Bu eğitimlerin, bir saat siyasi gündem, bir saat yerel gündem, bir saat ise işçi eğitimi olmak üzere her ay sabit bir formatta yapılması planlanacaktır. TİP İşçi Okulu’nun hayata geçirilmesi için, Eğitim Bürosu ile eşgüdüm içinde çalışılması kararlaştırılmıştır.
Karar 2 - 1 Mayıs’a kadar sektör Koordinasyonlarının işlerliğinin arttırılması: Kurultay süresince, TİP’in içinde çalışma yürüttüğü çeşitli sektör koordinasyonlarından işçi arkadaşları dinleme imkanımız oldu. Her bir sektörde yaşanan sorunlara müdahale edebilmek, ilgili sektörlerde yaşanan sorunları partinin gündemine taşımak ve bu sorunları siyasallaştırırken, o sektörde çalışan işçilerin örgütlülüğünü güçlendirmek amacıyla, her bir sektörde kuracağımız çalışmalar büyük önem taşımaktadır. 1 Mayıs’a kadar sektör koordinasyonlarının örgütlülüğünün güçlendirilmesi, her sektörde kendi düzenli iç işleyişi olan sektör koordinasyonlarının kurulması kararlaştırılmıştır.
Karar 3 - Sınıfın kazanımları için yeni bir sendikal hareketin inşası: Türkiye belki de dünyanın en anti-demokratik sendikal mevzuatına sahip ülkelerden birisi. İşçilerin sınıf olarak eyleme geçme kapasitesini daraltan, onları çoğu zaman sarı sendikalara veya örgütsüzlüğe mahkûm eden bu sistem, aynı zamanda mevcut sendikalara da sayısı kısıtlı olan örgütlü oldukları işyerlerinde her türlü anti-demokratik uygulamayı sürdürme imkanı sağlıyor. Bir yandan işçiler, bin bir zorlukla ülkenin dört bir yanında sendikal örgütlenme mücadelelerine girişmek zorunda kalırken, diğer yandan kısmen başarılı olan örgütlenme faaliyetlerinin ardından ise, sendikal faaliyetin dışında tutulan, en iyi ihtimalle gerektiğinde eylemlere çağrılan çoğu zaman buna bile gerek duyulmayan, birer pasif izleyici haline getiriliyorlar. İşçi sınıfının kendi sendikası aracılığıyla giriştiği gündelik mücadeleler ile sınıf bilincinin oluşması ve kısmi de olsa kazanımlarla özgüveninin güçlenmesi için, sendikal işleyişin topyekûn yeniden demokratikleştirilmesi ve yeni bir sendikacılık anlayışının hayata geçirilmesi gerekmektedir. Tam da bu nedenle, sendikanın üyelere dışarıdan bazı hizmetler sunan bir hizmet sağlayıcı değil, üyelerin her birinin özne olduğu bir örgütlülüğe dönüşmesi için, Türkiye İşçi Partisi sendikal alanda çalışmalarında bir dizi ilkeyi hayata geçirecektir.
Bu ilkeler;
İşyerinde demokrasi yani sendika temsilcilerinin işçiler arasında seçimle belirlenmesi, seçilen temsilcinin kendisini seçenler tarafından geri çağrılma hakkı olması. İşyeri düzeyinde, sendikal işleyişin sadece temsilcilere indirgenmemesi, aktif sendika üyelerinden oluşan Sendika İşyeri Komiteleri aracılığıyla, daha fazla işçinin işyerinde özneleşmesi, işyerinde sendikal faaliyete dair kararların bu komite eliyle alınması ve yürütülmesi;
Sendikalarda, işçilerin temsilcileri aracılığıyla sendikanın faaliyetlerini düzenli olarak değerlendirdikleri, önerilerde bulundukları ve karar alma mekanizmalarına katıldıkları, bölgesel düzeyde ve ülke genelinde tüm temsilcilerin bir araya geldiği Temsilciler Kurullarının oluşturulması ve bu kurullarda tam anlamıyla Kürsü Masumiyeti ilkesinin hayata geçirilmesi;
Toplu İş Sözleşmesi’nin (TİS) Hazırlanması ve İmzalanması süreçlerinin demokratikleştirilmesi: Toplu İş Sözleşmesi teklifleri ilgili işyerindeki işçilerin katılarak birbirleriyle rahatça tartışma imkanları olan teklif hazırlama toplantıları ile hazırlanmasının sağlanması, TİS süreci sürüyorken, ilgili tüm işyerinden temsilciler ve Komite üyelerinin her görüşmeden sonra bir araya gelerek, müzakerelerde gelinen noktayı ve sonraki toplantının hedeflerini beraber değerlendirmesinin sağlanması, Sözleşmelerin ise işçilerin onayına sunulmadan imzalanmaması;
Geri Çağırma İlkesinin koşulsuz hayata geçirilmesi: Her bir göreve getirilen kişinin, kendisini seçen Kurul tarafından geri çağrılmasına imkan sağlanması;Sendikalar içindeki çalışmalarımızda önümüzdeki dönemde bu temel demokratik ilkelerin hayata geçirilmesi için çalışılması kararı alınmıştır.
Yenidoğan Çetesi Skandalı Hakkında Soru Önergesi: Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu'na Soruyoruz.
Yayınlanma: 2024-11-01 17:25:00
İstanbul Milletvekilimiz Ahmet Şık'ın, Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu'na Yenidoğan Çetesi skandalı hakkındaki soru önergesi:
31.10.2024
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞI’NAAşağıdaki sorularımın Sağlık Bakanı Kemal MEMİŞOĞLU tarafından Anayasa’nın 98. ve TBMM İç Tüzüğü’nün 96. ve 99. Maddeleri gereğince yazılı olarak yanıtlanmasını arz ederim.Ahmet ŞIKTİP İstanbul Milletvekili
“Yenidoğan çetesi” adıyla ortaya çıkan ve kamuoyunda haklı olarak infial uyandıran skandalın yankıları sürmektedir. Olayla ilgili detaylar ve tanık ifadeleri paylaşıldıkça skandalın sadece tek bir çete veya birkaç hastane ile sınırlı olmadığı, ülkemizdeki sağlık sisteminin neredeyse her kademesinde benzer usulsüzlüklerin ve yolsuzlukların izi olduğu anlaşılmaktadır. Başta dönemin Sağlık Bakanları olmak üzere Bakanlığın merkezi ve taşra düzeyindeki birimlerinin tamamının gözleri önünde gerçekleşen bu olayların münferit olmadığı ve yöneticilerin çeşitli düzeylerde sorumlulukları bulunduğu ortadadır. Tabloya daha geniş bir çerçeveden baktığımızda ise yaşananların, başlangıcı yirmi yıl öncesine dayanan Sağlıkta Dönüşüm Programının sonuçları olduğu aşikardır.
Bu bağlamda;
Bu nitelikteki şüphe uyandırıcı uygulamaların tespiti güç olmayıp, normal şartlarda oldukça sıkı yürütüldüğü bilinen denetimlerde benzer usulsüzlüklerin ortaya çıkarılamamış olması, kamuoyunda büyük şaşkınlıkla karşılanmıştır. Aşağıdaki soruların yanıtlanması, benzer nitelikteki ihmallerin ortaya çıkması bakımından önem arz etmektedir:
Bu skandala dahil olduğu iddia edilen 42-23 hastaneden söz edilmektedir. Bahse konu hastane sayısının ise 12 olduğu kamuoyunda ifade edilmektedir. Bu soruşturmanın kapsamı, diğer hastanelerin iktidara mensup veya iktidara yakın siyasetçilere ait olması nedeniyle mi sınırlı tutulmuştur? Bu yönde bir çaba gösterilmiş midir?
Bahse konu hastanelerde, son 10 yılda yenidoğan başına yoğun bakım servisine yatırılma oranı nedir?
Bahse konu hastanelerde, son 10 yılda yenidoğan başına entübasyon oranı nedir?
Bu oranların dramatik artış gösterdiği spesifik bir tarih söz konusu mudur? Bilimsel ortalamaların (~%10) üzerine çıktığı bir dönem söz konusu mudur? Böyle ise, artışın gerekçesi neden sorgulanmamıştır?
Bahse konu hastanelerde, son 10 yılda yenidoğan entübasyonu başına ölüm oranı nedir? Eğer bu oran, genel ortalamaların altında ise, gerekli endikasyonlar sağlanmadan entübasyon yapıldığından neden şüphe edilmemiştir?
İstanbul ilindeki devlet hastanelerinde ve özel hastanelerde son 10 yılda yenidoğan başına yoğun bakım servisine yatırılma oranı nedir, yenidoğan başına entübasyon oranı nedir?
Bahse konu oranlar bakımından, aynı kademede hizmet sunabilen devlet hastaneleri ile özel hastaneler arasında ortaya çıkmış bir fark söz konusu ise, bu fark nasıl açıklanmaktadır?
Yukarıda sorulan istatistiklerden ve diğer araçlardan da yararlanılarak, Türkiye’nin tüm il ve ilçelerinde bu usulsüzlüğe iştirak ettiğinden şüphe edilebilecek özel hastanelere dönük olarak soruşturma genişletilecek midir?
Özel hastane sahibi oldukları bilinen bakanların hastanelerine bu yolla sevki yapılan hastaların hizmet karşılığı olarak bugüne dek ne kadar ödeme yapılmıştır? Aynı şekilde Bakanlığınız ve ilgili birimlerde görevli ve özel hastanelerle sahiplik/ortaklık ilişkisi bulunan bürokratların sağlık kuruluşlarına ne kadar ödeme yapılmıştır?
Hizmet alım uygulaması başladığından bugüne dek özel hastanelere bu tür işlemler için yıllara göre ve toplamda ne kadar ödeme yapılmıştır?
Yürürlükteki mevzuat gereğince herhangi bir özel hastanenin, hastane bünyesinde bulunan yoğun bakım, radyoloji ya da laboratuvar gibi süreçleri taşeron bir firmaya ihale etmesi mümkün müdür?
Bu şekilde ihale edilen çeşitli departmanların Sağlık Bakanlığının yürürlükteki denetim mekanizmasının işleyişi ile tespiti mümkün müdür? Bu mümkün ise bu çetenin tespiti neden yapılamamıştır? Bu mümkün değil ise bu şekilde işletilen kaç özel hastane ve ilgili departman söz konusudur? Bunların tespiti için nasıl bir yol izlemeyi düşünmektesiniz?
2. 112 Acil hizmeti aracılığıyla, yenidoğanların ve doğum için başvuruların sürekli olarak bu hastanelere sevk edildiği ve bu hastanelerdeki yenidoğan yoğun bakım servisleri sürekli tam kapasite çalışırken, “çeteyle anlaşmayı reddeden” hastanelerde de sürekli boş kapasite bulunduğu öne sürülmektedir. Bu iddiaların gerçekliğinin açığa çıkması bakımından;
İstanbul ilindeki tüm özel hastanelerin yenidoğan yoğun bakım servislerinin son 5 yıllık aylık ortalama doluluk oranları nasıldır?
Çeşitli hastanelerdeki doluluk oranları arasında, iddia edildiği kadar marjinal bir fark gözlemleniyorsa, böylesi şüphe uyandırıcı bir hususun göz ardı edilmesinde ihmali veya kastı bulunan yetkililer hakkında herhangi bir soruşturma yürütülmekte midir?
3. Soruşturmanın 5 Mayıs 2023 tarihinde başladığı ve dahi öncesinde yapılmış denetimlerde benzer hususların sıklıkla tespit edildiği görülmektedir. İddianamede maktul olarak adı geçen 10 bebeğin doğum tarihlerine bakıldığında (Havanur, Michelle, Öykü, Ayaz, Kaya, Mive, Melek, Kerem, Roua); bu bebeklerin tamamının soruşturma sürerken doğduğu, dolayısıyla da soruşturma sürerken yaşamını yitirdiği açıkça görülebilmektedir:
Bebeğin yaşam hakkının korunmasının, “soruşturmanın gizli yürütülmesi”nden çok daha üstün bir yarara hizmet ettiği gözetilerek, soruşturma esnasında yitirdiğimiz bu bebeklerin ölümü nasıl engellenememiştir?
Soruşturmanın bu denli sağlam dayanaklara sahip ve ciddi bir vahşeti konu edindiği ve bizzat soruşturma esnasında yenidoğanların yaşamını yitirdiği gözetilince, bahse konu hastanelerde faaliyetler temel bulgulardan hareketle neden durdurulmamıştır? Bu ihmalden ötürü herhangi bir soruşturma yürütülmekte midir?
Soruşturmaya dayanak ihbarın tarafınızca il sağlık müdürlüğü yapıldığı dönemde geldiği de hesaba katılınca, kamuoyunda çeşitli kesimlerce meselenin üzerine müdürlüğünüz döneminde yeterince gitmediğiniz yönünde eleştiriler ortaya konulmuştur. Bu iddianın temel dayanaklarından biri, ihbar üzerine yalnızca denetim yaptığınız, fakat “derhal” sağlık müfettişi görevlendirmekten imtina ettiğiniz yönündedir. Bu iddialar gerçeği yansıtmakta mıdır, “derhal” müfettiş görevlendirmediğiniz doğru mudur? Doğru ise, sebebi nedir?
Yine, ifadelerden görülebileceği üzere, İl Sağlık Müdürlüğü Özel Hastaneler Birimi sorumlusu tarafından, “bu ihbarların önceden de olduğu” beyan edilmiştir. Benzer mahiyette kaç ihbar olmuştur ve bu konu hakkında neden aksiyon alınmamıştır?
11.07.2023 tarihinde, öncesinde denetlediğinizi öne sürdüğünüz ve soruşturmada ismi sıkça geçen, lisansı da iptal edilen Medilife Beylikdüzü Hastanesi'nin başhekimi Ahmet Atilla Yılmaz isimli şahsa, soruşturmanın başlamasından 3 ay sonra bizzat ziyarette bulunduğunuz ortaya çıkmıştır. Bahse konu şahsın soruşturulduğundan, ziyaret esnasında haberiniz bulunmakta mıydı? Bulunmuyorsa, soruşturmanın sağlıklı biçimde yürütüldüğünden nasıl söz edilebilecektir? Bulunuyorsa, bu denli vahşice bir suç şüphesiyle soruşturmanın devam ettiği dönemde, tüm olasılıklara rağmen suçun şüphelilerinden birini ziyaret edebilmeniz, soruşturmanın sıhhati ve etik uygunluğu bakımından gündelik gerekçelerle nasıl açıklanabilecektir?
İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü'nden denetime giden Yakup Karakurt isimli hekimin, gizli soruşturmayı şüphelilere haber verdiği, konuşma dökümlerinde yer alan 'Hakkınızda gizli bir dava var diyor. Bir iki şey söyledi, hemen ayarladık, tekrar denetime gelmiş gibi yaptı' "İl Sağlık Müdürü'nün mesajını gösterdi' ifadelerinden anlaşılacağı üzere, gizli soruşturmayı deşifre ettiği ortaya çıkmıştır. Soruşturmanın deşifre süreciyle ilgili bu diyalog gerçeği yansıtmakta mıdır? Soruşturmanın deşifre edildiği başka vakalar söz konusu mudur?
Yine ifadelere yansıdığı haliyle, çeşitli hastane yöneticilerinin soruşturmayı kapatmak amacıyla “AKP ve MHP ilçe başkanlarıyla birlikte savcıları ziyaret edip” soruşturmayı örtbas ettikleri iddiası gerçeği yansıtmakta mıdır? Bu konuda hangi bulgular söz konusudur?
Şüphelilerden Hakan Doğukan Taşçı’nın dosyaya yansıyan bir konuşmasında, Güney Hastanesi'ne gidilen denetimin atlatılabilmesi amacıyla Batuhan Çetin isimli bir şahsın aktardığı üzere Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan’a ulaşıldığı ve bu sayede denetimin sorunsuz atlatılabildiği öne sürülmektedir. Bu konuda herhangi bir soruşturma yürütülmekte midir?
4. Kamuoyuna yansıdığı kadarıyla soruşturma, özel bir özenle, hastane sahiplerini sorumluluktan azade tutacak biçimde yürütülmektedir. Fakat çetenin vurgundaki paylarının da yine ödemelerin hastane yönetimine yapılmasını takiben dağıtıldığı gözetilince, hastane sahiplerinin bu uygulamalardan haberdar olmadıkları savunması nasıl kabul edilebilmektedir?
Soruşturmanın şüphelileri arasında sayılmayan hastane yöneticisi ve sahiplerinin soruşturmadan azade tutulma sebebi nedir?
SGK ödemelerinin çeteye dağıtımı nasıl sağlanmaktadır?
Çete’nin devraldığı servislere ilişkin olarak hastaneler ile aralarındaki yazılı sözleşmeler uhdenizde bulunmakta mıdır?
Birinci soruda anıldığı üzere bilimsel normallerin hayli üzerinde bulunan servis doluluk ve entübasyon oranları, hastane yönetimleri tarafından nasıl fark edilmemiştir?
SGK’dan bilimsel normalleri ciddi miktarda aşan uygulamalar sayesinde hastane yönetimince alınan ödemelerin, doğal olarak çeteye de olağanın çok üstünde pay verilmesiyle sonuçlanması, hastane sahipleri/yönetim kurulları tarafından nasıl değerlendirilmektedir?
Benzeri durumlarda, pay sahiplerince hastanelerin sadece el değiştirmesi sağlanarak veya “haberlerinin olmadığı savunmasına” itibar edilerek sorumluluktan kurtulunduğu gözetilince, denetlenemeyen ve asıl sorumluların / kâr sahiplerinin yakalanamadığı bu özel hastane sisteminde, tam olarak hangi bağlamda kamu yararı görmektesiniz?
5. Olayın ayyuka çıkması üzerine, birçok eski personel tarafından yapılan ihbarlarda, bu gibi usulsüz faaliyetlerin herkesçe bilindiği öne sürülmüştür. Örneğin, yoğun bakım hemşiresi Taner Karataş isimli şahıs, lisansı iptal edilen hastanelerden 2018 yılında TRG Hospitalist’te 2 hafta çalıştığını, o dönem bu doğrultuda ihbarda bulunduğunu,fakat denetimden önce hastanenin haberdar olarak her şeyi düzelttiğini öne sürmüştür:
Bahse konu ihbarın içeriği nedir, 2018 yılında bu ihbarı denetlemekle yetkili kişiler kimlerdir?
Bu konuyla ilgili özel bir soruşturma yürütülmekte midir?
Yine, 2021 yılında soruşturma konusu hastanelerden birinde bu gibi uygulamalar bulunduğuna, hatta hekimin “gerekli endikasyonlar sağlanmamasına rağmen hemşirelere seri bir biçimde entübasyon yaptırdığına” yönelik bir CİMER ihbarı basına yansımış, 22.10.2021 tarihinde bu ihbara Bakanlığınız Sağlık Hizmetleri Başkanlığı tarafından verilen cevapta, yalnızca ilgili “hekimin bilgilendirildiği” belirtilmiştir. Bahse konu ihbar karşısında savunması alınan hekim kimdir? Dosya kapsamında soruşturulmuş mudur? Neden ihbara binaen soruşturma genişletilmemiştir?
6. Özel Şafak Hastaneler Grubu’na SGK İstanbul İl Müdürlüğü Topkapı Sağlık Sosyal Güvenlik Merkezi’nce 16 Mayıs 2022 tarihinde, yani soruşturmanın başlatılmasından yaklaşık bir yıl önce gönderilen yazı uyarınca, gerçeğe aykırı fatura veya faturaya dayanak oluşturan belge hazırlandığı, sağlık hizmeti sunulmadığı halde sağlık hizmeti sunulmuş gibi gösterildiği, izinli olduğu görülen doktorlar üzerinden sağlık hizmeti verildiği, sağlık hizmeti verilen hastalara ait verilerin sisteme kaydedilmediği, Sağlık Bakanlığı’nca onay verilmemiş ilaç ve sağlık malzemesi kullanıldığı tespit edilerek 44.5 milyon lira tutarında ceza kesildiği, yine 19 Aralık 2022 tarihinde gönderilen bir yazı ile, benzer sebeplerle 438 milyon 891 bin lira ceza uygulandığı bildirilmiştir. Bunun üzerine usulsüz işlemleri ayan beyan ortaya çıkan bahse konu hastaneler grubunun borçlarından kurtulabilmek amacıyla konkordato ilan ettiği, konkordato sürecinde de hisselerinin sekiz ay içinde üç kez el değiştirdiği ortaya çıkmıştır:
490 milyon liralık cezayı gerektirecek kadar yoğun ve usulsüz bir işlemler silsilesi, neden yalnızca Sosyal Güvenlik Kurumunca para cezası ile sonuçlandırılmış ve bakanlığınızca bu işlemlerden yurttaşların zarar görmesinin engellenmesi ve sorumluların tespiti amacıyla neden özel olarak soruşturma başlatılmamıştır?
Bahse konu hastaneler grubu, bu karne ile nasıl 3. Havalimanının anlaşmalı hastanesi olarak belirlenebilmiştir?
7. Soruşturulan hastanelerden Özel TRG Hospitalist Hastanesi’nin genel müdürü olarak bilinen eski polis müdürü Murat Mantuş isimli şahsın, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin eski koruma müdürü olduğu ve diğer şüphelilerden farklı olarak tutuklanmadığı ve adli kontrolle serbest bırakıldığı ortaya çıkmıştır. Kamuoyunda öne sürülen iddialarda, bahse konu şahsın siyasi bağlantıları aracılığıyla bu süreçleri hasıraltı ettiği öne sürülmektedir:
Mantuş’un geçmişe dönük HTS kayıtlarından hareketle temasta olduğunun gözlemlendiği bakanlık personelleri mevcut mudur? Mevcut ise, bu kişiler hakkında soruşturma yürütülmekte midir?
Soruşturma dosyasına yansıyan bazı görüşme dökümleri incelendiğinde, Mantuş’un “çete lideri” olarak öne sürülen Fırat Sarı’ya yol gösterdiği, yerine göre hiddetlendiği ve genel itibarla onu yönlendirdiği izlenimi oluşmaktadır. Fırat Sarı’nın ilgili çetenin lideri ve yöneticisi olduğu kanısına nasıl varılmıştır? İlgili çetenin çok daha geniş siyasi bağlantılar doğrultusunda yönlendirildiğine dair şüphe bulunmakta mıdır?
8. Tıpkı Sinan Ateş cinayetinden hatırlanacağı üzere, soruşturma savcısının da anlık konum bilgilerinin, aracının geçtiği güzergahların tespitinin, irtibatlarının ve telefonunun HTS kayıtlarının bazı polisler tarafından Zengin ve ekibine ulaştırıldığı iddiası bulunmaktadır. Bu konuda bakanlığınız ile diğer bakanlıklar koordinasyonunda, soruşturma savcısının bilgilerinin kimler tarafından görüntülendiğine ve bu kişilerin sağlık “sektör”ündeki ilişkilerine veya soruşturmadaki rollerine dair herhangi bir bulguya ulaşılabilmiş midir?
9. Kamuoyunda infial yaratan usulsüzlükler, her ne kadar yenidoğan bebekler bakımından deşifre olmuşsa da, sağlıkta devrim adı altında sunulan mevcut sosyal güvenlik ve sağlık sisteminin bütünü, özel hastanelerin “seri” biçimde gerçekleştirilen yüksek meblağlı hizmetler karşılığında kamuyu zarara uğrattığı bir “SGK dolandırıcılığı” çıkmazını göz önüne sermektedir. Söz gelimi, göz sağlığına ilişkin ameliyatlar, anjiyo operasyonları ve stent takılması süreçleri gibi, yine Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanabilen hizmetlerden istifade etmek suretiyle yurttaşların sağlığını tehlikeye atan ve kamu imkanlarını sömüren uygulamalarla ilgili sayısız ihbar söz konusudur. Üstelik bu iddialar, İstanbul’dan Siirt’e geniş bir coğrafyadaki yüzlerce hastane bakımından gündeme gelmektedir. Bu nedenle, sadece yeni doğan bebekler ve sadece İstanbul ili açısından değil, belirli sağlık hizmetlerini bilimsel ortalamaların marjinal biçimde üzerinde sunan tüm hastanelerle ilgili olarak soruşturmanın genişletilmesi gerekmektedir:
Sadece yenidoğan yoğun bakım servislerine değil, özellikle de COVİD-19 pandemisinde yoğun bakıma sevki yapılan/entübe edilmiş tüm hastalarla ilgili olarak inceleme/soruşturma genişletilecek midir? Bakanlığınız ve diğer bakanlıklar koordinasyonunda, Türkiye çapında SGK’nın özel hastaneler aracılığıyla dolandırıldığı binlerce vakanın tespiti için herhangi bir çalışma yürütülmekte midir?
Bu konuda soruşturmanın Türkiye ölçeğinde genişletilebilmesi amacıyla cevaplanması gereken bir soru olarak, COVİD-19 pandemisi döneminde, Türkiye’deki ortalama hasta başı entübasyon oranları ile dramatik farklılık göstermiş hastaneler hangileridir?
Siirt ili Özel Hayat Hastanesi’nde aynı sistemin, bir tarikatın mensupları aracılığıyla erişkin yoğun bakım servisinin gerçeğe aykırı biçimde sürekli dolu gösterilmesi aracılığıyla yürütüldüğü ortaya çıkmış, SGK’nın 100 milyon liranın üzerinde dolandırıldığı ve soruşturmanın yine aynı tarikata mensup İl Sağlık Müdürlüğü görevlilerince sümen altı edildiği öne sürülmüştür. Bu iddialar doğru mudur? İlgili görevliler hakkında bir soruşturma sürmekte midir?
Özel hastane sahibi oldukları bilinen Mehmet Müezzinoğlu veya Fahrettin Koca gibi eski bakanların sahibi olduğu hastanelere soruşturmaya konu yollarla sevki yapılan hastalar için Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan bugüne kadar ne kadar ödeme yapılmıştır?
Türkiye genelinde, mevcut soruşturmanın da ötesinde, yenidoğan yoğun bakım servisine yatış, yenidoğan entübasyonu, göz ameliyatları, anjiyo operasyonları ve stent takılması başta olmak üzere belirli sağlık hizmetlerini bilimsel ortalamaların üzerinde sunan özel hastaneler hangileridir? Bugüne dek bahse konu hastanelere yapılmış yıllara göre ödeme tutarı nedir? Bu hastanelerde şüphe uyandırıcı istatistikler söz konusu ise, buralara yapılan denetimlerin de ilgili bakanlık personelince örtbas edildiğinden şüphelenilmekte midir?
Arkadaş olduğunuzu kabul ettiğiniz ve bazılarının adı dosyada da geçen birçok kişi gibi, eşinizin de akademik geçmişinden anlaşıldığı üzere yeni doğan yoğun bakım uzmanı olduğu hesaba alınınca, arkadaşlarınızın ve dahi eşinizin bu alanda faaliyet gösterdiği bilinirken, bir bakan olarak bu kadar uzun zamandır faaliyet gösteren böyle bir çeteyi fark etmemeniz ya da fark etmenize rağmen gereğini yapmamanız neye bağlıdır?
Hep: Halk İçin Ekonomi Programı
Yayınlanma: 2024-09-28 13:18:00
Akp-Mhp ile Yasa Yapılmaz! Tbmm Başkanı'na Türkiye'deki Hak İhllaleri Raporumuzu Sunduk.
Yayınlanma: 2024-09-28 04:50:00
Genel Başkanımız Erkan Baş ve İstanbul Milletvekilimiz Ahmet Şık,
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ile görüştü. Görüşmede, bugün 12 Eylül Darbe Anayasası’nın dahi
temel gereklerini yerine getirmeyen AKP-MHP iktidarının yeni anayasa tartışmalarında yapıcı bir rol üstlenemeyeceği
ifade edildi. Aşağıda, Meclis Başkanı’na sunulan hak ihlali raporlarının bağlantıları yer almaktadır.
1) Uygulanmayan Anayasa Mahkemesi Kararları
Mehmet Hasan Altan Başvurusu
Aligül Alkaya ve Diğerleri Başvurusu
Şahin Alpay Başvurusu
Şerafettin Can Atalay Başvurusu (2)
Kadri Enis Berberoğlu Başvurusu
Şerafettin Can Atalay Başvurusu (3)
2) Uygulanmayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Kararları
Selahattin Demirtaş Davası / Başvuru No: 14305/17 —
Dosya 1 ·
Dosya 2
Osman Kavala Davası / Başvuru No: 28749/18 —
Dosya 1 ·
Dosya 2
3) Hak İhlalleri Raporları
AKP’li Yıllarda İş Cinayetleri Grafiği
Genç İşçiler İş Cinayetleri Raporu (2013–2024)
Çocuk İş Cinayetleri Raporu (2013–2024)
Erdoğan Dönemi İfade Özgürlüğü Değerlendirme Raporu
6 Şubat Depremleri: 8. Ay Değerlendirme Raporu
Türkiye’de Gazetecilik: “Güvende Hissetmiyorum” Raporu
İzleme Kurulları Raporu – 2021
Verilerle 2023’te Türkiye’de İnsan Hakları İhlalleri
LGBTİ+’ların İnsan Hakları 2022 Yılı Raporu
2022 İnternet Sansürü Raporu (MLSA)
Barışçıl Toplantı ve Gösteri Hakkı İzleme Raporu (2021)
Avukatlar ile İlgili Hak İhlalleri Belgeleri
2023–2024 Basın Özgürlüğü Raporu (TGS)
UNICEF 2021 Yıllık Raporu
4) İstanbul Sözleşmesi Belgeleri
GREVIO Raporu (Sözleşme hükümlerinin uygulanmasına ilişkin)
AHAD: Cumhurbaşkanının İstanbul Sözleşmesi Kararı Hakkında Mütalaa
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2023 Raporu
2018–2023 Kadın Cinayetleri ve Şüpheli Kadın Ölümleri
TİP: 3718 Sayılı CB Kararı’nın Yürütmesinin Durdurulması İstemi
TİP: Anayasa Mahkemesi Başvurusu
Sera Kadıgil: Kalabalık Olmak Zorundayız!
Yayınlanma: 2024-09-27 15:42:00
Parti Sözcümüz Sera Kadıgil ile kadın mücadelesini ve 15 Ekim Pazar günü saat 13.00'te İstanbul Kadıköy Rıhtım Meydanı'nda düzenlenecek Kadınların İnat, Umut, Özgürlük Buluşması'nı konuştuk.
Komünist'in 21. Sayısı Çıktı!
Yayınlanma: 2024-08-15 14:44:00
Partimizin teorik yayın organı Komünist'in 21. sayısı, "Mücadelede Yeni Evre" başlıklı dosya konusuyla çıktı.
Komünist'in 21. Sayısını, il ve ilçe örgütlerimizden ya da sosyal medya kanallarımız aracılığıyla temin edebilirsiniz.
4 Ağustos 2024 Pm ve Myk Toplantıları Sonuç Metni
Yayınlanma: 2024-08-04 17:25:00
Türkiye İşçi Partisi Parti Meclisi ve Merkez Yürütme Kurulu birbiri ardına toplanarak hem dünya ve ülkedeki siyasal durumu hem de parti çalışmalarının ilerleyişini değerlendirmiştir. Bu toplantılarda TİP’in ülkenin siyasi sorunlarına yönelik müdahalesinin koordinatları belirginleştirildiği gibi, örgütsel çalışmanın hızlandırılacağı başlıklara dair hazırlıklar da somutlanmıştır.
PM ve MYK toplantılarının sonuçlarını aşağıdaki açıklama aracılığıyla kamuoyuyla paylaşıyoruz.
1. 31 Mart seçimleri sonrasında ortaya atılan ve uzun ömürlü olmayacağı daha o günlerde partimiz tarafından ileri sürülen “yumuşama” beklentisi hiç vakit kaybetmeden berhava olmuştur. Özellikle sokaklarda yaşayan hayvanların katledilmesine yönelik yasa tasarısının Meclis’ten geçirilmesi sürecinde sergilenen iktidar tutumu sözü edilen “yumuşama” sürecinin bir yanılsama olduğunu göstermiş; dahası bu tür söylemlerin sadece AKP iktidarına zaman kazandırmak amacıyla ortaya atıldığını kanıtlamıştır. AKP bu tür söylemlerle kazandığı zamanı ise siyasi hegemonyasını kuvvetlendirmek ve yeni mevziler kazanmak için kullanmaktadır.
2. AKP’nin kendi hegemonyasını kuvvetlendirmek için hazırladığı oyun planının bir başka boyutu ise, 31 Mart seçimleri öncesinde farklı bir siyasal kompozisyon sergileyen siyasi partiler alanını merkezinde kendisinin durduğu yeni bir kuşakta dizayn etmektir. Başta Saadet Partisi, Deva Partisi, Gelecek Partisi gibi Milli Görüş/AKP kökenli partilerden vekil transferleri ile İyi Parti’den çıkarılacak milliyetçi yeni oluşumların teşvik edilmesi gibi adımlar bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bu tür girişimler bir yandan AKP’nin muhalefet blokunu zayıflatma ve Saray karşısındaki kompozisyonu dağıtma amacıyla ilgiliyken, bir yandan da MHP ile yaşanan ve şiddetleneceğine yönelik emarelerin bulunduğu gerilime karşı da bir dayanak noktası oluşturma amaçlıdır. Tüm bunlar Meclis aritmetiğini olduğu kadar, önümüzdeki seçim sürecini de etkileyebilecek gelişmeler olarak görülmeli ve toplumsal muhalefet, süreci izlemek yerine hem Meclis’te hem de önümüzdeki seçim döneminde izleyeceği mücadele stratejisini masaya yatırmalıdır. TİP, halkımızı düzen siyasetinin kıskacına mahkum bırakmamak için kendisi ve olası ittifakları üzerinden solda yeni bir odak yaratmak üzere imkanları değerlendirecektir.
3. Bir süredir sürdürdüğümüz asgari ücret çalışmasının emekçiler arasında olumlu yankılar bulması sevindiricidir. Hem Genel Başkanımızın pazar ziyaretleri hem de örgütlerimizin kendi yerelliklerindeki emekçi yurttaşlarla teması partimizin güçlenmesi ve şiddetlenen yoksulluk karşısında güçlü bir mücadele kulvarının yaratılması açısından umut vericidir. Asgari ücret ve yoksullaşma üzerinden sürdürdüğümüz kampanya çalışması devam ettirilecek ve özellikle yerel il/ilçe örgütlerimizin bu alanda kazandığı bağların kalıcı hale getirilmesine yönelik adımlar atılacaktır.
4. Sokak hayvanlarının katledilmesine yönelik yasanın Meclis’ten geçirilmesi sürecinde partimizin ve özellikle de Meclis’teki yoldaşlarımızın özverili biçimde sürdürdüğü mücadele ilham verici olmuştur. Yasanın tüm dirence karşı geçmiş olması üzüntü verse de toplumsal muhalefet ve onun bir parçası olarak TİP elinden gelen tüm imkanlarla direnmiş ve bu yasanın toplum vicdanında mahkum edilmesini sağlamıştır. Ancak mücadelemiz teklifin yasalaşması ile sona ermemiştir. Hayvan dostlarımıza yönelecek her türlü şiddetin karşısında caydırıcı ve engelleyici bir yeni mücadele süreci başlamaktadır ve partimiz, vekilleriyle, Ekoloji Bürosu ve Hayvan Hakları Komisyonu ile bu mücadelenin de en önünde yer alan güçlerden olacaktır.
5. AYM’nin Can Atalay yoldaşımız hakkındaki kararı, hukukun bir kez daha işlemez hale getirildiğinin ve Saray iktidarının faşizan karakterinin çıplak bir işareti olmuştur. Partimiz, toplumsal muhalefetin ve hukuk örgütlerinin bileşenleriyle birlikte Can Atalay yoldaşımızın gasp edilen özgürlüğünün ve hukuki haklarının iadesi için mücadele etmeyi sürdürecektir. Bu başlıkta atılacak adımlar ve görüşmeler konusunda detaylı bilgiler kamuoyuna sunulacaktır.
6. İşgalci İsrail, emperyalist merkezlerin destegi ile katliamlarını sürdürmektedir. Filistin halkının direnişinin yanındayız. Artan savaş tehlikesine karşı halkların kardeşliği ve barış talebini ulusal/uluslararası ölçekte yükselteceğiz.
7. Partimiz yorucu bir tempoyla geçen iki yılın ardından bu yaz sürecini merkezi kamplarla geçirmektedir. İl/ilçe yöneticilerimizin, gençlerin ve üyelerimizin katıldığı kamp organizasyonları sürmektedir. Kamplarda yürütülen geniş çaplı tartışmalar hem partimizin siyasal kimliği ve hedeflerinin netleşmesine hem de örgütsel işleyiş ve hareket düzeyinin yükselmesine son derece fayda sağlamaktadır. Kamp süreçleri Eylül ayı itibariyle sona erecek ve partimiz yeni mücadele dönemine daha güçlü, daha birleşik ve daha canlı girecektir.
8. Parti Meclisi kendi iç iş bölümüyle, merkezi büro ve komisyonlarımızın bileşimine ilişkin değerlendirmelerini tamamlamış tüm merkez organlarımızın bileşimi netleşmiştir.
Bu kapsamda önümüzdeki dönem Yunus Başaran, İlke Bereketli, Bilge Seçkin Çetinkaya, Cenk Dik, Doğan Ergün, Sera Kadıgil, Can Soyer, Oya Sönmez, Özgür Urfa ve Cengiz Yeter yoldaşlarımız Merkez Yürütme Kurulu üyesi olarak görevlendirilmiştir. Geçen dönem Genel Başkan Yardımcılığı görevini özveriyle üstlenen Barış Atay yoldaşımız bu görevini tamamlamış ve yeni dönemde kendi isteği ile MYK’da görev almamıştır. Yoldaşımıza emeği ve katkısı için teşekkür ediyoruz.
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
2. Kongre Çerçeve Belgesi: Cumhuriyet’in 2. Yüzyılında Emekçiler Kazanacak!
Yayınlanma: 2024-07-28 13:57:00
Yeryüzünün, tüm canlıların ve insanlığın geleceği, patron sınıfının yağma ve sömürü hırsı nedeniyle tehdit altında. Emeğiyle geçinenleri yoksullaştıran, zenginleri daha da zengin hale getiren bu düzen, biz emekçileri yalnızlaştırıyor, yaşamsal ihtiyaçlarımızdan yoksun bırakıyor. Savaşlarla, şiddetle ve nefretle bezeli otoritesi karşısında diz çökmemizi istiyor. İnsanlığı umutlu bir geleceğe inandırma yeteneğini çoktan kaybetmiş, kendi saflarında derinleşen çelişkilerle nasıl baş edeceğini bilemeyen sermaye sınıfı, emekçilerin biriken ve büyüyen öfkesini birbirlerine yöneltmesinden medet umuyor. İstiyor ki düzeni değiştirme umudumuz sönümlensin, haklarımızı ve özgürlüklerimizi kazanmak için azmimiz tükensin, mücadele araçlarımız yok olsun. İstiyor ki, emekçilerin hayatta kalma mücadelesi altta kalanların kavgasına dönsün; böylece adalet, eşitlik, özgürlük, barış unutulsun; kurulu düzen sonsuza dek sürsün.
Bu barbarlık düzeninin Türkiye’deki ifadesi olan Saray Rejimi, emperyalist büyüklerinden öğrendiklerini ülkeye ve bölgeye uygulama çabasında. İktidar; bütün varlıklarımızı yerli ve yabancı sermaye sahiplerine altın tepside sunmakla, memleketi küresel üretim zinciri içerisinde ucuz, güvencesiz, kayıtdışı emek cehennemine çevirmekle kalmadı, Türkiye’yi Körfez ülkelerinin sıcak parasına bağımlı, vatandaşlığın parayla satıldığı bir ülke haline getirdi. Emperyal güçler arasındaki çelişkilerden kendine güç devşirmeye çalışırken, göç hareketlerini, bölgesel çatışmaları, bunlarla ilişkili etnik-dinsel çatışmaları, halkın çıkarlarını hiçe sayarak kendine yontarken kaybeden yine emekçiler oldu. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girilirken 2023 seçimleri sonuçlarını kendi düzenini yerleştirmek ve dokunulmaz kılmak için bir fırsat olarak gören Saray, elindeki baskı araçlarının gücüne, ne istedilerse verdiği yerli-yabancı patron dostlarına, palazlandırdığı yobazlığı ve ırkçılığı kullanabilme yeteneğine güveniyor. Emekçilerin örgütsüzlüğünü, toplumdaki öfkenin yönsüzlüğünü görüyor; halkın kazanma ve değişim umudunu tükettiğini sanıyor.
Halkın insanca yaşam arzusu ile düzen siyasetinin sınırlı ufku arasındaki büyük boşluk, emeğe yaslanan, yeni bir halkçı ve devrimci siyasetle doldurulmayı bekliyor. Bu ülkenin emekçileri cumhuriyetin ikinci yüzyılına zorba bir iktidar, ucube bir rejim ve dizginsiz bir talan düzeni altında girmeyi hak etmiyor. Bu şartlar; değişimin, kurtuluşun ve yeniden kuruluşun öncüsü olma potansiyeline sahip emekçileri siyaset sahnesine çağırıyor. Kadınlarla gençlerin, doğa için verilen mücadeleyle özgürlük arzusunun, barış talepleriyle eşit yurttaşlık özlemlerinin bütünleşebilmesi için emekçilerin ülke siyasetine ağırlığını artık koyması gerekiyor.
Türkiye İşçi Partisi, yeniden doğumunun ardından yaptığı birinci kongresinde ülke siyasetine “müdahale” iddiasını ortaya koymuştu. TİP şimdi, on binlerce üyesi, yüz bine ulaşan gönüllüleri ve milyonları bulan destekçileri ile, ama belki daha da zorlu koşullar altında “gelişim evresini” planlayacak. Partimiz, kendisiyle sınırlı bir gelişimin imkansız olduğunu biliyor. Gelişim; sosyalist dünya görüşünü güncel koşullar içerisinde tazeleyerek, birbirlerinden koparılmış toplumsal mücadele ve talepleri düzen karşısında bütünleştirerek, sınıf hareketinin farklı unsurlarını ortak bir gelecek umudu altında bir araya getirerek, halkın yalnız bir bölümüne değil bütününe seslenebilecek araçları yaratarak, düzeni teşhir etmek kadar topluma umut veren kazanımlar ve yeni mevziler elde etmeye odaklanarak, yani bir iktidar stratejisi ve alternatifi yaratarak mümkün olacak. TİP, siyasi gelişimi kendisiyle sınırlandırmayacak ancak kendini düzen güçlerinden ayrıştırarak değişimin öncülüğünü yapmaya aday olacak.
TİP ikinci kongresini, aynı zamanda, tanımı belirgin bir örgütsel inşa ve kurumsallaşma hedefiyle tamamlamak istiyor. Üyemiz ve gönüllümüz olmuş veya olabilecek on binlerce yurttaşımızın kendilerini ait hissettikleri bir parti olmanın hedeflerimizden ödün vermek anlamına gelmeyeceğini göstereceğiz. Üye ve gönüllülerin enerjisini, birikimlerini kolektif bir güce dönüştüren, katılım kanalları açık bir partinin siyasete damga vurabileceğini ortaya koyacağız. Yalnız parti örgütleri aracılığıyla değil, sendikalardan derneklere ve dayanışma ağlarına kadar halkın her düzeyde örgütlenmesinin kanallarını çoğaltan, var olmadığı noktada o kanalları da açan bir parti yaratacağız.
TİP’in yükselişi, emekçilerin eseri olacak. Bu yüzyılda emekçiler kazanacak.
KAPİTALİZM İNSANLIĞI BİR VAROLUŞ KRİZİNE SÜRÜKLÜYOR!
Günümüz kapitalizminde sermaye sınıfı sömürü ve talanın önündeki “doğal”, kurumsal ve toplumsal sınırlamaları bertaraf edebilme kapasitesi açısından tarihte hiç olmadığı kadar “güçlü”. Diğer yandan, bu kapasitenin fütursuzca kullanımının yol açtığı dünya ölçekli yıkım, kapitalizmin yeniden üretim koşullarının altını oyuyor; onu gelecekte kendi varlık koşullarını tehdit edecek toplumsal ve siyasal meydan okumalar, ekolojik felaketler karşısında onu hiç olmadığı kadar da korumasız hale getiriyor. Günümüzde kapitalizmin krizini daha önce eşi görülmemiş bir derinliğe ve sarsıcılığa ulaştıran çelişki burada yatıyor.
Sermaye sınıfının sömürü oranlarını olabildiğince artırma, güvencesiz/esnek çalışma koşullarını dayatma, gerek piyasa terörü gerekse emperyalist müdahale ve çıplak şiddetle milyonlarca insanı mülksüzleştirme ve en ağır koşullarda işçileştirme kapasitesi zirve noktasına varmış durumda. Sermaye sınıfı, hayatta kalmak için emek gücünden başka satacak bir şeyi olmayan milyarlarca insanı fiziksel ve ruhsal olarak tüketiyor. Küresel kapitalizm bir yandan muazzam gelir ve varlık eşitsizlikleri yaratırken, bir yandan da temel ihtiyaçların sağlanmasını giderek imkansızlaştırıyor. İnsan onuruna yakışır işler ve temel hizmetlere ulaşım yerli ve uluslararası tekellerin kâr hırslarına ve denetimsiz piyasaların acımasız yasalarına tabi kılınıyor.
Yoksul ülke coğrafyalarının kaynaklarının yağmalanması ve emperyalistlerin kışkırttığı savaşlar dünyanın pek çok yerinde yoksul halkları yeni bir yaşam arayışıyla göç yollarına itiyor. Söz konusu göç dalgalarını kendi sermaye sınıflarının ihtiyaçları doğrultusunda yönetmek isteyen kapitalist devletler, sınırlarını yeter oranda yedek emek gücünü çekecek ve geri kalanını ise başka coğrafyalara püskürtecek bir filtre gibi kullanıyor. Bunun beraberinde getirdiği acımasız uygulamalar ile milyonlarca insan göç yollarında kırılıyor. Buna rağmen durdurulamayan göç dalgalarını sermaye sınıfı için en etkin ve risksiz bir şekilde yönetmek isteyen Batılı kapitalist ülkeler utanç verici kirli para pazarlıkları ve siyasi rüşvetle finansal bağımlılık içerisindeki ülkeleri dünyanın göçmen idare merkezi haline dönüştürüyorlar. Milyonlarca göçmenin kayıt-dışı işlerde köle gibi çalıştırıldığı Türkiye de bugün dünyanın en büyük göçmen “idare merkezi” konumunda.
Sermaye sınıfı bugün doğa üzerindeki tahakküm kapasitesini geliştirmek açısından da çarpıcı bir mesafe kat etmiş durumda. Meta üretimi ve dolaşımı için gereken kaynakları sağlamak, yeni yatırım, birikim ve kârlılık alanları bulmak, devasa ölçeklere ulaşmış üretim/tüketim faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan atığı yığmak üzere doğayı talan etmekte sınır tanımıyor. Diğer yandan bu devasa kapasite, doğanın kendi iç döngüsünde yenilenmesini ve onarılmasını imkansız hale getirerek gezegenin bütününde insan yaşamının sürdürülebilirliğini tehdit eden hızlı bir ekolojik yıkıma yol açıyor. Bunun şimdiden ortaya çıkardığı yangınlar, seller, salgın hastalıklar, kuraklık ve çölleşme bir yandan meta üretim ve dolaşım süreçlerini kesintiye uğratabilirken, diğer yandan da yarattığı toplumsal yıkımla emek gücünün ve toplumsal yaşamın yeniden üretim koşullarını tehdit ediyor.
Sermaye sınıfı bu yıkım sürecini bırakalım önlemeyi, yavaşlatmaya yarayabilecek politik çerçeveden, araçlardan, iradeden yoksun durumda. Gezegendeki insan yaşamını/varoluşunu apaçık bir şekilde tehdit etmekte olan bu durum karşısında sermaye sınıfı ve onun siyasal temsilcileri bu yıkım sürecini inkar edip yok sayarak yağma ve talana tam gaz devam etmekte beis görmüyorlar. En iyi ihtimalle, “doğayla barışık” sürdürülebilir bir kapitalist ekonomi inşa etme adına, sorunun esas müsebbibi olan sermaye mantığının temellerine dokunmadığı için hiçbir işe yaramayacak, kendilerinin de uymadıkları “mali tedbirler” ve “yasal düzenlemeler” açıklayıp zevahiri kurtarmakla yetiniyorlar. ABD, Almanya ve İngiltere gibi zengin kapitalist ülkeler “çevre duyarlılığı” görünümü altında milyonlarca ton plastik atığı “çevre” ülkelere ihraç ediyor. Bu atıkların önemli bir kısmı bu ülkelerde dönüşüme uğratılamayarak çevreye saçılıyor, denizleri ve toprağı plastik atık çöplüğüne dönüştürüyor. Son 10 yılda plastik çöp ithalatı 196 kat artan ve bu alanda Avrupa’da birinci sıraya yerleşen Türkiye dünyanın plastik çöplüğü olma yolunda ilerliyor.
Sermaye sınıfı yüzyıllara yayılan toplumsal mücadeleler sayesinde kamu idaresinin, hukuki/idari işleyişin bir parçası olagelmiş ve egemenlerin fütursuz tahakküm arayışlarının önüne sınırlar çekebilen devletin kamusal/sosyal işlevlerini ortadan kaldırmak konusunda da bugüne kadar görülmemiş bir kapasiteye ulaşmış durumda. Devleti sermayenin kısa vadeli çıkarlarına tabi kılan bu tasfiye süreci bir yandan sermayenin emek üzerindeki tahakkümünü sınırlayan mekanizmaları ortadan kaldırıyor fakat aynı zamanda kapitalist devletleri rıza üretmeye ve sürdürülebilir bir hegemonya kurmaya yönelik ideolojik işlevlerinden mahrum bırakıyor.
Son kırk yıldır sosyal devlet ve refah devleti modellerinin terk edilmesi ile eğitimden sağlığa uzanan çeşitli düzeylerdeki kamusal harcamaların hemen tüm maliyetinin emekçi sınıflara havale edilmesi, özellikle kadınların katmerli biçimde sömürülmesinin yolunu açıyor. Bu dönüşümle, kazanılmış tüm sosyal haklar budanırken, kreş, yaşlı bakımı gibi hizmetlerden sağlık güvencesine, kamusal kent olanaklarına, dinlenme, tatil yapabilme gibi kazanımlara kadar gündelik yaşamın her alanı piyasalaşmaya, özelleştirmelere kurban edilirken, devletin terk ettiği bakım ve yeniden üretim sahasının yükü kadınların sırtına bindiriliyor. Bu gelişmelere paralel olarak emek süreçlerindeki kuralsızlaşma, güvencesizleşme ve ucuz emek politikaları, dünyanın hemen her yerinde ağırlıklı ve öncelikli olarak kadınları hedef alıyor, güvencesiz emek kadınlaşırken, kadın yoksulluğu ve işsizliği aynı ölçüde büyüyor.
Sermaye sınıfı, bu topyekun yıkım sürecinin yarattığı çelişkileri, itirazları, göç hareketlerini ve isyan dalgalarını yönetebilecek düzenleyici, çerçeve oluşturucu ve norm koyucu bir devlet yerine, devletin bu fonksiyonlarını felç eden, giderek daha çok spekülatifleşen, finansallaşmış küresel rekabete dayalı neoliberal birikim biçiminin buyrukları doğrultusunda, kamusal otoriteyi adım adım tasfiye ediyor. Görünüşte toplumun bütününün çıkarlarını temsil etme iddiasına sahip, hegemonik kapasitesi yüksek devlet anlayışının sermayenin sınırsız sömürü ve talanı için devreden çıkarılması bizzat bu sömürü koşullarının ideolojik ve siyasal yeniden üretimini zorlaştırıyor. Günümüzde devlet ve kamusal otorite neredeyse bütünüyle siyasal, hukuki ve fiziksel zor kullanımı bakımından tesis ediliyor.
O halde günümüz krizinin özgüllüğü, bir yandan sermayenin sömürü, mülksüzleştirme, tahakküm ve talana yönelik kapasitesinin sınırsızca artması ile öte yandan onun orta ve uzun vadede kendisini yeniden üretmeye yönelik araçlarının ve kapasitesinin zayıflaması arasındaki çelişkide düğümlenmektedir. Bu çelişki kapitalizmin iç mekanizmaları içerisinde onarılması mümkün olmayan bir krizdir ve bu durum günümüzün krizini öncekilerden ayrıştırmaktadır.
Bu iflah olmaz krizin yıllara yayılmasına yol açan asıl etmen ise sermayenin artan tahakkümünün karşısında güçlü, süreğen, kararlı bir toplumsal direnç hattının, buna eşlik eden bir devrimci siyasetin ve bütünlüklü bir toplumsal dönüşüm programının ortaya çıkamamasıdır. Her ne kadar bahsettiğimiz kriz ve çelişkiler son 20 yılda dünyanın farklı yerlerinde bir dizi kitlesel isyan dalgasını tetiklemiş olsa da bu isyanlar ya belirgin bir siyasal ve ideolojik önderliğin yokluğunda bastırılmış ya da siyasi-idari reform veya yönetim değişikliği gibi kazanımlarla sınırlı kalarak radikal bir çıkışın yollarını döşeyememiştir. Mevcut toplumsal hoşnutsuzlukları örgütleyerek Yunanistan ve İspanya gibi Avrupa ülkelerinde ya da bir dizi Latin Amerika ülkesinde iktidara yerleşebilmiş olan sol/sosyalist hareketler ve örgütler sermayenin ve emperyalizmin basıncı karşısında vaat ettikleri radikal programı hayata geçirmekten uzak kalmışlardır. Benzer biçimde çeşitli halk isyanlarıyla paralel biçimde öne çıkan kadın hareketi, çeşitli coğrafyalardaki sıklığına, genişleyen etki alanına ve kısmi kimi kazanımlarına rağmen topyekun saldırıları geri püskürtecek bir örgütlülüğe kavuşamamıştır.
Sermayenin bir yandan tahakküm olanaklarını arttırırken öte yandan kendisini yeniden üretebilme ve hegemonya kurabilme kapasitesinin aşındığı ve sol/sosyalist hareketler ile örgütlü sınıf mücadelesinin buna karşılık veremediği böyle bir dönemin siyasal sahadaki en önemli yansıması otoriterleşme eğilimleridir. Otoriterleşme, sermayenin kısa vadeli çıkarlarına tabi hale gelmiş devlet yapısı içinde erkler arasındaki ayrımların silikleşerek toplumun bütününü ilgilendiren kararların dar bir çekirdeğin elinde toplanmış yürütme aygıtına havale edilmesine, toplumsal taleplerin siyasal alana aktarılma kanallarının kapatılmasına ve işçi sınıfı ile ezilenlerin muhalif potansiyelini bastırmak üzere toplum idaresinde zor mekanizmalarının rıza mekanizmaları karşısında ağırlığının artmasına denk düşmektedir. Bu durum devleti ve sermayeyi emekçi sınıfların basıncına karşı daha bağışık hale getirerek sermaye iktidarını güçlendiriyormuş gibi görünse de aynı durum, devleti toplumdan yalıtılmış teknokratik bir organizasyon haline getirmekte, onu “toplumun bütününün çıkarlarını” temsil etme iddiasını sergilemeye yönelik ideolojik araçlardan mahkum bırakmakta, yani hegemonik kapasitesini aşındırmaktadır.
Bugün, sermaye sınıfının hegemonik kapasitesindeki düşüşü telafi etmek için hâlâ zor dışındaki mekanizmalara da başvurduğu göz önüne alınmalıdır. Sermaye sınıfının şoven milliyetçi, fanatik dinci, bilim karşıtı, komplocu, kadın düşmanı vb. tüm geri platformların ve bunların sözcülüğüne soyunan siyasal akımların önünü açma eğiliminde olması ve bunun beraberinde getirdiği depolitizasyon, içinde yaşadığımız krizin yıkıcı ve çürütücü etkisini daha da ağırlaştırmaktadır. Dünyanın farklı yerlerinde “popülist-sağ” ve şoven hareketler/partiler ve figürler bu çürümenin sonucu olarak yükselişe geçmekte ve hatta kimi örneklerde iktidara yerleşebilmektedir.
Öte yandan, işçi sınıfının birlikte hareket etme ve toplumsal dönüşüme öncülük etme kapasitesini sakatlayan bir dizi mekanizma kapitalizmin krizinin yarattığı çelişkileri ve buradan doğan hoşnutsuzlukları orta ve uzun vadede soğurabilecek bütünlüklü bir hegemonya projesine denk düşmemekte, daha çok bu krizin hastalıklı görünümleri olarak değerlendirilmeyi hak etmektedir. Bugün sermaye sınıfı her ne kadar emekçi sınıfların örgütlülüğünü dağıtma işini başarıyla gerçekleştiriyor olsa da bir bütün olarak kapitalist düzene ve onun siyasi-idari kurumlarına yönelik sürdürülebilir bir rıza inşa edememekte, kurulu düzene yabancılaşmışlık hissinin yayılmasının önünü alamamaktadır.
Bu durum, sermaye sınıfı için de işçi hareketi/sosyalist mücadele için de aynı anda hem olanakları hem de riskleri içermektedir. Kendisini apaçık ama bir o kadar da dağınık ve örgütsüz şekilde gösteren kurulu düzene yabancılaşmış kitleler, olası bir örgütlü/siyasal sınıf hareketi karşısında reaksiyoner bir faşist kitle tabanına dönüştürülebilmesi açısından sermaye sınıfı için bir olanaktır. Diğer yandan, devletin rıza üretici ve yönlendirici ideolojik mekanizmalarının zayıfladığı bir dönemde söz konusu kitlelerin tepkilerine ve tutumlarına, düzenin yeniden üretimine uygun bir biçim kazandırmanın ve bu tepkileri öngörülebilir hale getirmenin sınırları söz konusudur. Sosyalistler ve örgütlü emek güçleri için ise söz konusu kitlelerin kurulu düzene yönelik yabancılaşmışlık hali radikal bir sol/sosyalist muhalefetin süratli bir kitle tabanı yakalayarak, kuvvet kazanması açısından bir olanağa tekabül etmektedir. Diğer yandan bu durum aynı zamanda bir bütün olarak siyasete, kolektif eyleme yönelik bir güvensizliği, umutsuzluğu içermekte, bunun doğurduğu genel kayıtsızlık havası sosyalizmin kitleselleşmesinin önüne bir bariyer olarak çıkmaktadır.
Bugün AKP iktidarının Türkiye’ye dayattığı toplumsal düzen, bir yandan kapitalizmin bu genel yeniden üretim krizinin yarattığı fırsatlar sayesinde ayakta kalırken diğer yandan da bu krizin tüm çelişki ve belirsizliklerini ülke koşullarına özgü biçimlerde bünyesinde barındırmaktadır. Ancak hem dünyada hem de ülkemizde, insanlığın içerisinde bulunduğu bu hal karşısında sosyalizm bugün yalnızca kapitalizmin yarattığı barbarlığın bir alternatifi değil aynı zamanda insan yaşamının sürdürülebilmesinin yegâne yoludur.
Kapitalizm dünya ölçeğinde krizin yarattığı bu yıkım sürecini hızlandıracak şekilde çarklarını döndürmeye devam etmektedir. Son 5 yılda dünya kapitalizminde ortaya çıkan eğilimler kapitalizmin emeğe saldırıya sınır tanımadan devam edeceğini göstermenin ötesinde, küresel ekonomide yavaşlama eğiliminin güç kazandığı, finansal kriz risklerinin arttığı, tekeller arası rekabetin sertleştiği ve ABD’nin Çin’e karşı ekonomik hegemonyasını korumak için attığı adımları hızlandırdığı bir dönemin yaşanacağına da işaret etmektedir. Fakat bu güzergah, sermaye sınıfının farklı fraksiyonları ve kapitalist devletler arası rekabeti kızıştırması, finansal riskleri daha da arttırması açısından kendi içerisinde açmazlar barındırmaktadır.
Salgın döneminde yaşanan kapanmaların küresel üretim zincirlerinde yol açtığı aksamalar küresel düzeyde fiyatların artmasına sebep olmuştur. Özellikle enerji ve gıda fiyatlarındaki artış Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrası hızlanmış, merkez ülkelerde salgın sonrası yükselen ve halihazırda yüksek seyreden enflasyonu faiz oranlarını yükselterek kontrol altına alma girişimleri kısa vadede finansal piyasalarda ve bankacılık sektöründe kriz ve istikrarsızlık olasılıklarını artırmış ve ekonomik büyümede bir yavaşlamayı gündeme getirmiştir. Merkez kapitalist ülkelerdeki faiz oranlarının uzunca bir süredir görülmemiş bir seviyeye hızla yükselmesi, tam anlamıyla bir kumarhaneye dönmüş olan finansal piyasalarda banka krizlerini ve batışlarını tetiklemekte ve daha büyük bir finansal kriz riskini sürekli gündemde tutmaktadır. Yüksek faiz oranları, aynı zamanda, ekonomileri küresel finansal sistemle bütünleşmiş ve dış kaynak ihtiyacı yüksek olan Türkiye gibi ülkelerde istikrarsızlık ve kırılganlıkları artırmıştır.
Bütün bunlar olurken, küresel ekonomik rekabet de sertleşmektedir. Soğuk Savaş sonrası ortaya çıkan tek kutuplu dünya iddiaları bir tarafa bırakılırken, dünya ekonomisinde bloklaşma eğilimi yeniden artmaktadır. Önceki dönemin küreselleşme ve serbest ticaret eğilimleri yerini ABD ve Avrupa’nın üretim ve teknoloji yatırımlarını artıracak politikaları devreye sokmasına bırakmakta, üretim zincirlerinin kritik aşamalarının önemli bir kısmını yeniden merkez ülkelerde toplayacak sanayi politikaları ve korumacı dış ticaret önlemleri tartışılmakta ve devreye sokulmaktadır. Tüm bu gelişmeler dünya piyasalarında son dönemde tekelleşme ve tekeller arası rekabetin sertleşmesi ile birlikte gelişmektedir. Uzunca bir süredir oligopolistik karakter taşıyan birçok sektör ve sanayiye ek olarak, özellikle teknoloji ve fikri mülkiyet haklarına dayanan tekeller hem dünya ekonomisinde hem de siyasette ağırlıklarını artırmaktadır.
Uzunca bir süredir dünya ekonomisinin sürükleyici gücü olan Çin ekonomisinin de geçmiş dönemdeki kadar yüksek büyüme oranlarını sürdürememesi, hızlı büyümenin ortaya çıkardığı aşırı birikim sorunları, öte yandan da inşaat ve finans sektörlerinde son dönemde yaşanan sıkışmalar Çin’i daha müdahaleci olmakla daha fazla dışa açılmak arasında bir tercihe zorlamaktadır. Aynı zamanda Çin, uzun vadeli olarak hammadde ve kaynak erişimini güvenceye almak için Latin Amerika ve Afrika’daki yatırımlarına devam etmekte, teknoloji ve yüksek teknolojili üretim alanlarında da girişimlerini yoğunlaştırmaktadır. Buna karşılık ABD, ulusal güvenlik stratejisinin merkezine Çin ve Rusya’yı koymakta, bilhassa önemli teknolojilerin Çin’e ihracının önüne sistematik engeller çıkararak rekabette avantaj elde etmeye uğraşmaktadır.TÜRKİYE KAPİTALİZMİ ULUSLARARASI SİYASETTE KENDİSİNE YOL ARIYOR
Uluslararası kapitalist sistemin jeopolitik, ekonomik ve finansal dengeleri bölgesel yeni güç odaklarınca zorlanmakta ve emperyalist kapitalist sistemin temel sömürü ve eşitsizlik üreten yapısı değişmeksizin yeni biçimlere doğru yol almaktadır. Askeri rekabet yoğunlaşmakta, eski ekonomik ve siyasi ittifaklar çözülüp yerine henüz baskın karakterde olmayan yeni ve daha çok sayıda geçici merkez oluşmaktadır. 75 yıllık Bretton-Woods sistemine rakip yerel para birimlerine dayalı ticaret denemeleri gündeme gelmektedir. Uluslararası mali sermaye içi yeni güç konfigürasyonları aynı zamanda daha otoriter rejimlere zemin sağlamaktadır. Emperyalist rekabet vekâlet savaşlarını tüm küreye yayarken devletlerarası çatışma eğilimleri de güç kazanmaktadır.
Günümüz uluslararası kapitalist sisteminde gerek ekonomik ilişkiler ağı gerekse politik ve ideolojik güç dengeleri, otoriter eğilimleri güçlendirecek bir seyir izlemeye devam etmektedir. Sermayenin sınırsız neoliberal küreselleşmesi adına 1990’larda servis edilen demokratikleşme söylemi artık şeklen dahi telaffuz edilmemektedir. Küresel emperyalist kapitalist sistem içi rekabet arttıkça, silahlanma bütçeleri artmakta, eski siyasi ittifaklar çözülmekte, geçici, kompleks ve değişken yeni ittifaklar ortaya çıkmaktadır. ABD merkezli kolektif emperyalizmin küresel siyasette eski varlığını sürdürmekte zorluk yaşadığı dünya düzeninde çok-merkezleşme eğilimleri otoriterlik ve militarizmin yükselişi ile karakterize olmaktadır.
Eşitsizliklerin artması, zenginlerle yoksullar arasındaki gelir uçurumunun derinleşmesi, kadınların tarihsel kazanımlarına yönelik saldırılar küresel ölçekte isyan ve tepkileri artırmaktadır. Ancak bu tepkiler, toplumsal ve emek alanındaki örgütlenmelerin kendilerini yeni koşullara uygun şekilde adapte edememesi ve zayıflaması ile sol-sosyalist akımların ideolojik-politik alanda bıraktığı boşluklar nedeniyle henüz ilerici bir dalga oluşturmayı başaramamıştır. Türkiye dahil pek çok ülkede kurulu düzene başkaldırı potansiyeli taşıyan tepkiler, düzenin manipülasyonları ve solun bıraktığı boşluklar nedeniyle hedeflerine ulaşamamış, kimi örneklerde de reaksiyoner hareketlere dönüşmüştür.
AKP iktidarı tüm bu küresel eğilimlerden hem beslenmekte hem bunları beslemekte, ve oluşan çatlak ve olanakları sermaye sınıfı için kullanabilecek yol ve yöntemler bulabilmektedir. Bir yandan eski Batı ittifakı içindekini yerini korumaya, diğer taraftan da ortaya çıkmakta olan yeni jeopolitik ve ekonomik güç odaklarıyla ilişkilerini güçlendirerek tüm taraflarla pazarlık gücünü yükseltmeye çalışmaktadır. Uluslararası sistemin parçalı yapısı bölgesel güç adaylarına içinde hareket edebilecekleri daha geniş olanaklar sunduğu kadar kendilerini tüketen ve bu kez çoklu anlamda bağımlı kılan bir pozisyona da sürüklemektedir. Türkiye’nin Rusya ile ilişkileri bir yandan Kuzey Atlantik bloğu karşısındaki pazarlık gücünü artırırken ve ülkeye alternatif bir sermaye girişi sağlarken, diğer yandan da Akkuyu Nükleer Güç Santrali örneğinde olduğu gibi maliyetli ve bedeli halk tarafından ödenecek büyük riskler barındıran anlaşmaları beraberinde getirmektedir.
ÇARKLAR DÖNÜYOR, SERVET EMEKTEN SERMAYEYE AKITILIYOR
Türkiye kapitalizmi 2010’ların sonunda yapısal bir krize girmiştir. 2000’lerin başlarından itibaren uygulanan politikalar Türkiye kapitalizminin dünya kapitalizmiyle entegrasyonunu artırırken dış sermaye girişlerine bağımlı ve yüksek oranda ithalata dayanan bir ekonomik büyüme modelinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Ancak 2010’ların ikinci yarısından itibaren dünyadaki likidite bolluğunun azalmaya başlaması zaten oldukça kırılgan olan bu bağımlılık modelinin krize girmesine yol açmıştır. Özel sektörün yüksek dış borç oranları ve ekonominin kronik cari açığı döviz ihtiyacının yüksek seviyede seyretmesine yol açarken dünyadaki likidite bolluğunun azalması ve Türkiye ekonomisindeki kırılganlık ve risklerin artması ülkeye dış sermaye girişlerini yavaşlatmıştır. Yapısal kriz kendisini 2018’den itibaren kur şokları ve 2020 sonrası hızlanan enflasyon ile göstermektedir. İktidar bu durum karşısında bir yandan Merkez Bankası’nın döviz rezervlerini kullanırken, bir yandan da çeşitli ülkelerle yaptığı şartları belirsiz anlaşmalarla ülkeye döviz girişi sağlayarak sorunları ertelemeye çalışmıştır. Bunlara ek olarak ülkeye döviz girişi sağlamak için yabancılara konut satışlarını hızlandırmaktan ülkenin kara para ve mafya faaliyetlerinin bir üssü olmasına dek her türlü araca başvurmaktan geri durmamaktadır.
Son dönemde ekonomik büyümenin yavaşlamasının önüne geçmek ve kendisini ucuz borçla döndüren verimsiz işletmelerin ayakta kalmasını sağlamak üzere faiz oranları mümkün olduğunca düşük tutulmuştur. Faiz oranlarının düşük tutulması bir yandan dış sermaye girişlerini daha da azaltırken, bir yandan da yerleşiklerin yurtdışına sermaye çıkarmasına yol açmış, spekülatif faaliyetleri artırmıştır. Yüksek ithalat bağımlılığı kur şoklarının hızlı bir biçimde fiyatlara yansımasına yol açmış, fiyat artışları kontrolden çıkmış ve Türkiye ekonomisi yüksek enflasyon dönemine girmiştir. Kısacası, eski büyüme modelinin sürdürülemediği ve Türkiye ekonomisinin bir yapısal krize sürüklendiği şartlar altında iktidarın tercihi düşük faizle bir bütün olarak sermaye kesimini, özellikle de düşük verimliliğe sahip kesimleri desteklemek; Türk lirasının kontrollü bir biçimde değersizleşmesine bağlı ucuz ihracat yoluyla yurtdışına değer transferini artırmak ve aynı zamanda Türkiye’deki varlıkları ucuzlatarak satılabilir hale getirmek olmuştur. Bu politikalarla artan enflasyon sonucunda emek gücünün fiyatı azalmış, şirketlerin kârları katlanarak artmıştır.
İktidarın tüm bu politikaları bir bütün olarak sermaye sınıfının lehinedir. İktidarın farklı eksenlerde kurduğu ve dönem dönem ağırlığı değişen ekonomik ve siyasi ilişkiler ile ekonomi politikaları, esasında Türkiye kapitalizmini yapısal bir kriz karşısında yönetmeye çalışma çabasının yansımaları olarak okunmalıdır. Dolayısıyla bu politikaları sadece Erdoğan’ın kişisel inançları ya da beceriksizlik veya iktisat bilmemekle açıklamaya çalışmak da, “irrasyonel” olarak nitelemek de Türkiye kapitalizminin yönelim ve ihtiyaçlarını doğru çözümleyememenin göstergesidir. İktidarın kendisine yakın sermaye gruplarını desteklediği, KOBİ’lere özel önem verdiği açıktır. Ancak makroekonomik politikaları sadece bu çerçeveden okumak Türkiye’de büyük sermaye ile küçük ve orta ölçekli sermayenin birbirinden kopuk, karşıt çıkarlara sahip cepheler gibi görünmesine yol açabilir. Ucuz krediye bağımlı olan sadece küçük ve orta ölçekli sermaye değil, aynı zamanda Türkiye’nin büyük sermayesidir. Bu büyük sermayenin de uluslararası rekabet gücü sınırlıdır ve dolayısıyla onlar da uluslararası rekabet için yoğun bir devlet desteğine ihtiyaç duymaktadır. Küçük sermayenin tedarikçi olarak, istihdam üzerinden talep yaratarak büyük sermayeyi tamamladığı, bu arada iktidarın büyük sermayenin ihtiyacı olan hemen her koşulu sağladığı gözden kaçırılmamalı, iktidarın yalnızca belirli sermaye gruplarının temsilcisi olduğuna dair yanlış politik çıkarımlardan uzak durulmalıdır.
Enflasyon her yerde ve her zaman bir bölüşüm mücadelesi olarak ortaya çıkar. İktidar bilinçli bir biçimde düşük faiz ve yüksek enflasyon politikasını tercih etmiş, bu tercih sonucunda da çalışan kesimlerin gelirleri erirken şirketlerin ve sermaye sahiplerininki artmıştır. Emekçilerden sermayeye artan oranlarda bir değer transferi yapılarak Türkiye kapitalizmi ayakta tutulmaya çalışılmıştır. Yapısal kriz içerisindeki Türkiye ekonomisi dışa bağımlı, yerli ve uluslararası tekellerin sömürüsüne terk edilmiş, yoksullaştıran bir büyüme sürecine mahkûm konumdadır. Şimdi de Türkiye kapitalizminin sorunlarını çözmek için kemer sıkma politikaları gündemdedir. Bunlar, her yerde ve her zaman krizin yükünü geniş emekçi kitlelerin üzerine yıkmayı amaçlayan politikalardır.
Bu şartlar altında uygulanan politikalar makro ekonomik dengesizlikleri artırmıştır. Üretimin yüksek oranda ithalata bağımlı olması ekonomiyi yüksek dış ticaret açıkları ve bitmeyen bir döviz ihtiyacı ile karşı karşıya bırakmaktadır. İhracatı artırmak için zaman zaman Türk lirasının daha da değersizleşmesine izin verilmekte ancak bu da ithal girdi fiyatlarının artması ve yüksek enflasyon olarak geri dönmektedir. Döviz kurlarının daha da yükselmemesi için el yordamıyla, rastgele alınan her yeni karar, sorunları daha da ağırlaştırarak ötelemeye hizmet etmektedir. Eş zamanlı olarak, kamu bütçesi denetimsiz biçimde sermayedarların yararına kullanılmaktadır. Vergi afları ya da sermayeden tahsil edilmeyen vergiler ile teşvikler aracılığıyla kamu kaynakları sürekli sermaye sahiplerine aktarılmaktadır. Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) adı altında yapılan projelerde hem kamu zarara uğratılarak suç işlenmekte hem de kamusal eğitime, sağlığa, doğal, kültürel ve tarihi varlıklarımızın korunmasına harcanabilecek çok değerli kamu kaynakları bir avuç sermayedara yıllar sürecek ödeme garantileri ile bağlanmaktadır. Kamuya ait varlıklar, araziler her gün satışa çıkarılmakta, devletin harcamaları kamunun denetimi dışında ve halkın öncelikli ihtiyaçlarının uzağında gerçekleşmektedir. Bir yandan sermaye kesimine tanınan teşvikler ve vergi afları devam ederken öte yandan da sosyal yardımlara muhtaç insanların sayısı artmakta, barınma, eğitim ve sağlığa erişim sorunları derinleşmektedir. İşsizlik Fonu, amacı dışında kullanılarak fonun kaynakları dolaylı yoldan sermayeye aktarılmaktadır. Emekli maaşları yüksek enflasyon karşısında hızla erimektedir. Emeği ile geçinen milyonlarca insan yoksulluğa itilmektedir.
Bir yandan gıda fiyatlarındaki artış tüm emekçileri vururken, öte yandan tarım ve hayvancılık en zor günlerini yaşamaktadır. Çiftçilerin girdi fiyatları hızlı bir biçimde artarken ellerine geçen gelir aynı hızda artmamakta, gerilemektedir. Bu hem kırsal yoksulluğu derinleştirmekte hem de tarımsal üretimin artırılması önünde bir engel olarak durmaktadır. Verimli tarım arazileri rant yaratma politikaları çerçevesinde tarımdan koparılıp inşaata açılmaktadır.
Milli gelir artarken emekçilerin bu gelirden aldıkları pay düşmüştür. Ekonomi büyümeye devam etse de bu büyüme yeterli istihdam yaratmamış, işsizlik oranları hayli yüksek seviyelerde seyretmeye devam etmiştir. Emekçiler ise yetersiz ücretlerle, uzun çalışma saatleriyle, iş güvenliğinden ve iş güvencesinden yoksun bir biçimde çalışmak zorunda bırakılmıştır. Çalışanların büyük bir kısmı bir istisna ücreti olması gereken asgari ücrete mahkum kılınmıştır. Barınma ve konut sorunu giderek daha yakıcı hale gelmiştir. Eğitim ve sağlık gibi temel hizmetler daha yoğun biçimde piyasaların insafına bırakılmış ve bu hizmetlere erişim giderek zorlaşmaya başlamıştır.
Türkiye’de neolberalizmin derinleştiği, her şeyin piyasa kurallarının konusu haline geldiği son çeyrek yüzyılda kayıtlı kadın istihdamı yüzde 30’u geçememiş; öte yandan kuralsız, esnek, güvencesiz işlerde kadın emeği alabildiğine büyümüştür. Kadının formel istihdamının baskılanması ve düşük ücretin, güvencesiz istihdamın kadınlar için kural haline gelmesi ile kadın düşmanlığı birbirini tamamlayan devlet politikaları haline gelmiştir. Çocuk, yaşlı, hasta bakımından evin ekonomik bir birime dönüştürülmesine kadar emeğin yeniden üretim sürecinin tüm yükü kadınların omzuna yüklenirken, kadınlara yönelik çeşitli sosyal yardım politikaları Saray Rejimi’nin rıza inşasının güçlü bir dayanağı olarak işlevlenmiştir.
Saray Rejimi’nin yerli ve uluslararası şirketler için taşeron ve fason üretime dayalı için bir ucuz emek cenneti haline getiren bu politikalarıyla onun göçmenlere dair izlediği siyaset birlikte düşünülmelidir. Saray Rejimi göçmen siyasetini şekillendirirken Türkiye halkının ve yerinden edilen milyonlarca göçmenin hak ve hukukunu değil, yalnızca ve yalnızca göçü dışsallaştırmak isteyen kapitalist merkezlerin, emeği ucuzlatmanın ve güçsüzleştirmenin yollarını arayan yerli sermayenin çıkarlarını gözetmektedir. Bugün Türkiye’de sayısı 1 milyonu aşan göçmen/mülteci işçinin çeşitli emek-yoğun sektörlerde kayıtdışı olarak çalıştırıldığı tahmin edilmektedir. Bunların büyük bir kısmı Türkiyeli işçilere göre düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, ücret hırsızlığı ve özel disiplin ve şiddet mekânizmaları gibi unsurları içeren ayrıksı bir emek rejimine tabi olarak şehir yaşamında tutunmaya çalışmaktadırlar. Bu ayrıksı/paralel emek rejiminin varlığı sayesinde sermaye sınıfı, Türkiyeli işçilere dayatılması durumunda emek arzı sıkıntısı, kolektif direnç ve hukuki yaptırım gibi sorunlarla karşılaşabileceği sömürü ve disiplin koşullarını sığınmacılara dayatabilmektedir. Bakanlık düzeyinde resmi otoritelerin de bizzat kabul ettiği gibi Türkiye’de büyük bir kısmı fason pek çok işletme göçmen emeğini söz konusu koşullarda sömürerek ayakta kalabilmekte ve sermayesini büyütebilmektedir.
Toplum içerisinde gittikçe keskinleşen ve kendisini göçmenlere/mültecilere yönelik artık gündelik hale gelmiş fiziki saldırılarla ve linç girişimleriyle gösteren düşmanlık göçmen işçilerin Türkiyeli emekçilerle bir bağ kurmasını, emek süreçlerinde karşılaştıkları aleni istismar ve şiddet karşısında hak arayışı içerisine girmelerini engellemekte ve üzerilerindeki denetim ve disiplini en üst düzeye çıkarmaya katkıda bulunmaktadır. Bununla birlikte ekonomik gücün, seküler kentsel/kamusal yaşam sahalarının ve yurttaşlık haklarının kaybına dair göçmen düşmanlığına zemin teşkil eden endişeler ne Suriyeli sığınmacıların ülkemize yerleşmesiyle başlamıştır, ne de bu kaygıları ortaya çıkaran süreçlerin sığınmacıların gelmesiyle ilgisi vardır. Esasında her biri AKP’nin son 20 yılda İslami-milliyetçi bir ideolojik formasyon içerisinde görünmez ve meşru kılmaya çalıştığı sermaye saldırısının ürünü olan bu tahribat bugün geniş kesimler tarafından göçmenler hedef tahtasına yerleştirilerek anlamandırılmaktadır. Emekçi sınıflar, esas karşıtlığı göçmenler ile kendileri arasında kurdukları oranda AKP iktidarı ve sermaye sınıfı ile girilmesi gereken hesaplaşma ve mücadele gündeminden uzaklaşmaktadırlar. Bu açıdan göçmen düşmanlığı Türkiye’deki emekçi sınıflar için son tahlilde AKP’yi de ferahlatan bir “depolitizasyon” sahası olarak işlemektedir. Ayrıca, yaygınlığı, kontrolsüzlüğü ve keskinliği, ve aynı zamanda bir kitlesel şiddete dönüştüğünde geniş kalabalıkları peşinden sürükleyebilmesiyle göçmen düşmanlığı bugün Türkiye’de kritik siyasal/toplumsal süreçleri sermaye düzeni lehine yönlendirmeye yönelik manipülasyonlara ve provokasyonlara kaynaklık edebilecek bir olgudur.TÜRKİYE SERMAYE SINIFININ RÜYASINI AKP GERÇEKLEŞTİRİYOR
AKP iktidarının Türkiye’de devlet, toplum ve ideoloji alanlarında yarattığı dönüşüm sadece bu partinin dünya görüşüne ve siyasal İslamcı ajandasına indirgenemez. 21 yılda adım adım mevzi kazanan ve sonuçları itibariyle ülkemizi derin bir yozlaşmaya ve gerilemeye mahkum eden bu dönüşüm, esas olarak Türkiye kapitalizminin 12 Eylül’le birlikte benimsediği programın hedeflerini hayata geçirmeye dönüktür. Neoliberal birikim biçiminin gereklilikleri olarak emek gücünün ucuzlatılması, emek örgütlülüğünün dağıtılarak işçilerin tarikat ve cemaat kuşatması altına alınması, kamusal hizmetlerin özelleştirmeler yoluyla tasfiye edilmesi ve yurttaşlığın en temel haklarının piyasa mekanizmalarına bırakılması, toplumun refah seviyesini artıracak bir kalkınma anlayışı yerine ihracat-inşaat sektörlerine ve para spekülasyonlarına dayalı bir büyüme anlayışının hakim kılınması gibi özellikleri açısından Türkiye sermaye sınıfının rüyaları, AKP iktidarları eliyle gerçeğe dönüştürülmüştür. AKP’yi, aynı amaçlara sahip kendisinden önceki sermaye partilerinden ve hükümetlerinden ayırt eden ise tüm bu uygulamaları hayata geçirirken arkasına geniş bir kitle desteği almayı başarması ve sistemin düğümlendiği uğraklarda zor ve rıza mekanizmalarını kararlı biçimde devreye sokabilmesi oldu.
AKP iktidarının zor aygıtı olarak devleti ele geçirmesi ve onun tüm imkanlarını partizan bir biçimde kullanması, Türkiye siyasetinin ayrıksı ve geçici bir görünümü olarak değerlendirilemez. Kolluk kuvvetlerinden yargıya, basından vakıflara, muhtarlıklardan valiliklere ve sivil örgütlere kadar son derece geniş bir alanda işleyen zor mekanizmaları sadece AKP’nin demokrasi karşıtı karakterinden değil, esas olarak tam da Türkiye kapitalizminin arzu ettiği dönüşümü hayata geçirecek bir otoriter devlet aygıtına duyulan gereksinimden beslenir. Türkiye kapitalizminde bazı sermaye fraksiyonları, AKP’nin yarattığı kanunsuzluk ve hukuksuzluk konusunda zaman zaman eleştiriler dile getirse de devlet-toplum ilişkisinde, toplumsal yaşam ve kültürde, işçi sınıfının gündelik yaşamının tarikat ve cemaatler tarafından kuşatılmasında gözlenen otoriterleşme eğilimi ile köklü bir anlaşmazlığı bulunmamaktadır. Bu açıdan, Türkiye’de demokrasinin sınırlarının genişletilmesi ve otoriterleşmenin geriletilmesi için yürütülecek mücadele, AKP iktidarına olduğu kadar, Türkiye kapitalizminin ülkemize dayattığı egemenlik modeline de karşı durmak zorundadır.
AKP iktidarının zor aygıtına paralel olarak rıza mekanizmalarını kullanırken gösterdiği beceri de hafife alınmamalıdır. AKP sözcülerinin ve bilhassa seçmenlerinin sık sık kamuoyuna yansıyan kimi söz ve davranışları, muhalefette, bu partinin ideolojik dinamizmini ve kitleleri seferber etme gücünü hafife alma eğilimi doğurmaktadır. İdeolojinin sadece belirli fikir ve değerlerin doktrinasyonundan ibaret olmadığını, esas itibariyle belirli toplumsal pratikler aracılığıyla kitleler üzerinde etkin olduğunu hatırda tutarsak, AKP iktidarının taban örgütlenmesinin rıza mekanizmalarının etkililiğinde özel bir yer tuttuğunu görebiliriz. Muhtarlıklar, kaymakamlıklar, valilikler, belediyeler, bakanlıklar, müdürlükler, vakıf ve dernekler gibi onlarca kurum ve kuruluş aracılığıyla düzenli olarak milyonlarca emekçi yurttaşla temas halinde olan AKP, hem devletin tüm kaynaklarını kullanabilmesinin hem de yandaş sermaye gruplarının birikimi üzerinde tasarruf sahibi olabilmesinin avantajıyla hareket etmektedir. Başta “yoksullukla mücadele” adı altında yürütülen sosyal yardım faaliyetleri olmak üzere, siyasal İslamcı dünya görüşünü yansıtır tarzda düzenlenen kamusal yaşam alanları ve Türk-İslamcı güç fetişizmiyle pekiştirilen savunma sanayii girişimleri, doğrudan doğruya yoksul emekçi kitlelerle temas aracı olarak kullanılmakta ve muhalefetin sandığından daha etkili olmaktadır. AKP iktidarını 21 yıldır taşıyan seçmen tabanının tüm krizlere ve sarsıntılara rağmen bir türlü çözülmemesinin yanıtı da bu geniş toplumsal pratik alanında üretilen ideolojik seferberlikte aranmalıdır. Dolayısıyla, AKP iktidarını yenmek ve onun temsil ettiği vizyonla köklü biçimde hesaplaşmak, bir toplumsal pratiği ve ideolojik seferberliği gerektirmektedir.
AKP iktidarının amaçlarıyla sınırlı olmayıp bir bütün olarak Türkiye kapitalizminin programıyla örtüşen otoriterleşme, son seçim sonuçlarının ardından yoluna yoğunlaşarak devam edecektir. Partimizin 2018 Kongresi’nde kayıt altına aldığı “otoriter kapitalizm” saptaması, bu koşullarda önemini ve açıklayıcılığını sürdürmektedir. Söz konusu otoriterleşmenin görünen yüzü devlet aygıtının tüm toplumsal ve siyasal yaşamı iktidarın açık ya da dolaylı şiddetiyle doldurması, yurttaşın devlet karşısında tamamen savunmasız, devletin de yurttaş karşısında tamamen sorumsuz olmasıdır. Bununla birlikte, “otoriter kapitalizm” saptamamızın ve otoriterleşme eğilimi olarak gözlemlediğimiz sürecin esası fiziksel şiddetin oranı değil, emekçilerin siyasete katılım kanallarının sistematik biçimde kapatılmasıdır. Toplumsal örgütlülüğün sıfıra yakın seviyelere düşmesi, kamu otoritesini ve hizmetlerini denetleyecek hiçbir hukuksal dayanağın kalmaması, halkın çıkarlarını ve haklarını temsil eden siyasal taleplerin muhalif düzen partileri tarafından da rafa kaldırılması ile birlikte emekçilerin hem yurttaş hakları çiğnenmekte hem de siyasete katılım olanakları ellerinden alınmaktadır.
AKP, bu otoriterleşme mantığını kolluk kuvvetleri ve yargıyı kanunsuz ve hukuksuz biçimde işlevlendirerek kendi dünya görüşüne ve gerici karakterine en uygun hale getirmiştir. Bu yönetme tarzının tüm şiddetiyle devam edeceğinden emin olmak gerekir. Türkiye, AKP’nin son seçim galibiyetiyle birlikte Saray Rejimi’nin kökleşmesi, yerleşiklik kazanarak kalıcılaşması tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu tehlike, emekçilerin siyaset alanına katılım olanaklarını tümüyle ortadan kaldıracak bir otoriterleşmenin yoğunlaşması ile cisimleşecektir. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de otoriterleşme eğilimi esas olarak bu perspektiften izlenmeli ve otoriterleşmeye karşı mücadele emekçilerin siyasete katılım olanaklarının güçlendirilmesini hedeflemelidir.
Saray Rejimi’nden kurtulmak için 2023 seçimleri geniş muhalefet kesimlerince fırsat olarak görülmüş ancak seçim sonuçları bu beklentiyi karşılamak yerine büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Seçim sonuçlarına bakıldığında, AKP oy kaybetmiş olsa da bu oyların Cumhur İttifakı’nın içindeki diğer partilere gittiğini ve bir bütün olarak Saray Rejimi’nin işçi sınıfı üzerindeki etkisinin sürdüğü görülmektedir. Saray Rejimi’nin, yarattığı enflasyonist ortam ve bölüşüm krizine rağmen, işçi sınıfının özellikle mavi yakalı kesimi üzerinde kurmuş olduğu siyasi hegemonyanın devam etmesi ve gittikçe genişleyen güvencesiz emekçi kitleler üzerinde sosyal yardım silahını etkili biçimde kullanarak yoksulluğu yönetebilmesi bu tablonun önde gelen nedenlerindendir. Diğer yandan, AKP’nin oy hesabıyla hayata geçirdiği asgari ücret zamları, EYT yasası, düşük faiz politikası ile uyguladığı borçlandırma uygulamaları gibi adımların da bir karşılığı olmuştur.AKP’NİN SEÇİM GALİBİYETİ KESİN ZAFER ANLAMINA GELMİYOR
2023 seçimleri ile Saray Rejimi, ülkenin zenginliklerini ve emekçilerin yarattığı değerleri çeşitli parazitleşmiş güç öbeklerinin ve sermaye sınıfının hizmetine sunmaya yarayan araçlarını daha da geliştirme şansı elde etmiştir. Bu anlamıyla AKP 2023 dönemecinden galibiyetle çıkmıştır. Fakat bu galibiyet bir kesin zafere denk düşmemektedir. Zira, AKP’nin sürdürülebilir bir birikim rejimini tesis edememe, bunu tamamlayacak kuşatıcı bir toplumsal hegemonya oluşturamama ve iç bütünlüğü olan bir devlet düzeni inşa edememe gibi 2013’ten beri süregelen yapısal ve iflah olmaz açmazlarının yalnızca bir seçim galibiyetiyle ortadan kalkması mümkün değildir. Bilakis, AKP’nin seçim badiresini atlatmak uğruna yaptığı tüm siyasi-ideolojik ve iktisadi hamleler söz konusu açmazlardan doğan çelişkiler yumağının devlet sahasının içerisine daha da yoğun bir şekilde çekilmesine neden olmuştur.
2023 seçimlerinde elde ettiği galibiyet Saray Rejimi’ni ekonomi yönetimindeki açmazlardan da kurtaramamıştır. Tam aksine, seçim sürecinde devletin tüm olanakları kullanılarak olağanüstü tedbirlerle ertelenen birikim rejimi krizi seçim sonrasında Saray Rejimi’nin önüne daha şiddetli bir şekilde çıkmış durumdadır. Yeni dönemde Saray Rejimi’nin önünde iki tercih bulunmaktadır: Ya düşük faiz politikası terk edilmeyecek, Türkiye kapitalizminin döviz ihtiyacı ancak ülke kaynaklarının yabancı yatırımcıların yağmasına daha da fütursuz bir şekilde açılmasıyla karşılanmaya çalışılacak ve yeni kur şokları, yüksek enflasyon ve cari açık girdabı devam edecektir ya da faizlerin arttırılması, kredilerin azalması ve talebin daraltılması ile pek çok işletmenin kapatılmasının, kitlesel işten çıkarmaların önü açılacak ve gittikçe derinleşen yoksulluğun yanına hızla artan işsizliğin eklenmesine razı olunacaktır. Her iki yol da halihazırda büyük bir yoksullaşma dalgası içerisinde boğulmakta olan emekçilerin sorunlarını katmerlendirecektir. Böylesi bir tabloda bugüne kadar işsizlik tehdidi karşısında düşük ücret, uzun çalışma saatleri ve güvencesiz çalışmaya razı edilen geniş kesimlerin tepkilerini öngörmek kolay olmayacaktır. Bugüne kadar bu kesimlerin huzursuzluğunu sandıktan gelen meşruiyetle, toz pembe gelecek vaatleriyle, siyasal İslamcı-milliyetçi hamasetle yatıştırmaya çalışan siyasal iktidarın eli öncekinden daha güçlü değildir. Saray Rejimi’nin, bu durumun doğurabileceği her kolektif toplumsal tepkiyi ve hak arayışını zor ve tehditle sindirmeye çalışmaktan başka çaresi olmaması onun gücünün değil kırılganlığının bir göstergesi olarak değerlendirilmelidir.
Türkiye için bir dönüm noktası teşkil eden Gezi Direnişi piyasacılığa, gericiliğe ve otoriterliğe yönelik düzen muhalefetinin ufkunun çok daha ilerisinde konumlanmış itirazın eşitlikçi ve özgürlükçü bir yeni toplum arayışıyla buluştuğu momenti temsil etmiştir. Türkiye tarihinin en kitlesel ve en yaygın başkaldırısı olan Gezi Direnişi karşısında AKP iktidarı, bu radikal muhalif enerjinin toplumun bütününe yayılma endişesinden duyduğu ürküntüyle iki yönelim izlemiştir. Birincisi toplumsal muhalefet üzerindeki baskıyı ve kuşatmayı iyice derinleştirmiştir. İkinci olarak ise bugüne kadar desteğini aldığı toplumsal kesimleri bu geniş ve yaygın muhalif toplumsallığın karşısında, ona düşman, yekpare ve adanmış bir blok haline getirmeye çalışmıştır. AKP’nin 2013 sonrasında toplumdaki muhalif eğilimlerin tümünü kriminalize etmeye yönelik ideolojik mekanizmaları kesintisiz bir şekilde devreye sokması, başta MHP ülkücülüğü olmak üzere Türkiye sağının tüm unsurlarını bünyesine eklemlemeye çalışarak kendi bloğunu genişletmeye çalışması, İslami-milliyetçi ideolojik tazyikini gün geçtikçe arttırması ve Kürt sorununda savaş politikalarına yeniden rücu etmesi gibi yönelimler pek çok neden yanında temelde Gezi’de cisimleşmiş eşit ve özgür toplum arzusunun önüne bir ideolojik ve toplumsal set çekme arayışının ürünü olmuştur. Bugün kamuoyunda “kutuplaşma” terimi üzerinden teşhis edilmeye çalışılan toplumun kategorik bir AKP karşıtlığı içerisinde olan kesimleriyle, onun ideolojik yörüngesinde kalanlar arasındaki seçim sonuçlarına da yansıyan yarılma Türkiye’nin modern siyasi tarihine gömülü olduğu iddia edilen bir “modern-muhafazakar”, “çevre-merkez” ayrığının salt bir tekrarı olarak görülemez. Bu yarılma, daha çok Gezi sonrası sürece özgü dinamiklerin ve AKP’nin toplumsal mühendislik hamlelerinin damgasını taşımaktadır. Bugün, bu yarılmada AKP karşısında pozisyon alan toplumsal kesimler, Saray Rejimi’nin bütün çabalarına rağmen bu düzeni değiştirme arzusundan koparılamamıştır.
AKP’nin 2023 seçim “galibiyeti” her ne kadar muhalif toplumsal sahada büyük bir moral bozukluğu ve umutsuzluk ortaya çıkarmış olsa da bu durum Saray Rejimi’ne onay verme, ona teslim olma anlamına gelmemektedir. Baskın olan eğilim daha ziyade bu kesimlerin, kendilerinin güya temsilciliğini üstlenmeye soyunan düzen muhalefetine dair tersine çevrilmesi oldukça zor olan güvensizliğidir. Bu durum, iktidar için bir avantaj olarak gözükse de Saray Rejimi’ni her türlü basınca rağmen kabullenmeme eğiliminde olan ve düzenin belirlediği sınırların dışına taşma potansiyelini taşımaya devam eden milyonlar varlığını sürdürmektedir. 2023 seçimleri, Saray Rejimi’ne toplumun bütününü kuşatabilecek, kendisine yönelik yaygın ve köklü itirazı marjinalleştirebilecek bir hegemonik kapasite sunmuş değildir. Aksine, bugüne kadar AKP’nin baskıcı politikalarıyla sindirilmeye, çalışılan bu kitlesel/toplumsal muhalefet potansiyelinin yönetilebilmesi/yönlendirilebilmesi, tahammül sınırlarını zorlayan yoksullaşmanın ve düzen muhalefetinin itibar yitiminin varlığında önceki dönemlere kıyasla daha zordur. Üstelik mevcut yoksullaşmaya eklenmesi muhtemel işsizlik artışı ortamında Saray Rejimi’nin kendi yörüngesinde tuttuğu kesimlerle olan ideolojik bağlarını perçinlemesinin önünde de sınırlar olacaktır.
AKP iktidarı bugüne kadar bir parti-devlet bütünleşmesini inşa etme konusunda büyük yol kat etmiştir. Ne var ki, alınan bu mesafe AKP’nin kendisiyle doğrudan organik bir bağlantısı olmayan, aynı ideolojik kökten gelmeyen kimi güç odaklarıyla yaptığı pragmatik koalisyonlar ve ittifaklar sayesinde mümkün olabilmiştir. AKP, bir zamanlar Fethullah Gülen tarikatı için söz konusu olduğu gibi ya bu güç odaklarının devlet içerisinde halihazırda sahip oldukları etki alanlarını genişletmelerine imkan tanımış ya da diğer pek çok irili ufaklı müttefikin dışarıdan devlet sahasına dahil olmalarının önünü açmıştır. Bu bakımdan AKP iktidarı daha en baştan beri, hem rızasını devşiremediği toplumsal kesimleri, hem sermayenin farklı fraksiyonlarını hem de devlette konuşlanıp pay isteyen bu çeşitli çıkar gruplarını aynı anda idare etmek gibi bir gereklilikle karşı karşıya kalmıştır. Tüm bu dengeleri tutturma çabası birbiriyle kimi zaman çelişen, kurallara dayanmayan, günü kurtarmaya yönelik idari ve siyasi kararların alınmasını beraberinde getirmiştir. Böylelikle AKP’nin devlet üzerindeki hakimiyetine yerleşik bir devlet nizamının inşası eşlik edememiştir. Bu, AKP’nin devletin kurumsal, ideolojik ve kadrosal bütünlüğünün yitimi anlamına gelen bir devlet krizi içerisinde debelendiği anlamına gelmektedir. Üstelik bu dengeleri tutturma çabası başarısız olduğunda AKP iktidarı, en açık ve şiddetli bir şekilde 2016 yılındaki darbe girişiminde gözlenen sarsıntılarla karşı karşıya kalmıştır. Her bir sarsıntı, AKP’nin devlet içerisindeki müttefiklerini yine günü kurtarmaya yönelik olarak yeniden dizayn etmeye yönlendirmiş ve bu da sürdürülebilir, kurallara bağlı bir devlet nizamının oluşturulabilmesi sorununu daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir.
AKP ve Erdoğan için bir varlık-yokluk meselesi haline gelen 2023 seçimleri onun bu koalisyonlara bağımlılık halini ortadan kaldırmamıştır. Erdoğan liderliğine bağımlılıktan kaynaklı olarak iç içe geçmiş bulunan kimi sermaye grupları, tarikat örgütlenmeleri, yönetim ve bürokraside çeşitli konumlara yerleşmiş ülkücü kadrolar ve benzeri çıkar ve güç ağları önümüzdeki dönemde hem rejimin kendileri için yarattığı kaynaklardan pay almaya hem de onun yeniden üretimine katkıda bulunmaya devam edeceklerdir. Üstüne üstlük söz konusu koalisyon yapısı seçim sonrası süreçte daha da karmaşıklaşmıştır. Zira, seçim sürecinde ortaya çıkan ittifakı genişletme ihtiyacı HÜDA-PAR ve Yeniden Refah gibi farklı siyasal İslamcı odaklardan Türkçülere ve ulusalcılara uzanan geniş yelpazedeki yeni örgütlenme ve klikleri devletten rol ve pay kapma yarışının içerisine sokmuştur. Hal böyleyken 2023 seçimlerinin ardından Saray Rejimi’nin kalıcı bir devlet düzeni inşa etmesi için gerekli kurumsal, ideolojik ve kadrosal bütünlüğü sağlaması zor görünmektedir.
Türkiye’de siyasetin ve toplumsal ilişkilerin yaşadığı statüko ve sıkışma pek çok açıdan sürdürülebilir olmayan yanlar barındırmaktadır. Her şeyden önce, mevcut durumda Türkiye siyasetini yöneten kadroların çeşitli nedenlerle yolun sonuna geldiği görülmektedir. Daha açık bir ifadeyle, 2023 seçimlerinin Erdoğan, Bahçeli, Kılıçdaroğlu gibi isimlerin son seçimi olduğunu düşünebiliriz. Bundan sonraki süreç, ister 5 yıl sonraki genel seçimle ister bir erken seçimle olsun, Türkiye’nin “Erdoğan sonrası döneme” geçişinin planlanmasıyla koşullanacaktır. Erdoğan sonrası döneme dair bazı sermaye fraksiyonları ile devlet içindeki kimi çevrelerin geçiş senaryosu Millet İttifakı eliyle masaya sürülmüş, ancak 2023 seçimlerinde bu senaryo gereken onayı alamamıştır. Önümüzdeki süreçte bu senaryonun güncellenmesi, yeni lider, kadro ve bileşimlerle tekrar masaya sürülmesi olasıdır. Öte yandan, 2023 seçimini kazanan Erdoğan ve onu destekleyen sermaye fraksiyonları ile partileşmiş devlet aygıtı, Erdoğan sonrası döneme dair kendi geçiş senaryosunu oluşturma ve masaya sürme fırsatı elde etmiştir. Türkiye’nin önümüzdeki dönemini bu geçiş senaryoları arasındaki rekabetin biçimlendirmesini, bu rekabet içinde hem yeni ittifak bileşimlerinin hem de lider profillerinin ortaya çıkacağını beklemek gerekir.DÜZEN MUHALEFETİ UMUTSUZLUĞU, TİP UMUDU TEMSİL EDİYOR
Türkiye’de sadece son seçimler değil, yaşanan 21 yıllık sarsıcı dönüşüm de gösteriyor ki, ülkemizin bir iktidar sorunu olduğu kadar ciddi bir muhalefet sorunu da bulunmaktadır. Başını CHP’nin çektiği düzen muhalefeti, AKP karşısındaki toplum kesimlerinin beklenti ve taleplerini karşılayamamakla kalmamakta, neredeyse her kritik dönemeçte başarısızlığa savrularak kendisinden beklenti içinde olan yurttaşlarımızı ağır biçimde demoralize etmektedir. Bilhassa Saray Rejimi’nin kurumsallaşmasını hızlandıran ve AKP’nin kendi lehine rıza ürettiği uğraklarda son derece tartışmalı kaygılarla açık destek de veren CHP, tüm iddialarına rağmen AKP’nin seçmen tabanını çözmede görünür bir başarı yakalayamamış ve sonuç olarak AKP’yi yenememiştir. Bu başarısızlığın tahlili konusunda hiçbir dişe dokunur açıklama yapılmamış olması, hatta söz konusu başarısızlığın mimarlarının görevlerine devam ediyor oluşu da geniş toplum kesimlerindeki inançsızlık ve umutsuzluk hissini körüklemektedir. Kendisini seçmenine/üyesine karşı sorumlu hissetmeme, başarısızlıklar hakkında samimi bir özeleştiri yapmak yerine çeşitli yöntemlerle bu süreci oldu bittiye getirme hali, düzen muhalefetinin tüm öznelerinde bir tutum olmanın ötesine geçerek bir zihniyet meselesi haline gelmiştir. Özellikle gençler arasında bu tutumun büyük bir tepki çekiyor olması ise dikkatle incelenmelidir. Başta partimiz olmak üzere, Türkiye sosyalist hareketi, her kritik kavşakta CHP tarafından hayal kırıklığına uğratılan ilerici yurttaşlarımızın adresi olmayı denemek için son derece uygun fırsatlara sahiptir.
2023 seçimlerinde Saray Rejimi’nin karşısındaki en büyük muhalefet gücü olan ve Cumhurbaşkanlığı için Kemal Kılıçdaroğlu’nun ortak adaylığı konusunda birleşen Millet İttifakı, geniş kamuoyunun ve araştırma şirketlerinin beklentisinin aksine hem Meclis’te çoğunluğu sağlayamamış hem de cumhurbaşkanlığını kazanamamıştır. Bu başarısızlığın arkasında birçok nedenin yattığı, bu nedenlerin bazılarının en baştan beri görülüp çeşitli uyarılara konu olduğu, bazılarının ise seçim sonuçlarının tahliliyle ortaya çıktığı söylenebilir. Her şeyden önce, Millet İttifakı’nın adaylık konusunda kendi içinde yaşadığı ve dışa yansıttığı gerilim, hem seçim çalışmalarına başlamakta geç kalınmasına neden olmuş hem de Millet İttifakı’nın ulaşmayı hedeflediği AKP-MHP tabanında ciddiyet ve güven eksikliği görüntüsü oluşturmuştur. Adaylık sorunu aşılmış olsa bile, bu defa da Millet İttifakı’nın özellikle siyasal söylem konusunda ortak bir dil tutturamadığı görülmüş, İttifak içindeki sağ partilerin ve kimi sözcülerinin ifadeleri bütünlük ve ortaklık duygusunu sürekli zedelemiştir. Başta HDP/Yeşil Sol Parti ile sosyalist partiler ve toplumsal muhalefet örgütleriyle daha yakın ilişki kurma gereği de yine İttifak’ın sağ partileri tarafından sürekli engellenmiş, zaman zaman Saray Rejimi ile yarışan nitelikte ayrımcı ve faşizan söylemlere başvurulmuştur. Seçim sürecindeki saha çalışmalarında koordinasyonsuzluk gözlenmiş, buna karşılık CHP listelerinden sağ partilere ayrılan kontenjanlar ciddi bir motivasyon kaybına sebep olmuştur. Sonuç olarak, Millet İttifakı kendi içinde bütünlüğü olmayan, Erdoğan karşıtlığı dışında bir siyasal söylem ve tahayyül sunamayan, eklektik bir görüntü arz etmiştir.
Millet İttifakı’nın seçim başarısızlığının arkasındaki nedenlerden bir diğeri ise ağır bir ekonomik krizle yüzleşmeyi bekleyen, geçim sorunları hızla büyüyen ve sarsıcı bir bölüşüm şoku yaşayan toplumun karşısına inandırıcı bir ekonomik model koyamamasıdır. Millet İttifakı’nın ekonomi modeli, neredeyse bütünüyle neoliberal ortodoksinin kurallara bağlanmış versiyonundan ibarettir. Böylesi bir ekonomik model, başta Kılıçdaroğlu olmak üzere kimi sözcülerin tüm vaatlerine rağmen, esas olarak halka değil Türkiye kapitalizminin kimi büyük sermaye fraksiyonlarına hitap etmektedir. Neoliberal ortodoksinin kurallı versiyonu ile halka yönelik kimi rahatlatıcı yardım modellerinin çelişkili biçimde birleştirildiği bu söylem, başta iktidar seçmeni nezdinde inandırıcılık kazanamamış, böylece Millet İttifakı’nın beklediği ve vaat ettiği gibi iktidar tabanından oy devşirmesi mümkün olmamıştır. 21 yıldır devletin tüm imkanlarının partizan biçimde seferber edilmesiyle yaratılan sosyal yardım ağları, kamu destekleri, büyük ölçekli yatırımlar, borçlanma imkanları, dolaysız iaşe sunumları gibi uygulamalar güç ideolojisiyle de beslenerek iktidar seçmenini mevcut ekonomik sıkıntıların geçici olduğuna, geçici değilse de sadece Saray Rejimi ile Erdoğan tarafından çözülebileceğine ikna etmiş görünmektedir. Hem Kılıçdaroğlu hem de bir bütün olarak Millet İttifakı bu başlıkta tutarlı ve ikna edici bir söylem oluşturamamıştır.
Hem Türkiye siyasetinde aşırı sağcı/milliyetçi/dinci akım ve tabanın gücü hem de ana muhalefet içindeki dengeler önümüzdeki dönemde iktidar kadar muhalefetin de sağa açılan yönelimini sürdüreceğine yönelik ipuçları vermektedir. Bu sağa gidişin en açık izleneceği alanlar emekçilerin çalışma koşullarındaki gerilemenin ve geçim sorunlarının derinleşmesini izleyen gerici/ırkçı manipülasyonların yoğunlaşması, Kürt halkının haklarına ve siyasal temsilcilerine yönelik ayrımcı ve hukuksuz saldırılar, kadınların ve LGBTİ+ yurttaşların yaşam haklarını ve özgürlüklerini tehdit eden söylem ve eylemler, şeriat ve cihat temelli dinci partiler ile tarikat ve cemaatlerin laikliği toplumsal yaşamdan tümüyle kazımaya yönelik girişimleri, göçmenlere yönelik düşmanlığın siyasal kampanyalar eliyle büyütülmesi ve Alevilere yönelik dışlayıcı ve/veya asimilasyoncu politikalar olacaktır. Seçimlerin ikinci turunda muhalefete de kabul ettirilmek istenen, “kazanmak için şart” dayatmasıyla merkezi bir kampanya haline getirilen ve partimiz açısından paylaşılması söz konusu bile olamayacak bir içerik taşıyan ayrımcı, düşmanlaştırıcı söylemler bunun bir görünümüdür. Partimiz başka başlıkların yanı sıra Saray Rejimi’nin ve yeni Meclis’te çoğunluğu kazanmış olan gerici-faşist ittifakın tüm saldırılarına karşı bir kırmızı çizgi olmak için en kararlı ve yüksek mücadeleyi sergileyecektir.
NİCEL BÜYÜMEDEN NİTEL SIÇRAMAYA GEÇİŞ VAKTİ
Türkiye İşçi Partisi’nin nihai hedefi, emekçilerin iktidarı ve sosyalizmin inşasıdır. İktidar stratejisinin temel ayaklarını sosyalist siyasetin kitlesel ve etkin bir güç haline gelmesi, başta emekçiler olmak üzere halkın farklı kesimlerinin sosyal-ekonomik-politik zeminlerdeki örgütlenme seviyesinin artırılması, partinin bir iktidar alternatifi haline gelecek şekilde yetkinleşmesi, sermaye düzeninin işleyişini geri dönüşü olmayacak şekilde sekteye uğratacak yol ve yöntemlerin geliştirilmesi oluşturur.
TİP, kurulduğu günden bugüne halkın düzen siyaseti tarafından karşılanamayan talepleri ile sosyalizm hedefi arasındaki bağlantıyı kurarak, sosyalizmi kendi içine kapalı ve iç tartışmalarına gömülü yalıtılmış bir akım olmaktan çıkarma, onu toplumsallaşmış, kitleselleşmiş bir muhalefet odağı haline getirme ve uzun vadede de Türkiye’yi kapitalizm cehenneminden çıkaracak bir devrimci atılıma öncülük etme arayışı içerisindedir.
Partimizin doğuş ve ilk adımlarını attığı aşama olarak değerlendirilebilecek geçen dönemin öncelikli ve kısmen de olsa yerine getirilebilen görevleri partinin ideolojik-politik yöneliminin belirginleştirilmesi, sosyalizmin kitlesel bir politik güç haline getirilmesi, parti kurumsallığının ve örgütlenmesinin temellerinin atılması olmuştur.
Geride kalan dönemde TİP’in üstesinden gelebildiği görevler arasında bazıları daha öne çıkmış, daha popülerleşmiş olsa da elde edilen her mevzi bütünlüklü bir bakışın ürünü ve birbirini tamamlar niteliktedir. Örneğin, ideolojik-politik yönelimi belirsiz bir parti, ne sosyalist siyaseti kitlesel bir güce çevirme potansiyeline ne de örgüt kurma yeteneğine sahip olabilir. TİP’in seçimlere dönük konsantrasyonu da, sosyalizmi kitlesel bir politik güç haline getirme hedefinin bir alt bileşeni, bir aracı olarak değerlendirilmelidir. İktidarı hedefleyen devrimci ve sosyalist bir parti için seçimler kurumsallığı, bütünsel siyaseti, geniş kitlelere seslenmeyi, yerel bağları, ülke yönetimine talip olma iddiasını geliştirmek gibi işlevlerle yüklenmiştir. Bu işlevler önemli olmaya devam edecektir. Bu bakımdan TİP’in politik gelişim yolunda seçimler özel bir yere sahip olacaktır.
Partimiz geçen mücadele döneminde ve seçimlerde, bir yandan Saray Rejimi’ni sonlandırma iradesinin etkin bir parçası olmaya, ilerici güçlerin ortak bir eksende bir arada mücadele etme kapasitesini arttırmaya gayret gösterirken, diğer yandan da kendi özgün pozisyonunu ve programını korumuştur. Bu tercih, partimizin sosyalist siyasetin etkin, kitlesel bir güç haline gelmesi çerçevesinde benimsediği stratejik yönelimin bir uzantısı olarak ortaya çıkmıştır.
TİP; 2023 Mayıs seçimlerine, Saray Rejimi’nin kendi lehine biçimlendirdiği, partimiz için özel handikaplar barındıran yeni seçim sistemi altında girmiştir. Saray Rejimi seçim sürecinde muhalefetin ve özellikle de Emek ve Özgürlük İttifakı’nın yurttaşlara ulaşmasını engellemeye yönelik elindeki tüm araçları kullanmıştır. Tüm bu dezavantajlı koşullara ek olarak seçim sürecinin son bir ayında partimize yönelen seçmen desteğini tırpanlama amaçlı “stratejik oy” manipülasyonları devreye sokulmuştur. Tüm bu olumsuzluklara rağmen partimizin 1 milyona yakın yurttaşımızın desteğini alarak yüzde 1,76 oy oranına ulaşması uzun süredir devam eden büyüme ve kitleselleşme çabalarının sonuç verdiğini tescillemiştir. Bugün TİP Türkiye’de toplumsal alanda bilinen ve tanınan ayrıksı bir odak ve siyasi alanda da mutlaka hesaba katılması gereken bir muhalif siyasal aktör olma eşiğine ulaşmış durumdadır. Bu haliyle partimiz sosyalizmin iktidar yürüyüşünde inkar edilemeyecek nesnel bir potansiyele sahip durumdadır.
TİP’in yakaladığı bu kitleselliğin bugün Türkiye’nin siyasal ve toplumsal hayatında ciddi dönüşümler yaratması, TİP’in yalnız sol içerisinde değil Türkiye siyasetinin genelinde mevcut karanlık tabloyu sarsacak değişimleri tetiklemesi mümkündür. Önümüzdeki dönemde TİP’in en önemli hedeflerinden birisi Türkiye’deki yerleşik siyasal güç dengelerini, sabitlenmiş ideolojik koordinatları bozarak birleşik bir emek hareketinin, sosyalizm mücadelesinin önünü açan politik bir kuvvet haline gelmektir. TİP, önümüzdeki dönemde bu ana stratejik doğrultusuna uygun hedefleri benimseyecek ve buna yönelik araçları yaratmaya çalışacaktır.TİP STATÜKOYU SARSAN BİR POLİTİK KUVVET HALİNE GELMELİDİR
TİP‘in sosyalizmin toplumsallaşması ve kitleselleşmesi hedefine yönelik kazandığı mevzilere, Saray Rejimi’nin toplumun yarısı üzerindeki ideolojik hakimiyetinin kırılamadığı ve bunun da seçim sonuçlarının genel görünümüne yansımaya devam ettiği bir durum eşlik etmektedir. Millet İttifakı bileşenlerinin seçim sonrasında sergilediği ilkesizlik ve basiretsizlik, toplumun geniş kesimlerinde aldatılmışlık, yalnız bırakılmışlık hissiyatını yaygınlaştırmıştır. Seçimlerin hemen sonrasında bu dağınıklığı fırsat bilerek zam ve vergi yağmuruyla emekçilere yönelik saldırıda vites yükselten Saray Rejimi’nin derinleştirdiği yoksulluk, böylesi bir ortamda politik bir itirazın ve mücadelenin konusu haline gelememektedir. Uzun bir süredir halktaki haklı korku ve kaygıları göçmen karşıtlığına dayalı bir milliyetçiliğin arkasına yedekleyerek depolitize etmeye çalışan ırkçı-milliyetçi akımlar böylesine büyük bir boşluk ve dağınıklık ortamında Saray Rejimi karşısında temsil edilmediğini hisseden geniş kitleler üzerindeki tesirini arttırmaya çalışmaktadır. TİP, kendi haline bırakıldığında Türkiye toplumunu bulunduğu yerden daha da geriye çekmesi kaçınılmaz bu tabloyu değiştirecek bir politik kuvvet olarak sahne almaya kararlıdır. Partimizin böyle bir kuvvet haline gelebilmesi farklı ölçeklerde eşzamanlı politik ve ideolojik müdahaleler yapmayı gerektirmektedir.
Bu doğrultuda, TİP, seçimlerde desteğini sunmuş ve aynı zamanda kafasında birinci seçenek olsa bile “oyum boşa gider” endişesiyle oy desteği sunmaktan imtina etmiş geniş kesimler nezdinde görünürlüğünü arttırmak, yakaladığı hızlı kitleselleşme temposunu bu kesimleri örgütlü mücadeleye dahil ederek sürdürmek durumundadır. Partimizin genişleyeceği dış sahada kendisine en yakın konumda olan ve hatırı sayılır bir büyüklüğe sahip bu kitlenin parti tarafından yalnızca birer üye olarak içerilmesinin ötesine geçmek gerekmektedir. Bu kesimlerin partiyle sürekli gündelik temas kurmalarını sağlayacak ve böylelikle de parti aidiyetlerini güçlendirecek kamusal zeminlerin oluşturulması ve buna yönelik yeni araçların, etkinliklerin ve sosyal ortamların yaratılması elzemdir.
İçinde bulunulan karamsarlık dalgası karşısında partimizin umut veren bir seçenek olarak öne çıkması TİP‘in yeni dönemde Saray karşısında en kararlı muhalefeti yapan parti olmanın ötesine geçerek, Türkiye’yi AKP karanlığından çıkarabilecek ve ülkeyi halkla birlikte yönetebilecek başat bir iktidar alternatifi olarak belirginleşmesine bağlıdır. Parti, bu hedefe göre örgütlendiği ve bu hedefe kilitlendiği oranda bugüne kadar tercihini düzen içi muhalefet partilerinden yana kullanmış ve onlara bel bağlamış geniş toplumsal kesimler için çekim merkezi haline gelebilecektir.
Sermaye sınıfı, Saray Rejimi’nin siyasi önderliğinde Türkiye için dünyada özel bir yer, misyon ve hedef yelpazesi arayışı içerisindedir. Bu perspektifi yansıtan yayılma ve emperyalist hiyerarşide üst basamaklara tırmanma hedefi, emperyal kutuplar arasındaki gerilimlere oynamak ve başta askeri-sanayi olmak üzere belli başlı sektörleri bu politikanın taşıyıcı unsuru haline getirmek, iç siyasette kullanılmaya elverişli “yerlilik-millilik” söylemine zemin hazırlamakta, toplumun geniş kesimlerine sirayet eden bir “anti-emperyalizm” yanılsamasını üretebilmektedir. TİP’in yeni dönemdeki görevlerinden biri de bu retoriğin ve imajın boşa düşürülmesidir. Partimiz, söylemsel düzeyde “emperyal güçlere kafa tutma” olarak yansıyan bu politikanın esasında emperyalist merkezlerle büyük oranda uyumlu şekilde hayata geçtiğini, Türkiye’yi tarımdan enerjiye kadar pek çok alanda daha bağımlı ve yağmaya açık hale getirdiğini ve en önemlisi de emekçileri daha da yoksullaştırıp patron sınıfını zenginleştirmeye hizmet ettiğini halkçı bir üslupla anlatacaktır.
Cumhuriyetin geçtiğimiz yüzyılında her türlü elverişsiz koşula ve baskıya rağmen kültür-sanat alanının hemen her kolunda sol/sosyalist sanatçılar kendi alanlarında yüksek nitelikli, ve dünden bugüne aktarılan ürünler ortaya koyabilmiş ve bunlar sosyalizm iddiasının toplumsallaşabilmesine, sol mücadelenin dilinin ve sembollerinin zenginleşmesine katkıda bulunmuştur. Özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra gerek ilerici/demokrat sanatçılar üzerindeki baskıların arttırılması, Türk-İslam sentezi doktriniyle uyumlu kültür-sanat üreticilerinin devlet eliyle desteklenmesi gibi yöntemler gerekse de bu sahaya piyasa ilişkilerinin ve şirketlerin nüfuzunun derinleşmesi nedeniyle sol siyaset ile kültürel üretim alanı arasındaki bağ gerilemiş gibi gözükmektedir. Öte yandan 1990’ların başında işçi hareketlerinin yükseldiği dönemde ve en son Gezi direnişi bağlamında ortaya çıktığı üzere ülkedeki toplumsal mücadelelerin kabardığı süreçlerde kültür-sanat sahası ile toplumdaki eşitlikçi-özgürlükçü arayışlar birbirini besleyebilmiş ve Türkiye’nin kurutulmaya çalışılan düşünsel/sanatsal birikimi bu dönemeçlerde yeniden canlanabilmiştir. AKP iktidarı, hem kendi yarattığı toplumsal düzene meydan okumanın bir zemini haline gelebilen kültür-sanat sahasını ilerici dinamiklerinden arındırmaya hem de tüm kaynaklarını seferber ederek “kültürel iktidarı” ele geçirmek adı altında bu alana kendi rengini çalmaya yönelik sistemli bir nüfuz mücadelesi vermektedir. Ne var ki korumak istediği sermaye/talan düzenini hiçbir etik-politik ilkeye bağlı olmayan dizginsiz bir pragmatizmle, fırsatçılıkla sürdüren, Türkiye toplumunun gerçekliğinin üstünü içi boş bir böbürlenmeyle örtmeye çalışan, her türlü eleştirel ve yaratıcı fikri baskılayan bir siyasal iktidarın güdümündeki “kültürel üretim” basit propagandif ve hamasi malzemelerin yayılmasının ötesine geçememektedir. Bugün AKP iktidarının “yerli ve milli sanat” olarak Türkiye’nin ilerici kültürel-sanatsal birikimin karşısına yerleştirdiği, Türkiye toplumuna bol bol hamaset, düşmanlık ve kibir pompalayan ürünler her ne kadar estetik bir değere sahip olmasa ve ayrı bir kültür-sanat ekolü oluşturmasa da Sarayın hizmetine sunulan kitle iletişim araçları vasıtasıyla toplumun geniş kesimlerini tesiri altına alabilmekte ve mevcut tahakküm ilişkilerine rıza üretilmesine yardımcı olabilmektedir.Böyle bir tablo karşısında ülkemizde eğitim kurumlarından akademiye, kültür-sanat ortamından yayıncılığa kadar çok geniş bir alanda özellikle 12 Eylül’den bu yana süregiden kuşatmayı yarmak artık daha fazla ötelenemez bir görev olarak karşımızda durmaktadır. Sosyalizm tarihin her döneminde, mevcut koşulların ötesine işaret edebildiği, sınırları zorladığı, yeniyi temsil edebildiği süreçlerde toplumsal ve dönüştürücü bir güç haline gelebilmiştir. Toplumdaki adalet arayışları ve bunun politik sahadaki ifadeleri ile kültürel alandaki üretim, her iki sahanın özgünlükleri gözetilerek kol kola ilerlediğinde, birbirleri için ön açıcı niteliğe bürünebilir. Türkiye İşçi Partisi, yaşanabilir dünya özlemlerinin, eşitlik ve özgürlük hayallerinin kültürel üretimin kendi dinamiği içerisinde aktarıldığı mecraların oluşturulması ve bu üretimlerin toplumsallaşması için var gücüyle çalışmalıdır.
TİP İKİNCİ YÜZYILDA CUMHURİYETÇİLİĞİ SAHİPSİZ BIRAKMAYACAK
Partimizin Saray Rejimi’ni ve onun yarattığı toplumsal düzeni kabul etmeyen ve düzen muhalefeti tarafından da temsil edilmeyen geniş halk kesimleri ile kalıcı bağlar kurarak, onlar için bir iktidar alternatifi haline bürünebilmesi, onların mevcut duyarlılık, yakınma ve arayışlarıyla dönüştürücü bir temas kurmasına bağlıdır. Bu kesimler içerisinde AKP’nin yarattığı tahribatı cumhuriyetin tasfiyesi olarak görme ve yakınmalarını AKP öncesindeki hâkim resmi ideolojiyle yakın ilişki halindeki tarih anlatısı, önkabuller ve semboller üzerinden anlamlandırma, baskın bir eğilim olarak öne çıkmaya devam etmektedir. Öte yandan, bu eğilim bugün yalnızca, Saray Rejimi tarafından itibarsızlaştırılan ve devlet katında artık eski yoğunluğuyla temsil edilmeyen ulus-devletin resmi ideolojik kodlarının nostaljik bir sahiplenmesiyle sınırlı kalmamaktadır. Bu eğilim aynı zamanda cumhuriyetçiliğin laiklik, kamuculuk, bağımsızlık gibi evrensel değerleri temelinde AKP’nin dayattığı gerici toplum düzeninin karşısına yerleştirilmiş özgürlükçü-demokratik ve „medeni“ bir toplumsal hayat arzusunu da kendi içinde barındırmaktadır. Bu durumun, ülkemizin mevcut karanlıktan kurtulması, sosyalist hareketin kitleselleşmesi, partimizin iktidar perspektifinin güçlenmesi için son derece önemli fırsatlar barındırdığı görülmektedir. TİP, bugüne kadar, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihsel gelişimi içerisinde birer ilke olarak öne sürülen ama ülkedeki sınıf hâkimiyetinin tesisi adına milliyetçi, tekçi ve dışlayıcı bir kapitalist ulus-devlet yapılanmasına itaat ve rıza üretmenin aracı olarak kullanılan bu değerleri eşitlik ve özgürlük mücadelesiye bütünleştirme ve bunlara yeni bir politik içerik kazandırma gayretinde olmaya devam edecektir.
TİP toplum içerisinde halen itibarını koruyan ve özlem duyulan bu değerleri ne “Kemalist reaksiyonun” bir ifadesi olarak kodlayıp karşısına alacak ne de bunları halkın popüler bilincindeki ve söylemindeki haliyle olduğu gibi yansıtan bir konumda olacaktır. TİP, bu ilkelerin bugün sermaye tahakkümü ve bunun beraberinde getirdiği gerici ideolojik kuşatma karşısında sınıfsal ve halkçı bir içerikle donatılmasının güncel bir ihtiyaç olduğunu savunmaktadır. Sermayenin insanı ve doğayı tüketen talanı karşısında “kamu yararını”, devletin sermaye sınıfının bütünüyle güdümüne girmesi karşısında “halkın egemenliğini”, toplumların birbirlerine düşman içe kapalı dinsel, etnik/ırksal cemaatlere bölündüğü ve vatandaşların kolektif bir bütünün parçası değil birer piyasa oyuncusu olmaya sevk edildiği bir süreç karşısında “eşit yurttaşlığı”, sömürü, yoksulluk koşullarına din adına onay istendiği ve her türlü zorbalığın din adına savunulduğu bir dünyada “laikliği” savunmak sosyalistler açısından her zamankinden daha da önemli bir görev haline gelmiştir. Buradan yola çıkarak TİP, halkımızın popüler algısında halen itibar sahibi olan bu değerlerin ancak ve ancak sermaye sınıfının saldırısına karşı bir direncin ve işçi sınıfının iktidar programının birer unsuru haline getirildiğinde, yani sınıfsal bir içerikle donatıldığında güncel bir karşılığa sahip olabileceğini ve sosyalist mücadele açısından anlam kazanabileceğini savunmaktadır. Bu açıdan cumhuriyetçilik TİP için onunla ilişkili değerleri sahiplenen geniş halk kesimleriyle kurulacak temas ve etkileşim için bir köprü olmanın yanında, birlikte dönüşme ve eyleme yüzeyidir. TİP cumhuriyetle ilişkili değerleri, halkımızın yüzünü geriye değil ileriye, sırtını başka halklara değil sermaye düzenine çevirmelerini sağlayacak bir içerik, söylem ve pratikle savunmaya devam edecektir.
TİP, hem bir fikir hem de bir ideal olarak cumhuriyetçiliğin savunucusu olmak, halkın içinde sivrilen cumhuriyetçi popüler duyulara sınıfsal bir içerik kazandırarak örgütlemek, Türkiye’yi ikinci yüzyılında sermaye tahakkümünü karşısına alan, ülkedeki eşitlik ve özgürlük arayışlarını temsil eden bir cumhuriyetle buluşturma mücadelesini yükseltmek için bir adım öne çıkmalıdır. Türkiye’de halkın egemenliğinin gerçekten ve bu defa geri alınamaz biçimde sağlanması, sosyalist bir cumhuriyet mücadelesinde TİP’in hem kırmızı çizgisi hem de kendisine biçtiği asli görevdir.SERMAYEYE KARŞI HALKIN ORTAK MÜCADELESİNİ ÖRGÜTLEYECEĞİZ
TİP’in bir önceki kongrede, emeğin hakları ve özgürlükler arasındaki bağı kuvvetlendirmeyi öne koyan politik-ideolojik yaklaşımı geçerliliğini sürdürmektedir. Yaklaşımın tamamlayıcı unsurları olarak, ekolojik yıkım ve yağmaya karşı direniş ve toplumsal adalet talebinin yükseltilmesi de sayılabilir. Bu çizgi TİP’e toplumun bütününe seslenebilmenin, farklı emekçi kesimlerin özlem ve taleplerini birleştirebilmenin anahtarını vermektedir. Dahası, TİP bu pozisyonunu derinleştirebildiği oranda, kadın ve gençlik mücadelesinde de yeni mevziler kazanabilir. Yine, tüm bu alanlarda derinleşme, TİP’in özellikle düzen muhalefetiyle ayrım çizgilerinin belirginleşmesinde avantaj sağlayacaktır.
TİP, bir yandan Saray Rejimi’ne yabancılaşmış geniş halk kesimleri üzerindeki ideolojik ve siyasal ağırlığını arttırmaya çalışırken, diğer yandan da toplumun tamamına seslenme çabasını yoğunlaştıracaktır. TİP’in mevcut ideolojik koordinatlarda ve siyasal güç denklemlerinde kaymalar yaratacak, gedikler açacak bir politik kuvvet olması demek son tahlilde Türkiyeli emekçilerinin çeşitli bölmelerinin AKP’nin ideolojik yörüngesinden çıkarabilmesi demektir. Bu doğrultuda TİP hâlihazırda Saray Rejimi’ne karşı kararlı itirazını sürdüren kesimlerin temsiliyetini üstlenme hedefi ile rejimin çekiminde kalmaya devam eden emekçileri bulundukları eksenden koparma hedefini bütünleştirmek durumundadır. Bu hedeflerin bütünleştirilmesi, toplumda ortaya çıkan talep ve rahatsızlıkları yalnızca temsil etmekle değil aynı zamanda sınıfsallaştırmakla mümkün olabilir. Son 10 senede yaşanan görülmedik düzeydeki bölüşüm şokunun, mülksüzleşmenin ve hayat pahalılığının emekçi kesimlerin bütün bölmelerinin acil gündemi haline geldiği bir durumda özgürlük, adalet, laiklik eksenindeki özlemler ile emekçi sınıfların geçinmeye, barınmaya ilişkin yaşamsal talepleri arasındaki bağlantılar bugün her zamankinden daha görünür durumdadır. TİP’in önümüzdeki dönemde bir siyasal kuvvet haline gelmesini mümkün kılacak bir toplumsallığa ve örgütlülüğe erişebilmesi emekçilerin tüm bölmelerini ortak kesen halkçı bir iktidar programını yaygınlaştırabilmesine ve yaratıcı söylem ve pratiklerle geniş halk kesimlerini bu program etrafında buluşturabilmesine bağlıdır.
Genel seçimler, iktidara destek bakımından toplumda yaklaşık yarı yarıya bir bölünme hali olduğunu bir kez daha teyit etmiştir. TİP, iktidara karşıtlık konusunda toplumun bir yarısıyla kurduğu duygu ortaklığını önemseyecektir. TİP, bu yarılmanın doğal sonuçlarıyla kavga etmeyecek, doğal ve nesnel olarak toplumun bu yarısında daha fazla büyüyecek, mücadelesi daha fazla bu kesim içerisinde karşılık bulacaktır. Ancak, iktidara karşı konumlanmış toplum kesimleri bir bütün olarak değerlendirilemez. Bu kesim kendi içerisinde pek çok alt katman, ideolojik ve sınıfsal çatışma barındırmaktadır. Aynı şekilde, seçimlerde iktidar lehine tercihte bulunmuş kesimler de bir bütün olarak değerlendirilemez. Partimiz, bu yarılmanın kalıcı hale gelmemesi için, hangi partiye oy verirse versin, hangi kültürel, etnik, inançsal kökenden olursa olsun emeği ve alınteriyle geçinen tüm yurttaşlara seslenecek, onlarla yol arkadaşı olmaya gayret edecektir. Bunun için, emek-özgürlük bütünlüğüne sahip içeriğini korumakla birlikte emekçiler cephesindeki yoksullaşma, yoksunlaşma ve yalnızlaşmayı halkçı bir üslupla vurgulayan bir politik mücadele hattında ısrar gerekir.
İktidarı hedefleyen bir parti için kaçınılmaz olan bu yaklaşım, bugünkü bağlamda iki açıdan güncel bazı siyasal ihtiyaçlara da cevap vermektedir. Birincisi, iktidar karşıtı bölme içerisinde, toplumsal yarılmayı pekiştiren bir kabuğuna çekilme ve karşı tarafla irtibatını kesme eğilimi tehlikelidir. TİP, duygu ortaklığı içinde olduğu yurttaşlar içerisindeki bu eğilimle de mücadele edecek, böylece bu kesimin en azından bir bölümünün ideolojik-politik açıdan emekle yoğrulmuş bir omurga kazanmasına hizmet edecektir. İkincisi, iktidar yandaşı görünen kesimler içinde henüz yarılma değilse de kimi çatlaklar oluşturma, var olan çatlaklara sızma hedefi gerekli ve gerçekçidir. TİP, bu iki hedefi de yerine getirebilecek yegane sol aktör olarak görünmektedir.
Türkiye’de mevcut düzenin toplum üzerinde kurduğu tahakkümü geriletme mücadelesinin öznesi yalnızca sol/sosyalist partiler, demokratik kitle örgütleri ve sınıf sendikaları değildir. Özellikle sosyalist hareketin güç kaybederek toplumsal talepleri belirli bir siyasal program doğrultusunda örgütleme kapasitelerinin aşındığı 1980’li yıllardan itibaren dünyanın farklı yerlerinde olduğu gibi Türkiye’de de egemen tahakküm ilişkilerinin belirli görünümlerini özellikle gündemleştiren kadın, çevre, LGBTİ+ hakları mücadelesi gibi toplumsal hareketler öne çıkmış, kazanımlar elde etmiş ve kitleselleşmiştir. Bu hareketler bir yandan AKP’nin yaratmaya çalıştığı toplumsal düzenin iktisadi, ideolojik ve siyasal temellerini karşısına aldıklarından onun yoğun baskısına maruz kalmışlar diğer yandan da tüm bu baskılara rağmen ona direnme ve onunla mücadele etmeye yönelik yeni cepheler açmışlardır. Bu toplumsal hareketlerin gündemleştirdikleri meseleler hem birbiriyle hem de genel olarak sosyalist mücadelenin demokratik hedefleri ile bağlantılı olduğundan bir sosyalist partinin bu hareketlerin oluşturduğu dinamiklerden bağımsızlaşması mümkün değildir. Onların kazandıkları her mevzi aynı zamanda sosyalist mücadele açısından da ön açıcıdır.
TİP, bugüne kadar, hem iktidarı hedefleyen bir sınıf partisi olmanın beraberinde getirdiği yapısal ve programatik farklılıklarının bilincinde olarak hem de her bir toplumsal hareketin kendi özerk dinamiklerini gözeterek bu alanla siyasi pratik içerisinde olgunlaşan sağlıklı bir ilişki kurmuştur. Bu sayede partimiz toplumsal hareketlerin içerisinden çıkan pek çok platformla dayanışma ilişkilerini geliştirmiş, bu platformlarda yer alan pek çok mücadeleci ayrıca partimize de katılarak içerideki siyasal tartışmaların zenginleşmesine ve derinleşmesine katkıda bulunmuştur. TİP, Türkiye’de mevcut siyasal güç dengelerini değişime zorlayan bir politik kuvvet haline gelme, toplumsal talepleri halkçı ve sınıfsal bir eksende bütünleştirerek ortak bir mücadele hattı kurma ve bu yolla halka güven veren kazanımlar elde etme stratejisiyle uyumlu olacak şekilde toplumsal hareketlerle ilişkisinde benimsediği mevcut tarzı geliştirerek sürdürecektir. 2023 seçimleri sonrasında, Saray Rejimi’nin salt sandığa indirgenmiş bir matematik işlemiyle yerinden edilmesinin son derece zor olduğunun ortaya çıktığı bir durumda partinin toplumsal hareketlerle kuracağı ilişkilerde belirli bir doğrultunun belirginleştirilmesi özel bir önem taşımaktadır.
TİP’in toplumsal hareketlerle kurduğu ilişki yalnızca iletişim ve dayanışma halinde olmakla sınırlı değil aynı zamanda karşılıklı dönüşmeye dayalı bir ilişkidir. Fakat bu dönüşüm toplumsal hareketlerin çeşitli platformlarının ve kendi iç gündem ve ihtilaflarının parti içerisine dahil edilmesi, partinin de toplumsal hareketlerin mücadele alanlarına el koyarak tekelleştirmesi anlamına gelmemektedir. Bütüncül bir siyasal iktidar perspektifine sahip bir parti olarak TİP, toplumsal hareketlerin kendi gündemlerinin parti içerisinde ayrı bir mücadele sahası haline gelebileceği, üyelerinin partiyle ilişkilerini toplumsal hareketler içerisindeki gündem ve hedefler üzerinden şekillendirecekleri bir alan olamaz. TİP, Türkiye’de sermaye düzeninin yarattığı sorunların, taleplerin ve mağduriyetlerin birbirleriyle bağlantısının sınıfsal bir karşıtlık ekseninde kurulmasını, bu taleplerin ayrı ayrı değil bütüncül bir mücadele gündemiyle ilişkili biçimde işlenmesini ve atomize toplumsal gruplar tarafından değil devrimci dönüşümü sırtlanan ortak bir halk mücadelesi yoluyla pratikleştirilmesini benimsemektedir. Bu açıdan, toplumsal hareketlerin öne çıkardıkları gündem ve talepler, partinin bu genel iktidar arayışı ve onunla uyumlu stratejik doğrultusu ile dolayımlandığı ölçüde parti çalışmalarında yer bulabilir. Toplumsal hareketlerle karşılıklılık, birincisi partinin kendi içerisinde oluşturduğu stratejik yönelimi zenginleştirmeye yönelik olarak bu hareketlerden hem düşünsel hem de pratik olarak beslenmek; ikincisi de partinin üyeleri aracılığıyla bu toplumsal mücadele alanlarında önderleşmesini ve hareketin yönelimlerinin partinin hedefleriyle bütünleşmesini sağlamak anlamına gelmektedir.
İktidarın siyasal-ideolojik sahasına girmeyi başarmış, gündem belirleyebilen bir kadın hareketi AKP Türkiye’sinin en önemli siyasal aktörlerinden biri olarak yükselmiştir. Ne var ki özellikle Gezi Direnişi’nden bu yana Türkiye’deki en güçlü toplumsal dinamiklerden biri olan, son üç-dört yıla kadar darbe ve sıkıyönetim koşullarında bile meydanı boş bırakmayan kadın hareketi, belirgin düzeyde bir temsil ve örgütsüzlük sorunu ile yüz yüze kalmış, yıllar içinde de etkiye tepki veren, savunma pozisyonuna odaklanan, kazanım sağlama motivasyonu ise geriye düşmüş, kitleselleşme ve örgütlenme perspektifini güçlendiremeyen bir toplumsal hareketlilik oluşmuştur. Saray Rejimi’nin saldırıları karşısında kendini bir tür “yaşam tarzı aktivizmi” ve “egemene karşı çıkma” iradesi olarak var eden, var etmek zorunda bırakılan kadın hareketi, emeğin cinsiyetli yüzü gibi en temel meselelere ya da eşitlikten özgürlüğe tüm hatları kesen laiklik kavgasına yeterince eğilememiştir. Bakım emeğinin sosyal politika konusu haline getirilmesi gerekliliği, kadın yoksulluğu ve işsizliğine dönük kamucu politikalar oluşturma ihtiyacı, emeğin cinsiyetli yüzündeki sömürü yoğunluğu ve bu arada iki yüz yıllık eşit ücret talebi merkezi mücadele başlıkları haline gelememiştir. Bu bağlamda toplumsal hareketlerin bir parçası olarak kadın hareketi ile parti ilişkisini yeniden ele almak, mevcut birikimi yok saymayan, ama kadın mücadelesini sınıfsal karşıtlığı yeniden yükselterek ele alan, onun emek karakterini öne çıkaran ve Saray Rejimi karşıtlığıyla birlikte ataerkiyle kavgayı içeren bir mücadele hattı örmek TİP’in hedefleri arasındadır.
Gençler, Saray Rejimi’nin bilinçli tercihi sonucunda kamusal hizmet ve olanaklardan hiç olmadığı kadar mahrum bırakılmıştır. Eğitim, barınma, beslenme, ulaşım gibi en temel ihtiyaçlar özelleştirmeye kurban edilerek gençlerin bu haklara erişimi zorlaştırılmıştır. AKP iktidarı 22 yılın sonunda gençlerin geçinemediği, KYK borçları altında ezildiği, kitap okuyamadığı, kültür sanat etkinliklerine gidemediği, müzik, resim, dans gibi sanat dallarına yönelemediği, spor yapamadığı, kendini gerçekleştiremediği, geleceğe umutla değil kaygıyla baktığı bir ülke yaratmıştır. Bu koşullar altında yaşama tutunabilmek, eğitimini sürdürebilmek ve masraflarını karşılayabilmek için önceden “part-time işçi olarak çalışan öğrenciler”, düşük ücretlerle, kısa zamanlı, güvencesiz çalışmak zorunda kalan “tam zamanlı çalışan part-time eğitim gören” öğrencilere dönüşmüş ve Saray Rejimi eliyle bildiğimiz anlamda öğrencilik “tasfiye edilmiştir”. Tüm bu süreç gençlerde memlekete karşı aidiyet ve özveri duygularının sarsılmasına, ülkenin yalnızca geleceğini değil bugününü de inşa etmeye aday olacak gençlerin Türkiye’yi kurtulunması gereken bir yer olarak görmesine neden olmuştur. Bugün gelinen noktada Türkiye sermaye sınıfının gençlere yurtdışına kaçma fikrinden öte sunabileceği bir hayal ve hayat yoktur. TİP’in sosyalizm mücadelesi, son derece ağır bir proleterleşme ve geleceksizleşme sürecinde hayatının yönünü ve yolunu arayan milyonlarca gence kutup yıldızı olabilecek bir potansiyele sahiptir. TİP, yerel ve genel ölçekte genç ve dinamik bir siyaseti örgütleyip gençliğe seslenen değil onun içinden gelen bir içerik ve biçime bürünmeyi hedeflemektedir.
Aleviler, Saray Rejimi’nin dışlayıcı ve tekçi politikaları doğrultusunda eşit yurttaşlık hakkından mahrum bırakılmış; okul öncesi eğitimden başlayarak şiddetini artıran dinselleşme ile asimilasyoncu politikaların hedefi olmuşlardır. Geride bıraktığımız 2022 yılında 112 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kurulan Alevi-Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı ise Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlanmıştır. Bu, siyasal İslamcı Saray Rejiminin, hem asimile etmeyi başaramadığı Aleviliği düzen tarafından içerme hem de Aleviliği bir inanç olarak değil bir kültürel öğe olarak gören anlayışını yerleşikleştirme hamlesidir. Eşit yurttaşlığın, din ve vicdan özgürlüğü ile laikliğin altını oyan, toplumsal yaşamın her alanına İslami bir kamusallık arzusuyla savaş açan Saray Rejimi’nin, Alevi yurttaşlarımıza sunacağı bir gelecek bulunmamaktadır. TİP; Alevilerin eşit yurttaşlığını, başta İmam Hatipler olmak üzere eğitimde dinselleşmenin ve din dersi dayatmasını sona ermesini; cemevlerinin ibadethane olarak diğer inanç merkezleriyle aynı statüde kabul edilmesini savunmaya devam edecek; yüzlerce yıllık eşitlik ve özgürlük mücadelesini sürdüreceğiz.
Saray Rejimi’nin son 10 yılına damga vuran müftü nikahı, 4+4+4 ile kız çocuklarının eğitimden uzaklaştırılması, gündelik yaşamın sistematik biçimde dinselleştirilmesi, çocuk evliliklerinin desteklenmesi, giyim kuşamdan kamusal yaşama kadar kadınlara dönük kısıtlayıcı müdahaleler, kürtajın fiilen yasaklanması, “kutsal aile” ve annelik propagandasının resmi ideolojiye dönüşmesi, 6284 sayılı kadını şiddetten koruyacak kanunun ve nafaka hakkının saldırı altında olması, Medeni Kanun’un hedef alınması, boşanmaların zorlaştırılması, arabuluculuk ve manevi danışmanlık, LGBTİ+’lara yönelik sistematik ayrımcılık ve yaşamlarına yönelik tehditler, gibi uygulamalar rejimin kadın ve LGBTİ+ düşmanlığını açık biçimde göstermektedir. Bu düşmanlık seçim sonrasındaki kısa süreçten anladığımız üzere hız kesmeden sürecektir. Partimiz başka başlıkların yanı sıra Saray Reijimi’nin ve yeni Meclis’te çoğunluğu kazanmış olan gerici-faşist ittifakın temel hak ve özgürlüklere yönelik tüm saldırılarına, ırkçı, cinsiyetçi düşmanlık politikalarına karşı bir kırmızı çizgi olmak için en kararlı ve yüksek mücadeleyi sergileyecektir.TİP SINIFIN İKİ YAKASINI BİRLEŞTİRECEK
Partimiz, emek ve alınteriyle geçinenlerin, ücretlilerin yoksullaşması, yoksunlaşması ve yalnızlaşması karşısında sınıfın mavi, beyaz ve “gri” yakalı kesimlerinin tamamına seslenmeli, ancak özel olarak kentli emekçileri hedef almalıdır. Saray Rejimi’nin son ekonomik saldırısının birinci derecede mağduru olan kentli emekçiler aynı zamanda yaka ayrımı fark etmeksizin kent ölçeğinde yan yana gelme imkanı bulabilmekte, ortak sorunlara ortak refleksler geliştirebilme potansiyeli taşımaktadır. Mavi yakalıların hem iş yerlerindeki ve toplumdaki konumları hem de geçmişten devralınan örgütlenme alışkanlıkları kentli emekçilerin ortak mücadelesine sınıf karakteri kazandırmak açısından özel bir öneme sahiptir. Öte yandan, sınıfsal refleksleri ve ortaklık duyguları zayıf olan beyaz yakalıların görece politize muhalif karakterinin de sosyalist siyaset ve ideoloji bakımından değer taşıdığı tespit edilmelidir. TİP ayrıca önceki konferans ve kongrelerinde bu iki kesim arasında salınım halinde bir “gri yakalı”lığın varlığını tespit ederek sınıf perspektifini ve söylemini güçlendirmiştir. Sınıfın iki yakasını bir araya getirme perspektifiyle hareket etmesi gereken partimiz hem politik-ideolojik söylem ve eylemleriyle hem de özel eğitim alanındaki öğretmenler, sağlıkçılar, uzun saatler çalışmak zorunda kalmasına rağmen giderek yoksullaşan plaza emekçileri, teknik elemanlar gibi iki kesim arasında ortaklık duygusunu yaratmaya imkan sağlayan emekçi bölmelerini de hedeflemeli ve buralarda örgütsel kazanımlar elde etmelidir.
Seçim sonuçlarına baktığımızda, Saray Rejimi’nin işçi sınıfı üzerindeki etkisinin sürmesinin en temel sebeplerinin, iktidarın yarattığı enflasyonist ortam ve bölüşüm krizine rağmen, işçi sınıfının özellikle mavi yakalı kesimi ve sanayi proletaryası üzerinde kurmuş olduğu siyasi hegemonyanın devam etmesi; gittikçe genişleyen güvencesiz emekçi kitleleri üzerinde sosyal yardım silahının etkili biçimde kullanarak yoksulluğu yönetebilmesi olduğu görülmektedir. Asgari ücret zamları, Emeklilikte Yaşa Takılanlar’a ilişkin yapılan düzenlemeler, düşük faiz politikası ile uyguladığı borçlandırma politikası gibi adımlar da tamamlayıcı niteliktedir. İşçi sınıfının yakın tarihin en örgütsüz döneminde olmasına, mevcut sendikalarının ise giderek etkisizleşmesine rağmen irili ufaklı, birbirinden büyük ölçüde kopuk, ama yer yer radikallikler taşıyan işçi eylemlilikleri mevcuttur. Türkiye işçi sınıfının kayda değer bir hak arama kapasitesine sahip olduğu görülmelidir. Özellikle hizmetler alanında uzaktan ve sürekliliği olmayan iş piyasasını anlatan GİG ekonomisinin büyümesi ve iş koşullarının da pandemi sonrasından itibaren giderek vahşileşmesi sürecine verilen tepkilerin de büyüyeceğini tahmin etmek güç değildir. Yine de, güvencesizliğin hüküm sürdüğü bu alanda da genel bir örgütsüzlüğün hâkim olduğunu belirtmek gerekir. Özellikle kent merkezlerinde ve güvencesiz sektörlerde yaşanan ve artarak devam etmesi muhtemel bu hareketlenmenin örgütlenmesi, partimizin önünde önemli bir görev olarak durmaktadır.
Sanayi işçilerine bakıldığında ise görece daha yüksek sendikalı olma oranına karşın sendikaların bürokratik yöntemleri sonucunda istenilen mücadeleci kimlikten büyük oranda uzaklaşıldığı gözlemlenmektedir. Bu noktada, işyeri komiteleri üzerinden sendikaları mücadeleci bir hatta çekmek yönündeki politikamız güncelliğini korumaktadır. Metal sektöründeki toplu iş sözleşmesi (TİS) süreci partimiz için bu mücadelenin fitilini ateşleyecek bir moment olarak görülebilir. Türkiye İşçi Partisi kendisine ilginin olduğu kentli emekçilerini örgütlemeyi hedefleri arasında tutmaya devam edecek, ancak bunun yanı sıra özellikle yüzünü geçici olarak AKP ve sağ partilere dönmüş mavi yakalı ve sanayi işçilerinin örgütlenmesi için elindeki tüm olanakları kullanacaktır. Bu kesimdeki AKP hegemonyasını kırmanın zorluğunu görmekle beraber, sahadaki seçim çalışmaları emeğin haklarını öne çıkaran bir anlayış, ayrışma ve kamplaşmanın sağlıklı bir şekilde yarılabileceğini bize göstermiştir. Birçok yerel örgütte eski AKP/MHP seçmeni olan emekçilerin partimize üye olması istisnai durum olmaktan çıkmıştır. Bu alandaki mücadele sadece “örgütlenme” ve “hak savunuculuğu” ile kısıtlı bir alan olmadığı da unutulmamalıdır. Partimiz emeğin yoksullaştırılmasına karşı servet vergisi, emekçilerin barınma hakkının elinden alınmasına karşı, barınma rantına neden olan konutların kamulaştırılması, çalışma saatlerinin düşürülmesi vb. birçok talebini daha belirgin hale getirecek ve gündeme taşıyacaktır. Öte yandan, kamu emekçilerinin karşısına resmi enflasyon oranının bile altında bir TİS teklifi ile gelen Saray Rejimi’ne karşı radikal bir sendikal mücadelenin karşılığı olduğu görülmektedir. Yakın zamanda kuruluşunu ilan eden ve “Sınıfta İnat” grubu ile bu alanda etkili politikalar üretilmesi sağlanabilir, sendika içi dar grupçuluktan uzak, tabana dayalı, yapıcı, kapsayıcı ve mücadeleci bir sendikacılığın temeli atılabilir.
AKP iktidarı, Türkiye’de 1980’li yıllardan itibaren tarım politikalarının serbest piyasa mantığına uygun hale getirilecek şekilde yeniden yapılandırılmasına yönelik politikaları devam ettirmiş ve nihayetinde bugün Türkiye’deki küçük tarım üreticileri üretim sürecinden ürünlerin pazarlanmasına kadar her aşamada tarım-gıda şirketlerinin kontrolü altına girmiştir. Bunun sonucunda küçük ölçekli çiftçi sayısı azalmış, devlet destekleri tırpalanmış ve kırdaki küçük üreticiler artan güvencesizlik, borçluluk ve yoksullaşma ile karşılaşmıştır. TİP, hem küçük üreticilerin hem de tarımda çoğunlukla kayıtdışı bir şekilde istihdam edilen emekçilerin sorunlarını siyaset alanına taşıyabilmek adına bugüne kadar birisi İzmir, Kemalpaşa’da diğeri ise Kırklareli’nde iki tarım konferansı düzenlemiştir. Önümüzdeki dönemde TİP kırdaki üreticilerle temaslarını yoğunlaştıracak ve inşa etmeye çalıştığı sermaye karşıtı halk bloğuna tarım üreticilerini de dahil etmeye gayret gösterecektir.TİP HALKLARIN ORTAK GELECEK HAYALİNİ BÜYÜTECEK
2023 seçimleri bir kez daha Kürt halkının her türlü baskıya, manipülasyona ve bir bütün olarak düzen siyasetinin Kürt meselesindeki ilkesizliğine rağmen mevcut zorbalık rejimine karşı eşit ve özgür bir toplumda bir arada yaşama arzu ve iradesinde ısrar ettiğini göstermiştir. Türkiye’de barışın, eşitliğin ve özgürlüğün tesisi için eşsiz bir değere sahip olan bu irade, Kürt halkının içerisindeki ilerici dinamikleri tasfiye etmeye yönelik bugüne kadar türlü yöntemler denemiş olan AKP iktidarının bir türlü baş edemediği en büyük korkularından biri olmuştur. İktidarının ilk 10 yılında Kürt halkı içerisindeki bu ilerici dinamikleri “barış süreci” ve “demokratik açılım” gibi projelerle kendi İslamcı hegemonya projesi içerisinde soğurmaya çalışan siyasal iktidar bunun mümkün olmadığını, tersine herhangi bir barışçı yönelimin halklar arasındaki önyargıları zayıflatarak onları ortak bir mücadeleye hazır hale getirebildiğini görmüştür. AKP’nin özellikle son 10 yıldır Kürt meselesini yeniden bir güvenlik meselesine indirgeyerek, Kürtlerin siyasal iradesini baskı ve savaş politikalarıyla kuşatmaya çalışması buradan kaynaklanmaktadır. Bu doğrultuda siyasal iktidar bir yandan seçilmiş belediye başkanlarının yerlerine kayyımlar atayarak asgari bir demokratik hak olan seçme hakkını askıya alacak kadar ileriye gitmiş, başta HDP’nin eski eş başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere yüzlerce Kürt siyasetçi uzun süre keyfi tutuklamalarla siyasetten uzaklaştırılmaya çalışmıştır. TİP, yalnızca Kürt halkının siyasal iradesini gasp etmekle, Kürt meselesine yönelik barışçıl bir çözümü baltalamakla kalmayıp aynı zamanda hukuksuz, otriter ve keyfi politikaların ülkenin bütününe yayılmasına zemin hazırlayan, herhangi bir hak arama mücadelesini “terörist” yaftasıyla boğan bu yönelime karşı durmaya devam edecektir.
Türkiye’de bir emekçi iktidarı ancak Türk ve Kürt emekçilerinin yüzlerini birbirlerine dönmesiyle, eşitlik, özgürlük, adalet, barış ve emek temelli ortak bir gelecek hayalinde buluşmasıyla mümkün olabilir. Halkların kardeşçe ve barış içinde bir arada yaşamasını temel alan bu fikir, her türlü ırkçı-faşizan politika ve ideolojilerle mücadeleyi esas alır. Öte yandan, sorunun yalnız Türkiye coğrafyasıyla sınırlı olmadığı açıktır. AKP-MHP iktidarı dahil devlet gücünü kullanan her türlü aktörün ve emperyal güçlerin, sorunları derinleştiren, barışa hizmet etmeyen, Kürt sorununu kullanarak bölgeyi emperyal hedeflerin oyun sahasına çeviren tutumlarının da karşısında yer alınmalıdır. TİP, ülke ve bölge halklarının tüm sorunlarının, kendi iradeleriyle, silaha başvurmaksızın, barış hedefiyle ve demokratik yöntemlerle çözümünün mümkün ve gerçekçi olduğunda ısrar etmektedir. Devlet ve iktidarın Kürt politikası yalnız kör şiddet ve baskı yoluna dayanmamakta, Hüda-Par gibi Hizbullah kökenli örgütlenmeler ile Kürt halkının sosyalizm ve emek mücadelesinden uzaklaşmasını arzulayan sağ-milliyetçi partiler palazlandırılmak istenmektedir. TİP, Türk ve Kürt emekçilerinin ilerici bir eksende buluşmasını engelleme hedefli her türlü eğilimle de mücadele edecektir.
TİP, ittifaklar konusuna basit-teknik bir mesele olarak bakmamaktadır. İktidar mücadelesinin asli sorunsallarından biri olan ittifakların şekillenmesinde dönemin iktidar ve devlet yapısının karakterine karşı takınılması gereken ideolojik-politik tutum, politik güç dengeleri ve emek hareketinin düzen cephesinde gedikler açma kapasitesinin güçlendirilmesine katkıda bulunabilecek toplumsal dinamiklerin varlığı gibi faktörler belirleyicidir. Partimiz, genel seçimler öncesinde kurulan Emek ve Özgürlük İttifakı’na da hem ittifaklara hem de Kürt sorununa ilişkin ilkesel tutumu üzerinden yaklaşmıştır. TİP, ittifakı Türk ve Kürt emekçilerinin ilerici bir eksende yan yana gelişinin bir örneği olarak değerlendirmiştir. Saray Rejimi’nin baskı ve şiddeti karşısında yalnız seçim düzleminde ve yalnız Kürt siyasi hareketiyle değil, daha geniş bir satıhta girişilebilecek işbirlikleri ve yan yana gelişler değerlendirilmiş ve mümkün olan en geniş birliktelik sağlanmaya çalışılmıştır. TİP, Saray Rejimi’nin siyasal İslamcı, cinsiyetçi ve çevre düşmanı karakteri karşısında gerek toplumsal mücadelede, gerekse seçimlerde laiklikten demokrasi ve barışa kadar uzanan bir çizgide yan yana gelişleri zorlamış ve özel olarak Kürt sorununun ittifak projeksiyonuna dahil edilmesini önemsemiştir. Seçim dönemindeki başarı veya başarısızlıklardan, yerli yersiz tartışmalardan daha önemli olan bu genel yaklaşımımız ve mücadelemizdir. TİP ittifaklar ve Kürt sorunu başlıklarındaki ilkesel yaklaşımını koruyacak, dönemin gerektirdiği şekilde en ileri noktada siyasi pozisyonunu alacaktır.
Türkiye bugün önlenemez göç hareketlerinin küresel ölçekte tetikleyebileceği sarsıntıları Batılı kapitalist merkezlerin beklentileriyle uyumlu bir şekilde hafifleten dünyanın en büyük göçmen idare merkezi haline gelmiş durumdadır. TİP, bugün halka umut vermekten uzak durumdaki düzen partilerinin göçmen meselesine yönelik yaygın kaygıları istismar etme ve bu yolla kendi siyasal etkilerini “kısa yoldan” koruma ve arttırma eğilimlerinin ülkedeki Saray rejimine karşı hakiki bir muhalefet zemininin altını oymakta olduğunu görmektedir. TİP, esas karşıtlık eksenini yurttaşlar ile göçmenler arasında kurarak ülkenin köklü ve yapısal sorunlarının esas kaynağı olan sermaye düzeninin ve Saray rejiminin rolünü belirsizleştiren bu fırsatçılığa prim vermeyecektir. TİP, ülkede mutlaka ciddiyetle ve yeni bir perspektifle ele alınması gereken bir göç yönetim sorununun varlığını kabul etmektedir. Bu doğrultuda partimiz, göçmen meselesine yönelik gerçekçi bir politikanın öncelikle göçmen/mültecileri hareketsiz bırakarak Türkiye’de sabitleyen, ve ülkeyi dünyanın göçmen idare merkezine çeviren düzeneği ve bunun bir yansıması olan AB ile imzalanmış geri kabul anlaşmasını ortadan kaldırmakla mümkün olduğunu anlatmaya, savunmaya devam edecektir.
Türkiye’nin tüm sorunlarını ülkedeki göçmenlerin varlığına indirgeyen ve onları esas düşman olarak belleyen eğilim yalnızca belirli milliyetçi gruplarla sınırlı kalmayarak sosyalistlerin doğal kitleselleşme tabanını oluşturacak kesimleri de etkisine ziyadesiyle almış ve ülkenin her yerinde gittikçe yaygınlaşan ve kemikleşen bir tavra dönüşmüş durumdadır. Türkiye’deki göçmen düşmanlığı yalnızca toplumda halihazırda yaygın olan zenofobinin ya da ırkçı düşünce dünyasının basit bir dışavurumu değil saray rejiminin yarattığı siyasal, ideolojik ve iktisadi gerlimlerle rezonans halinde olan ve bu gerilimlerle ilişkili biçimde somut biçimler alan karmaşık bir olgudur. Göçmen düşmanlığına karşı geliştirilecek politika ve söylem; bu karmaşıklığı gözeterek göçmen düşmanlığına zemin teşkil eden endişeleri sınıf perspektifinden politikleştirmek durumundadır. Türkiye İşçi Partisi, Türkiye toplumunun son yıllarda yaşadığı sarsıcı ekonomik güç kaybının, kamusal mekânların dinselleştirilmesinin ve bir bütünün eşit bir parçası olma hissinin gittikçe ortadan kaybolmasının esas sorumlusunun Saray rejimi ve sermaye düzeni olduğunu ısrarla vurgulamaya devam edecek ve emekçilerin bu esas karşıtlık ekseninde örgütlü bir kolektif varoluş kazanması için tüm araçlarını seferber edecektir. Türkiye İşçi Partisi, mücadele içinde bütünleşme stratejisi temelinde halklar arasındaki önyargı ve düşmanlıkların ortak mücadele gündemlerinde bir araya gelerek aşılabileceğini savunmaktadır. Bu minvalde, TİP, sosyal haklar ve eşit yurttaşlık mücadelesine toplumda emeğiyle geçinen statüsü ve kökeni ne olursa olsun herkesi dahil edecek zeminler oluşturmaya çalışacaktır.TİP İFŞAYLA YETİNMEYİP MEVZİLER KAZANMAYA ODAKLANACAK
TİP’in yukarıda özetlenen stratejik yönelimlerinin ete kemiğe bürüneceği aşama siyaset yapma biçimi ve taktiksel açılımları olacaktır. TİP geçen dönem, halkın taleplerini radikal şekilde dile getirerek, düzen muhalefetinin girmekten imtina ettiği alanlarda sözcülük yaparak kendine ait bir siyaset tarzı üretmiş oldu. Bu tarzın sınırlarına gelinmese de yeni mevziler yaratmanın gerektiği açıktır. Yüzünü TİP’e dönmüş veya dönebilecek yurttaşların silkinmesini sağlamak, burada umut yaratmak ve henüz seslenmekte zorlanılan topluluklarla bağ kurmak için yeni dönemde, iktidarın ifşa edilmesinin yanı sıra “kazanımlar siyasetine” de odaklanılacaktır.
TİP, yerel/sektörel mikro ölçekleri de içine alacak şekilde, emeğin örgütlenmesi ve hakları, kadın mücadelesi, özgürlükler ve laiklik, ekoloji, gençlik, engelliler gibi alanlarda halkın ortak mücadelesinin kazanım elde etmesini hedefleyecektir. Bugün genel olarak muhalefet ama özelinde de sol-sosyalist hareketin, topluma, birlikte mücadele ettiğinde kazanılabileceğini göstermek gibi bir yükümlülüğü vardır. Özellikle genç ve/veya eğitimli kesimlerin ülkeyle duygusal bağının korunması ya da halkın genelinin siyasetle ilişkisinin süreklileştirilmesinin temel halkası, “ne işe yarayacak?” sorusuna gerçekçi, etkili ve ulaşılabilir hedefler belirlemekten geçecektir. Söz konusu “kazanım siyaseti” bir yasanın gündeme getirilmesi ve meclisten geçirilebilmesi veya iktidarın makro ölçekteki bir uygulamasının durdurulması gibi örnekleri içerebileceği gibi, mahallesindeki bir sorununda, iş yerindeki bir hak kaybında, sokakta yaşayabileceği muhtemel bir tehlike karşısında yurttaşlarımızın ortak mücadelesinin başarıyla sonuçlanmasını kapsamalıdır. TİP, bu çerçevede yürüteceği faaliyette ister istemez gündemler arasında tercihler yapmak, kimi konuları dönemsel olarak elemek zorunda kalabilir. Önemli olan, özel olarak kazanımla sonuçlanmasa da toplumun bütününü ilgilendiren konularda düzenli politik çıkış ve üretimlerde bulunmak; kazanım hedefli somut mücadele alan ve konularında ise sadeleşme ve odaklanmayı başarabilmektir.
Partimizin geniş kitleleri seferber edebilme kapasitesinin şimdiye kadarki en dinamik haline kavuştuğu dönem hiç şüphesiz 6 Şubat depreminin ardından gerçekleşen faaliyet evresidir. Büyük oranda kendiliğinden gelişen muazzam bir yurttaş desteğiyle birlikte şekillenen dayanışma faaliyeti TİP’in o güne dek oluşturduğu güvenilirlik duygusunu hem pekiştirmiş hem de daha geniş bir çeperin nezdinde, mücadele için de dayanışma için de doğru adresin TİP olduğu fikrini büyütmüştür. Bu TİP’in bugüne kadar elde ettiği en önemli kazanımlardan birisidir ve önümüzdeki dönemde bunu daha da derinleştirmek, partimize duyulan bu güvenin hakkını verecek faaliyetleri örgütlemek gerekecektir.
Deprem sürecinde aniden gelişen bu hummalı dayanışma faaliyetinde kimi aksaklıklar ortaya çıkmış olsa da, partinin örgütlenme ve koordinasyon kapasitesi hızla yeni işbölümlerine giderek Hatay’a dönük akışın sekteye uğramamasını sağlamıştır. Bu süreç TİP açısından katılımcılığın ve katkı koymak isteyenler için çeşitli kanalların açık olmasının hem kitleselleşme hem de hegemonik bir pozisyon kazanmak açısından ne denli hayati olduğunu göstermiştir. Bilhassa Hatay’daki Asi Koordinasyon Merkezimizin inşası, işleyişi ve uzun bir zaman boyunca oradaki faaliyetlerdeki sürekliliğin sağlanması için gösterilen çabalar, özverinin ve işbirliğinin demokratik ve dayanışmacı bir yaşam tahayyülü bakımından asli birer unsur olduğunu da göstermiştir. Konteyner mahallemizin oluşturulması, burada kadın emeğinin görünür kılınması ve yanı sıra ekolojik kriterlerin hakim olacağı üretim ve istihdam modellerinin hayata geçirilmesi «kazanım siyaseti» adı altında tarif ettiğimiz perspektifimiz dahilinde düşünülmelidir. Dayanışmacı temeller üzerine inşa edilen bir toplumsal işleyişin sürdürülebilirliği kapitalizmin hakimiyeti karşısında kazanılmış bir mevzi olacaktır.
Dönemsel olarak, TİP’in kazanımlar siyasetinin test alanlarından bir tanesi yerel seçimler olacaktır. TİP yerel seçimlere dört hedefle yaklaşır. Birincisi, sosyalist siyasetin ülke ölçeğinde yakaladığı desteği geliştirerek sürekli hale getirmek; ikincisi, sosyalist-halkın çıkarlarını savunan belediyecilik/muhtarlık örnekleri yaratmak; üçüncüsü, sol-sosyalist belediyelerin olmadığı yerlerde belediye meclislerinde halkın çıkarlarını savunacak yerel muhalefet odağı yaratmak; ve dördüncüsü partinin ve halkın yerel ölçeklerde örgütlenme kanallarını açmak. TİP’in yerel seçimlerde gerektiğinde kimi yerel ittifaklarla birlikte sağlayacağı başarı, sosyalist siyasetin yalnız bir muhalefet gücü değil aynı zamanda yönetme becerisi sergileyebilecek bir iktidar alternatifi de olabileceğini gösterecektir. Öte yandan, ister iktidarda ister muhalefette olsun tüm düzen partilerinin halka karşı işledikleri suçların kristalize bir örneği olarak yerel yönetimler için oluşturulacak halkçı programlar, gösterilecek adaylar ve örgütlenme pratikleri, TİP’in düzen partilerinin tamamının karşısındaki özgül konumlanışını ve ayrım çizgilerini kuvvetlendirecektir
TİP SİYASETİNİ MÜCADELEYLE, MÜCADELESİNİ KAZANIMLA BÜYÜTECEK
TİP yukarıdaki stratejik çerçevesiyle uyumlu şekilde emekten, bağımsızlıktan, demokrasiden, adaletten, özgürlüklerden, toplumsal cinsiyet eşitliğinden, eşit yurttaşlıktan, barıştan ve laiklikten yana mücadele hattını sürdürecektir. Genel politika ve söylemlerin yanı sıra TİP gelecek dönemde öncelikli olarak;
Emekçilerin siyasete örgütlü katılımının önündeki temel engellerden biri olan sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi’ni düzenleyen yasaların değişmesi mücadelesine öncülük edecektir.
Türkiye ekonomisi için kritik sektörlerde olanak varsa mevcut sendikaların, yoksa yeni örgütlenme araçlarının devrimci ve siyasal bir tarzla tabanda örgütlenmesine emek harcayacaktır.
Barınma sorunu yaşayanlar, asgari ücretliler, işsizler, emekliler, güvencesizler, çalışmak zorunda kalan öğrenciler gibi kritik kesimlerin haklı taleplerinin kazanılması için verilecek mücadelelerde önderlik yapacaktır.
Kadınların ve LGBTİ+’ların şiddetten uzak yaşama ve istihdama katılım hakları önündeki tüm engellerin ortadan kaldırılmasına odaklanacaktır.
Yerel düzeyde ekolojik yıkım ve afetler ile ilişkili sorunlar karşısında yaşam hakkı için harekete geçmiş tüm yurttaşlarımızın yoldaşı, bu mücadelelerin emek, gençlik ve kadın dinamiğiyle buluşmasının öncüsü olacaktır.
Yerel seçimlerde sosyalist belediyecilik ve yerel yönetim örnekleri yaratmak, belediye meclislerinde halkın taleplerini en gür şekilde dile getirmek için harekete geçecektir.
HEM GENİŞLEYEN HEM DERİNLEŞEN BİR PARTİ
Partimiz, 2019 yılındaki Utkan Adıyaman Konferansı ve 2021 yılındaki Müdahale Kongresi ile kitlesel sosyalist partinin inşasına dönük hedefi çerçevelemiş, 2023 yılı ile birlikte on binlerce üye, yüz binlerce destekçi ve bir milyon seçmeni ile bu hedefine büyük ölçüde ulaşmıştır. Seçimlerden hemen önce ortaya koyduğumuz, sosyalizmi düzen karşısında Türkiye’nin ana muhalefet akımı haline getirme perspektifi, seçimlerin ardından kurumsal muhalefetin zayıfladığı, yurttaşlarla düzen siyaseti arasında siyasi ve duygusal bir kopuşun yaşandığı, dahası Saray Rejimi’nin yenilebileceğine dair bir inançsızlığın büyüdüğü bu ortamda ülkemiz için çok daha zorunlu bir ihtiyaçtır.
Bu ihtiyacın karşılanabilmesinin zorunlu koşulu, partimizin örgütsel ve siyasal yapı ve pratiğinde niteliksel bir sıçrama yaşamasıdır. Eğer partimizin önümüzdeki dönemdeki hedefleri düzen siyasetinin tümüne karşı farklı toplumsal talepleri ortak bir sınıfsal ve halkçı program etrafında buluşturmak, sınıfın farklı yakalarını bir araya getirmek, kazanımlar siyaseti doğrultusunda Saray Rejimi’ne karşı mevziler elde etmek ve bunların tümü sayesinde Türkiye’deki yerleşik politik koordinatları değiştirecek bir politik kuvvet haline gelmekse örgütümüz geçmiş dönemdeki bazı eksikliklerini aşacak şekilde yeni bir örgütlenme tarzına kavuşmalıdır.
Sosyalizmi geniş kesimlerle buluşturma stratejimiz ve kapsayacılığımız dolayısıyla, öncesinde sol-sosyalist mücadele içerisinde yer almamış, yaşamı boyunca herhangi bir örgütlü faaliyette bulunmamış kitleler saflarımıza katılmıştır. Bununla birlikte, partimizin oldukça kısa bir süre içinde yaşadığı bu kitleselleşme parti-üye ilişkisi, örgütsel işleyiş ve parti kültürü gibi çeşitli başlıklarda zorlayıcı durumlara neden olmuştur. Partinin siyasal doğrultusunun üyelere sistemli bir şekilde taşınamaması, parti üyelerinin siyasal hattın belirlenmesi süreçlerine katılım kanallarının yeterince işletilememesi ve böylelikle de parti içerisinde yeterli düzeyde bir ortak dilin geliştirilememesi, deprem ve seçimler gibi olağanüstü ya da ilk kez deneyimlenen süreçlerde kurullu ve kurallı çalışma anlayış ve pratiğinin zayıflaması, gelecek mücadele döneminde ele alınması gereken sorunlar olarak öne çıkmaktadır.
Kapitalizmin ideal “insan”ına karşı TİP’in ve sosyalistlerin görevi eskisinden de büyük ve önemlidir. Bu doğrultuda TİP’in üye kazanma ve üyelerini kalıcılaştırma/kadrolaştırma süreci, parti içerisindeki birtakım sorumlulukların sahiplendirimesinin ötesine geçerek insanın kendi dönüşümünü merceğine titizlikle alan bütünlüklü bir dönüşüme evrilmelidir. Bu noktada potansiyel ve mevcut parti üyelerini dünyaya bakış açısını ve biçimini değiştirmeye çağıran, bunu yaparken siyaset yapma biçimi ve kuramsal zenginliğiyle yol gösterici olan, sosyal medyanın ve yeni iletişim imkanlarının yarattığı elverişli zemini hastalıklı fikirlerin değil evrensel-toplumsal ilerici değerlerin yayılması için bir fırsata dönüştüren, üyelerini ve hatta sempatizanlarını bulundukları her ortamda bir başka dünya hayalinin doğal propagandacıları olarak donatan bir partiye ihtiyaç vardır. TİP’in önümüzdeki dönemde “kadrolaşma” ve kalıcılaşma çalışmaları bu eksende ele alınacak; kimi yanlış örneklerde görüldüğü üzere yalnızca partinin gündelik işlerini halletmek için değil, sahip olduğu benliği ve içinde yaşadığı toplumu örgütlü bir biçimde dönüştürecek insan kaynağına kavuşmak için TİP kadrolaşacaktır.
Bu doğrultuda önümüzdeki dönemde partideki kurul ve kurumlar ile buradaki görevlerin net ve ayrıntılı biçimde tanımlanması; etkili denetim mekanizmalarının kurulması ve kurumsallaştırılması; çalışma esaslarının yönergelerle belirlenip ayrıntılandırılması; iş ve süreçlerin takibi ile geri bildirimlerin sistematik biçimde yapılması; tüm örgütsel işleyişin öngörülebilirlik doğrultusunda çerçevelendirilmesi; parti içi ilişkilerin geleneksel şablonlarla ya da kişisel yaklaşımlara göre değil, partimizin siyasal stratejisinin gerektirdiği herkesçe bilinen protokollere göre gerçekleştirilmesi; bu doğrultuda parti eğitimlerinin düzenlenmesi; parti merkezi kurullarının siyaset üretme ve örgütsel hareket etme kabiliyetlerinin yetkinleştirilmesi ve genişletilmesi; parti alanı içerisinde üyelerin daha fazla görev ve sorumluluk almasının teşvik edilmesi; parti yöneticilerinin kendi kurullarının görev ve sorumluluk alanlarındaki faaliyetler doğrultusunda işleri başka birim ve kurullara havale etmeksizin birer politik özne olarak inisiyatif alması; üyelerin zorunlu durumlar haricinden ikiden fazla kurulda görev almaması; eski-yeni tüm üyelerin faaliyetlere katkısının alınarak parti aidiyetinin güçlendirilmesi; aidat rutininin düzene sokulması ve mali disiplin partimizin örgütsel ve siyasal tahkimatı açısından önem arz etmektedir. Böylesi bir kurul çalışması kadrolaşmanın, yani politik-örgütsel olgunlaşmanın en önemli aracıdır; dolayısıyla tüm kurullarımızın hedefler doğrultusunda düzenli kararlar ve faaliyetler üretmesi ve bunlara ilişkin çıktıları bildirmesi hem kadrolaşma hem parti disiplininin güçlenmesi hem de dışarıdaki atıl enerji ve birikiminin kullanılması açısından hayati önem taşımaktadır.
Kurumsallaşma hedefi, mevcut örgütsel yapıların oluşturulmasında ve idaresinde eşgüdümlü çalışmanın geliştirilmesi yanında partimizin yeni dönemdeki siyasal hedef ve stratejileri doğrultusunda yeni kurumlar inşa etmesi anlamına da gelmektedir. Ortak bir siyasal dilde netleşme ihtiyacı doğrultusunda oluşturulması gereken bu yeni kurumların başında partimizin eğitim faaliyetlerini örgütleyip yürüten bir eğitim enstitüsü gelmektedir. Böyle bir enstitü, parti içi eğitim ihtiyaçlarını tespit eden, tüm eğitim faaliyetlerini merkezi düzeyde örgütleyen, eğitimlere ilişkin geri bildirimleri toplayıp değerlendiren ve böylelikle eğitim sürecinin dikey ve tek yönlü yapısını değiştiren, eğitim videoları, broşürler, kitapçıklar hazırlayan, Bilim Kurulu üyeleri başta olmak üzere eğitim süreçlerine katılabilecek parti üyelerini bu faaliyetler için harekete geçiren bir yan kurumdur. Çerçevesi parti programı ve tüzüğü tarafından belirlenmiş bir siyasal-örgütsel eğitim seferberliğini örgütlemekle görevli Enstitü’nün Yürütme Kurulu, Parti Meclisi tarafından belirlenip denetlenir ve Örgüt Bürosu ile eşgüdüm halinde çalışır. Enstitü, bir yüksekokul gibi kurumsal olarak örgütlenir. Enstitü, yalnızca netleşme ihtiyacını giderecek olan parti içi eğitim seferberliğiyle değil, aynı zamanda sosyal medya kanalları aracılığıyla kamuoyuna dönük eğitim, panel, konferans ve benzeri faaliyetler düzenlemekle de görevlidir.
Üyelerin birbirleriyle ve parti kurumsallığının üyelerle aralarındaki ilişkiyi süreklileştirmek ve kuvvetlendirmek için iletişim teknolojilerinin sunduğu geleneksel ve yeni araçlardan faydalanılmalıdır. Bu teknolojilerin başında, oluşturulacak “Üye Portalı” gelmektedir. Üye portalı, parti üyelerinin tüm örgütsel ve siyasal kararlara erişebileceği, kendi birimleri içerisindeki tartışmalara katkı verebileceği, talepler/raporlar iletebileceği, yatay-dikey birimler arası iletişimin kolay ve sürekli takip edilebilir hale geleceği, parti politikaları doğrultusunda üyelerden katkı ve görüş alınacağı, her üyenin kendisine tanımlanacak bir kullanıcı kimliği ve şifre ile erişeceği bir internet sitesidir. Bu site ayrıca parti içi eğitim amacıyla üretilen video, kitapçık, broşür ve türevi materyallere üyelerin kolaylıkla erişebilmesini sağlayacaktır. Parti üyeleri kurulların ve parti kurumsallığının siyasal gündemini sürekli olarak takip edebilecek, bu gündeme yazılı olarak katkı, görüş, eleştiri gibi müdahalelerde bulunabilecektir.
Partimiz, kendisini tanımlamayı tercih ettiği biçimiyle “Gezi’nin partisi” olarak, Gezi’nin yaratıcı, bozucu propagandif aklını tüm sınırlı kaynaklarına karşın başarıyla tatbik etmiş, başta Propaganda Bürosu’nun ürettiği içerikler olmak üzere parti çalışmaları hem halka seslenebilmekte başarılı olmuş hem de yeni seslenme biçimleri yaratmıştır. Seçimden önce partimizin on milyonlarca yurttaşımız tarafından paylaşılan propagandif mesaj ve görselleri, seçim sürecinde “TİP Senin Kampanya Senin” kampanyasıyla doğrudan yurttaşların kampanyanın öznesi haline geldiği bir merhaleye ulaşmış, kendi kendini örgütleyen bir fikir ve propaganda halini almıştır. Öte yandan partimiz sokaklardan parlamentoya, televizyon programlarından dijital mecralara değin tüm alanlarda milyonlarca yurttaşa sosyalistlerin söz ve iddialarını duyurmuş, bu çalışmalar partimizin kitleselleşme sürecine büyük katkı koymuştur. Özellikle sosyal medyanın propaganda faaliyetlerimiz açısından kullanılma biçimi, kendine has bir dil ve örnek bir başarı yaratmıştır. Ancak seçim süreci göstermiştir ki kurumsal sosyalist ana muhalefet partisi perspektif ve iddiasına sahip partimiz, kendisine yeni alanlar ve araçlar yaratmak durumundadır. TİP milletvekillerine ve genel merkez yöneticilerine seçim süreciyle başlayan medya ambargosu, yazılı ve görsel medyada partimiz hakkında üretilen sistematik yalan, manipülasyon ve provokasyonlar, tüm bunların yanında ve ötesinde, otoriterleşme şiddetini artıran Saray Rejimi’nin yurttaşlar ile ilişkilenilecek kamusal alanları daraltması/kapatması, partimizin yeni araçlar ve alanlar yaratmaya dair duyduğu ihtiyacın gerekçeleridir. Bu yeni araç ve alanların başında, seçim sürecinde medya ambargosunun da gösterdiği üzere, partinin sesini, sosyalistlerin sözünü milyonlarca yurttaşa ulaştırabileceği bir dijital medya yayıncılığı platformu gelmektedir. Bu dijital medya yayıncılığı aynı zamanda yurttaşlar arasında yeni bir siyasal dil, kültür ve bilincin yaratılmasına da katkı sağlayacaktır.
Özellikle son yıllarda sosyal medyada ırkçı, cinsiyetçi, piyasacı ve sağlamcı bir kültürün planlı biçimde üretildiğini ve üretimin özellikle genç kuşaklara tesir ettiğini gözlemliyoruz. Saray Rejimi’nin manipülasyonlarına da son derece açık bu alanın, sosyalistler tarafından bir mevzi olarak görülmesi, genç kuşaklar arasında yayıldığı iddia edilen ancak esas olarak yayılması için sistematik ve büyük bir uğraş verilen bu fikir ve pratiklere karşı bir mücadele alanı görülmesi önemlidir. Kitlesel sosyalist partinin, toplumun bütününde ancak özellikle de genç kuşaklar arasında ırkçı, cinsiyetçi, piyasacı ve sağlamcı pratiklere yönelik bir karşı bilinç örgütlemesi, açık manipülasyonları boşa düşürmesi, sosyalist fikirleri bu alanda yaygınlaştırması gerekmektedir. Sosyalist siyaset, yalnızca burjuva kamusal alanın kendisine sundukları ile yetinmemeli, bu otoriterleşme koşulları altında hâlihazırda büsbütün daralmış burjuva kamusallığın sınırlarını aşacak bir yatay-dayanışmacı kamusallık tahayyül etmeli, halkla bir araya gelmenin, ilişkilenmenin, halkı özne olarak mücadeleye çağırmanın yollarını keşfetmelidir.
Geride bıraktığımız yasama döneminde partimiz yürüttüğü mücadele ile “TİP gibi muhalefet etme” tarzını yaratmıştır. Meclis kürsüsünün partimiz tarafından doğrudan siyasal/toplumsal mücadelelerin kürsüsü olarak kullanılması, Saray Rejimi’nin suçlarının bu kürsüde ve yasama alanı içerisinde radikal gerçekliğiyle ifşası, grubu olmayan partili milletvekillerine söz hakkı dahi tanımayan meclis içtüzüğünün doğrudan içtüzük içi manevralarla devre dışı kılınması bu muhalefet biçiminin yasama alanı içindeki belli başlı pratiklerdir. Bir araç olarak parlamentoyu etkin biçimde kullanmak, partimizin ve sosyalizmin geniş kitlelerce yeniden buluşması için bir zemin işlevi görmüştür. Öte yandan, bu pratiğin Türkiye sosyalist hareketi içerisinde parlamentonun işlevi ve sosyalistlerin tutumuna ilişkin tartışmalara dair yeni bir pencere açtığını, çeşitli yönlerden ilham verici olduğunu görmekteyiz. Bu noktada, önümüzdeki görev partimizin parlamento pratiğini büyütmek, zenginleştirmek, “TİP gibi muhalefet etme” tarzında niteliksel bir sıçrama yaratmaktır.
Geçtiğimiz yasama döneminde “sokak ile meclis” arasındaki açıyı kapatmayı, siyasal/toplumsal mücadelelerin sözünü ülkenin bütününe yaymayı amaçlayan pratiğimizi geliştirmeli, bu doğrultuda, düzen siyasetinin yurttaşlardan değil sermayeden yana taraf aldığı ve “oy kullandığı” her önemli somut durum için doğrudan yurttaş iradesini referandum gibi çeşitli yöntemlerle ölçen, ölçtüğü iradeyi örgütleyen, örgütlülüğü kurumsallaştıran ve ona düzen siyasetini bozucu bir hüviyet kazandıran bütüncül bir anlayışı hayata geçirmeliyiz.
Partimizin genel siyasal stratejisi doğrultusunda çalışma ilişkileri ve işçi sınıfı merkezli odağımızı parlamentoda da korumamız ancak yalnızca buraya sıkışmadan, siyaset üretimimizi başka alanlarla da (toplumsal cinsiyet, gençlik, sağlık, barınma, göç, güvenlik, teknoloji vb.) çeşitlendirmemiz gerekmektedir. Geride bıraktığımız yasama döneminde genel kurul ve komisyon konuşmaları, soru önergeleri, kanun teklifleri ve haftalık basın toplantıları ile sınırlı kalmış yasama pratiklerimizi zenginleştirmeliyiz. Bu doğrultuda çeşitli başlıklarda TİP Bilim Kurulu üyelerinin desteğiyle Yasama Bürosu tarafından hazırlanacak dönemsel raporlar, iktidarın getirmekte olduğu kanun tekliflerine karşı bu tekliften etkilenecek olan ya da ilgili alanda çalışan kişi ve kurumlarla yapılacak çalışmalarla bu tekliflere dönük muhalefetin önceden ve birlikte oluşturulması, milletvekillerinin yasama faaliyetlerinin kendisinin, bir başka ifadeyle, milletvekillerinin yasama karnesinin halka ulaştırılmasında kolay, erişilebilir bir raporlamanın hayata geçirilmesi önem arz etmektedir.
Geride bıraktığımız dönemde partimizin kadın, gençlik, ekoloji mücadelesi başta olmak üzere siyasal/toplumsal alandaki mücadelelerden elde ettiği mevzi ve birikimler son derece önemlidir. Bu alanlardaki mücadeleleri emek merkezli bir yoğunlaşmayla sürdürmek, birbirinden ayrı duran/ayırılmak istenen toplumsal mücadeleleri bu eksende bütünleştirmek ve siyasal faaliyetleri bu bütünsellik ve yoğunlaşmayla örgütlemek önümüzdeki mücadele döneminin başlıca görevleridir.
Beklenen Marmara depremi de partimizin örgütlenmeye dair başlıca gündemlerinden biri olmalıdır. 6 Şubat depreminin meydana getirdiği kaosa daha yeni tanık olmuş ve tüm gücünü buraya yönlendirirken çok geniş bir yurttaş kesimini de seferber etmeyi başarmış bir parti olarak Marmara merkezli bir depremin yaratacağı yıkımın da gerektirdiği hazırlığın da farkındayız. Devletin de yerel yönetimlerin gerekli tedbirleri alması için geniş bir halk basıncının oluşturulması için müdahil olma gereğinin yanı sıra 6 Şubat’tan çıkardığımız derslerle arama-kurtama alanında da üyelerimizin ve dostlarımızın donanımlı olmasını önemsiyoruz. Çok geniş bir bölgeyi etkileyecek olan Marmara depreminin ardından Türkiye İşçi Partisi tüm gücüyle müdahale etmeye hazırlıklı olmalıdır. bu Bu yönde başlattığımız ve başka kurumlarla işbirliği içinde yürüttüğümüz çalışmaların önümüzdeki süreçte daha da hızlanıp kapsamının genişlemesini amaçlıyoruz.
Partimizin sosyalizmi toplumsallaştırma ve bir iktidar seçeneği haline getirme hedefi, yalnızca örgütsel işleyiş ve siyasette niteliksel bir sıçramayla elde edilemez. Bu hedef, aynı zamanda Türkiye’de bir bütün olarak emek hareketinin ve demokratik kitle örgütlerinin, emekçilerin sermaye ve Saray Rejimi karşısındaki örgütsel ve siyasal kapasitesini güçlendirecek doğrultuda dönüşümünü gerektirmektedir. Bu perspektif, demokratik kitle örgütleri ve sendikaları da partimiz için gelecek mücadele dönemi içerisinde örgütlenme ve müdahale alanları haline getirmektedir.
Bu Bir Katliam Yasasıdır!
Yayınlanma: 2024-07-13 14:35:00
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sunulan “Hayvanları Koruma Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”, hayvanların korunmasıyla hiçbir ilgisi olmayan, tersine sokakta yaşayan kedilerin ve köpeklerin toplanıp barınaklara kapatılarak kademeli olarak öldürülmelerini öngören bir tecrit ve katliam yasasıdır.
Yasa teklifi, sokakta yaşayan hayvanların kısırlaştırılıp aşılanarak yerinde yaşatılmasını öngören mevcut yasal düzenlemeyi ortadan kaldıran, hayvanları korumaktansa onları yok etmeyi hedef alan bir tekliftir. Amacı “koruma” olan bir yasada, hayvanların yaşatılmaları için alınacak önlemlerin ortaya konması gerekirken yasa teklifinde hayvanların katledilmesinin düzenlenmesi kabul edilemez.
20 yıldır mevcut yasanın gereklerini yerine getirmeyen, iktidar, şimdi bu yeni teklifle ülkemizi on yıllar öncesinin itlaf politikasına geri döndürüyor. Hayırsız ada faciasından beri defalarca denenmiş ve iflas etmiş toplama, tecrit ve katliam politikalarından medet umuyor. Yönetemedigi her şeyi yasaklayarak ve yok ederek idare etmeyi alışkanlık haline getiren saray rejimi, hayvan katliamı dışında hiçbir "çözüm" önerisine sahip olamadığını itiraf ediyor.
Hiçbir etik ve bilimsel dayanağı olmayan, toplumsal uzlaşı aranmaksızın sunulan bu yasa teklifi, hayvanları değil iktidarı korumayı, Saray Rejiminin Türkiye emekçilerini karşı karşıya bıraktığı toplumsal ve iktisadi felaketi, derinleşen yoksulluğu, artan işsizliği perdelemek için kullandığı bir siyasal maniveladan ibarettir.
Kentsel mekânların hayvansızlaştırılarak “temizlenmesini” öngören bu yasa teklifi, bölüşüm şoku nedeniyle geçinemeyenlerin, barınamayanların, yoksulların, emeklilerin, transların kentsel merkezlerden sürülmesini öngören aynı buldozer kentleşme anlayışının ürünü, rantsal dönüşüm politikalarının devamıdır.
Sokakta yaşayan köpeklerin öldürülmesi bu toplumun ezici çoğunluğunun karşısında olduğu bir politikadır. İddialarının aksine, Saraydan seslenenlerin “kent çeperlerinde hayat mücadelesi verenlerin” hakikatiyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü sarayın çıkarları, yoksullardan arındırılmış şehir merkezlerini kentsel dönüşüm adı altında yağmalayan sermayeyle bağlantılıdır. Sokakları hepimiz için tehlikeli hale getiren sokak köpekleri değil, sermaye odaklı kent politikalarıdır.
Tartışmamız gereken sorun “sokak köpeği sorunu”, karar vermemiz gereken husus sokak köpeklerini ne yapacağımız değil. Esas soru, nasıl kentlerde yaşamak istediğimizle alakalı. Esas sorun, barınamadığımız, nefes alamadığımız, yürüyemediğimiz, depremde, selde hiçbir güvenceye sahip olmadığımız bu şehirleri bizim için cehenneme çevirenler.
Bu katliam yasasının geçmemesi için mücadele edeceğiz, canlarımızı gerekirse sokak sokak, mahalle mahalle savunacağız.
TİP Hayvan Hakları Komisyonu
Etiketler:
Hayvan Hakları Komisyonu
TÜİK Hakkında Suç Duyurusunda Bulunduk!
Yayınlanma: 2024-07-11 12:50:00
Partimiz adına Genel Başkanımız Erkan Baş ve parti avukatlarımız, TCK 257. md (görevi kötüye kullanma) ve 148. md (yağma) suçlarından dava açılması istemiyle suç duyurusunda bulundu.
ANKARA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINAŞİKAYETÇİ : Türkiye İşçi Partisi adına Genel Başkan Erkan Baş
Vedat Dalokay Cad. 100/1 No:2 Çankaya/ANKARA
VEKİLLERİ : Av. Şerif Özgür Urfa - Av. Eren Gönen
Adres antettedir.
ŞÜPHELİLER : 1. Erhan Çetinkaya (TÜİK Başkanı )
2. İbrahim Demir (TÜİK Başkan Yardımcısı)
3. Furkan Metin (TÜİK Başkan Yardımcısı)
4. Abdullah Yüksel (TÜİK Başkan Yardımcısı)
5. Aydın Keskin Kadıoğlu (TÜİK Başkan Yardımcısı)
6. Tuğba Değirmenci (TÜİK Başkan Yardımcısı)
7. Resen tespit edilecek sorumlular
Devlet Mah. Necatibey Cad. No:114 Çankaya/Ankara
ŞİKAYET KONUSU : Şüpheliler hakkında TCK. md. 257 Görevi kötüye kullanma ve TCK.md.148 Yağma suçları ile resen tespit edilecek diğer suçlar kapsamında kamu davası açılması talebidir.
OLAYLAR :
10/11/2005 tarihli 5429 sayılı Türkiye İstatistik Kanunu ile resmi istatistiklerin yayınlanması görevi Türkiye İstatistik Kurumu’na verilmiştir. Kurum’un yayınladığı istatistikler birçok kanun, yönetmelik ve tebliğ’de belirtilen azaltma/artırma/hesaplama ve yeniden değerleme oranlarını yasa ile belirlemektedir. Bu yetkili olduğu istatistik verilerinden birisi de kamuoyunda Enflasyon olarak bilinen, ülkedeki ürün ve hizmetlerin fiyat değişim oranlarını veren Tüketici Fiyat Endeksidir.
Tüketici fiyat endeksi 2003 yılında 100 baz alınarak fiyatların değişimlerini endeksleyerek, aylık ve yıllık enflasyon oranlarını hesaplamakta idi, ancak; bu hesabın nasıl yapıldığına dair birçok şüphe mevcuttur. Şöyle ki; TÜİK Ocak 2003 tarihinde enflasyon sepeti olarak da bilinen ürünlerin listesi ve bunlardaki fiyat değişimlerini gösteren bilgileri kamuoyu ile paylaşırdı.
Bu sepete hangi ürün ve hizmetlerin girdiği, hangi ağırlıklarla ortalama Tüketici Fiyat Endeksi’nin hesaplanacağı TÜİK yetkisindedir. Sıklıkla buradaki değişiklikler mevcut ve haklı şüphe sebebiyle kamuoyunca da tartışma konusu olmuş ve iş bu vaziyet muttasıl devam etmektedir.
Tüm bahsi geçen kamuoyu tartışmaları sürmekte ve gittikçe vahim bir hale gelmekteyken, TÜİK tartışmalara konu bilgileri açıklamayı Haziran 2022 tarihinde durdurmuştur.
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi üzerinden TÜİK’ten ortalama madde fiyatı listesi verisini tekrar talep etmiştir. TÜİK 23 Haziran 2022 tarihli cevabıyla talep edilen bilginin kamuoyunda “yanlış anlama ve yanıltıcı değerlendirmelere sebebiyet verdiği” gerekçesiyle madde sepeti ve ortalama fiyat listesi konusundaki bilgi talebini reddetmiştir. TÜİK’in bilgi talebini reddetmesi üzerine DİSK, Bilgi Edinme Kurulu’na itiraz etmiş, kurul 3 Ağustos 2022 tarih 2022/936 sayılı kararı ile DİSK’in talebini reddetmiştir.
Bunun üzerine DİSK, Kurul kararının yasal dayanaktan yoksun olduğunu ve yıllardır açıklanan verilerin açıklanmasından vazgeçilmesinin hukuksuz olduğunu belirterek konuyu idare mahkemesine taşımıştır.
Başvuru sonucu üzerine Ankara 6. İdare Mahkemesi oybirliği ile DİSK tarafından istenen bilgilerin açıklanmasının kurumun görevi gereği olduğunu belirterek bilgi talebinin reddedilmesinin hukuka aykırı olduğuna karar vermiştir. Halihazırda, tüm bunlara rağmen TÜİK bilgileri açıklamamaya devam etmektedir.
AÇIKLAMALAR:
1. Türkiye İstatistik Kurumu başkan ve yardımcıları olan şüpheliler fiilin vuku bulduğu tarihte devlet kurumu olmalarının verdiği olanakların da elverişliliği ile cebir kullanmak suretiyle halkın anayasal haklarını çiğnemişlerdir. Şöyle ki, halkın en temel hakkı olan bilgi almasının önüne geçerek görevi kötüye kullanma ve sırf halk yararına olmayan ekonomi politikasını desteklemek ve yönlendirmek için cebren yağma suçunu işlemiş ve yargı kararlarına rağmen bu suçları işlemeye devam etmiştir.
Üstelik kurum evvelki yıllarda, esasen tarafımızca da mevzuata ve temel haklara uygun şekilde re'sen yayınladığı ancak bilahare şikayete konu yayınlanmayan istatistik verilere ilişkin gerekçe niteliğini haiz olmayan bir ifadede bulunmaktadır. Enflasyon yönünden gösterge niteliği taşımadığını iddia ettiği madde fiyatlarının yayınlanması için ayrıca bir gün daha çalışma yapılması gerektiğini iddia etmektedir. İş bu beyana karşı halk 2019 yılından bu yana sistematik olarak yanıltıcı biçimde gerçeğe aykırı resmi enflasyon rakamlarının açıklamasının bir götürüsü olarak yağmalanmaktadır.
Halk algı yanılmalarının baskısı altında kalmakta, açıkça mevzuata uyulmamakta, yargı kararlarına rağmen aksine yapılan uygulamalar hasebiyle şeffaf bir yönetim anlayışına aykırı biçimde bilgi alma hakkı engellenmekte ve ekonomik gelecekleri mahva sürüklenmektedir. Üstelik, olay örgüsünde aktardığımız biçimiyle ekseriyetle menfi neticelenen suç duyuruları hakiki bir adalete erişimi namümkün kıldığından, yurttaşın yurttaşlık bağını da ortadan kaldıracak bir kerteye ulaşmıştır.
2. Kurumun 03.07.2024 tarihinde sepetin muhteviyatını açıklamaksızın kamuoyu ile paylaştığı enflasyon oranı aylık 1.64 olmuştur. Binaenaleyh; madde düzeyinde yayınlanmayan fiyatlar ve yanıltıcı biçimde belirlenen sözde enflasyon rakamları halkın büyük bir kısmına tekabül eden açlık sınırının altında yaşayan yurttaşlar yönünden bizatihi yağma suçunu teşkil etmektedir.
TCK’nın 257. Maddesinde düzenlenen suç tanımı, kamu görevlilerinin görevinin gereklerine aykırı hareket etmesi sonucunda kişilerin mağdur olması veya kamunun zarar görmesi şartları yönünden husule ermiş, kişilere haksız menfaat sağlanması yönünden ise kuvvetle muhtemeldir ki toplumda bir kesim ile sair kesim arasında her geçen gün artan sosyo/ekonomik uçurumdan mütevellit vücut bulacaktır.
Üstelik suç tanımında geçen mağduriyet kavramı ilgili madde gerekçesinde; “Görevin gereklerine aykırı davranışın, kişinin mağduriyetine neden olunması gerekir. Bu mağduriyet, sadece ekonomik bakımdan uğranılan zararı ifade etmez. Mağduriyet kavramı, zarar kavramından daha geniş bir anlama sahiptir.” şeklinde bir ibare ile izah edilmiştir. Somut durumda da fiil yalnızca ekonomik zararı ifade etmeyip, birbirine ekonomi ile sıkı sıkıya bağlı olan, bireyin sosyal, siyasi, kültürel, seyahat ve benzeri her türlü haklarının ihlali sonucunu doğurmakta ve insanca yaşamı adeta ortadan kaldırmaktadır.
TCK'nın148. Maddesinde düzenlenen "Yağma" suçunun tanımı; "Yağma; Bir başkasını, kendisinin veya yakınının hayatına, vücut veya cinsel dokunulmazlığına yönelik bir saldırı gerçekleştireceğinden ya da malvarlığı itibarıyla büyük bir zarara uğratacağından bahisle tehdit ederek veya cebir kullanarak, bir malı teslime veya malın alınmasına karşı koymamaya mecbur kılan kişi, altı yıldan on yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Cebir veya tehdit kullanılarak mağdurun, kendisini veya başkasını borç altına sokabilecek bir senedi veya var olan bir senedin hükümsüz kaldığını açıklayan bir vesikayı vermeye, böyle bir senedin alınmasına karşı koymamaya, ilerde böyle bir senet haline getirilebilecek bir kağıdı imzalamaya veya var olan bir senedi imha etmeye veya imhasına karşı koymamaya mecbur edilmesi halinde de aynı ceza verilir. (3) Mağdurun, herhangi bir vasıta ile kendisini bilmeyecek ve savunamayacak hale getirilmesi de, yağma suçunda cebir sayılır." şeklindedir. Somut olayda, şüphelilerin şikayete konu suç eylemleriyle cebir kullanmak (kamu gücünü) suretiyle tüm yurttaşları malvarlığı itibariyle zarara uğrattıkları sabittir. Buradaki cebir unsuru yalnızca fiziki bir cebir olarak değil, şüphelilerin sahip oldukları kamu otoritesi ve gücünü kullanmak suretiyle söz konusu zarara yol açtıkları şeklinde değerlendirilmesi gerekmektedir.
3. Kurum enflasyon rakamlarını belirlerken takdir yetkisi olmadığı gibi hakikati paylaşmakla da mükelleftir. Büyükşehirlerde kira bedellerinin 55.000 TL rakamları bulduğu, Büyükşehirler haricinde dahi kira bedellerinin takriben yedi bin TL olduğuna muttali iken, eleştiriler ve kamuoyu tepkilerine karşı kurum başkanının kira bedellerine ilişkin basına da yansıyan açıklamaları hayatın olağan akışına aykırı olacak biçimde bu verilerin tam aksinedir.
Yine resmi olarak açıklanmamış olsa dahi basın yansıyan TÜİK enflasyon sepetindeki enflasyon oranı hesaplamasına dayanak kabul edilen sepetteki bazı fiyatlar şu şekildedir; Kira: 5.845 TL , Yurt ücretleri 457 TL, Yumurta 2.47 TL, Cep telefonu 12.000 TL olduğu ileri sürülmektedir. Ülkedeki reel fiyatlarla uzaktan yakından ilgisi olmayan, hiçbir gerçekliği olmayan bu fiyatlar baz alınarak enflasyon oranının belirlenmiş olması şüphelilerin göz göre göre suç işlediklerinin en açık kanıtıdır.
Elbette sokakta hissedilen, pazardaki enflasyon gibi öznel nitelik taşıyabilecek gözlem ve yorumlardan da bağımsız olarak Türkiye İstatistik Kurumunun ürettiği verilere paralel veriler ve hesaplar yapan başka kurumlarla hatırı sayılır derecede giderek ayrı düşmesi bu husustaki şüpheleri arttırmaktadır. Kurumların verilerinin bölgesel olması nedeniyle aynı olması beklenemez ancak zaman zaman Türkiye İstatistik Kurumundan bir-iki puan bile düşük enflasyon oranı açıklayan bir kurumun yaklaşık %10 daha fazla açıklaması dikkat çekicidir. Türkiye İstatistik Kurumunun açıkladığı veriler ve izlediği yöntemler giderek daha fazla şüphe teşkil etmektedir.
Şüphelilerin altı yüz binin üzerinde fiyatı derleyerek, yaklaşık üç yüz bininin ise marketlerden alınan kasa fiyatlarından oluştuğunu söylemesine rağmen, madde fiyatlarının içeriğinin kanuna aykırı şekilde açıklanmıyor oluşunun müsebbibi, enflasyon tespit yöntemlerinin kasıtlı olarak yanlış veriler kullanılarak yapılması ve düşük belirlenmesidir. Bu haliyle Türkiye İstatistik Kurumu yöneticileri görevlerini kasten hatalı ve kusurlu yapmaktadırlar.
4. Yoksulluk sınırının dahi oldukça altında kalan en düşük emekli maaşının 10.000 TL olduğu, sigortasız işçi çalıştırılmasının, işsizliğin artış gösterdiği, özel sektörde dahi kök zamların yapılmadığı ekonomik atmosferde şikayet edilen kurum uygulama ve açıklamaları emeğin karşılığını teslim etmemek üzere kasıtlı olarak yapılmaktadır. İş bu sebeplerle ilgili kurum görevlilerinin eylemlerine ilişkin etkili bir soruşturma yürütülmesi ve bahsi geçen iddialarımızın tetkiki yönünden suç duyurusu yapılması zorunluluğu doğmuştur.
DELİLLER : Türkiye İstatistik Kurumu fiyat endeksleri, İstanbul Ticaret Odası fiyat endeksleri, Ankara 6. İdare Mahkemesi 2022/2383 E., ve 2023/700 K. Sayılı kararı, ilgili mevzuat ve tüm dosya
HUKUKİ NEDENLER : TCK ve her türlü yasal mevzuat.
SONUÇ ve İSTEM : Yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı şüphelilerin TCK.’nın 257. ve 148. maddeleri ile resen tespit edilecek suçlar uyarınca cezalandırılması için kamu davası açılmasını vekaleten talep ederiz.11.07.2024
Müşteki Vekili
Av. Şerif Özgür Urfa
ÖZGÜRLÜK YÜRÜYÜŞÜ
Yayınlanma: 2024-06-12 21:50:00
Adalet ve özgürlük için Hatay’dan Ankara’ya bir yürüyüş. Bu yolda atılan yüz binlerce adımın izinde bir yolculuk…
Özgürlük Yürüyüşü, adımlarımızın en güzeli olan Gezi Direnişi’nin yıl dönümünde yayında. Bu belgeseli, özgür ve aydınlık yarınlarda buluşacağımız Gezi tutsaklarına ihtaf ediyoruz.
Gezi’de yitirdiklerimizi sevgi ve özlemle anıyoruz. Düşlerini gerçek kılacağız, özgürlük yürüyüşümüzü zaferle tamamlayacağız…
Çocuklar Neden Çalışmak Zorunda?
Yayınlanma: 2024-06-12 10:26:00
ILO 2021 verilerine göre tarım, sanayi ve hizmet sektöründe çalışan çocuk sayısı dünyada 160 milyon. Oyun oynaması, okula gitmesi gereken çocuklar hangi gerekçelerle çalışıyor olabilir? Bu sorunun en temel yanıtı: "Yoksulluk". Tabii nüfus artışı, savaşlar, afetler ve salgın hastalıklar gibi krizler ve bu krizlerin neden olduğu göçler ile yetersiz sosyal destek de çocukların zorunlu işçiliğinin nedenlerinden.
Yoksul çocukların beslenme, sağlık, eğitim, beden dokunulmazlığı, oyun, dinlenme ve hatta barınma ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmamasını umursamayan siyasiler ailelere daha fazla çocuk yapmalarını söyleyebiliyor.
Kendi çocuklarını pamuklara sarıp aile kavramını kutsallaştıran karar vericiler, her geçen yıl artan yoksullukla ailesinin geçimini ya da kendi ihtiyaçlarını karşılamak için, zaman zaman yaşamsal tehlikeler barındıracak kadar, tehlikeli işlerde çalıştırılan çocuklar için ne yapıyor?
Çalışmak için okulu bırakmak zorunda kalan, gün doğumundan gün batımına, çoğunlukla güvenlik önlemlerinin alınmadığı ortamlarda bulunan, gün içerisinde harcadığı enerjiyi karşılayacak kadar bile yemek yeme imkanı olmayan, yaşıtlarıyla oyun oynamayı unutan çocukların haklarını kim koruyacak?
Millî Eğitim Bakanlığı'nın "MESEM" adıyla hayata geçirdiği proje çocukların sadece haftada 1 gün okulda olmasını ve geri kalan 4 gün işyerlerinde çalışmalarını destekliyor. Meslek öğretimi adı altında asgari ücretin %30'u gibi insanlık dışı bir ücret karşılığı emeği sömürülen çocukların yoksul aileler için ek gelir, çocuk haklarını yok sayan işletmeler için ucuz işgücü kaynağına dönüşmesi nasıl engellenecek?
Devletin kurumlarından biri olan Milli Eğitim Bakanlığı çocuk işçiliğinin artmasına neden olacak projelere imza atarken, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nın Çocuk İşçiliğiyle Mücadele Eylem Planı hazırlaması çocuk hakları savunucularını ikna etmeye yeterli değil.
Çocukların güvenli ve sağlıklı yaşam haklarının korunması için devletin, çocuk haklarını temel alan politikalar üretmesi ve uygulaması zorunludur. Çocuk İşçi kavramını normalleştirmek yerine çocukların çalışmak zorunda bırakıldığı gerçeğiyle mücadele edeceğiz.
Türkiye İşçi Partisi Çocuk Hakları Komisyonu
Etiketler:
Çocuk Hakları Komisyonu
Hayvan Katliamına Hayır, Çözüm Etkin Kısırlaştırma!
Yayınlanma: 2024-05-25 16:06:00
Kısa süre önce "devrim gibi yasa yaptık" diye demeçler veren Saray Rejimi, övündüğü yasayı uygulamamanın çaresini sosyal medya ve yandaş kanallar aracılığıyla sorumsuz bir nefret propagandası başlatmakta buldu.
20 yıl öncesine kadar merkezi ve yerel iktidarların sokak köpeklerine ilişkin uygulamaları ilkel bir vahşet gösterisinden ibaretti. Sokakta yaşayan köpekler belediyelerce zehirleniyor, çivili etlerle ve tüfeklerle öldürülüyordu. 5199 sayılı Hayvanları Koruma kanunu, bu konuda atılan önemli bir adımdı. Kanun; Tarım ve Orman Bakanlığı’na denetleme, belediyelere ise kısırlaştırma, aşılama, tedavi etme, sahiplendirme ve birlikte yaşamı güvenli kılma sorumluluğu yükledi.
Ne var ki; geçen yirmi yılda, kanunun gerekleri yerine getirilmezken, sorunlar büyümeye devam etti. Hayvan katliamı ve işkence sürdü. O günden bugüne sorumluluğunu yerine getirmeyen belediyeler ve bu faaliyetleri denetlemeyen Bakanlık ile Cumhurbaşkanı’nın kanunu hiçe sayan söylemleri, yurttaşların sokak köpeklerine düşmanlaştırılmasına, toplumun suni biçimde kutuplaştırılmasına hizmet etti. Güvenliği sağlamakla sorumlu yetkililerin ihmalleri örtbas edildi.
Kaçak veya görünüşte yasal “üretimhaneleri” denetlemeyen, kapatmayan, hayvan ticaretini yasaklamayanlar, piyasayı incitme kaygısıyla gerekli müdahalelerden kaçınanlar, “sokakta popülasyon arttı” düşüncesinin arkasına sığınırken kendi üzerine düşeni yapmadığı gerçeğini gizliyor. Denenmekten kaçınılan başarılı “ETKİN KISIRLAŞTIRMA” çözümünün getireceği yükümlülükten, birlikte yaşamı güven içinde sağlama zorunluluğundan kurtulmak için, bir kez daha katliamı tercih ediyorlar.
Kendisi dışındaki dünyayı dikkate almayan Saray Rejimi, sokak hayvanlarını kurban ederek dayanışma hissini yok etmeyi, acımasızlığı yüceltmeyi hedefliyor.
Hayvanların ne “yaşam alanı, doğal yaşam parkı” gibi süslü tabelalarla ziyarete dahi yasaklı yerlerde ölüme terk edilmesine, ne de “uyutma” güzellemesiyle kitlesel biçimde katledilmesine izin vereceğiz. Bilimsel yöntemleri savunmaktan vazgeçmeyecek, acımasızlığın yasalaşmasına müsaade etmeyecek ve birlikte güvenli yaşam için mücadeleyi sürdüreceğiz. Sarayın, toplumu “yurttaşların kaygılarını yok saymakla katliam yasasına evet demek” arasında tercihe mecbur bırakma oyununa karşı herkesi aklın ve bilimin ortaya koyduğu çözümlere sahip çıkmaya çağırıyoruz.
Türkiye İşçi Partisi Hayvan Hakları Komisyonu
Etiketler:
Hayvan Hakları Komisyonu
Meb'in Yeni Müfredat Taslağı: Dindar, Kindar ve İtaatkâr Çocuklar İsteniyor
Yayınlanma: 2024-05-17 16:54:00
19 Milyon 162 Bin 29 Çocuğun Bugününe ve Yarınına Kim/Kimler Karar Veriyor?
Mevcut hükümetin uygulamaları ile eğitim, siyasal iktidarın kendi ideolojisini dayattığı bir alana dönüştürülmektedir. Bunun bir yansıması olarak “Türkiye Maarif Modeli” başlıklı yeni müfredat tasarısı ise bu ideolojiyle uyumlu tek tip bireylerin yetiştirilmesi amacını gerçekleştirmeye yönelik bir hamledir. AKP iktidarı için eğitim sistemini bir ideolojik aktarım mekanizmasına dönüştürme hazırlığı aslında uzun bir süredir devam etmekteydi. Bunun ilk adımlarını 2004/2005 öğretim yılında okul öncesinden üniversiteye kadar bütün öğretim programlarını değiştirerek atmıştır. Bu değişikliği yeterli görmemiş olacak ki hız kesmeden 2006/2007 öğretim yılında ve daha sonra da 2017/2018 öğretim yılında üçüncü kez müfredat değişikliğine gitmiştir. Son olarak 26 Nisan 2024 tarihinde tüm kademeler için yeni bir öğretim programı kamuoyu ile paylaşılmıştır.
AKP iktidarı boyunca eğitimde laikliği, bilimi, toplumsal faydayı, evrensel demokratik değerleri dışladı, bunların yerine sermayenin çıkarlarını ve dinsel ve milli değerleri temel aldı. Özellikle iktidarını konsolide ettiğini düşündüğü 2011 seçimleri sonrasında kendi İslami-milliyetçi suretinde bir Türkiye’yi yaratmak üzere eğitim sistemini yoğun bir İslamileştirme sürecine soktu. Biyoloji kitaplarından evrim konusu çıkarılıp yerine yaratılış düşüncesi getirildi. 2012 yılında uygulamaya geçilen 4+4+4 eğitim sistemi ile zorunlu din derslerinin yanına fiilen zorunlu hale sokulan üç seçmeli din dersi (Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamberimizin Hayatı, Temel Dinî Bilgiler) getirildi. Okul müdür ve müdür yardımcıları çoğunlukla İmam-Hatip veya İlahiyat Fakülteleri mezunlarından olan öğretmen ve eğitimcilerden seçildi. Bizatihi Erdoğan’ın kendisi tarafından asıl hedefin “kindar dindar nesiller” yetiştirmek olduğu ifade edildi.
Laik ve bilimsel eğitimin tarumar edildiği, evrensel demokratik değerler yerine İslami-milli değerlerin ideolojik bombardımanının hakim kılındığı, çıraklık eğitimi ile okulda olması gereken çocukların işçileştirilerek halkın geniş kesimlerinin değil sermayenin çıkarlarının güdüldüğü eğitimin yeniden yapılandırılması sürecinde yeni bir perde de “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” Yeni Müfredat Taslağı’dır.
19 milyon 162 bin 29 çocuğun bugününe ve yarınına kim nasıl karar veriyor?
Müfredatta yapılan her bir değişiklik eğitim felsefesinden öğretim yöntem ve tekniklerine, ölçme değerlendirmeden ders kitaplarına, öğretmenlerin iş yüklerinden öğrenciye sunacakları ders materyallerine kadar kapsamlı, geniş bir alanı etkilemektedir. Asıl ve doğrudan etki 3-17 yaş aralığında 19 milyon 162 bin 29 çocuğun bugünü ve yarını üzerindedir.
Bu kararı çocuk istismarı ile adları yan yana anılan cemaatlerin “bir sivil toplum kuruluşu” olduğunu savunmakta bir sakınca görmeyen eğitimin başındaki Eğitim Bakanı mı veriyor?
“Her okulu imam hatip lisesi” yapacağını söyleyen iktidar partisi mi veriyor?
Karma eğitimi tartışmaya açan iktidarın yeni gerici ortakları mı veriyor?
Bunun arkasında kimin olduğunu bilmiyoruz. Çünkü MEB hazırladığı taslak müfredatta kimlerin katkısı olduğunu açıklamadı. Ama kimin katkısı olmadığını biliyoruz:
Çocukların bir katkısı yok,
Öğretmenlerin bir katkısı yok,
Ana babaların bir katkısı yok,
Alanda yıllarca çalışmış sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin katkısı yok,
Bu programdan doğrudan etkilenecek hiç kimsenin katkısı yok.
Katkı sunanların isimleri olmadığı gibi metinlerin içinde referans/kaynakça gösterimi de yer almıyor.
Eğitim Bakanı’nı çocukların eğitimiyle ilgili alınacak her türlü kararda katılımcılık, demokratiklik ve denetime açıklık gibi ölçütler etrafında başta çocuklar olmak üzere konunun tüm taraflarından sadece “temenni” almaya değil onay olmaya davet ediyoruz.
Müfredat değişikliği kararlarının gerekçelerinin izini “dindar nesiller yetiştirmeyi” hedefleyen iktidar partisinin parti programlarında ya da cemaatlerin sınırları aşan açıklamalarında sürmek istemiyoruz.
Bugüne kadar hazırlanan müfredat metinlerinin hiçbirinde yapılması önerilen değişiklikler bilimsel yöntemlerle toplanmış verilerle gerekçelendirilmemiştir. 2017/2018 öğretim döneminde yapılan değişikliklerin hangi gerekçelerle bugün geçerliliğini yitirdiğine ve değiştirildiğine dair hiçbir veri sunulmamıştır. Eğitim bakanının, uzun yıllardır hazırlıklarını yaptıkları müfredat değişikliği gerekçelerini bilimsel temellere dayandırarak açıklamasıgerekmektedir.
Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli dindar nesil yetiştirme projesinin bir parçası mı?
Eğitim Bakanının; “bize ait ve bizim değerlerimizle inşa edilmiş, bizim referans değerlerimizin ışığında oluşturulmuş bir eğitim sisteminin inşası için gerekli çalışmalarımızı tamamladık, yakın zamanda kamuoyuyla paylaşacağız inşallah” açıklamalarının ardından yeni program kamuoyuyla paylaşılmıştır. Ancak dikkatli incelendiğinde programın temel yapı taşlarının iddia edildiği gibi “bize ait” olmadığı fark edilmektedir. Programda başta ABD’de uzun yıllardır uygulanan UbD (Understanding by Design) modelini, Avrupa ortak diller çerçeve programını (CEFR) ve IB uluslararası bakalorya programının yaklaşım ve kavramlarını görmekteyiz. Ancak yine öğretim programı belgesinin hiçbir yerinde tüm bu kaynaklara açıkça referans gösterilmemiştir.
İnsan hakları ilkeleri ile temellendirilen, yüzünü uygarlığın ortak mirasına dönen ve bilimsel donanım ışığında eleştirel düşünebilen ve ilerici bireyler yetiştirmeyi hedefleyen bir müfredatın hazırlık aşamasında dünyadaki iyi örneklerden faydalanılmasında elbette bir beis yoktur. Ancak hem küresel örneklerden faydalanıp bunlara referans vermeyen hem de tam aksine “millilik” söylemiyle hamaset üreten iktidarın bir çelişki içerisinde olduğu açıktır.
Yeni müfredatın en baskın kavramlarından biri “değer” kavramı olarak belirlenmiştir. Başta “adalet", "saygı" ve "sorumluluk" olmak üzere duyarlılık, merhamet, estetik, temizlik, sabır, tasarruf, çalışkanlık, mütevazılık, mahremiyet, sağlıklı yaşam, sevgi, dostluk, vatanseverlik, yardımseverlik, dürüstlük, aile bütünlüğü, özgürlük değerlerinin okul öncesinden liseye kadar kazandırılması hedeflenmektedir. Yoruma açık, özellikle okul öncesi başta olmak üzere belirli kademeler için çocuk düzeyine uygun olmayan değerler tüm derslerin içeriklerine dahil edilmiştir. Daha dikkatli bakıldığında temel meselenin bazı evrensel değerleri ambalaj gibi kullanıp “kindar ve dindar nesiller” yetiştirmek üzere “milli ve manevi değerler” ibaresi altında eğitimin dinselleştirilmesi olduğu görülmektedir. Esas mesele, Ekim 2020’de “kültürel hegemonya kuramamış” olduğunu itiraf etmek zorunda kalan AKP iktidarının eğitim yoluyla bu alanda vites arttırmaya karar vermiş olmasıdır.
Kaldı ki Eğitim Bakanlığının yeni nesillere “değer edindirme” kaygısı yeni değil. 2021 yılında Millî Eğitim Bakanlığı (MEB), Diyanet İşleri Başkanlığı ve Gençlik ve Spor Bakanlığı arasında imzalanan “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES)” projesi kapsamında “manevi danışman” olarak görevlendirilen imam, vaiz, din hizmetleri uzmanı ve Kur'an kursu hocaları, 2022 itibariyle MEB okullarında eğitim gören öğrencilere "değerler eğitimi" vermeye başladı ve 2023 yılında imzalanan ek protokolde proje, erken yaştaki ilkokul öğrencileri dahil tüm öğrencileri kapsayacak şekilde genişletildi. Yeni müfredatın önemli bir boyutu haline getirilen “değerler eğitimi” için diyanet işlerinin okullara girmesinin önü açılmış oldu.
Sadeleştirme mi karmaşıklaştırma mı? Eğitim bakanının sadeleştirme gerekçelerini veri temelli sunmasını ve yeni müfredatta sadeleştirilen bölümleri kamuoyuyla paylaşmasını istiyoruz.
Ayrıca, ders sayısı ve süresini değiştirmeden yapılan “%35’lik” sadeleştirme söylemi gerçeği yansıtmamaktadır. Bu haliyle müfredatın hacmi önceki programlara kıyasla 4 kat artarak 3000 sayfanın üzerinde bir dokümana dönüşmüştür. Bu veri de bize göstermektedir ki yapılmak istenen şey öğrencilerin ihtiyaçlarını gözeten bir sadeleştirme değil, Saray Rejimi'nin ideolojik hedeflerini bir resmi metne ayrıntılı bir şekilde geçirmektir.
87 kavramsal bileşen, 403 alan becerisi göstergesi, 189 sosyal duygusal öğrenme göstergesi, 21 eğilim, 170 okuryazarlık süreç bileşeni, 403 erdem-değer-eylem göstergesi ile yeni müfredat tam bir bileşen, gösterge ve eğilim kalabalığıdır. Bu sürecin bir paydaşı olarak uygulama deneyimleri dahi alınmayan öğretmenlerin bu kalabalıkla baş etmesi beklenmektedir. Öğretmenler, böyle bir müfredatın varlığında daha ağır bir iş yükü ile karşılaşacak, pedagojik yetkinliklerini bir kenara bırakıp elinde kontrol listeleri ile öğrencilerinin davranış göstergelerini kovalayan birer teknisyene dönüşecektir.
Ölçme değerlendirme alanında yapılan değişiklikler yeni bir liseye ve yüksek öğretime geçiş sistemi değişikliği anlamına mı geliyor?
Önerilen müfredatta bir yandan beceri odaklı ve “anlık” değil “süreç” odaklı değerlendirmenin hedeflendiği iddia edilmekte diğer yandan da Liselere Giriş Sınavı (LGS) ve Yüksek Öğretime Giriş Sınavı (YKS) hala bir sonraki kademeye geçişi belirleyen “anlık” değerlendirme sistemleri olarak varlıklarını sürdürmektedir. Önerilen müfredatın çelişkilerle dolu olduğunun göstergesi bir de bu şekilde açığa çıkmaktadır.
Eğitimin gerçek ve yakıcı sorunları hasıraltı edilmektedir.
• Zorunlu eğitim kapsamında okullaşma oranının %100’e ulaşamadığı,
• 2023 verilerine göre 442 bin 643 çocuğun eğitim sistemi dışında kaldığı,
• Kız çocukları, engelli çocuklar, anadili Türkçe olmayan çocuklar ve kırsalda yaşayan çocukların her geçen gün eğitim dışına çıkma risklerinin arttığı,
• Neredeyse 15 yaşındaki her 5 öğrenciden 1’inin okuma, matematik ve fen alanındaki temel yeterliliklere ulaşamadığı,
• Alacağı eğitimin ve bunun için yapılacak yatırımın, güvenli/güvenceli bir gelecek inşa etmeye yetmeyeceğinin farkında olan ortaokul çağındaki çocukların okulu bırakarak çalıştığı ve aile bütçesine katkıda bulunmak zorunda hissettiği,
• Açlık sınırının altında yaşam koşullarına sahip, beslenme çantası boş binlerce öğrencinin bir parçası olduğu eğitim sisteminde, yeni müfredatla “huzurlu insan", "huzurlu aile ve toplum" yaratmayı hedefleyen Eğitim Bakanı eğitimin bu gerçek ve yakıcı sorunlarını hasıraltı etmektedir.
Bu ve benzeri tartışmalara ve itirazlara karşın Eğitim Bakanı 2024/2025 öğretim yılında okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5, lise 9. sınıflarda yeni müfredatın uygulanmaya başlayacağını açıkladı.
Veri temelli bilgi sunmayı tercih etmeyen Eğitim Bakanı’ndan yeni müfredat için yaklaşık 10 gündür yapılan değerlendirmelerin şeffaf ve bilimsel bir analizini bekliyoruz. Programa ilişkin görüşler hangi yöndedir? Programın hangi yönleri sorunlu, hangi yönleri uygulanabilir görülmüştür?
26 Nisan tarihinden bu yana yapılan tüm tartışmalar bir kere daha insanların eğitime ve bilime olan inancını sarsmıştır. Bugün görev elbette laik eğitimi ve bilimi temel alan başta öğretmenler, akademisyenler, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ve 19 milyon 162 bin 29 çocuğun geleceği ile doğrudan ilgili her yurttaşa düşmektedir.
Çocuklarımızın laik ve bilimsel eğitimden süreklikoparılan, dogmatik bilgilerin ve ideolojik değerlerinbombardımanına maruz bırakıldığı, sormayan, sorgulamayan, üretmeyen, derin ve anlamlı öğrenmeyen, “itaatkâr, kendine sunulanı düşünmeden tartışmadan kabul eden, evrensel değerlerden değil de “milli ve manevi” lafzı altında dışlayıcı, ayrımcı değerlerle yüklenmiş ön yargılı bireyler olarak yetişmesini istemiyoruz. Pilot uygulaması yapılmamış yani hiç denenmemiş bir müfredatın özellikle okul öncesi, ilkokul 1, ortaokul 5, lise 9. sınıf öğrencileri üzerinde denenmesinikabul etmiyoruz.
Tüm bunlara izin vermemek elimizde! Türkiye İşçi Partisi olarak çocuklarımızın geleceği adına başta öğretmenler, veliler, sendikalar ve demokratik kitle örgütleri olmak üzere ilgili tüm kesimleri laik, bilimsel, parasız ve nitelikli bir eğitim hakkı için hep beraber mücadeleye davet ediyoruz.
Yalanlarınızı Dinlemek Değil, Adalet İstiyoruz!
Yayınlanma: 2024-05-16 12:01:31
Erzincan İliç’te, beş işçi kardeşimiz, milyonlarca ton siyanürlü toz yığınının altında yatarken bugün burada inanılmaz bir utanmazlık örneği ile karşı karşıyayız. Ülkemizdeki sömürge madencilerinin bir araya geldiği Altın Madencileri Derneği ve Dünya Altın Konseyi, Sorumlu Altın Madenciliği Konferansı adı altında doğa ve insanlığa karşı işlenen suçlarını örtbas etmeye çalışıyorlar. Bu; günümüzün Altın’cı Filosu, yerli işbirlikçileriyle beraber bir sömürge muamelesi yaptıkları ülkemizde, suçlarını aklayacak, İliç felaketindeki sorumluluklarını perdeleyecek bir girişimde bulunuyorlar.
Daha üç ay önce 13 Şubat 2024’de ülkemizde şimdiye kadar yaşanan en büyük çevre felaketlerinden biri Erzincan’ın İliç ilçesinde gerçekleşti. Öğütülüp toz haline getirilmiş ve içine siyanür katılmış 30 milyon ton kayaç, 9 işçinin canını alarak Fırat’ın su havzasına doğru kaydı. Siyanürün Arsenik gibi tehlikeli maddeleri çözme özelliği nedeniyle ortaya çıkan ağır metallerin ne ölçüde Fırat’ın suyuna karıştığı, karışacağı henüz belli değil. Medeniyetin beşiği olarak anılan ve Dicle - Fırat nehirlerinin oluşturduğu Mezopotamya havzası bile ta Basra körfezine kadar tehlike altında.
Bu felaket, göz göre göre geldi. İki sene önce de İliç’te tonlarca siyanürlü su, patlayan borulardan Fırat’ın sularına karışmıştı. Başta Türk Mühendis Mimar Odaları Birliği, partimizin ve milletvekillerimiz bu tehlikeye defalarca dikkat çekmişlerdi. Partimizin, meslek odalarının ve derneklerin suç duyurusu, kovuşturmaya yer bırakılmadığı gerekçesiyle reddedilmişti. İktidar, bütün söylenenlere kulaklarını tıkarken siyanürlü altın işletmesini kapatmak yerine ÇED raporu gerekli değil diyerek kapasite artışını onaylamış ve tehlikeyi büyütmüştür.
İliç faciası davasında birkaç teknik görevli tutuklanarak gerçek sorumlular hukuk önünde hesap vermemektedir. Daha üç gün önce, Soma katliamının yıldönümünde 301 madenciyi andık. Soma faciası sorumluları dışarıda gezerken Hatay’ın seçilmiş milletvekili ve Soma davası avukatı Can Atalay hapiste tutuluyor. Can Atalay, bugün tutsak edilmemiş olsaydı, Soma’da, Ermenek’te, Hendek’te, Gezi’de olduğu gibi adalet mücadelesinin en önünde saf tutarak İliç davasında da müdahil olacaktı.
Peki tehlike sadece İliç’te mi? Ülkemizde, çoğu siyanürlü yığın liçi yöntemiyle çalışan 19 altın işletmesi mevcuttur. Halen de ülkenin tarım topraklarında yeni altın madeni ruhsatları verilmeye devam edilmektedir. Binlerce hektar arazide milyonlarca ton kayaç öğütülüp siyanürle altın elde edilmeye çalışılmaktadır. Bir ton kayaç siyanürlendiğinde birkaç gram altın elde edilmektedir. Elde edilen altının ekonomik değeri, yaratılan ekolojik tahribat ve yıkım karşısında nedir ki!
Siyanürlü altın işletmeciliği madencilik değildir, endüstri değildir, ihtiyaçları karşılamak adına üretim değildir. Bir grup, hatta dünya geneline ahtapot gibi yayılmış tek bir şirketin doymak bilmeyen iştahının adıdır.
Türkiye, 2021 yılındaki veriler uyarınca, ülke topraklarının %60’ını madene ruhsatlandırmış bir ülkedir. Hükümet, bugün bu salonda “sorumlu altın madenciliği” diye yalanlar söyleyen şirketlere milyonlarca lira teşvik vermiş, vergi borçlarını silmiştir. Teşhir ediyoruz!
Bugün bu salonda konuşan, Kanadalı Eldorado Gold Şirketi’nin sahibi olduğu TÜPRAG Metal Madencilik’e Sanayi Bakanlığı tarafından 1 milyar 637 milyon 614 bin 424 TL teşvik verilmiş, %80 tutarında vergi indirimi yapılmıştır. Kanadalı Centerra Gold’un sahibi olduğu Öksüt Madencilik’e % 80 tutarında vergi indirimi, % 40 oranında yatırım katkı desteği verilmiştir. İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nin sahibi Anagold’un %80 ortağı olan SSR Mining’in 222 miyon TL vergi borcu 2023 yılında silinmiştir.
Türkiye İşçi Partisi olarak cansız bedenlerine ulaşarak toprağa verdiğimiz Uğur Yıldız, Adnan Keklik, Ramazan Çimen, Kenan Öz kardeşlerimizin ve halen milyonlarca ton siyanürlü tozun altında yatan Fahrettin Keklik, Mehmet Kazar, Şaban Yılmaz, Abdurrahman Şahin ve Hüseyin Kara kardeşlerimizin neden ve nasıl öldürüldüğünün hesabını sormak için buradayız. Fırat’ın suyu, Anadolu’nun toprağı, dünyamızın havası için bu Altın’cı Filo’nun utanmazlığını yüzünüze vurmak için buradayız. Dünyaya örnek olmak üzere ülkemizdeki bütün siyanürlü altın işletmelerini kapatana kadar mücadeleye devam edeceğimizi dosta düşmana ilan ediyoruz.
ALTIN'CI FİLO DEFOL!
ADALET İSTİYORUZ!
11-12 Mayıs 2024 Parti Meclisi Toplantıları Sonuç Metni
Yayınlanma: 2024-05-14 12:12:00
Türkiye İşçi Partisi Parti Meclisi 11-12 Mayıs günlerinde İstanbul’da toplanmıştır. Dünya ve Türkiye ölçeğindeki siyasal gelişmelerin değerlendirildiği toplantıda önümüzdeki mücadele dönemine dair görevler ve bunlara dair hazırlıklar hakkında da kararlar alınmıştır.
Parti Meclisimiz aşağıdaki değerlendirmeleri üyelerimize ve kamuoyuna sunar.
31 Mart seçimleri ülkemizin yakın ve orta vadeli geleceğini etkileyecek çok sayıda sonuç yaratmıştır. Bunlar arasında en önemlisi ise, Türkiye’nin yapısal krizinin kırılganlık düzeyinin yükselmiş olmasıdır. Türkiye, önümüzdeki dönem boyunca siyasal, iktisadi ve ideolojik boyutlarıyla derinleşen bir yapısal kriz sürecinde olacaktır ve 31 Mart seçimleriyle oluşan tablo bu kriz sürecini dinginleştirmek yerine daha da kırılganlaştırmıştır. Dahası, bu kriz sürecinde olası bir kırılmanın hangi gündemlerde olabileceğine dair de ciddi ipuçları ortaya çıkmıştır.
Saray Rejimi’nin 31 Mart seçimlerinden ağır bir yenilgiyle çıkmış olmasının birçok nedeni bulunmakla birlikte, gerçek hızı ve şiddetine şimdi ulaşacak olan Şimşek Programı’nın bu kayıpta önemli bir yeri olduğu görülmektedir. Esas olarak emekçilerin haklarına ve yaşamlarına yönelik kapsamlı bir saldırı anlamına gelen ve kemer sıkma politikalarıyla birlikte ülkemiz emekçilerini daha da derinleşmiş bir yoksulluk ve işsizlik ortamına sokacağı belli olan Şimşek Programı hem büyük sermayenin hem uluslararası kapitalizmin hem de Saray iktidarının zorunlulukları ve çıkarları gereği yürürlükte tutulacaktır. Şimşek Programının kararlı biçimde uygulanacak olması önümüzdeki dönemin siyasal ve toplumsal gündemlerine dair veriler sunmaktadır.
Son yıllarda yaşanan bölüşüm şoku ve bunun yol açtığı toplumsal yıkım telafi edilebilir ve geri döndürülebilir olmaktan çıkarak kalıcılık kazanma eğilimindedir. Ücretlerin asgari ücret ortalamasına çekilmesi, enflasyon sonucunda alım gücünün düşmesi, emeklilerin yaşamını sürdürmekte zorlanacak denli yoksullaşması, gençlerin hem eğitim hayatlarının hem ekonomik geleceklerinin tamamen kararması, işgücü dışına düşen ve sosyal yardımlarla yaşayabilen kent ve kır yoksullarının durumunun hiçbir umut barındırmaması gibi yıkıcı sonuçların yanı sıra, enflasyonun maliyetinin emekçilere yıkılmasıyla birlikte işsizlik sorununun da katlanarak büyümesi gündemdedir. Bu bölüşüm şokunun bir bölüşüm kavgasına dönüştürülmesi en önemli siyasal görevlerdendir.
Saray Rejimi’nin ve Erdoğan’ın bir tür “yumuşama” dönemine gireceği beklentisi yersizdir ve muhalefeti yönetmek için başvurulan bir oyun kurma niyetinden öteye geçmesi mümkün değildir. Üstelik Şimşek Programı’nın devamını dayatan koşullar iktidarın toplumsal tepkiyi kontrol edebilmek için daha da otoriterleşmesini gerektirecek ve Şimşek Programı’yla bir uyumsuzluğu bulunmayan düzen muhalefeti de bu otoriter adımlara onay vermeye zorlanacaktır.
Yeni Anayasa tartışmalarının da “yumuşama” beklentisi gibi siyasal karşılığının olmadığı, Anayasayı ve AYM kararlarını Can Atalay ve 1 Mayıs örneklerinde olduğu gibi yok sayan bir iktidarın yeni anayasa yapma ehliyeti olmadığı açıktır. Bu haliyle muhalefet cephesinin de saray rejiminin açmaya çalıştığı Anayasa tartışmalarını meşrulaştırmama görevi önünde durmaktadır.
Erdoğan’ın en önemli özelliği, farklı sınıf ve fraksiyonların çıkarlarını devlet nezdinde temsil ve regüle edebilme gücünü elinde toplaması olmuştur. Bu anlamda “tek adam” sadece keyfi siyasal/ideolojik kararlar aldığı için değil esas olarak sınıfların devletle ilişkisinin kendi aracılığından geçmesini zorunlu kıldığı için tek adamdır. Bu “tek adam” konumunun sarsılma olasılığı 31 Mart seçiminin yine çok önemli sonuçlarından biridir. YRP gibi partilerin yükselişinde de dinci/gerici ajandaya sadakatten çok Erdoğan’ın bazı sınıf ve fraksiyonlar için devlete ulaşma kanalı olma rolünü, en başta Şimşek Programı nedeniyle, yerine getirememesi etkili olmuştur.
YRP’nin yükselişini salt dinci/gerici ideoloji/kimlik ekseninde anlamlandırmak yeterli değildir. Elbette, başta Filistin konusunda olmak üzere AKP’nin sergilediği etik-politik tutarsızlıklar YRP tarafından kullanılmış ve sonuç alınmıştır. Ama daha önemlisi, YRP’ye akan oyların arkasında derinleşen ve kalıcılaşmaya başlayan bölüşüm şokunun en çok emekçiye, esnaf ve küçük işletmeciye vurması, Şimşek Programıyla büyük sermayenin alenen kollanması, rantiyenin büyümesi ve gösterişçi tüketim, yolsuzluk ve rüşvetin sıradanlaşması gibi etkenler bulunmaktadır.
CHP, hiç kimsenin tahmin etmediği bir başarıya imza atmıştır. CHP’nin başarısının arkasında yatan en önemli neden, bir tür “kendiliğinden popülizm” olarak adlandırılabilecek, eklektik, geniş halk kesimleri açısından alternatif olacak bir makro ekonomik programa dayanmayan, daha ziyade sosyal hizmet sunumunu ve alımını sorunsallaştıran pragmatik söylemidir. İmamoğlu ve Yavaş’ın ulusal çapta siyasal figürlere dönüşmesi de CHP’nin halka seslenme kanallarını açmıştır. Ayrıca bu seçimde ittifak modelinin kullanılmaması da seçmende olumlu yansıma bulmuştur. Son olarak, Kürt siyaseti ile optimum mesafenin korunması da bu başarıda pay sahibi olmuştur. CHP’nin başarısında cumhuriyetçi bir konsolidasyonun ya da laikliğe yönelik bir kararlılığın etkisi olmadığı gibi, seçmenin CHP tercihinde de böylesi bir aktif siyasal/ideolojik temsilden ziyade AKP’den kurtulma isteğinin ivediliği belirleyicidir.
CHP’nin birinci parti konumuna gelmesi, devletin ve uluslararası güçlerin de dikkate almak zorunda olacağı bir olgudur ve içinden geçtiğimiz süreçte CHP yönetiminin hem devlet hem de uluslararası güçler nezdinde yeni pazarlıklar/taahhütler için zemin yoklama çabalarına tanık olunacaktır. Bu yoklamaların bir diğer anlamı da bir tür Post-Erdoğan dönemi senaryosunun daha ciddi bir olasılık haline gelmesidir. Sermayenin kazanımlarının korunması ve Şimşek Programı’nın devamlılığı, uluslararası politikadaki misyon ve rolün sürdürülmesi, Kürt sorununda devlet yönelimine uyumlanma ve emekçiler ile sol üzerinde hegemonya tesis edilmesi CHP’nin bu ilişkilerdeki gerilimli başlıklarını oluşturacaktır.
DEM Parti, 31 Mart seçimlerinden hem Kürt halkının kazanımlarını koruyacak hem de ülkemizin Saray iktidarı karşısındaki direncini büyütecek bir başarıyla çıkmıştır. Onca hukuksuzluğa ve adaletsizliğe rağmen DEM Parti ve Kürt halkı Saray baskısına karşı koyabilmeyi, haklarını ve mevzilerini kazanabilmeyi, bu arada metropollerde AKP adaylarına kaybettirecek tutumu sergilemeyi başarmıştır ve bu başarı örgütlü bir halk mücadelesinin önemini ortaya koymuştur. Buna karşın, seçimin hemen ertesinde Van’da gerçekleştirilmek istenen irade gaspı girişimi, her ne kadar bu girişim Kürt halkının ve ilerici demokrat kamuoyunun dayanışması ile boşa düşürülmüş olsa da, Saray Rejimi’nin kayyum ve baskı politikalarına devam etme niyetini göstermiştir. Saray Rejimi’ne karşı direnişinde Kürt halkı ile dayanışmayı büyütmek ve süreklileştirmek vazgeçilmez bir görevdir.
Türkiye İşçi Partisi, Saray Rejimi’ne karşı yürütülen ve önümüzdeki dönemde birçok başlıkta derinleşerek büyümesi gereken toplumsal muhalefet direncinin parçası, öncü gücü olmaya devam edecektir. TİP, ülkemizin muhalefet saflarını terk etmeyecek, muhalefetin ortak gücünü büyütecek, ancak kişiliksizleşmeye ve belirgin özelliklerinin silikleşmesine de izin vermeyecektir. TİP, muhalefet safları içerisinde mevcut direnci geriye çeken ve pasifize etmeye çalışan her girişimle mücadeleyi sürdürecektir. Esas olarak da TİP, muhalefet safları içinde uzlaşmaz ve devrimci bir çizginin sadece temsilciliğini yapmayıp bu çizginin güçlendirilmesini ve baskın hale getirilmesini hedefleyecektir. Bunu yaparken muhalefetin toplam gücünü zayıflatmak yerine güçlendirmeyi gözetecektir.
Türkiye İşçi Partisi, kurulduğu günden bu yana, ülkemiz işçi sınıfının çıkarları ve hakları için mücadele etmeyi ilk sıraya koymuştur ve bundan sonra da bu çizgisini koruyacaktır. Ülkemizin temel sorunlarında devrimci bir sınıf çizgisi izlemeyi başaran TİP, cumhuriyet fikrinin savunulmasından laikliğin yok edilmesine, kadınların haklarının budanmasından gençlerin geleceksizliğe mahkum edilmesine, doğa ve kentlerin talan edilmesinden uluslararası savaş politikalarına dahil olunmasına kadar tüm mücadele gündemlerinde işçi sınıfının çıkarlarını merkeze alan bir devrimci çizgiyi temsil edecek ve bu ayrıksı gibi duran tüm mücadele gündemlerini ortak bir siyasal hata doğru yönelten ideolojik hegemonya mücadelesinde ısrar edecektir. Şimşek Programı’yla birlikte her geçen gün daha da derinleşen ve emekçileri nefes almanın imkansız olduğu bir yoksulluk ve işsizlik cenderesine sokan kriz karşısında mücadele ise TİP’in doğal ve birincil gündemidir. Asgari ücret, geçim sıkıntısı, yoksulluk ve işsizlik, adaletsiz vergi düzeni, kamusal/sosyal hizmetlerin tasfiyesi gibi gündemlerde TİP, net, uzlaşmaz ve çözüm önerilerini de içeren tezlerini ülke çapında seslendirecek, örgütleyecek ve mücadeleye dönüştürecek, bu tezlerini, kazandığı yerel yönetimlerde örnek halkçı belediyecilik uygulamaları yaratarak hayata geçirecektir.
TİP, kitleselleşme perspektifi sayesinde hem hızla büyüyerek emekçilerin temsilciliğini üstlenmiş hem de bir bütün olarak sosyalist harekete uzun zamandır sahip olmadığı seslenme imkanları sağlamıştır. Kitleselleşme perspektifi kararlılıkla sürdürülerek, büyümenin aynı zamanda örgütlenmeye dönüştürüleceği önlemlerle TİP emekçilerle buluşmaya ve büyümeye devam edecektir. Sosyalist hareketin tarihsel sorunlarından biri olan toplumsal mevzi ve aygıtlar yaratamamak, bu nedenle de kalıcı, tutarlı ve odaklanmış bir siyasal çizgi izleyememek sorunu da bu sayede çözülebilecektir. Bu açıdan, TİP, önümüzdeki dönemde kitleselleşme perspektifini toplumsallaşma aşamasına bağlayacak; parti yapısı ve işleyişinin kurumsallaşması ile parti örgütlerinin ülke toprağına daha sıkı bağlarla kök salması için kalıcı mevziler kazanmaya odaklanacak ve üye sayısını artırmaya devam ederken örgütlülüğünü güçlendirecektir.
Genel Başkanımız Erkan Baş’ın Tbmm Basın Toplantısı
Yayınlanma: 2024-05-08 15:19:00
Genel Başkanımız Erkan Baş, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde düzenlediği haftalık basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu.
Konuşmasında adalet için mücadele veren tüm kişi ve kurumlara “birlikte yürüme” çağrısında bulunan Baş, 1 Mayıs’a ilişkin hukuksuzluklara ve tutuklamalara yönelik “Suç olan, AKP iktidarının 1 Mayıs'ı keyfi biçimde yasaklama girişimidir” ifadelerini kullandı.
Siyaset gündemine oturan “yumuşama” tartışmalarına ilişkin de “Bir çift sözümüz var” diyerek eleştirilerini sıralayan Genel Başkanımız, İliç Maden Faciası’nı hatırlatarak, Ankara’da Altın Madencileri Derneği ve Dünya Altın Konseyi’nin ortak etkinliğine yönelik iptal çağrısında bulundu.
‘BU ÜLKEDE 22 YILDIR İKTİDARDA OLAN, ADINDA ‘ADALET’ GEÇEN BİR PARTİ ADALETİ KATLEDİYOR!’
Sözlerine 6 Mayıs 1972’de katledilen Deniz Gezmiş, Hüseyin İnen ve Yusuf Aslan’ı anarak başlayan Baş, basın toplantısında şunları kaydetti:
“Tümüyle hukuk dışı, hatta insanlık dışı bir biçimde idam edilen üç yiğit devrimciyi bir kez daha anarken sadece geçmişimizi değil aynı zamanda bugünü ve yarını konuştuğumuzu da hatırlatmak istiyorum. Çünkü sanıyorum ülkemizin en önemli probleminin adalet olduğunu söylersem, sesimizin ulaştığı yurttaşlarımızın çok büyük bir bölümünün hak vereceği ve hatta yakından bildiği bir sorunu bir kez daha paylaşmış olurum. O yüzden bugün bir kez daha adalet için mücadele çağrısı yapmak üzere buradayım. Açık konuşalım, bu ülkede 22 yıldır iktidarda bulunan, üstelik adında ‘adalet’ sözcüğü geçen bir parti adaleti katletmektedir. Türkiye'de bugün adalet katledilmektedir!
‘ADALET İÇİN MÜCADELE EDEN TÜM KURUM VE KİŞİLERİ BİRLİKTE YOL YÜRÜMEYE DAVET EDİYORUZ’
Geçtiğimiz günlerde partimiz tarafından kamuoyuyla paylaşılan bir açıklamayı izninizle bir kez daha tekrar edeceğim. Türkiye İşçi Partisi Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı 5 Mayıs'ta İstanbul'da yapıldı. Güncel siyasal gelişmelerin ve örgütsel gündemin ele alındığı toplantıda, AKP iktidarının anayasa ve hukuk tanımayan uygulamalarına karşı mücadelenin yükseltilmesi karar altına alındı. Gezi Davası, tutuklu milletvekilimiz Can Atalay'ın durumu, 1 Mayıs'ta Taksim'in emekçilere kapatılması ve ardı sıra gelen tutuklamalar, cezaevindeki siyasetçiler ve sorumluların hesap vermediği toplumsal davalar gibi süregiden pek çok hukuksuzluğa karşı emekten, özgürlüklerden ve demokrasiden yana güçlerin yan yana gelmesini ertelenemez bir görev sayıyoruz. Adalet talebini yükseltmek için üzerimize düşen sorumluluğu yerine getireceğimizi, bu konuda ortak bir sözün ve mücadele yöntemlerinin oluşabilmesi için gerekli çabayı sergileyeceğimizi ilan ediyoruz. Hukuk tanımaz AKP iktidarının uygulama ve politikalarına karşı adalet için mücadele eden tüm kurum ve kişileri birlikte yol yürümeye davet ediyoruz.
Değerli arkadaşlar, geçtiğimiz günlerde yayınladığımız çağrı tutuklu, seçilmiş milletvekilimiz Can Atalay'ın zaten haksız olan tutukluluğunun milletvekili seçilmesine rağmen inatla, ısrarla sürdürülmeye devam etmesinin üzerinden, yani seçilmiş bir milletvekilinin esir tutuluşunun üzerinden, üstelik mevcut yasalara anayasa mahkemesi kararlarına rağmen bu esaretin sürdürülmesinin üzerinden önümüzdeki günlerde bir yıl geçmiş olacak. Türkiye İşçi Partisi olarak seçimin birinci yıl dönümü olan 14 Mayıs tarihiyle, Gezi’nin yıl dönümü olan 31 Mayıs tarihleri arasında Türkiye'nin dört bir yanında tüm siyasi partilerle, tüm sendikalarla, meslek odalarıyla ve demokratik kitle örgütleriyle birlikte adalet mücadelesini yükseltme çağrısı yapıyoruz. Herkesin kendi uğradığı haksızlıklar karşısında sesini yükselttiği ancak bunun yetersiz olduğunun herhalde hepimiz tarafından kabul edildiği bir tabloda birbirinden bağımsız, parçalı biçimde yükselen adalet talebini adalet mücadelesini ortak bir mücadeleye, ortak bir adalet mücadelesine çevirmek ve iktidarın tüm adaletsizliklerine karşı hep birlikte karşı durma çağrısı yapıyoruz.
‘KİMSENİN KENDİNİ YALNIZ HİSSETMEYECEĞİ BİR TOPLUMSAL DAYANIŞMAYI ÖRGÜTLEMEK İÇİN BİRLİKTE MÜCADELE ÇAĞRISI YAPIYORUZ’
Gezi tutsaklarının serbest bırakılması, Gezi’de kaybettiğimiz kardeşlerimizin, evlatlarımızın hesabının sorulması için adalet mücadelesini büyütmeye çağırıyoruz. Bin haftaya yakın bir süredir evlatlarını arayan Cumartesi Annelerine uygulanan keyfin yasakların sona erdirilmesi için birlikte mücadele çağrısı yapıyoruz. Soma'dan Amasra'ya, Ermenek'ten Erzincan İliç'e kadar işçi canını hiçe sayan yetkililerin sorumlu olduğu işçi katliamlarının faillerinin hesap verebilmesi için cezalandırılması için, Kobani Kumpas Davası gibi onlarca davada haksız yere cezaevinde tutulan siyasi tutsakların özgürlüğüne kavuşması için, tutsaklara uygulanan insanlık dışı muameleler karşısında, suç işlemiş bile olsa herkesin insan haklarından faydalanma hürriyetini savunmak için, Şenyaşar ailesi gibi evlatlarının katillerini arayan tüm ailelerin sesinin yükseltilmesi için, kadın cinayeti işleyip salıverilenlerin hak ettikleri cezayı alması için iktidarda tanıdığı olanın, cebinde parası olanın istediği her suçu işleyip pervasızca suç işleme özgürlüklerini kullanıp hayatlarına devam ettiği bir tabloya son vermek için, bu ülkede kimsenin kendisini yalnız hissetmeyeceği bir toplumsal dayanışmayı örgütlemek için birlikte mücadele çağrısı yapıyoruz.
‘AKP TÜRKİYE'SİNDE KANUNSUZLUĞA DİRENİRSEN POLİSLER EVİNİN KAPISINI KIRIP SENİ ALIYOR’
1 Mayıs'taki hukuksuzluklara karşı yetmiyormuş gibi 1 Mayıs'ta bu hukuksuzluğa karşı direndiği için evleri basılıp gözaltına alınan, cezaevlerine gönderilen mücadele arkadaşlarımızı zindandan çıkartmak için birlikte adalet mücadelesi çağrısı yapıyoruz. Meydanda 1 Mayıs'ı kutlamak isteyen işçilere ve sosyalistlere yargı tıkır tıkır işliyor ama ne hikmetse oğlunu yurt dışına kaçıran Eylem Tok için, trafikte motokuryeyi katledip kaçan Sudan Cumhurbaşkanı'nın oğlu için, bütün Türkiye'nin, Ankara'nın göbeğinde planlı bir biçimde işlenen bir siyasi cinayet olduğundan hiç şüphe etmediği Sinan Ateş cinayetinin arkasındakileri aydınlatmak için bu yargı işlemiyor. AKP öyle bir ülke yarattı ki AKP Türkiye'sinde kanunlara direnirsen suç işlersen İçişleri Bakanı'yla hatıra fotoğrafın oluyor, ama kanunsuzluğa direnirsen sabahın köründe polisler evinin kapısını kırıp seni evinden alıyor. Ülkeyi de kendileri gibi rezil etmelerine ‘artık yeter’ demek için birlikte bir mücadele çağrısı yapıyoruz.
Değerli yurttaşlar, bu ülkedeki en büyük rezillik, en büyük adaletsizlik emeğiyle, alın teriyle yaşayan bizler gibi insanların açlığa, yoksulluğa, hatta sefalete mahkum edildikleri bir tabloda bir avuç para babasının her gün servetlerine servet katarak istedikleri her şeyi yapabilecekleri bir rejim inşa etmiş olmalarıdır. İşte tüm bu rezilliklere son vermek için, bu adaletsiz düzene son vermek için hep birlikte mücadele etmeliyiz, hep birlikte karşı durmalıyız!
‘YUMUŞAMAYA KARŞI BİR ÇİFT SÖZÜMÜZ VAR!’
Bütün bu rezillikler yaşanırken geçtiğimiz günlerde siyasi literatürümüze yeni giren ya da yeniden güncellenen kimi kavramlar var. Kimileri ‘yumuşama’ diyor, kimileri sözde ‘normalleşme’ diyor. Biz siyasette hem mücadelenin hem müzakerenin bir yeri olduğunu kuşkusuz kabul ediyoruz. Ancak iktidarın tümüyle haksız olduğu, tümüyle hukuksuz uygulamaları birer pazarlık konusu olarak kamuoyunun önüne çıkartılmaya çalışıyorsa, üstelik insanların bundan mutlu olması gerektiği anlatılıyorsa buna dair de söyleyecek bir çift sözümüzün olması gerekiyor.
‘SUÇ OLAN, AKP İKTİDARININ 1 MAYIS'I KEYFİ BİÇİMDE YASAKLAMA GİRİŞİMİDİR’Öyle günlerden geçiyoruz ki gazetelere, televizyonlara baktığımızda inanın hayretler içerisinde kalıyoruz. Sanki 22 yıldır adım adım örülen, ilmek ilmek işlenen Saray Rejimi’nin bu baskısı, zulmü altında yaşamıyormuşuz, bunların hiçbiri bu ülkede yaşanmamış, hala devam etmiyormuş gibi davranılıyor. Bakın televizyonlarda dört bir yandan ‘yumuşama, normalleşme’ söylemleri geliştirilirken ben Çağlayan Adliyesi'nde 1 Mayıs günü evleri basılarak gözaltına alınan arkadaşların hakim karşısına çıktıkları sırada yanlarındaydım. Televizyonlarda, gazetelerde yumuşamadan, normalleşmeden bahsedilirken arkadaşlarımızın neler yaşadıklarını, üstelik açık bir Anayasa Mahkemesi kararını uygulamayanlar tarafından, yani hakları olanın zorla, baskıyla, şiddetle elinden alınmasına izin vermedikleri için hedef haline getirilen, sözde İçişleri Bakanı sıfatı taşıyan bir zat tarafından mafyavari söylemlerle tehdit edilen, gözaltına alınan arkadaşlarımız mahkemeye çıkartılırken tutuklanmalarından hemen önce yanlarındaydım. Bütün ülke yumuşamayı normalleşmeyi konuşurken arkadaşlarımızın resmi ikametgahı olan evlerinden sabaha karşı kapıları kırılarak, dövülerek gözaltına alındılar. Devletin gözetiminde açık şiddete, işkenceye maruz kaldılar. Bu tablo karşısında bu normalleşmeyi, bu yumuşamayı sorgulamak, sorgulatmak bizim sadece görevimiz değil, aynı zamanda sorumluluğumuzdur diye düşünüyorum. Bakın burada açıkça ifade ediyorum: AKP iktidarının 1 Mayıs'ı keyfi biçimde yasaklama girişimidir suç olan! Haklarını kullanmak isteyen işçilerin karşısına hukuksuz biçimde tomaları, polisi dikmek, bu insanlara gaz bombası atmak, bu insanları coplamak, bu insanları gözaltına almak, bu insanları tutuklamak hukuk dışıdır. Yasa dışı olan budur, suç olan budur!
‘HAKKIMIZ OLANI ALMAK İÇİN KİMSEDEN ÖZÜR DİLEMEYECEĞİZ’
Tekrar altını çiziyorum: Siyasette elbette ki mücadele kadar müzakerede meşrudur. Ancak zaten hakkımız olanı almak için, zaten olması gerekenin yapılabilmesi için hiç kimseye teslim olmayacağımızı, hiç kimseden özür dilemeyeceğimizi, hiç kimse karşısında geri adım atmayacağımızı da bütün kamuoyunun bilmesini isterim. Çünkü değerli arkadaşlar, biz bu iktidarı biliyoruz, bu iktidarı tanıyoruz, 22 yıldır bu iktidarın yönettiği bir ülkede yaşıyoruz, mücadele ediyoruz hep birlikte. Bunların normal olarak tarif ettikleri dönemde işçilerin, emekçilerin neler yaşadığını, devletin neredeyse her kurumunun nasıl tarikatlara, cemaatlere, çetelere peşkeş çekildiğini halkımız zaten yeterince iyi biliyor. Dolayısıyla yerel seçim hezimetinden çıkışın bir yolu olarak karşılarında direnen milyonlarca insana da zaten yapmaları gerekeni yapacakları için geri adım attırmaya çalışmalarını kabul etmiyoruz.
Bakın çok açık, bu yumuşama normalleşme döneminde kamuoyunda neler tartışılıyor? Gezi Davası tartışılıyor, Can Atalay tartışılıyor, Anayasa Mahkemesi'nin ve AİHM'in kararları, bunların uygulanması tartışılıyor. Bunların hiçbirisinin herhangi bir düzeyde bir pazarlık konusu olmadığını bir kez daha ifade etmek istiyorum. Üstelik nasıl bir ülkede tartışıyoruz? 31 Mart'ın üzerinden bir aydan birkaç gün daha fazla bir zaman geçmişken asgari ücret çoktan eridi bile, değil mi? Asgari ücret erimiş buhar olmuşken, Temmuz'da zam yapmayacağını peşinen ilan etmeye çalışan bir iktidar… Emekliler kölelik koşullarında yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar, bu ülkenin gençleri işsizlik pençesinde, büyük bir çoğunluğu bulacağı ilk fırsatta ülkeyi terk etmek üzere düşüncelere kapılmış, halkın çok büyük bölümü açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşamaya mahkum edilmiş…
‘ELLERİNDEKİ MALİ DİSİPLİN PROGRAMI, EMEKÇİNİN ÜÇ KURUŞUNA GÖZ DİKMEK’
Buraya gelirken meclis çalışanı bir arkadaşımızla, mecliste işçi olarak çalışan bir arkadaşımızla konuştum, Meclis personelinin kullandığı servislerin tasarruf tedbirleri kapsamında kaldırılacağı söylüyor. Meclis’te onlarca, yüzlerce makam arabası her gün dünya kadar masraf yaparken, sabah işçileri getirip akşam götüren servislerden tasarruf etmeyi düşünen bir zihniyetle karşı karşıyayız. Ve bunun sadece Meclis’e özgü olmadığı, tüm Türkiye'de bu adaletsizliğin, bu eşitsizliğin, bu yoksulluğun, bu ekonomik kriz dedikleri sıkışmanın faturasını yoksullara, emekçilere, halka ödetmeye çalışan bir iktidar anlayışıyla karşı karşıyayız. Hazine ve Maliye Bakanı gün aşırı yurt dışından para bulmaya çalışıyor, mali disiplin kisvesi altında ‘tasarruf, kemer sıkma politikaları’ diye işçiye, emekçiye, emekliye, işsize hariçten gazeller okumaya devam ediyor. Ama ellerindeki tek program işçinin, emekçinin, alın teriyle yaşayan yurttaşın üç kuruşuna göz dikmek oluyor. Bu ekonomi anlayışı kuşkusuz yurttaşı çaresizliğe iten, yurttaşı yalnızlığa mahkum eden bir ekonomi anlayışıdır.
DİYANET’İ ELEŞTİRDİ: ‘CEPLERİNE LÜKS ARAÇLARININ ANAHTARLARINI DOLDURARAK HAYATLARINI SÜRDÜRÜYORLAR’
Ülkede gerçekten özgür bir basın olsaydı belki herkesin günlerce konuşması gereken bir konu, bir tane kurum var, yurttaşlarımız zaten anlarlar, pek çok bakanlığın ötesinde bakanlıklardan daha büyük bütçesi var. Bu kurumun yetkililerinin en büyük tutkusu lüks araçlar. Sıklıkla açıklama yapıyorlar, açlıkla sefaletle boğuşan yurttaşlara sesleniyorlar, ‘Sabredin’ diyorlar, ‘Gayret edin, halinize şükredin’ diyorlar. Ama her gün lüks araçlarıyla gündemlere geliyorlar. Tasarruf tedbirleri bu ülkenin emekçilerinde, bizlerde kemerde delik açılacak bir yer dahi bırakmamışken bu kurumun yetkilileri ‘Kefenin cebi yok’ diyerek ceplerine lüks araçlarının anahtarlarını doldurarak hayatlarını sürdürüyorlar. İşte bu Hazine Bakanı'nın temsil ettiği program ancak böyle ayakta kalabiliyor. Bizler bu ülkenin yüzde doksan dokuzu kıt kanaat geçineceğiz, açlık sınırında yaşamımızı sürdürmeye çalışacağız, ama beyefendiler ceplerine birkaç tane daha lüks araç anahtarlığı koyacaklar. O yüzden hiç merak etmesinler, bunların hesabı öte tarafa falan kalmayacak. İşçinin, emekçinin, alın terinin hakkını mahşere bırakmayacağız. Emekçilerin alın terini sömürerek yaşadıkları bu şatafat düzenine mutlaka ama mutlaka son vereceğiz ve bunun bedelini bu dünyada ödeteceğiz.
ANKARA’DAKİ ‘ALTIN MADENİ’ ETKİNLİĞİ: ‘’ALTINCI FİLO DEFOL!’
Değerli yurttaşlar, sevgili basın emekçileri, geçtiğimiz 13 Şubat'ta bir cinayet yaşandı. Erzincan'da, İliç’te toprağın altında kalan madencilerden en son Ramazan Çimen ve Kenan Öz kardeşlerimiz,n bedenlerine 80 gün sonra ulaştık. Cansız bedenlerine ulaştık. Buradan bir kez daha yakınlarına, sevenlerine, ailelerine baş sağlığı dileklerimi iletiyorum. Bakın bu Kanadalı şirketin 2020’den bu yana elde ettiği gelir bir buçuk milyon dolar. Bu Kanadalı maden şirketine Türkiye'de verilen sigorta prim destek süresi 7 yıl. Bu şirket yüzde 90 oranında vergi indirimi alıyor. Erzincan İliç'te 2015 yılından bu yana verilen teşviği bir milyar 337 bin Türk lirası. Niye? Neden? İnsanları gönül rahatlığıyla öldürebilsinler diye… Siyanürlü altın işletmeciliğinin madencilik olmadığının bir kez daha altını çiziyorum, sanayicilik olmadığının altını çiziyorum, ihtiyaçları karşılamak adına yapılan bir üretim olmadığının altını çiziyorum. Bir grup, dünya geneline yayılmış tek bir şirketin doymak bilmeyen iştahının adıdır siyanürlü altın. Sanki altın madenleri insan hayatını ve doğayı tahrip etmiyormuş gibi, daha 80 gün önce bu ülkede bir cinayet yaşanmamış gibi, bu açgözlüler, bu kar azmanları 16 Mayıs'ta Ankara'da bir etkinlik gerçekleştireceklerini ilan etmişler. Altın Madencileri Derneği ve Dünya Altın Konseyi ortak etkinliği olan bu etkinliğin konu başlıklarını hepimiz tahmin edebiliyoruz. Buna karşı çevre mücadelesi veren yurttaşlarımız, çevre örgütlerimiz ‘Altıncı Filo defol’ çağrısı yapıyorlar. Bu çağrıya aynen katılıyoruz. İnsanları, doğayı katleden Altıncı Filo’ya ‘defol’ diyoruz ve bu etkinliği derhal iptal etme çağrısı yapıyoruz. Buna sessiz kalmayacağımızı, bu rezaleti izlemekle yetinmeyeceğimizi ifade ediyorum. Peşinen uyarıyorum.
YURTTAŞLARA ‘FİLİSTİN’ ÇAĞRISI
Son olarak, yanı başımızda bir halk dünyanın gözleri önünde soykırıma uğruyor. Filistinli kardeşlerimiz Siyonist rejim tarafından, Netanyahu isimli katilin yönetimi altında topraklarından koparılmak üzere, vatanlarından edilmek üzere bombalarla, kara harekatlarıyla açık bir soykırıma uğruyor. On yıllardır siyasi ve diplomatik olarak çözülmemiş bu sorunun çok acı sonuçları gözlerimizin önünde yaşanıyor. Buna sessiz kalmak, bunu izlemekle yetinmek insanın kaldırabileceği, vicdanlara sığabilecek bir durum değildir. Gazze yerle bir olurken biz bunu izleyemeyiz. Bu nedenle buradan tüm yurttaşlara, mazlum Filistin halkının mücadelesine destek olma çağrısı yapıyorum. Mazlum Filistin halkının uğradığı soykırıma karşı acil ateşkes, acil barış, acil çözüm çağrısını Meclis kürsüsünden de ifade etmek istiyorum.”
Hasta Süreleri Hakkında Meclis Soru Önergesi
Yayınlanma: 2024-05-07 14:44:36
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINAAşağıda sorularımın Sağlık Bakanı Fahrettin Koca tarafından yazılı olarak Anayasa’nın 98. ve TBMM İç Tüzüğü’nün 96. ve 99. Maddeleri gereğince yanıtlanmasını saygılarımla arz ederim.
Saliha Sera Kadıgilİstanbul Milletvekiliİstanbul Tabip Odası’nın, sosyal medya hesabından paylaştığı MHRS ekranının göründüğü görselde, bir hasta için ayrılan muayene süresi 10 dakika olmasına rağmen aynı zaman diliminde 3-4 hastaya randevu verildiği görülmektedir. Tabip Odası, şahsınıza çağrıda bulunarak, “Bu uygulamanın sağlıkta şiddet ve malpraktis davalarında artış dışında sonuçları olacaktır” ifadelerini kullanmıştır.
Bu bağlamda;
Yarattığınız sistemde; bir hastaya gerekli tetkiklerin yapılması doğru teşhisin konulması ve uygun tedavinin tespit edilebilmesi için ortalama 2 dakikalık süreyi yeterli bulurken neden kurucusu olduğunuz Medipol Hastanesi’nde randevu süreleri 20 dakika aralıkla verilmektedir?
Özel hastanenizde her bir hasta için 20 dakikada en az 8 “sıradan vatandaş” muayene olabilecekken neden “zaman israfına” yol açan bu uygulamayı tercih ediyorsunuz ve daha fazla kardan vazgeçiyorsunuz? Hastaneniz “zararını”, yeni dönemde de, gümrük vergisi muafiyeti, yüzde 50 vergi indirimi, KDV istisnası, sigorta primi işveren hissesi ve makine teçhizat desteği gibi daha önce aldığınız devlet teşvik destekleriyle mi kapatacaktır?
Adalet İçin Çağrı!
Yayınlanma: 2024-05-06 20:40:00
Türkiye İşçi Partisi Genişletilmiş İl Başkanları toplantısı 5 Mayıs’ta İstanbul’da yapılmıştır.Güncel siyasi gelişmelerin ve örgütsel gündemlerin ele alındığı toplantıda, AKP iktidarının Anayasa ve hukuk tanımayan uygulamalarına karşı mücadelenin yükseltilmesi karar altına alınmıştır.
Gezi Davası, tutuklu milletvekilimiz Can Atalay’ın durumu, 1 Mayıs’ta Taksim’in emekçilere kapatılması ve ardı sıra gelen tutuklamalar, cezaevlerindeki siyasetçiler ve sorumlularının hesap vermediği toplumsal davalar gibi süregiden pek çok hukuksuzluğa karşı emekten, özgürlüklerden ve demokrasiden yana güçlerin yan yana gelmesini ertelenemez bir görev sayıyoruz.
Adalet talebini yükseltmek için üzerimize düşen sorumluluğu yerine getireceğimizi, bu konuda ortak bir sözün ve mücadele yöntemlerinin oluşabilmesi için gerekli çabayı sergileyeceğimizi ilan ediyoruz.Hukuk tanımaz AKP iktidarının uygulama ve politikalarına karşı adalet için mücadele eden tüm kurum ve kişileri, birlikte yol yürümeye davet ediyoruz.
Çalışma Süresinin Haftalık 35 Saate Düşürülmesi Hakkında Kanun Teklifimizi Sunduk!
Yayınlanma: 2024-04-26 15:21:00
Genel Başkanımız Erkan Baş; ücret, özlük ve sosyal haklar gibi başlıklarda geçmişten gelen ve yasal olarak korunma altına alınan haklar açısından herhangi bir değişikliğe yol açmadan, haftalık çalışma süresinin 35 saate düşürülmesi ve haftalık rutin tatil süresinin kesintisiz iki güne çıkarılması yönündeki kanun teklifimizi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) sundu.
KANUN TEKLİFİMİZ:TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA4857 sayılı İş Kanunu’nda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi gerekçesi ile ekte sunulmuştur.
Gereğini saygılarımla arz ederim. 24/04/2024
Erkan BaşTİP Genel Başkanıİstanbul Milletvekili
GENEL GEREKÇEAvrupa’nın en uzun çalışma saatleri istatistiklerine sahip olan Türkiye, OECD üyesi ülkeler içerisinde de en yüksek haftalık ve günlük çalışma saatlerine sahip ülkelerden birisidir. Örneğin, Fransa haftalık 35 saatlik çalışma süresine bundan yaklaşık 25 yıl önce geçiş yapmışken Almanya toplu iş sözleşmeleri aracılığıyla kimi örneklerde bu süreyi 28 saate kadar düşürmüştür. Ülkemizde halihazırda yürürlükte olan 4857 Sayılı İş Kanunu ve onun belirlediği 45 saatlik haftalık çalışma süresi ise bırakalım işçilerin yakınları ile vakit geçirmesini, sinema, tiyatro, konser gibi kültürel faaliyetlere zaman ayırmasını, kendi mesleki ve sosyal gelişmelerine eğilmeleri gibi konulara zaman ayırmalarını, en temel fizyolojik gereksinimler açısından bile dinlenmelerine fırsat vermemektedir.
Çalışma saatlerinin azaltılması işçi sağlığı ve iş güvenliğinin geliştirilmesinden çevre sağlığının gözetilmesine, işçilerin yaşadığı her türlü stresin azaltılmasından toplumsal eşitsizliklerin azaltılmasına, emekçilerin geleceğe güvenle bakabildikleri bir hayat sürdürmesinin koşullarını olgunlaştırmaktan işsizliğin sınırlandırılmasına kadar ülkemiz işçi sınıfının hayatının hemen her alanında ve her düzeyinde olumlu bir değişim yaratacaktır.
Yapılan birçok bilimsel araştırma çalışma süreleri ile işçi sağlığı ve iş güvenliği arasındaki doğrudan ilişkiyi yansıtan bulgular sunmaktadır. Uzun çalışma süreleri fiziksel ve mental yorgunluğa sebep olmaktadır. Bu çok boyutlu yorgunluk ise büyük bölümü telafi edilemeyecek iş kazalarına yol açmaktadır. İlgili uluslararası kuruluşların, enstitülerin, eşdeğer kurumların ve bilim insanlarının paylaştığı raporlar uzun çalışma sürelerinin yaralanma riskini ve ölümlü kazaların oranını önemli ölçüde arttırdığını kanıtlamaktadır. Yapılan araştırmalar uzun çalışma sürelerinin yalnızca akut sağlık sorunlarının değil birçok kronik hastalığın sebebi olduğunu da açıkça ortaya koymaktadır. Uzun çalışma sürelerinin kardiyovasküler hastalıklar, akciğer ve solunum yolu hastalıkları, cilt ve deri hastalıkları gibi uzun zamana yayılan, sıklıkla geç fark edilen, insan ömrünü ve yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen birçok kronik sağlık sorununun oluşmasına veya derinleşmesine sebep olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
Çalışma sürelerinin kısaltılmasının toplumsal cinsiyet eşitliğine de olumlu katkı sunacağı açıktır. Kadınların çalışma yaşamına katılımı, eşit işe eşit ücret, sosyal haklarda eşitlik, toplumsal cinsiyet bağlamında bakım emeğinin yeniden paylaştırılması gibi kadınları güçlendiren kimi gelişmelere yol açacaktır.Dünya genelinde yapılan çeşitli araştırmalar ve yürürlüğe giren kimi güncel uygulamalar, ücret ve hak kaybı olmaksızın çalışma sürelerinin kısaltılmasının verimliliği azaltacağına dair birtakım varsayımları boşa düşürmeye devam etmektedir. Haftada 4 günlük çalışmayı deneyen kimi ülkelerde verimliliğin arttığına dair bilimsel bulgular peşi sıra yayınlanmaktadır. Ülkemiz açısından ise haftalık yasal 5 günlük çalışma süresi kamu otoriteleri tarafından verimlilik bahane edilmesine rağmen her açıdan olumsuz çıktılar üretmeye devam etmektedir.Çalışma sürelerinin düşürülmesinin emekçilerin sağlıklı birer sosyal yaşama sahip olmaları, kişisel alanları ve çalışma yaşamları arasındaki ilişkiyi sağlıklı kurmaları ve kimi alanlarda yeni istihdam olanaklarının yaratılması gibi başlıklarda da olumlu çıktıları olacağı aşikardır.
Bu gerekçeler göz önünde bulundurularak aşağıdaki kanun teklifinde; 4857 Sayılı İş Kanunu’nda yapılacak değişiklikle haftalık çalışma süresinin 35 saat olarak belirlenmesi ve haftalık rutin tatil süresinin kesintisiz iki güne çıkarılması teklif edilmektedir. Haftalık çalışma saatinde yapılacak değişikliğin ücret, özlük ve sosyal haklar gibi başlıklarda geçmişten gelen ve yasal olarak korunma altına alınan haklar açısından herhangi bir değişikliğe yol açmadan yürürlüğe girmesi gerekmektedir.
MADDE GEREKÇELERİMADDE 1- Bu madde ile 4857 Sayılı Kanunun Fazla Çalışma Ücreti başlıklı 41’inci maddesinde yapılan değişiklikle; genel bakımdan fazla çalışmanın haftalık 35 saati aşan çalışma olarak tanımlanması, yeraltı maden işlerinde ise fazla çalışmanın haftalık 30 saati aşan çalışma olarak tanımlanması, fazla sürelerle çalışmada ücretin ve serbest zaman süresinin artırılması amaçlanmaktadır.MADDE 2- Bu madde ile 4857 Sayılı Kanunun Hafta Tatili ücreti başlıklı 46’ncı maddesinin 1 inci fıkrasında yapılan değişiklikle hafta tatili süresinin kesintisiz 24 saat yerine kesintisiz 48 saat olarak değiştirilmesi amaçlanmaktadır.MADDE 3- Bu madde ile 4857 Sayılı Kanunun Çalışma Süresi başlıklı 61’inci maddesinde yapılan değişiklikle, genel olarak haftalık çalışma süresinin otuz beş saat olarak düzenlenmesi, yeraltı maden işlerinde ise çalışma süresinin günlük altı saat, haftalık otuz saat olarak düzenlenmesi amaçlanmaktadır.MADDE 4- Bu madde ile çalışma sürelerinin düşürülmesinin ardından işçilerin gelir kaybına uğramalarına engel olmak amaçlanmaktadır.MADDE 5- Yürürlük maddesidir.MADDE 6- Yürütme maddesidir.
1915’İ Unutmayacağız, Yüzleşeceğiz!
Yayınlanma: 2024-04-24 09:06:22
109 yıl önce kadim Ermeni halkının katliamlarla, sürgünlerle bu topraklardan sökülüp atılması tarihimizin tanık olduğu en büyük acılardan biridir. Medz Yeğern’le, bu Büyük Felaket’le yüzleşmek hem yitirdiklerimize hem de geleceğimize karşı sorumluluğumuzdur. Halkların kardeşliğinde ve barışta inat ediyoruz.
23 Nisan Tüm Çocuklara Bayram Olsun!
Yayınlanma: 2024-04-23 10:39:00
Çocuğun birey olarak görülmediği, haklarının tanınmadığı bir coğrafyada “Çocuk Bayramı” kutlamanın çelişkisini yaşıyoruz. Resmi verilere göre ülkemizde çocukların iş gücüne katılım oranı %22,1 (TÜİK Hane Halkı İşgücü Araştırması 2023) yani her 5 emekçiden 1’i “çocuk” ve son 11 yılda en az 671 “çocuk emekçi” iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi (İSİG Meclisi Çocuk İş Cinayetleri Raporu 2024). Oyun oynaması, hayal kurması, okula gitmesi, tatil yapması gereken çocukların, ailelerinin geçim derdini yüklendiklerini biliyoruz, görüyoruz, yaşıyoruz. Bu ülkenin çocukları, bizim çocuklarımız; bir inşatta üşüyen ellerini ısıtırken, bir kâğıt arabasını küçük bedeniyle çekerken ya da evinden uzakta mevsimlik işçi olarak gittiği bir tarlada okul arkadaşlarını düşünürken bayram ne kadar coşkulu kutlanabilir. Bu kirli düzenin savunucuları için çocukların sömürülmesinde ya da ihmal edilmesinde hiçbir sorun olmayabilir; zira sömürdükleri emeğin hangi yaşta olduğunun elde ettikleri kazancın yanında en ufak bir önemi yoktur. Elbette bu düzenin eninde sonunda değişeceğini ve çocuklarımıza yaşamın bayram olacağını biliyoruz.
Tüm çocuklarımızın eşit koşullarda barınma, eğitim ve sağlık haklarına sahip olduğu, özgür ve mutlu bireyler olarak varlıklarını sürdürebildikleri bir yaşam yaratana kadar 23 Nisanları boğazımız düğümlenerek kutlamaya devam edeceğiz.
Amacımız elbette çocuklarımızın bu güzel bayramı kutlamasına gölge düşürmek değil. En doğal hakları bu adaletsiz düzende gasp edilen çocuklarımızın tüm haklarını onlara geri sağlayana kadar mücadeleyi görev edindiğimizi hatırlatmak isteriz. 23 Nisanlar çocuklara gerçek bir bayram olana kadar, çocuklar için yaşanır bir ülke yaratana kadar mücadele edeceğiz.
TİP Çocuk Hakları Komisyonu
Etiketler:
Çocuk Hakları Komisyonu
Çocuklar ve Gençler İçin Adalet!
Yayınlanma: 2024-04-16 08:39:00
Çocukluk dönemi insanın temel karakter özelliklerini, bilgi ve becerilerini oluşturduğu bir süreçtir. Çocuklar, hem kendi isteklerini, düşüncelerini ve becerilerini keşfeder hem de çevrelerindeki olayları gözlemleyerek diğer insanlarla nasıl ilişki kurmaları gerektiğini öğrenirler. Çocuklar geleceklerini belirleyecek kararları alırken zorlanabilir, yönlendirmeye ihtiyaç duyabilir. Bu süreçte doğru yönlendirme ve destek almak, çocukların sağlıklı bir şekilde gelişmelerini sağlar. Aileler, öğretmenler ve diğer yetişkinler, çocukların keşif yolculuğunda önemli bir rol oynarlar.
Çocukların aile bireylerinden, okuldaki öğretmen ve akranlarından ve toplumdaki çeşitli sosyal çevrelerden gördüğü değer, onların topluma katkı sağlayan bireyler olmalarına etki eder. Bunun aksine ailedeki istismar, suçla ilişkili çevre, düşük akademik başarı ile önemli toplumsal olaylar olan savaşlar, ekonomik krizler gibi risk faktörleri çocuğun suça itilmesine yol açmaktadır. Suç, kanunlar tarafından yanlış veya zararlı olduğu için ceza tehdidiyle yasaklanan ve bazı durumlarda cezalandırılabilen davranıştır.
Herkese hak ettiğini vermek anlamına gelen adalet kavramı ve hukuk sisteminde temel amaç çocuğun yararının korunması, çocuğun iyileştirilmesidir. Suça sürüklenen çocukların yargılanma sürecinde “çocuğun yararı” ön planda tutulmalıdır. Çocuk kimdir? 18 yaşına kadar herkes çocuktur. 1989 tarihli Birlemiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme’de çocuğun yaşam, kimlik, görüşlerini serbestçe ifade etme hakları, din ve vicdan hürriyeti, vücut dokunulmazlıkları gibi temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınmaktadır. Sözleşmenin amacı, çocukların fiziksel ve ruhsal olarak olası tehlikeden korunmalarını ve bu bakış açısının toplumsal bilince dönüşmesidir. Ek olarak Türkiye’nin 1999 yılında taraf olduğu Çocuk Haklarının Kullanılmasına ilişkin Avrupa Sözleşmesi’nde de çocukların üstün yararının korunması ve geliştirilmesi ile temel haklarını kullanabilmeleri için desteklenmeleri gerekliliği; çocuk haklarının korunması ve geliştirilmesinden aileler ile gerektiğinde devletin sorumlu oldukları belirtilmektedir.
Peki Türkiye Cumhuriyeti’nde devlet gücünü çocukların yararına mı kullanıyor yoksa cezalandırmayı önceliklendirip sorgulayan, eleştiren, özgürlük isteyen ya da bazen yoksulluktan, yoksunluktan suça itilmiş savunmasız çocukları boyunduruk altına almaya mı çalışıyor? Doksanların sonunda baklava çalan çocukların yargılanıp tutuklanması aklımıza kazınırken ve adalet duygumuz zedelenmeye başlamışken; devamında kutularla milyonlarca avroyu, doları kaçıranları görmezden gelen adaletin keskin kılıcı kardeşi için kıyafet çalan kız çocuğunu, balıkçıdan balık, marul, şalgam çalan, büfeden meyve suyu çalan oğlan çocuklarını tutuklayarak ülkesinin geleceği çocuklara ders mi vermiş oldu?
Gezi’yle başlayan süreçte devletin, halkın güvenliğinden sorumlu kolluk kuvvetlerinin çocukları, gençleri öldürmekten duyduğu gururu nereye koyacağız? Sınavla giremedikleri üniversitelerde eğitim hakkı kazanmış ışıl ışıl gençlerin boyunlarını eğme çabasını adalet terazisinde nasıl tartacağız? 31 Mart seçimlerinde elimizde kalan demokrasi kırıntılarına sahip çıkmak için gittiğimiz seçim sandıkları sonucunda hileyle hurdayla halk iradesini yok etmeye çalışan iktidara karşı protesto etmek amacıyla gösteri ve yürüyüş hakkını kullanan Umut Polat’ın 17 yaşında olduğunu unutacak mıyız? Yaşını mı büyütür devlet baba daha büyük bir ders vermek için tıpkı geçmişte yaptığı gibi? Somut delil bulmadan, bulunmayan delillerin karartılma ihtimali olduğunu iddia ederek “istediğimiz kişiler için itinayla delil yaratırız” hukuksuzluğuyla yurttaşlarını, daha önemlisi çocukları suçlu ilan eden savcılık makamları ya da mahkemeler topluma etkin bir adalet sistemi sunabilir mi?
Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin 12. maddesi, bir fikir üretebilme kabiliyeti olan tüm çocuklara, fikirlerini kendilerini ilgilendiren tüm konularda özgürce ifade edebilme hakkını verirken anayasal hakların gasp edilmesine tepki gösteren çocuklara adaletsiz bir müdahalede bulunmak, çocukları özgürlüklerinden mahrum bırakmak toplumun bütünleşmesini engeller. Tutuklama, bir cezalandırma aracı olarak çocukların hayatına sokulmamalıdır. Yetişkinler, hele de devlet, yetkilerini çocukların yüksek faydasına kullanma ilkesini önceliklendirmelidir.
İktidarın ve öfkesini ve kinini kontrol edemeyen kolluk kuvvetlerinin, liyakat sahibi olmadan bireysel çıkarlar için yetkilendirilmiş sözde hukuk insanlarının üzüntüsünü bizimle paylaşmayıp bizi üzmemeye çalışan Umut Polat’ın umudunu söndürmesine izin vermeyeceğiz. Çocuklar hakları, yaşamları ve gelecekleri için kendilerini temsil etme hakkına sahiptir ve yetişkinler, yanlış da yapsalar çocukların onurunu, güvenliğini, sağlığını korumakla yükümlüdür.
TİP Çocuk Hakları Komisyonu
Etiketler:
Çocuk Hakları Komisyonu
6-7 Nisan 2024 Tarihli Parti Meclisi Değerlendirmesi
Yayınlanma: 2024-04-09 11:16:00
Parti Meclisimiz 31 Mart yerel seçimlerinin genel olarak ülke siyaseti ve partimiz için ortaya koyduğu sonuçları değerlendirmek üzere 6-7 Nisan 2024 tarihlerinde iki günlük bir toplantı yapmış, partinin siyasal ve örgütsel yönelimlerine dair bir yol haritası oluşturmuştur.
2024 YEREL SEÇİMLERİNİN GENEL DEĞERLENDİRMESİ
Türkiye İşçi Partisi, 2023 Aralık ayında gerçekleştirdiği kongresinin çerçeve belgesinde AKP’nin mayıs ayında elde ettiği galibiyetin onun için mutlak bir zafer anlamına gelmediği tespitinde bulunmuştu. AKP’nin sürdürülebilir bir sermaye birikim rejimini tesis edememe, bunu tamamlayacak kuşatıcı bir toplumsal hegemonya oluşturamama ve iç bütünlüğü olan bir rejim inşa edememe gibi 2013’ten beri süregelen yapısal ve iflah olmaz açmazları vardı ve bu açmazların yalnızca bir seçim galibiyetiyle ortadan kalkması mümkün değildi. 31 Mart seçimleri sonucunda AKP-MHP blokunun yaşadığı hezimet, AKP’nin Mayıs 2023’te elde ettiği galibiyetin mutlak bir zafere denk düşmediğini kanıtlamıştır.
31 Mart seçimleri, emekçilere yönelik saldırılarında iyice fütursuzlaşan, halk üzerinde kurduğu baskıda sınır tanımayan ve Anayasa’yı açıkça askıya alacak, yargıyı kendi dar siyasi çıkarlarına tamamen alet edecek kadar zıvanadan çıkan AKP-MHP iktidarına karşı halkımızın tattırdığı ağır bir yenilgidir.
AKP 2002’de iktidara geldiğinden beri ilk defa bir seçimde ikinci parti konumuna düşmüş, üç büyük metropolde muhalefet karşısında ezici bir mağlubiyet yaşamış ve yıllardır kalesi saydığı pek çok il ve ilçe belediyesini kaybetmiştir. Üstelik bu tablo, AKP-MHP’nin bu seçimlerde de devletin bütün olanaklarını propaganda ve manipülasyon için seferber etmesine, açıkça meydanlardan dile getirilen “oy yoksa, hizmet de yok” tehditlerine, Kürt illerinde sandıklarda sonuçları değiştirmeye yönelik “taşıma seçmen” girişimlerine ve diğer pek çok ilden bildirilen sandıkta hile girişimlerine rağmen gerçekleşmiştir. 31 Mart sonrasında Türkiye’nin AKP-MHP iktidarının istediği gibi at koşturabileceği dikensiz bir gül bahçesi olmadığı, halkımızın buna izin vermeyecek bir inada ve iradeye sahip olduğu açığa çıkmıştır. Açık ki bu tablo, AKP-MHP blokunu geriletmesi ve özellikle Mayıs 2023 seçimlerinden sonra ortaya çıkan sıkışmışlığı aşma potansiyeli barındırmasıyla umut vericidir.
AKP-MHP’nin ülkeyi sürüklemekte olduğu karanlığı yıllardır içine sindiremeyen geniş muhalif kesimlerin Saray Rejimi karşısında en güçlü bloku oluşturabilme düşüncesiyle özellikle büyük metropollerde ağırlıklı olarak CHP’ye yöneldikleri görülmektedir. CHP, bu sayede yıllar sonra bir seçimde ilk defa birinci parti olma konumunu elde etmiş, üç büyükşehir belediyesini koruyabilmiş ve bunun yanında AKP’nin kaleleri olarak bilinen yeni il ve ilçe belediyelerini AKP veya MHP’nin elinden almıştır. CHP’nin elde ettiği bu başarı, bazı yerelliklerde AKP-MHP oyunu kendisine çekmesi yanında daha çok başta İyi Parti olmak üzere muhalif parti seçmenlerinin bu partiye yönelmesiyle ilişkilidir. Bu durum daha önceden Millet İttifakı içerisinde yer alan partilerin muhalefet sahasındaki varlık nedenlerini neredeyse ortadan kaldırmıştır. Bu başarının, CHP’yi Saray rejiminden kurtulmak isteyen halkın farklı kesimleri için bir odak haline getireceği ve bu sayede de gerileyen AKP’nin karşısında toplumsal muhalefetin yönlendirilmesinde daha etkin bir konum kazandıracağı öngörülebilir. Bu aynı zamanda sermaye düzeninin işleyişiyle temelde bir sorunu olmayan CHP’nin yerli ve uluslararası sermaye için de bir alternatif olarak yeniden değerlendirilmesinin kapılarını açacaktır.
Her türlü baskı, sindirme politikasına ve kayyım tehditlerine rağmen DEM Parti, Kürt coğrafyasındaki siyasal ağırlığını korumuş ve hatta belirli illerde arttırmıştır. DEM Parti seçmenleri, ayrıca Batı metropollerinde ağırlıklı olarak AKP-MHP blokunu geriletmeye yönelik oy kullanarak toplumdaki geniş muhalif kesimlerin Saray Rejimi’nden bir an önce kurtulma arzusunu paylaştıklarını göstermişlerdir.
Öte yandan, AKP-MHP bloku için bu yenilginin ortaya çıkmasına yol açan esas etmen, milyonlarca emekçinin desteğini AKP’den çekerek ona oy vermemeyi seçmesidir. Bu kesimler tepkilerini ya CHP’nin gösterdiği adaylardan yana oylarını kullanarak ya Yeniden Refah Partisi’ne yönelerek ya da sandığa gitmeyerek göstermişlerdir. Bu durum, orta vadeli program ve kemer sıkma politikaları adı altında emekçilere “zırnık koklatmayacağını” açıkça ilan eden AKP’ye artık kendi seçmen tabanının bile rest çeker duruma gelmesi anlamına gelmektedir. AKP iktidarı, yüksek enflasyon ve yüksek faiz sarmalı altında kıvranan halkın ve özellikle de açlığa mahkum edilen emeklilerin ücret artış taleplerine burun kıvırmış, piyasa terörü karşısında korunaksız bırakılan emekçilere “bundan sonra kendi başınızın çaresine bakacaksınız” mesajını vermiştir. Halkımız AKP’ye oy ve destek vermenin emekçilere yönelik saldırganlığını daha da arttıracağını görmüş ve bu mesaja AKP’ye desteğini geri çekerek yanıt vermiştir.
31 Mart seçimleri toplumsal muhalefeti yalıtmak ve emekçi halkı ideolojik olarak kuşatmak için devreye sokulan İslamcı-milliyetçi retoriğin de AKP iktidarına eskisi kadar su taşıyamadığını açığa çıkarmıştır. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısının başladığı ilk aylarda kendi İslamcı tabanını konsolide etmek ve toplum üzerindeki İslamcı basıncı yoğunlaştırmak için yüksek perdeden devreye sokulan “ümmetle dayanışma” söylemi soykırımcı İsrail’le yapılan ticaretin doludizgin devam ettiğinin açığa çıkarılmasıyla parçalanmıştır. AKP seçmeninin belirli bir kısmının Yeniden Refah Partisi’ne kayması bu partinin hem küçük bir azınlık yağmacı şekilde zenginleşirken geniş yığınların geçim sıkıntısı içinde kıvranması hem de Gazze meselesi üzerinden AKP’yi ahlaki-moral ve ideolojik açıdan sıkıştırabilmesi ve kendisini İslamcı tabanın “hakiki” temsilcisi olarak sunabilmesi ile ilgilidir. 31 Mart seçimleri bu yanıyla aynı zamanda AKP’nin İslamcı-milliyetçi ideolojik alan üzerindeki tekelinin kırıldığını, bu alanın temalarını dilediği zamanda, içerikte ve yoğunlukta kullanabilme gücünün zayıfladığı anlamına da gelmektedir. Bunun AKP’nin ideolojik iç bütünlüğünü sarsmasının ve bu partinin geleneksel seçmen tabanı üzerindeki etkisini zayıflatmasının ihtimaller arasında olduğunu öngörmek mümkündür.
Göçmen karşıtlığı temelinde, AKP-MHP’nin İslami milliyetçiliğine alternatif etnik-ırksal bir Türkçü milliyetçiliği inşa ve temsil etme çabasının seçmende şimdilik bulduğu karşılık da önümüzdeki dönemin koşullarını değerlendirirken ayrıca dikkate alınması gereken bir durumdur. Programatik ve örgütsel bir derinliğe sahip olmadan kendisini ayrıştırabilen bu ırkçı-milliyetçi ideolojik pozisyonun gençliğin bir kesiminde bulduğu karşılığı işçi sınıfına da doğru yayma çabası tespit edilebilmektedir.
SEÇİM SÜRECİ VE SONUÇLARI İTİBARİYLE TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
Partimiz ise 31 Mart seçimlerine AKP-MHP blokunun geriletilmesine mümkün mertebe katkıda bulunmak, Mayıs 2023 seçimlerinde ulaştığı 1 milyona yakın seçmen desteğini korumak veya artırmak, sosyalist belediyecilik anlayışını halkla buluşturmak, rantçı belediyecilik karşısında halkın çıkarlarını müdafaa edebilmek için belediye meclislerinde temsil edilebilmek ve yerel toplumsal dinamiklerle bağlarını kuvvetlendirmek ve partiyi yerellerde kök salar hale getirmek gibi bir dizi amaca ulaşmak üzere girmiştir. Bu hedefler doğrultusunda Türkiye İşçi Partisi 1350 il-ilçe-belde belediye başkanlığı seçim çevresinin sadece 156’sında aday göstermiş, geri kalan seçim çevrelerinde muhalefet güçlerinin kazanmasına engel olmamak amacıyla belediye başkanlığı yarışına girmemiştir. Neticede, partimiz birisi Hatay’ın Samandağ, diğeri desteklediğimiz bağımsız aday yoluyla Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde olmak üzere iki belediye başkanlığı kazanmıştır. 12 Hatay-Samandağ ve 5 Nevşehir-Hacıbektaş’ta olmak üzere 37 adayımız belediyeleri denetlemekte önemli bulduğumuz belediye meclis üyeliğine seçilmiştir. Çok sayıda parti üyemiz çeşitli mahallelerde muhtarlık seçimlerini kazanmıştır. Partimiz Türkiye genelinde kesin olmayan sonuçlara göre toplam 281,397 kişinin oyunu almıştır.
Türkiye İşçi Partisi’nin ülkemizin dayanışma ruhunu ve ilerici birikimini sosyalist belediyecilik anlayışı çerçevesinde iki ilçe için seferber etme görevini üstlenmesi başlı başına önemlidir. Bunun yanında genel başkanımız Erkan Baş’ın belediye başkanı adayı olduğu Gebze’de yürüttüğümüz seçim kampanyası ile Türkiye işçi sınıfının AKP başta olmak üzere sağ partilere büyük bir oy desteği verdiği en büyük merkezlerinden birine partimizin kök salması yönünde önemli bir adım atılmıştır. Gebze’de CHP ve DEM Parti başkanlıkta aday çıkarmasa da belediye meclisinde kendi adaylarını çıkarmıştır. Partimizin belediye meclisinde dışarından hiçbir desteğe sahip olmadığı koşullarda aldığı % 8,5 oy bu açıdan önemlidir.
Tüm bu kazanımlara rağmen partimiz 2023 genel seçimlerinde elde ettiği 1 milyona yaklaşan oy desteğinin çok gerisinde kalmış, toplumda arzu ettiği heyecanı ve umudu yaratamamış ve genel itibariyle başta koyduğu hedeflere ulaşamamıştır. Özellikle Hatay’da, deprem suçlusu iki düzen adayının dışında bir üçüncü seçeneği yaratamayıp halkımızı hayal kırıklığına uğratmış olmak, seçim sürecindeki en büyük eksikliğimiz olmuştur. Bu sonucun gerek parti üyelerimizin gerekse de TİP’in varlığından güç alan destekçilerimizin şevkini kırdığının farkındayız. Parti Meclisimiz bu durumun nedenlerini soruşturan titiz ve özeleştirel bir tartışma süreci geçirmiş ve ortaya çıkan tablonun arka planında yer alan siyasal ve örgütsel sorunları tespit ederek bunları aşmaya yönelik bir yol haritası ortaya çıkarmaya çalışmıştır.
Bu kapsamda sorumluluğu birinci dereceden Parti Meclisimizde olmak üzere özellikle aşağıdaki başlıkları önemli ve hızlıca telafi edilmesi gereken eksiklerimiz olarak saptıyoruz.
TİP, bu seçimlerde yerellerde yaptığı tercihlere yön verecek Türkiye ölçeğine yönelik kapsayıcı bir siyasi iddia ve söylem geliştirmekte eksik kalmış, her bir yerellik için koyduğu hedefler ve yürüttüğü kampanyayı birbiriyle bütünleştiren genel bir stratejik doğrultuyu seçim sürecine yansıtamamıştır.
Yerel seçimlerin genel seçimlerden farklı bir işleyişe, ihtiyaçlara ve dinamiklere sahip olduğu gerçeğini yeterince hesaba katamamış ve mevcut örgütsel kapasitesi ile önüne koyduğu hedefler arasındaki uyumu yeterince gözetememiştir. Bu durum, pek çok yerellikte seçim çalışmalarına geç başlamak, bununla bağlantılı olarak aday seçimlerinde zaman kısıtından dolayı yeterince titiz davranamamak, üyelerini ve kadrolarını yeterli, sistemli ve odaklı bir şekilde seferber edememek gibi bir dizi sorunu beraberinde getirmiştir.
Parti Meclisimiz tüm bu sorun ve hataların esas olarak partimizin 2023 seçimleri öncesindeki hızlı kitleselleşme ivmesine uyumlu bir örgütlenme, kurumsallaşma ve parti içi işleyiş sürecinin eşlik etmemesi gibi ana bir sorunda düğümlendiğini tespit etmiştir. Bu çerçevede merkez organlarla yerel örgütler arasında oluşmuş olan mesafe; parti içi iletişim, katılım ve tartışma kanallarının istenildiği gibi çalışmaması; kurullarımızın ve iç hukukumuza uygun parti hayatının işletilmesi konusunda yaşanan sorunlar, hantallıklar; partimizin üye ve kadro birikimini gerektiği şekilde açığa çıkarıp işlevsel kılamaması gibi önemli eksikler ortaya çıkmıştır.
Partimiz bu doğrultuda her iki hedefin de birbiriyle uyumlu ilerleyeceği şekilde kitleselleşme ile kurumsallaşma arasındaki açıyı kapatacak, partiye örgütsel derinlik ve politik netlik kazandıracak ve parti merkezi ile üyeler arasındaki bağlantı ve etkileşimleri sıkılaştıracak araçları, düzenleme ve pratikleri hayata geçirmeyi acil bir görev olarak önüne koymuştur.
ÖNÜMÜZDEKİ DÖNEM PARTİMİZİN SİYASİ HEDEFLERİ VE GÖREVLERİ
Türkiye’de işçi sınıfının ve ezilen, baskı ve eşitsizliğe uğrayan tüm toplumsal kesimlerin siyasal temsiline soyunan Türkiye İşçi Partisi başta 2023 ve 2024 seçimleri olmak üzere yoğun bir seçimler döneminin sonunda Türkiye’de sosyalist solun uzun tarihi göz önüne alındığında kitlesel etki gücü açısından istisnai ve kayda değer bir noktaya erişmiş olmakla birlikte siyasi ve örgütsel hedefleri açısından önünde uzun bir yol olduğunun bilincindedir.
Erdoğan’ın şahsında somutlanan güçlü Saray Rejimi’nin yerleşikleşmesine karşı TİP güçlü bir mücadele vermiş, düzen muhalefetinin yaratamadığı siyasal umudu yaratmış ve hatta ana muhalefet partisinin bu açıdan değişimine de etki etmiştir. 2024 yerel seçimleri sonrasında elde ettiği başarı ve seçmenin ona açtığı krediyle CHP’nin muhalif seçmende bir umut yarattığı ve bunu önümüzdeki dönem Erdoğan’ı iktidardan düşürmek iddiasıyla konsolide etmeye çalışacağı aşikardır. Bununla birlikte toplumsal rıza kazanmada büyük zorluklar yaşayan, geniş bir siyasi ve iktisadi çıkarlar konfederasyonunu yönetmede zorlanan, bunun sonucunda devlet içi sürekli krizlerle boğuşmak zorunda kalan Saray Rejimi’ne karşı mücadelede düzen içi ana muhalefetin ideolojik-politik sınırları da aşikardır. Aynı zamanda, düzen içi muhalefetin sermaye saldırısı karşısında emekçilerin talep ve özlemlerini temsil etme kapasitesi de bizzat bu sermaye kesimleriyle bağları sebebiyle birçok zorluk taşımaktadır. Türkiye işçi Partisi, önümüzdeki dönemde de halkın düzen siyaseti tarafından karşılanamayan talep, kaygı ve özlemlerini en güçlü ve sahici bir şekilde seslendirmeye ve örgütlemeye devam edecektir. Türkiye İşçi Partisi’nin varlığı ve mücadelesi, Saray Rejimi ve sermaye saldırısına karşı gerçek bir direnç hattının kurulması ve eşitlik-özgürlük mücadelesi açısından elzem olmaya devam etmektedir.
TİP 2. Kongre Çerçeve Belgesi’nde de ifade ettiğimiz üzere dünyada ve Türkiye’de neoliberal kapitalizmin yarattığı sınıfsal ve ekolojik yıkım ancak baskıya dayalı yeni siyasal rejimler ve iktidarlarca yönetilebilmektedir. Bu sürecin esası emekçilerin siyasete katılım kanallarının sistematik biçimde kapatılmasıdır. Otoriterleşmeye karşı mücadele emekçilerin siyasete katılım olanaklarının güçlendirilmesinden geçmektedir. Bu doğrultuda önümüze koyduğumuz ana siyasal stratejik hattımız ve görevimiz olan işçi sınıfının önündeki ideolojik kuşatmanın yarılması, onun örgütlü, politik bir özne haline gelmesi, bunun aynı zamanda Saray Rejimi’nde somutlanan otoriter rejimi devirecek ana dinamik olduğu değerlendirmesi geçerliliğini aynen korumaktadır. İşçilerin siyasal temsiliyetini Türkiye’de düzen siyasetinin hiçbir sağ aktörüne teslim etmemek ve işçi sınıfının bağımsız siyasal özne olarak inşasını sağlamak öncelikli görevimizdir. Emek ve özgürlük mücadelesi dün olduğu gibi bugün de ayrılmaz bir bütün oluşturmaktadır.
Seçimlerden hemen sonra AKP iktidarının verdiği bazı tepkiler seçimsiz geçecek önümüzdeki birkaç yılda AKP’nin “kemer sıkma politikalarına” devam edeceğini ve bunun karşısında ortaya çıkması kuvvetle muhtemel toplumsal tepkiyi de otoriter politikalar, zor aygıtları, İslamcı ve milliyetçi ideolojik kuşatma ile bastırmaya çalışacağını göstermektedir. Diğer yandan muhalefet sahasında da emekçilerin tepkilerini İslamcı, sağ-muhafazakâr, ırkçı-milliyetçi ve sosyal-liberal ideolojik hatlar üzerinden soğurmaya yönelik girişimler ortaya çıkacaktır.
Bütün hamlelere karşı işçi sınıfının mücadelesinin tüm alanlarda güçlendirilmesi, sosyalist siyasetle buluşturulması ve düzen karşıtı bir politik-ideolojik hüviyet kazanması Türkiye İşçi Partisi’nin ana hedefidir.
Hem iktidar hem muhalefetteki düzen partilerinin izleyecekleri bu hat aynı zamanda kadın, LGBTİ+, ekoloji, kent mücadele alanlarındaki toplumsal dinamizmi de zapturapt altına almaya ve/veya soğurmaya, bu alanlardaki ataerkil ve kapitalist yapıları muhafaza etmeye yönelecektir. Dolayısıyla, Türkiye’de sosyalist mücadelenin olmazsa olmaz bir gereği tüm bu alanlarda sürdürülen toplumsal mücadeleler ile derin bir dayanışma sağlamak ve bu mücadeleleri güçlendirmektir.
Cumhur İttifakı’nın ve Saray Rejimi’nin ana harcı 2015’ten itibaren Kürt meselesindeki milliyetçi-militarist hat olmuştur. Bu hat aynı zamanda düzen içi parlamenter muhalefeti paralize etmek ve bölmek için de kullanılmıştır. Yerel seçimler sonrasında aldığı hezimeti ve ana muhalefet partisinin siyaseten güçlenişini Kürt meselesinde baskıcı, milliyetçi ve militarist politikaları devreye sokarak yönetme arayışı kuvvetle muhtemeldir. Seçim döneminde taşıma seçmen, seçim sonrasında Van örneğinde gördüğümüz halkın iradesini hiçe sayarak fiilen kayyım atama örnekleri kadar Irak’a yönelik askeri operasyonların devam edeceği beyanları da bunun teyidi niteliğindedir. Van seçimlerinde halkın iradesinin yok sayılmasına karşı Kürt halkının, Kürt siyasal hareketinin, sosyalistlerin ve Türkiye’nin batısındaki yurttaşlarımızın sergilediği ikirciksiz dayanışmanın önemi ve öğreticiliği ortadadır. Türkiye İşçi Partisi olarak Türkiye’de Kürt meselesinde barış siyasetinin emek ve demokrasi mücadelesinin ana eksenlerinden biri olduğunu söylemeye ve bu barış siyasetini ülkenin her yanında örmeye devam edeceğiz.
ÖNCELİKLİ SOMUT HEDEFLERİMİZ VE TAKVİMİMİZ
Önümüze koyduğumuz siyasi görevler ve hedefler doğrultusunda Türkiye İşçi Partisi olarak kısa vadeli takvimimiz hedeflerimiz şunlardır.
1 Mayıs’a ülkenin tüm emek, demokrasi ve barış güçleriyle bir arada ve “Cumartesiyi Kazanacağız: Çalışma Süresi Haftalık 35 Saate Düşürülsün” ana talebi etrafında emekçilere yönelik saldırıya karşı ilk kitlesel cevabı örgütleyerek katılacağız.
Hatay halkının seçtiği vekilimiz Can Atalay’ın bir yargı darbesiyle sürdürülen tutsaklığına karşı ve özgürlüğüne kavuşması için mücadelemiz kesintisiz sürecektir. Gezi davası tutuklamalarının ikinci yılının dolacağı 25 Nisan’da bu mücadelemizi en güçlü şekilde ortaya koyacağız.
Kazandığımız iki belediye için her türlü düşünsel, kadrosal imkanımızı harekete geçirerek sosyalist belediyeciliğin yaşayan örneklerini yaratmayı; yine belediye meclislerine seçildiğimiz veya seçilemezsek de güçlü olduğumuz tüm seçim bölgelerinde sosyalist, halkçı belediyecilik çizgisinde denetleme, baskı kurma faaliyeti yürütmeyi partimizin öncelikli işleri arasında örgütleyeceğiz.
Parti Meclisi toplantısını takiben il ve ilçe örgüt birimlerimiz ile Parti Meclisi üyelerimizin katılacağı ve Parti Meclisi sonuç metnimizde ele alınan tüm konuların tartışılacağı yüz yüze toplantılar düzenleyeceğiz.
İl ve ilçe yöneticileri ile merkez organlarda görevli yoldaşlarımızın katılacağı yüz yüze ve/veya çevrimiçi toplantıları düzenli olarak yapacağız.
Yaz dönemini, partinin örgütsel ve siyasal açılardan güçlendirilmesi amacıyla tüm kadrolarımıza ve üyelerimize yönelik bir dizi yaz kampı düzenleyerek planlayacağız. Partimizin yeni örgütsel yapısını, işleyişini ve güncellenmiş Temel Siyaset Belgemizi belirlemek üzere parti içi demokratik katılım esası uyarınca bu kamplarda bir tartışma yürüteceğiz.
Ardından eylül-ekim döneminde gerçekleştireceğimiz bir Tüzük Konferansı ve Siyasi Konferans ile Türkiye İşçi Partisi olarak kendimizi önümüzdeki dönem yeni bir evreye gireceği görülen sosyalizm mücadelesine hazır hale getireceğiz.
Son olarak, Van halkının iradesinin gasp edilmesine karşı İstanbul’da yapılan dayanışma eylemlerine katıldığı için tutuklanan yoldaşımız Umut’un yeniden özgürlüğüne kavuşabilmesi için mücadelemizi sürdürdüğümüzü kamuoyuna bildirmek isteriz.
Türkiye İşçi Partisi olarak sosyalizm mücadelesine her zamanki inadımız ve inancımızla devam edeceğiz.
2 Nisan Otizm Farkındalık Günü
Yayınlanma: 2024-04-02 15:49:00
Otizm, genetik ve çevresel faktörlerin etkileşimiyle ortaya çıkan nörogelişimsel bir farklılıktır. Otizm spektrumunda olan bireylerin, nörotipik bireylerden farklı iletişim ve sosyal etkileşim becerilerine sahip olduğu görülmektedir. Otistik bireylerin başta sosyal ve iletişim olmak üzere tüm gelişim alanlarında beceriler edinmeleri ve bağımsız yaşam becerileri kazanmaları için etkili eğitim, uygulama ve terapi hizmetlerine ve kapsamlı müfredatlarla ulaşabilmesi önemlidir. Otistik bireylerin eğitim, istihdam, sağlık hizmetleri ve sosyal yaşama erişim hakları vardır ve bu hakların korunması için politikalar ve yasaların oluşturulması gerekmektedir.
Otizm farkındalığı, otizm spektrumunun ve tüm nöroçeşitliliklerin toplumda anlaşılmasını ve kabul edilmesini sağlamayı amaçlar. Farkındalık çalışmaları kamuoyunu otizm hakkında doğru, bilimsel bilgilerle bilgilendirmek, otistik bireylerin ve ailelerinin ihtiyaçlarına duyarlılık geliştirmek gibi etkinlikleri içerebilir. Otizmi tanıyan ve anlayan bir toplum, otizm spektrumundaki bireylerin yaşam kalitesini artırabilir ve onlara destek olabilir.
Otistik bireyler sağlık, eğitim, istihdam, ulaşım ve sosyal yaşam alanlarına erişmekte hala ciddi sorunlar yaşamaktadır. Demokratik bir toplumda herkesin yaşam hakkı eşit ve adil olmalıdır. Adil, kapsayıcı bir toplumun oluşturulması için otistik bireylerin kendi deneyimlerini ifade edebilmeleri, karar alma süreçlerine katılabilmeleri ve kendi yaşamlarını yönlendirebilmelerini önemsiyoruz.
Otistik bireylerin ve ailelerinin seslerini duyurabilmeleri, insan haklarına uygun ve talep ettikleri kadar topluma katılım imkanlarının sağlanması için ihtiyaç duydukları desteklerin sağlanmasına yanıt verebilecek politikaların geliştirilmesi içinTürkiye İşçi Partisi olarak sorumluluklarımızı yerine getireceğiz. Otizm dostu kentler, mahalleler, iş-çalışma ortamları, inşa edip, her alanda erişilebilirlik ve kapsayıcılığı sağlamayı, hak temelli bir yaklaşımı benimseyeceğiz. TİP olarak, otizmli bireylerin ve ailelerinin, uzmanların, alandaki diğer öznelerin her türlü eğitim, sağlık, istihdam ve sosyal etkileşim gibi temel insan haklarına tam erişimini garanti altına almayı amaçlıyor ve bunun yollarını garanti altına almayı önemsiyoruz.
Otistik bireylerin kendilerini temsil edebilmesi için aşağıdaki bazı adımlar atılabilir:
1.Eğitim ve Bilinçlendirme: Otistik bireylere, hakları, iletişim becerileri ve karar alma süreçlerine katılma konusunda eğitim verilmelidir. Bu eğitimler, otistik bireylere kendi haklarını anlamaları ve ifade etmeleri konusunda yardımcı olabilir.
2.Destek ve İyileştirilmiş İletişim: Otistik bireylere, ihtiyaçlarına uygun iletişim yöntemleri ve destekler sağlanmalıdır. Bu, alternatif ve artırılmış iletişim yöntemleri kullanılması veya destekleyici iletişim cihazları gibi araçların kullanılmasını içerebilir.
3.Örgütlenme ve Temsilcilik: Otistik bireler, kendi topluluklarında örgütlenmeli ve temsilcilik rolleri üstlenmelidirler. Otistik bireylerin katıldığı dernekler, gruplar veya kuruluşlar, onların seslerini duyurabilmeleri için önemli bir platform sağlayabilir.
4.Politik Katılım: Otistik bireylerin, politik süreçlere katılımını teşvik etmek önemlidir. Bu, otistik bireylerin toplumda temsil edildiği politik platformlara katılmalarını sağlamak, karar alma organlarında temsil edilmelerini desteklemek ve otizmle ilgili politikaların oluşturulmasında doğrudan rol almalarını sağlamak anlamına gelir.
5.Duyarlılık ve Kapsayıcılık: Toplumun genel olarak otistik bireylere karşı daha duyarlı ve kapsayıcı olması gerekmektedir. Bu, otistik bireylere karşı ayrımcılığı önlemek, ihtiyaçlarına uygun destek ve fırsatları sağlamak ve onların katılımını teşvik etmekle mümkündür.
6. Aile ve Toplumun İşlevselliği : Otistik bireylerin aileleri, uzmanlar, akrabalar ve toplumun diğer üyeleri, onları ötekileştirmeyen, dışlamayan ve sağlamcı bir dil kullanmaktan kaçınarak daha eşit yurttaşlık temelleri üzerine kurulu bir yaklaşım benimsemelidir. Bu yaklaşım, daha açık, daha kapsayıcı, daha fırsat verici ve eşlik edici olmalıdır. Eğitim, terapi ve toplumsal katılımı içeren bir anlayış, otistik bireylerin ve ailelerinin ihtiyaçlarına uygun destek ve fırsatları bir araya getirmelidir. Bu, sadece anlayış ve dilin ötesinde, somut destek ve fırsatların sağlanmasını da gerektirir. Bu şekilde, otistik bireylerin toplumun tam anlamıyla bir parçası olmalarını destekleyen bir ortam yaratılabilir.
Kısaca Bugün, 2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü'nde, TİP olarak, otistik bireylerin ve ailelerin haklarına saygı duyma, adaleti sağlama ve eşit yurttaşlık haklarınıdestekleme taahhüdümüzü yeniden teyit ediyoruz. Eşit yurttaşlık, erişilebilir ve kapsayıcı kentler, nöroçeşitlilik, aile desteği gibi temel değerlerle ve önerilerle, otizm spektrumundaki bireylerin toplumumuzun tam anlamıyla bir parçası olmalarını sağlamayı bulunduğumuz her alanda savunacağız.
Türkiye İşçi Partisi Engelliler Komisyonu
Türkiye İşçi Partisi Çocuk Hakları Komisyonu
Etiketler:
Engelli Hakları Komisyonu
Çocuk Hakları Komisyonu
Ülkemizin Mutluluğunu Paylaşıyor, Halkımızın İnadını Selamlıyoruz!
Yayınlanma: 2024-04-01 13:34:30
Verdiğimiz Sözü Tutacak, Halkın Gerçek Seçeneğini Kuracağız!
31 Mart Mahalli İdareler Seçiminde ortaya çıkan başarıyı kutluyor, ülkemizin mutluluğunu paylaşıyor, tüm olumsuzluklara rağmen yılmadan zafere ilerleyen halkımızın inadını ve kararlılığını selamlıyoruz. Türkiye İşçi Partisi, şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da halkımızın yanında olacak, onun iradesinin ve mücadelesinin neferi olarak kalacaktır.
31 Mart seçimine dair Parti Meclisimizin ilk değerlendirmeleri şu şekildedir:
14 Mayıs seçimi sonrasında oluşan ve toplumsal muhalefet arasında genel bir karamsarlığa neden olan yenilgi duygusu ortadan kalkmış, başarıya ve çeyrek asırlık Saray iktidarının yıkılacağına olan inanç yükselmiştir. Her ne pahasına olursa olsun, bu inanç korunmalı, büyütülmeli ve önümüzdeki mücadele döneminde halkımız arzuladığı zaferle buluşturulmalıdır.
31 Mart seçimlerinde CHP’nin gösterdiği başarı ve AKP-MHP blokunun yaşadığı hezimet tüm toplumsal muhalefet ve sosyalist partiler açısından beklenmedik olmuştur. Toplumda olgunlaşan ve 31 Mart sonuçlarına bakıldığında bir dip dalgası halini almış olan bu eğilimin neden ve nasıl öngörülemediği, kaynakları ve anlamı partimiz tarafından mutlaka değerlendirilmesi gereken bir konudur. Seçimden tüm Türkiye’yi yeniden umutlandıracak bir başarı ile çıkan CHP ve DEM Parti’yi, ayrıca Hozat’ta ve Saratlı’da belediye başkanlığını kazanan Sol Parti’yi tebrik ediyoruz. Devletin kolluk güçlerini seferber ederek başvurduğu “taşıma seçmen” gibi yolların kayyım politikalarının bir başka örneği olduğunu ve bu darbeci siyasal niyetler karşısında halk iradesinin her zaman yanında olduğumuzu da belirtmek isteriz.
Partimiz, Hatay’ın Samandağ ilçesinde ve Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde belediye başkanlığını kazanmıştır. Türkiye genelinde onlarca adayını da belediye meclisine sokmuştur. Resmi olmayan sonuçlara göre, kazanma iddiası taşıdığımız bazı ilçe ve beldelerde ise küçük oy farklarıyla belediye başkanlığı kaybedilmiştir. Genel Başkanımızın adaylığı ile ülke siyasetinin gündemine yerleşen Gebze’de ise hem işçi sınıfı hareketinin güçlü bir mevzi kazanması hem de kent muhalefetinin temsilciliğine talip olma iddiamız önemli bir mesafe kat etmiş olmakla birlikte sandık sonuçlarına arzu ettiğimiz oranda yansımamıştır. Bununla birlikte, Gebze’de yürüttüğümüz seçim çalışması Türkiye işçi sınıfının en büyük merkezlerinden birine partimizin kök salmasını ve daha uzun vadeli bir çalışma için zemin bulmasını sağlamıştır. Elde edilen kazanımların önemi ve değeri asla tartışma konusu yapılamayacak olmakla birlikte, partimiz, 31 Mart seçimleri için kendisine koyduğu toplam hedefe ulaşamamıştır.
Partimiz Türkiye’de AKP-MHP blokunun ve Saray iktidarının yenilgisini önceliklendirmiştir ve bu konumunu korumaktadır. Bu sebeple 1350 il-ilçe-belde belediye başkanlığı seçim çevresinin sadece 156’sında aday göstermiş, geri kalan seçim çevrelerinde muhalefet güçlerinin kazanmasına engel olmamak amacıyla belediye başkanlığı yarışına girmemiştir. Belediye başkanlığı seçiminin yanı sıra belediye meclislerinin önemini anlatmakta ise başarılı olamamıştır.
Partimizin belirlediği hedeflere ulaşamamasının bir diğer nedeni ise halka gerçek seçenekler sunmakta arzu ettiğimiz inandırıcılığı sağlayamamamızdır. Halkımız Türkiye İşçi Partisi’nin yönetme iddiasına ikna olmamış, milletvekilliği seçimlerinden farklı olarak sadece bir adayın kazandığı bir seçim sistemine sahip yerel seçimlerde kazanmaya odaklı bir oy davranışı sergilemiştir.
Partimizin 31 Mart seçimi sürecindeki hedeflerinden biri de ülke toprağına kalıcı kökler salmak ve yerel örgütlerimizin kendi alanlarında güçlenmesiydi. Bu hedef açısından da önemli kazanımlar elde ettiğimiz, ülkenin dört bir yanında birçok ilçede kalıcı bağlar ve örgütsel ilişkiler tesis ettiğimiz açık olmakla birlikte, yine kendimize koyduğumuz hedeflerin altında kaldığımız görülmektedir.
Partimizin, bilhassa 14 Mayıs seçimi sonrasında toplumda oluşan karamsarlığı geri çevirecek çıkışlar yapamaması, topluma seslenen sözcülerinin medya ambargosu gibi nedenlerle sesini duyuramaması, başta Hatay olmak üzere birçok bölgede örgütsel işleyişimizin istenen ivmeye kavuşturulamaması, merkezi çalışmaların olması gereken tempoda ve yoğunlukta sürdürülmesi için gerekli kadro birikimini kullanamaması, neredeyse yok denecek mali kaynaklarla çalışma sürdürmek zorunluluğunun kırılamaması gibi nedenler de önümüzdeki mücadele döneminin özeleştirel biçimde değerlendirilmesi gereken başlıklarındandır. Parti Meclisimiz, bu sonucu yaratan tüm sorunların sorumluluğunu üstlenmektedir ve çözüm iradesini de gösterecektir.
Partimiz açısından gözlenen olumsuzluklara rağmen, Türkiye’nin toplumsal mücadele alanında yepyeni olanakların açıldığı bir döneme girmekteyiz. Tıpkı 2019 seçiminde İstanbul ve Ankara’nın AKP’den alınmasının yarattığı umut ve kararlılık döneminin partimizin en ciddi yükselişi yaşadığı dönem olması gibi, 31 Mart seçiminin ertesinde daha güçlü biçimde oluşan umut ve kararlılıkla dolu mücadele döneminin de Türkiye İşçi Partisi açısından büyük olanaklar barındırdığı açıktır. Partimiz, kendi çalışmalarını değerlendirirken önümüzdeki dönemin olanaklarının nasıl en devrimci biçimde kullanılacağına yanıt vermeyi önceliklendirecektir. Partimiz Türkiye işçi sınıfına verdiği sözü tutacak, mutlaka kazanacaktır.
Partimiz, hafta sonu gerçekleştireceği Parti Meclisi toplantısı ile birlikte 2024 1 Mayıs’ının olabilecek en coşkulu ve kitlesel biçimde gerçekleştirilmesi için çalışmalarına başlayacaktır. Aynı zamanda, yine PM toplantısı ile birlikte tek tek üyelerimizden merkezi kurullarımıza kadar genişleyen bir kapsamda tüm parti çalışmasını, işleyiş biçimini, yayın politikasından mali altyapısına kadar bütün birimlerini ve önümüzdeki dönemin siyasal mücadele yaklaşımını inşa edeceği bir yaz çalışma dönemine girecektir.
31 Mart seçimlerinde oyunu Türkiye İşçi Partisi’nden yana kullanan yüz binlerce yurttaşımıza teşekkür ediyoruz. Tüm seçim süreci boyunca yaşadığımız talihsizliklere, imkansızlıklara ve zaman zaman ortaya çıkan hatalara rağmen büyük bir özveri içinde çalışmalarını sürdüren, partimizin sesini ulaşabildiği her yöreye taşıyan üyelerimizi ve gönüllülerimizi sevgiyle kucaklıyoruz. Partimiz, sırtını sadece halkına ve üyelerine dayadığını bir kez daha göstermiştir. Türkiye İşçi Partisi mücadelesini de varlığını da halkına ve üyelerine dayanarak sürdürmeye devam edecektir.
Partimiz, başta Samandağ ve Hacıbektaş olmak üzere yerel yönetimlerde elde ettiği tüm mevzileri ülkeye örnek olacak ve halkımıza umut verecek sosyalist belediyecilik uygulamalarını yaşama geçirmek için kullanmak üzere kolları sıvamıştır. Kazanılan belediyelerde sosyalist belediyeciliği hayata geçirirken, belediye meclislerinde de halk adına denetim görevimizi eksiksiz yerine getireceğiz.
Seçim sonuçlarının ve partimizin çalışmalarının ayrıntılı biçimde değerlendirilmesi için çalışmalar sürdürülmektedir. Bu amaçla 6-7 Nisan tarihlerinde Parti Meclisi toplantısı düzenlenecek ve ayrıntılı değerlendirme ile partimize düşen görevler kamuoyuyla paylaşılacaktır.
Türkiye İşçi Partisi Parti Meclisi
Türkiye İşçi Partisi 2024 Yerel Seçimleri - Belediye Başkan Adayları
Yayınlanma: 2024-03-28 14:04:00
2024 YEREL SEÇİMLERİİLÇE BELEDİYE BAŞKANI ADAYLARIMIZ
İl
İlçe
Adı
Soyadı
Meslek
Eğitim Durumu
ADANASEYHANAHMET FARUKULAŞİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ADANAYÜREĞİRCİHANAYDARİŞÇİİLKOKUL
ADIYAMANADIYAMAN MERKEZERKANBOZTEMİRMÜHENDİSÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
AKSARAYAKSARAY MERKEZLEVENTATASOYSERBESTÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ANKARAALTINDAĞNESLİHANŞAHİN DALKAYAESNAFORTAOKUL/LİSE
ANKARAÇANKAYAİRFANDEĞİRMENCİEMEKLİORTAOKUL/LİSE
ANKARAGÖLBAŞIAYSELDUMANEMEKLİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ANKARAMAMAKMAHİ ÖZNURBİLENEMEKLİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ANKARASİNCANEMİNŞAKARİŞÇİORTAOKUL/LİSE
ANTALYAAKSUOĞUZHANDEMİRFİLM YAPIMCISIÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ANTALYAALANYAHÜLYAARGAİŞÇİORTAOKUL/LİSE
ANTALYAGAZİPAŞAÜMRANÇOLAKOĞLU UYGUNÇİFTÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ANTALYAKAŞHALİLGEÇELİESNAFORTAOKUL/LİSE
ANTALYAKEPEZZİLAN İDİLKANKOTANİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ANTALYAKONYAALTIYUNUSBAŞARANTURİZM İŞÇİSİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ANTALYAKORKUTELİSEMRAYILMAZELEKTRİK TEKNİSYENİORTAOKUL/LİSE
ANTALYAKUMLUCAALİALTINKANAVUKATÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ANTALYAMURATPAŞAAYFERGÜNEŞHANESNAFORTAOKUL/LİSE
ANTALYASERİKAYŞENBOZKURTÖĞRENCİORTAOKUL/LİSE
ARDAHANDAMALBİRDALERENDEMİRİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ARTVİNARHAVİFATİH ONURDEMİRÇALIŞMIYORÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
AYDINDİDİMUMUTKAŞANGAZETECİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
AYDINKUŞADASIOLCAYARASEV HANIMIORTAOKUL/LİSE
AYDINNAZİLLİAKINİBİLAVUKATÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
AYDINSÖKEMUZAFFERÇİFTÇİEMEKLİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
BALIKESİRALTIEYLÜLYASİNÖZERİŞÇİORTAOKUL/LİSE
BALIKESİRAYVALIKLEVENTSÖKMENEMEKLİ
BALIKESİRBURHANİYEFİLİZSONSUZAVUKATÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
BALIKESİREDREMİTAFŞİNEVRENSİVİL TOPLUM ÇALIŞANIÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
BALIKESİRGÖMEÇEBRUGÜRGÖZÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
BALIKESİRKARESİMELİSDEMİRKALİTE YÖNETİMİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
BİLECİKBİLECİK MERKEZBURÇİNACARYÖNETİCİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
BOLUBOLU MERKEZASLI NURYILMAZİŞÇİORTAOKUL/LİSE
BOLUKIBRISCIKMENEKŞEGÖKŞEN ÖZDEMİRSİNEMAÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
BURSANİLÜFERÖZCANSÖNMEZMALİYEÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ÇANAKKALEBOZCAADAAYKUTTURGALMALİYEÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
DENİZLİBEKİLLİZEKİYIKICIİŞCİORTAOKUL/LİSE
DENİZLİPAMUKKALEİBRAHİMDİNÇİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
DÜZCEDÜZCE MERKEZALİ EMREİPEKÖĞRENCİORTAOKUL/LİSE
GAZİANTEPŞAHİNBEYHARUNYILDIRIMİŞÇİORTAOKUL/LİSE
GAZİANTEPŞEHİTKAMİLTURGUTÇELİKÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
HATAYANTAKYAECEVİTALKANİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
HATAYARSUZEŞREFKARAYÜNMUHTARİLKOKUL
HATAYDEFNEMEHMETGÜZELYURTDİŞ HEKİMİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
HATAYHASSAARDASARIGÜNTELEVİZYONCUÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
HATAYİSKENDERUNALİAVCIAVUKATÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
HATAYKIRIKHANSEDAELHANŞEHİR PLANLAMACIÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
HATAYSAMANDAĞEMRAHKARAÇAYDİŞ HEKİMİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İSTANBULADALARGİZEMGÜLENÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İSTANBULARNAVUTKÖYADEMYILMAZİŞÇİORTAOKUL/LİSE
İSTANBULBAĞCILARBAYKALIŞIKİNŞAAT MÜHENDİSİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İSTANBULBAHÇELİEVLERMUSTAFA MÜFİTTEKELİMAKİNA MÜHENDİSİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İSTANBULBAKIRKÖYBİLGESEÇKİN ÇETİNKAYATARİHÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İSTANBULBAŞAKŞEHİRÖMERBULUTESNAFİLKOKUL
İSTANBULBEŞİKTAŞALEYNA ARZUMYALÇINGAZETECİORTAOKUL/LİSE
İSTANBULBEYKOZYAVUZYILMAZLOJİSTİK UZMANIÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İSTANBULBÜYÜKÇEKMECEESRAÖZENÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İSTANBULÇEKMEKÖYGAMZE ÖZLEMİLHAN GÜLCANFİNANS MÜDÜRÜÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İSTANBULESENLERERKANBİLGEKARGOCUORTAOKUL/LİSE
İSTANBULGAZİOSMANPAŞAABUZERTURGUTTEKSTİL İŞÇİSİİLKOKUL
İSTANBULGÜNGÖRENGÖNÜLIŞIKEMEKLİORTAOKUL/LİSE
İSTANBULKADIKÖYDOĞANERGÜNSİYASET BİLİMCİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İSTANBULKAĞITHANEÖZLEMVARLI YILMAZORTAOKUL/LİSE
İSTANBULSARIYERDİLEKKIRCAOĞLUPSİKOLOJİK DANIŞMANÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İSTANBULSİLİVRİÇİĞDEMDENİZTURİZMORTAOKUL/LİSE
İSTANBULŞİŞLİMEHMET TOLGABEKTAŞESNAFÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İSTANBULSULTANBEYLİÖZCANKESKİNMETAL İŞÇİSİORTAOKUL/LİSE
İSTANBULSULTANGAZİİSADAŞDEMİRSATIŞ DANIŞMANIİLKOKUL
İSTANBULZEYTİNBURNUORHANKAMOMÜHENDİSÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRBALÇOVAERAYSEVİNDİRİCİAVUKATÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRBORNOVABARANKÖSEOĞLUÖĞRENCİORTAOKUL/LİSE
İZMİRBUCAÖZLEMAVCIPRATİSYEN HEKİMÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRÇİĞLİORHANAKINCIDOKTORÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRFOÇAOYLUNERCANHALKLA İLİŞKİLERÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRGAZİEMİRSELDASALMANÖĞRETMENÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRGÜZELBAHÇEFİKRETSAPMAZSPOR EĞİTMENİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRKARABAĞLARBAYRAMBABATUTMAZİŞÇİORTAOKUL/LİSE
İZMİRKARABURUNMUSTAFATOSUNLAREMEKLİORTAOKUL/LİSE
İZMİRKARŞIYAKAALPİÇENEMEKLİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRKEMALPAŞASÜLEYMANŞENCANESNAFÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRKINIKSEFAKÖKENİŞ İNSANIORTAOKUL/LİSE
İZMİRKONAKGÜLHANATIŞEMEKLİORTAOKUL/LİSE
İZMİRMENDERESZEKİGÜNAYDINİŞLETMECİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRNARLIDEREGİZEMAYRANCI DEMİRHANEĞİTİM UZMANIÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRÖDEMİŞFİRDESMURSALLITİYATROCUÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRSEFERİHİSARDİLBER SEVAYAKEREMEKLİORTAOKUL/LİSE
İZMİRSELÇUKUĞURFIRATÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
İZMİRTİREMEMET ALİÖZTÜRKEMEKLİORTAOKUL/LİSE
İZMİRTORBALIEYYÜPÇİÇEKYAZILIMCIORTAOKUL/LİSE
İZMİRURLAAYTEKİNAKTAŞAVUKATÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
KAHRAMANMARAŞELBİSTANEROLKALİLKOKUL
KAYSERİKOCASİNANERENGÜRPINARİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
KAYSERİMELİKGAZİMÜBEYRAİLHANİŞLETMECİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
KAYSERİTALASSERDARALTUNERMÜHENDİSÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
KIRKLARELİBABAESKİALİBALABANİŞÇİİLKOKUL
KIRKLARELİKIRKLARELİ MERKEZOZANAŞKINİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
KIRŞEHİRBOZTEPEFUNDAGÜLDEMİRKOLYAZARÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
KOCAELİÇAYIROVAORHANMORDOĞANİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
KOCAELİGEBZEERKANBAŞBİLİM TARİHÇİSİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
KOCAELİGÖLCÜKBERAYTOPÇUİŞÇİİLKOKUL
KOCAELİİZMİTÇİĞDEMKANDEMİRKİMYA TEKNİKERİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
KONYAKARATAYMETİNÖRSİŞÇİORTAOKUL/LİSE
KONYAMERAMZÜLEYHATÜRKSEVEREV EMEKÇİSİİLKOKUL
KONYASELÇUKLUADENBABİRUSTAÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
KÜTAHYATAVŞANLIMURATDOĞANİŞÇİORTAOKUL/LİSE
MALATYABATTALGAZİMURATKARAİŞÇİORTAOKUL/LİSE
MALATYAYEŞİLYURTOKTAYÖZDEMİRİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
MANİSAŞEHZADELERDENİZKONDİLÖĞRENCİORTAOKUL/LİSE
MERSİNBOZYAZIOĞUZHANUSTAİŞÇİORTAOKUL/LİSE
MERSİNYENİŞEHİRGENÇERBAYKULİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
MUĞLABODRUMÖZGÜLTUZCUİLETİŞİM TASARIMCISIÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
MUĞLADATÇABÜŞRAALEMDAR DEVECİTURİZMCİ-AŞÇIÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
MUĞLAKAVAKLIDEREGÜLCANGÜZELORTAOKUL/LİSE
MUĞLAMARMARİSTANLASÖYLEMEZGÖRSEL İLETİŞİM TASARIMCISIÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
MUĞLAMENTEŞENAZMİYEKULAÇEMEKLİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
MUĞLAMİLASBADE DUDUTAKIMEĞİTMENORTAOKUL/LİSE
MUĞLAORTACANEZAKETÜNALEMEKLİORTAOKUL/LİSE
MUĞLASEYDİKEMERSOLMAZTOKAYEMEKLİORTAOKUL/LİSE
SAKARYAADAPAZARIELİFPARLA KURTAYBİYOLOGÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
SAKARYASERDİVANELİF AYŞEÖNCELHALKLA İLİŞKİLERÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
SAMSUNATAKUMAYŞEGÜLCİVİLİŞÇİORTAOKUL/LİSE
ŞANLIURFAEYYÜBİYEFADILGÜÇLÜİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
TEKİRDAĞÇERKEZKÖYERKAN ÖZGÜRMUTLUCANİŞLETMEÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
TEKİRDAĞMARMARAEREĞLİSİCANKORAYSÖYLEMEZZİRAAT MÜHENDİSİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
TOKATALMUSHEVAL DENİZBOĞAÖĞRENCİORTAOKUL/LİSE
TOKATARTOVABAHAR AYÇAOKÇUOĞLU GÖKSELSOSYOLOGÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
TOKATBAŞÇİFTLİKHÜSEYİNÖZDEMİRİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
TOKATERBAATÜNAYYAKARİŞÇİORTAOKUL/LİSE
TOKATPAZARALİ CEMTANSATIŞ YÖNETİCİSİORTAOKUL/LİSE
TOKATSULUSARAYÇAĞLAR SUATTURSUNTURİZMÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
TOKATYEŞİLYURTSEMRAYAVUZMODACIÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
TUNCELİHOZATATTİLABULUTÖĞRETMENÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
YALOVAÇİFTLİKKÖYCEMTANKUTAVUKATÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
YALOVAYALOVA MERKEZHASANKAZBEKKÜTÜPHANECİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ZONGULDAKEREĞLİCİHANGİRAMCAEMEKLİORTAOKUL/LİSE
2024 YEREL SEÇİMLERİBÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANI ADAYLARIMIZ
İl
Adı
Soyadı
Meslek
Eğitim Durumu
DENİZLİYAĞMURYALÇINAVUKATÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
GAZİANTEPÖMERATALAYEMEKLİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
KAYSERİSAMİKİRİKİŞÇİORTAOKUL/LİSE
KOCAELİMAHMUT HAKANKOÇAKSOSYOLOGÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
KONYABİLALORTAKALAYCIYÖNETİCİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
MALATYABURCUASLANİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ORDUSEMİHYILDIZAVUKATÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
SAKARYADİLEKKAÇAREĞİTMENÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
TRABZONSÜLEYMANHACIBEKTAŞOĞLUEMEKLİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
2024 YEREL SEÇİMLERİBELDE BELEDİYE BAŞKANI ADAYLARIMIZ
İl
İlçe
Belde
Adı
Soyadı
Meslek
Eğitim Durumu
ADIYAMANADIYAMAN MERKEZYAYLAKONAKHASANKARAKAYAEMEKLİORTAOKUL/LİSE
ÇANAKKALEAYVACIKKÜÇÜKKUYUHANDANDEMİRALPGAZETECİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ÇANAKKALEÇANAKKALE MERKEZKEPEZÜLKÜŞİMŞEK TUTAKPEYZAJ MİMARIÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
ERZİNCANERZİNCAN MERKEZÇAĞLAYANSAKİNEDOĞANİŞLETMECİORTAOKUL/LİSE
ERZİNCANERZİNCAN MERKEZMOLLAKÖYLÜTFİDOĞANEMEKLİORTAOKUL/LİSE
ERZİNCANÜZÜMLÜALTINBAŞAKSİNANPOLATBESİCİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
SİVASGEMEREKÇEPNİERHANPINARBAŞIİŞÇİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
TOKATALMUSAKARÇAY GÖRÜMLÜDURSUNKARACANEMEKLİORTAOKUL/LİSE
TOKATALMUSATAKÖYSERVETDURMUŞBELEDİYE BAŞKANIÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
TOKATALMUSKINIKEDİPKOŞARÖĞRETİM GÖREVLİSİÜNİVERSİTE/YÜKSEKOKUL
TOKATNİKSARYAZICIKAZİZGÖREMEKLİORTAOKUL/LİSE
.sec-heading{ text-align:center; margin: 18px auto 8px; }
.sec-heading h4{ margin:0; font-weight:800; letter-spacing:.02em; }
.sec-heading h2{ margin:.25rem 0 0; font-weight:900; line-height:1.25; }
.sep{ border:0; height:2px; background:linear-gradient(90deg,#eee, #e43442, #eee); margin:24px 0; }
.table-wrap{ overflow-x:auto; -webkit-overflow-scrolling:touch; margin: 10px 0 18px; border-radius:12px; border:1px solid #eee; }
.tbl{ width:100%; border-collapse:separate; border-spacing:0; font-size:15px; min-width:640px; background:#fff; }
.tbl thead th{
position:sticky; top:0; z-index:1;
background:#f7f7f9; color:#111; text-align:left;
padding:10px 12px; font-weight:800; border-bottom:1px solid #ececec;
}
.tbl tbody td{ padding:10px 12px; border-bottom:1px solid #f0f0f0; color:#111; }
.tbl tbody tr:nth-child(odd){ background:#fcfcfd; }
.tbl tbody tr:hover{ background:#f6f9ff; }
.tbl th:first-child, .tbl td:first-child{ border-left:0; }
.tbl th:last-child, .tbl td:last-child{ border-right:0; }
Yerel Seçimlerde Sosyalist Seçeneği Güçlendirmek İçin TİP’li Belediyelerin Yanında Olacağız!
Yayınlanma: 2024-03-26 11:53:00
Bizler, aldığı eğitim ve edindiği uzmanlıkları halkına ödenecek bir borç olarak gören insanlarız. Türkiye’nin umutsuzluğa teslim edilmeye çalışıldığı şu günlerde Türkiye İşçi Partisi’nin halkçı, kamucu, sosyalist belediyecilik programıyla geniş kesimlerde oluşturduğu heyecanı paylaşıyor, bütün birikimimizle emekçiler ve halk adına kazanılacak bu belediyelerin yanında olacağımızı beyan ediyoruz.
Büyükşehir, İl, İlçe ya da Belde olsun, ölçek fark etmeksizin emekçi sınıflar adına kazanılan her bir belediye halkın iradesini yansıtan bir odak olmanın yanında tüm topluma başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğini göstereceğimiz birer umut kenti olacaktır.
Aşağıda imzası bulunan bilim insanları, akademisyenler ve uzmanlar olarak, edindiğimiz tüm mesleki bilgi ve birikimi sosyalist belediyeciliğin güçlenmesi, hizmet ve çalışmaların başarıyla yürütülebilmesi için halkın hizmetine sunacağız. Teknik, mesleki ve teorik bilginin toplumsallaşması için gerekli araç ve yöntemleri yaratmak için çalışacağız. Kuracağımız danışma kurulları ile hem merkezi düzeyde hem de tek tek her bir belediye ölçeğinde mücadelenin parçası olacağız.
Örgütlü bir toplumun inşasında emeğimiz de bilgimiz de halkımıza aittir.
Halkçı, kamucu ve sosyalist yerel yönetimler için bir adım öne çıkıyor, TİP’li belediyelerin yanında olacağımızı belirtiyoruz.
İMZALAR:
Adem Özay (Elektronik ve Haberleşme Mühendisi)
Ahmet Burak Büyükcivelek (Şehir Plancı/Akademisyen)
Ali Ekber Doğan (Akademisyen)
Ali Rıza Güngen (Akademisyen)
Ali Yalçın Göymen Akademisyen)
Alper Çelikel (Akademisyen)
Alper Çavuşoğlu (Akademisyen)
Armağan Öztuksavul (Makina Mühendisi)
Asmin Nimet Singez (Eğitimci)
Asuman Yarkın (Y. Mimar / Şehir plancı)
Aydın Ataş (Eğitimci)
Aydin Doğan (Makine Mühendisi)
Ayşegül Arslan Aydın (Makina Mühendisi)
Ayten Polat Akkaya (İletişim Uzmanı)
Barış Alp Özden (Akademisyen)
Batuhan Çağrı Yapan (Deniz Biyoloğu)
Baver İnanç (Mimar)
Bilgehan Tuba Tiryaki (Kimya Y. Mühendisi)
Bilgi Alp (Elektrik-Elektronik Mühendisi)
Burak Daşdemir (Elektrik ve Elektronik Mühendisi)
Burak Yılmaz(Akademisyen)
Bünyamin Ercan (Metalürji Mühendisi)
Can Civelek(Makina Yüksek Mühendisi)
Cenk Saraçoğlu (Akademisyen)
Cevahir Mine Başaran (İnşaat mühendisi)
Cüneyt Göksu (Bilgisayar Yük. Mühendisi)
Çağatay Tarhan (Akademisyen)
Çiğdem Boz (Akademisyen)
Deniz Ay (Akademisyen)
Deniz Doğa Işık (Geomatik Mühendisi)
Deniz Öztürk (Y. Mimar)
Dilara Aydin (Hukukçu)
Ebru Işıklı (Araştırma)
Eda Kale Aviral (Mimar)
Ekim Arbatlı (Akademisyen)
Ekin Kaplan (Akademisyen)
Emre Kırmızıtaş (Halk Sağlığı/ Akademisyen)
Enver Dodanlı (Makina Mühendisi)
Erdal Topdemir (Makina Mühendisi)
Erhan Keleşoğlu (Akademisyen)
Erhan Lale (Enformatik Uzmanı)
Evrim Ulusan (Şehir Plancısı/ Akademisyen)
Ezgi Duman (Hukukçu/Akademisyen)
Faruk Ecevit (Makina Mühendisi)
Fatma Bozbeyoğlu Kaya (Jeoloji Mühendisi)
Fatma Eryıldız (Şehir Planlamacısı/Akademisyen)
Fatma Rana Arıbaş (Elektronik Mühendisi)
Ferhat Demir(Makina Mühendisi)
Feryal İlkova (Akademisyen)
Gürkan Emre Gürcanlı (Akademisyen)
H. Canberk Karaoğlan (Bilgisayar Mühendisi)
Hakan Güneş (Akademisyen)
Halil Akar (Makina Mühendisi)
Hamza Tığlay(Bilgisayar Mühendisi)
Harun Kılıçoğlu (Peyzaj Mimarı)
Hasan Aday (Harita ve Kadastro Mühendisi)
Hasan Cömert (Akademisyen)
Hasan Orsoy (Gıda Mühendisi)
Hayrettin Akbaş (Endüstri Mühendisi)
Helin Nur Güler (Uzman Sosyolog)
Hüseyin Demir (İç Mimar)
İbrahim Uğur Toprak (Gıda Mühendisi)
İkbal Lale (Arkeolog)
İlke Bereketli (Akademisyen)
İsmet Akça (Akademisyen)
İzzeddin Önder (Akademisyen)
Kerem Kurumlu (Kimyager)
M. Hazal Çakmak (Sosyal Bilimci)
Mahir Tuğcu (Makina Mühendisi)
Mehmet Remzi Çelik (Makina Mühendisi)
Meltem Çavdar (Mimar)
Meltem Kolgazi (Akademisyen)
Mert Külahcı (Elektrik Elektronik Mühendisi)
Murat Büyükyılmaz (Akademisyen)
Mustafa Kerem Yücetürk (Metalurji ve Malzeme Yük. Müh.)
Mustafa Müfit Tekeli(Makina Mühendisi)
Muzaffer Koç (Makina Mühendisi)
Namık Yüksel (Makina Mühendisi)
Nazır Kapusuz (Uzman İktisatçı)
Nurhan Altınakar (Çevre Mühendisi)
Olcay Gülşen (Uçak Mühendisi)
Onur Acaroğlu (Akademisyen)
Onur Sesigür (Akademisyen)
Orhan Mordoğan (Elektronik Mühendisi)
Osman Serhat Binatlı (İktisatçı)
Ömür Çınar Elçi (Akademisyen)
Özkan Esen (Makina Mühendisi)
Özlem Yılmaz (Biyolog)
Rahmi Ümit Bayrak (Mimar)
Remzi Dilli (Spor Eğitim Uzmanı)
Sarp Şekeroğlu (Çevre Mühendisi)
Sedat Yurtsever (Makina Mühendisi)
Selami Yılmaz (Mühendis)
Selim Çakmaklı (Akademisyen)
Semra Şenol (Mimar)
Serafettin Güner (Makina Y. Mühendisi)
Setanay Nurdan Çeçem (Gıda Mühendisi)
Sinan Yıldırmaz (Akademisyen)
Sinem Yıldız (Şehir Plancısı)
Talha Ayban (Endüstri Mühendisi)
Tezcan Durna (Akademisyen)
Toprak Erduvan (Mimar)
Uğur Gürbüz(Bilgisayar Mühendisi)
Utku Cankut Özkazanç (Elektronik Mühendisi)
Vedat Semiz (Akademisyen)
Volkan Şahin (Psikolog)
Yelda Erçandırlı (Akademisyen)
Yılmaz Doğan (Makina Mühendisi)
Y. Doğan Çetinkaya (Akademisyen)
Zafer Akay (Mimar)
Zühal Tarar (Gıda Mühendisi)
Zülfükar Özdoğan (Eğitim Araştırmacısı)
Basına ve Kamuoyuna
Yayınlanma: 2024-03-22 17:37:11
Değerli yurttaşlarımız,
31 Mart yerel seçimlerine yaklaştığımız bugünlerde Türkiye İşçi Partisi olarak, ülkenin dört bir yanında belediye başkanlıkları ve belediye meclis üyeliklerini kazanmak için çalışmalarımızı tüm hızıyla sürdürüyoruz.
Öncelikli seçim bölgelerimizden biri olan Hatay’da da üyelerimizin ve gönüllülerimizin emekleriyle gece gündüz demeden çalışıyoruz. Bununla birlikte geçtiğimiz günlerde asla tasvip etmeyeceğimiz ilişkiler içinde olması nedeniyle Büyükşehir Belediye Başkan Adayımızdan desteğimizi çektiğimizi ilan etmemizin ardından halkımızı Büyükşehir seçimlerindeki tutumumuza ilişkin belirsizlikte bırakmamak sorumluluğuyla gerekli açıklamaları yapmayı görev biliyoruz.
Türkiye İşçi Partisi olarak Hatay Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday göstermekteki politik hedefimizin arkasındayız. Deprem suçlarına bulaşmış, halkın çıkarını değil yalnızca kendi çıkarını gözeten, kişisel ve politik zaafiyet içindeki hiçbir adayı dün de desteklemedik, bugün de desteklemeyeceğiz. Yurttaşlarımıza farklı yüzlerde ama aynı zihniyette olan bu adaylara oy vermemelerini, daha önce de ittifak ortaklığı içinde olduğumuz Emek ve Özgürlük İttifakı partilerinden Hatay Büyükşehir Belediye Başkanı adayı gösteren partileri desteklemelerini öneriyoruz.
Hatay Büyükşehir Belediyesi seçiminde kazanan kim olursa olsun en büyük hedefimiz Büyükşehir Belediye Meclisi’nde Türkiye İşçi Partisi’nin temsiliyetini en yüksek seviyeye taşımaktır. Meclis’i düzen siyasetinin kirli oyunlarına alet etmeye, işçinin, emekçinin, kadının, gencin, depremzedelerin değil ihalecilerin, rantçı müteahhitlerin çıkarını gözetmeye çalışacaklara TİP belediye meclis üyesi grubuyla dur diyeceğiz. Hatay’ın güvenli ve hak ettiği biçimde yeniden inşası için var gücümüzle çalışacağız.
Hatay Büyükşehir Belediye Meclisi’nde TİP grubunu ilçe meclislerinden gelecek üyelerimiz oluşturacak. Güçlü bir TİP grubuyla hakkımızı savunmak için halkımızı Defne, Samandağ, Arsuz, Antakya ve İskenderun İlçe Belediye Meclisleri’nde partimizi desteklemeye ve en yüksek sayıda adayımızı İlçe Belediye Meclis Üyeleri olarak meclise göndermeye, İlçe Belediye Başkan Adaylarımıza oy vermeye ve son olarak, Hatay’ı garip ve mahsun bırakan merkezi ve yerel yönetimlerin karşısında değişimi başlatacağımız belediyeleri birlikte kazanmaya çağırıyoruz.
Türkiye İşçi Partisi Parti Meclisi
2024 Yerel Seçim Bildirgesi
Yayınlanma: 2024-03-05 10:56:00
Etiketler:
Bildirgeler
Deprem (Suçları) Raporu ( 2023)
Yayınlanma: 2024-03-01 20:10:00
Türkiye İşçi Partisi 2024 Yerel Seçim Bildirgesi
Yayınlanma: 2024-03-01 13:19:00
Ranta, talana ve yoksulluğa karşı HALKÇI, KAMUCU VE SOSYALİST BELEDİYECİLİK!
Barınma Raporu (2023)
Yayınlanma: 2024-02-29 08:06:00
Aşağıdaki Barınma Raporu, TİP'li Öğrenciler tarafından hazırlanmış olup değerlendirme ve politika önerilerini içermektedir.
Etiketler:
TİP’li Öğrenciler
Güncel Kadın Politikaları Metni
Yayınlanma: 2024-02-29 07:00:00
Etiketler:
TİP’li Kadınlar
Yaşamı Yeniden Üretebilen Kent ve Kır İçin İlkelerimiz ve Yol Haritamız
Yayınlanma: 2024-02-15 11:04:00
TİP Bilim Kurulu Kent ve Yerel Yönetimler Çalışma Grubu olarak hazırladığımız bu raporda amacımız, bir taraftan 1980’li yıllarda başlayan ve son 20 yılda giderek yoğunlaşan sermayenin emeğe ve doğaya saldırısını içeren neoliberal politikaların kentsel ve kırsal alanlarda yarattığı tahribatın bilançosunu çıkarmak, diğer taraftan da kır ve kentleri eko-sosyalist bakışla insanlar ve hayvanlar için yaşanabilir kılacak çözümler geliştirmektir. Bu hedeflere ulaşmanın yolunun üretim araçları ve faktörlerinin, toprağın ve emeğin özel mülkiyetten özgürleştirilerek meta-dışılaştırılarak toplumsallaştırılmasından, yani sosyalizmden geçtiğini biliyoruz.
Sosyalist bir iktidarın inşasını önceliklendiren sosyo-mekansal politika ve uygulamalara ihtiyacımız olduğu düşüncesiyle bu metni kaleme aldık. Söz konusu politika ve uygulamaları; neoliberalizmin mekandaki güncel-global somutlaşması olarak buldozer kentleşme, bunun yarattığı yerinden etme-el koyma-mülksüzleştirme-proleterleştirme süreçlerinin, kentsel yoksulluk ve sosyal-mekansal eşitsizliklerin sürekliliği, buldozer kentleşmeye karşı kentsel alanda boy veren sosyal mücadeleler, yapı işçisinden emekçileşen mimarına bu yoğun inşaat faaliyetlerinde istihdam edilen emekçilerin durumu gibi tartışma eksenleri ve doğal-kültürel müşterekler, müşterekleşme, özyönetim, sosyalist planlama, kent hakkı kavramları çerçevesinde geliştirdiğimizi belirtmek isteriz. Metnimizin sonundaysa, yaşam alanlarımızın sosyalizmin 21. yüzyıl dünyasındaki anti-kapitalist hareketlerin bir kısmını önceki cümlede andığımız değer-ilke ve tartışmalarıyla güncellenmiş ilkeleriyle yeniden inşası ve doğanın iyileştirilmesinde, partinin gelecekteki belediyecilik faaliyetlerine kılavuzluk edebilecek, geçiş süreci hedefleri ve bunlara ulaşmayı sağlayacak politika önerileri yer almaktadır.
Etiketler:
Bilim Kurulu
Biz TİP'teyiz, tek tip değiliz!
Yayınlanma: 2024-02-12 21:49:00
Kızılay Çadır Davası Savunmaları
Yayınlanma: 2024-02-10 13:15:00
Partimizin 87 üye ve yöneticisinin Kızılay’ın çadır satmasını protesto ettiği gerekçesiyle yargılandığı Kızılay Çadırları Davası’nın ilk duruşmasında yapılan savunmalarını buradan okuyabilirisniz.
Depremi de Suçluları da Unutmayacağız! Halk Saray’dan, Dayanışma Sadakadan Büyüktür!
Yayınlanma: 2024-02-05 18:43:55
Ülkemizin 11 kenti, 1 yıl önce bugün derin bir acıya uyandı. Kahramanmaraş merkezli depremlerde on binlerce yurttaşımızı yitirdik. Türkiye’nin en büyük gerçeği olan depremle yüzleşmek yerine ihmalkarlığı, rantçılığı, imar affını tercih eden iktidarın bize çıkardığı acı reçeteyle baş başa kaldık. Hüzün ve öfkeyle birbirimize ve dayanışmamıza sarıldık.
Saray iktidarı tarafından kaderine terk edilen depremzede yurttaşlarımıza uzanan tek el, halkın eliydi. Kimimiz cebindeki son parayı, kimimiz battaniyesini, kimimiz oyuncağını gönderdi. Yatları, katları, Sarayları olanlar yüz binlerce insana aylarca çadır gönderemedi, konteyner veremedi, ev inşa edemedi. Cumhurbaşkanı bir ihmalin değil bilinçli bir tercihin söz konusu olduğunu “yerel iktidar ile genel iktidar uyum halinde olmazsa hizmet gitmez” sözleriyle itiraf etti. Ana muhalefetin belediye başkanı ise “tek müsebbibi ben değilim” diyerek depremden önce yönettiği kenti tekrar yönetmeye aday oldu.
Soruyoruz, soracağız: Sorumlular kim? Suçlular kim?
Milyonlarca liralık deprem vergilerinin nereye harcandığını soruyoruz, soracağız.
Depremde devletin günlerce, haftalarca, aylarca nerede olduğunu soruyoruz, soracağız.
Televizyonlarda yapılan sadaka şovlarıyla toplanan milyarların nereye kaybolduğunu soruyoruz, soracağız.
Çıkarılan imar aflarına ve göz yumulan çürük binalara verilen ruhsatlara kimlerin imza attığını soruyoruz, soracağız.
Kızılay’ın nasıl çadır sattığını soracağız!
Yanıtlarını bildiğimiz bu soruları, suçluları unutturmamak için sormaya devam edeceğiz.
Ve Türkiye’ye reva görülen bu kara kaderi değiştireceğiz.
Depremin üzerinden 1 yıl geçmiş olmasına rağmen karşı karşıya kaldığımız tablo her şeyden daha açıklayıcı: Başta depremzedelere çadır satan dönemin Kızılay Başkanı Kerem Kınık ve Hatay’da yıkılan onlarca binaya ruhsat veren belediye başkanı Lütfü Savaş olmak üzere yetkililer hakkında tek bir soruşturma dahi açılmamışken, Hatay’ın seçilmiş milletvekili Can Atalay AYM’nin kararlarına uyulmayarak hapiste tutuluyor, çadır tüccarlarını ifşa etmek için sokağa çıkıp gözaltına alınan 87 Türkiye İşçi Partili ise 7 Şubat Çarşamba günü yargılanıyor.
Bu sorumsuzluk, bu arsızlık, bu pişkinlik değişecek. Türkiye bu zulme mahkum kalmayacak.
Ne halka yaşatılan acılar ne de halka karşı işlenen suçlar unutulacak.
Deprem enkazlarından nasıl dayanışma ile çıktıysak ülkeyi dönüştürdükleri enkazdan da aynı dayanışma ile çıkacağız.
Gerici Saldırılara Karşı Laikliği Savunacağız; Üniversitelerde ve Her Yerde!
Yayınlanma: 2024-01-25 10:31:53
Kadir Has Üniversitesi’nde çalışan akademisyen Zeliha Gizem Sayın ile bir grup öğrenci arasında yaşanan tartışma sonrasında Sayın, “ibadethaneye saygısızlık” bahanesiyle başta TÜGVA olmak üzere birtakım gerici unsurlar tarafından hedef gösterilmiş, ulusal düzeyde örgütlü bir manipülasyon ile akademisyen arkadaşımız bir linç kampanyasıyla tehdit edilmiştir.
Gerici saldırılara karşı laikliğin, provokasyonlara karşı çalışanının arkasında durması beklenen üniversite yönetimi ise ilk günden itibaren tehditlere ve hedef göstermelere karşı sessiz kalmış, TÜGVA’lıları üniversitede ağırlamış ve bunlarla yetinmeyip Zeliha Gizem Sayın hakkında soruşturma başlatmıştır.
Haksız biçimde üniversitedeki işinden edilmeye çalışılan ve gerici odaklar tarafından hedef gösterilen Zeliha Gizem Sayın hocamızın yanındayız. Üniversite yönetimine, bu yanlış tutumundan bir an önce geri dönmesi konusunda çağrı yapıyoruz.
Gerici kuşatmaya karşı laikliği, özgür üniversiteyi, eğitim ve bilim emekçilerinin haklarını savunmaya kararlılıkla devam edecek, güvencesizliğe ve yıldırma girişimlerine karşı hiçbir arkadaşımızı yalnız bırakmayacağız.
Türkiye İşçi Partisi Bilim Kurulu
Kaza Değil Katliam, Fıtrat Değil Cinayet!
Yayınlanma: 2024-01-15 14:40:23
Sultanbeyli'de çelik yapı malzemeleri üreten bir işyerinde çıkan yangın sebebiyle 3 işçi; 21 yaşındaki Murat Çolak, 18 yaşındaki Muhammed Şahin, 17 yaşındaki Fırat Karadağ yaşamını yitirdi. İşçilerin ailelerine ve tüm emekçi halkımıza baş sağlığı ile yaralılara acil şifalar diliyoruz.
İnsanca barınma koşullarının sağlanmadığı ucuz bir konteynerde gencecik bedenler can verdiler. Yangına konteynerlerde ısınamadıkları için kullandıkları elektrik sobası sebep oldu.
Geçmişi anımsayalım, anımsatalım: Fatih’te gündüz çalışıp akşam kaldıkları işyerinde çıkan yangında bir işçi; Dolapdere’de bir torna atölyesinde çalışan bir işçi, yine bir yangında bir başka işçi, Ankara’da 5 Suriyeli işçi mobilya atölyesinde yanarak yaşamını yitirmişti. Kaçak olarak çalıştırılan bir Afgan işçi, tekstil atölyesinde 3 işçi, ilkokul inşaatında bir gece bekçisi, tır şoförü bir diğer işçi… Hepsi ısınmak için yaktıkları sobadan sızan karbonmonoksit sonucu yaşamını yitirmişlerdi. İkitelli’de bir tornacı evi olmadığı için işyerinde kalan, Diyarbakır’da çalışmak için okulu bırakmak zorunda kalan bir çocuk işçi yangın sonucu aramızdan ayrılmıştı. Şu an bir AVM olan Marmara Park AVM aslında bir işçi mezarıydı; 2012 yılında inşaatı sürerken çadırda 11 işçi yanarak ölmüş, hemen ardından Ümraniye’de ise 4 işçi dar ve havasız konteynerde boğularak yaşamlarını yitirmişlerdi.
Tüm bu ölümlerin ortak nedeni kötü barınma koşulları ve bununla bağlantılı olarak ısınma sistemi, elektrik sistemiyle ilgili sorunlardır. İşçiler soğuk havada çadırda kalmakta, ısınmak için elektrik sobası yakmaktadır. Bir insan için gereken en az 12 metreküp havayı dahi işçiye sağlamayan konteynerler işçilere yaşam alanı olarak sunulmaktadır.
Derhal işçilerin barınma, ısınma sorunu çözülmelidir! Ruhsatsız, kaçak işyerleri derhal kapatılmalıdır! İşyerleri acil durumlara ve afetlere hazır hale getirilmelidir! Mevzuata uymayan işyerlerine yaptırım uygulanmalı, çalışma alanları İSİG yönetmelikleri kapsamında düzenli denetlenmelidir!
Türkiye İşçi Partisi tüm yurttaşlarımızla birlikte bu bilinçli işçi katliamının hesabını soracak, takipçisi olacaktır.
Bir işçinin daha iş cinayetinde katledilmemesi için elimizden ne geliyorsa yapacağız!
Kentsel Dönüşüm Yasası Olarak da Bilinen 6306 Sayılı Kanun'da Yapılan Değişiklikler İlgili Bilgi Notu
Yayınlanma: 2024-01-12 18:00:00
9 Kasım'da Resmi Gazetede yayımlanan, "6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun İle Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmündeki Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun'a" dair bilgi notumuz ve mücadele çağrımızdır..
Etiketler:
Toplumcu Mühendis, Mimar ve Şehir Plancıları Komisyonu
Örtülü İmar Affını Kabul Etmiyoruz!
Yayınlanma: 2024-01-08 15:23:16
12 Aralık 2023 tarihinde yayınlanan Resmi Gazete'de cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Antalya, Balıkesir, İstanbul, İzmir, Kütahya, Manisa, Muğla, Sivas, Trabzon ve Yozgat illerindeki bazı alanların orman sınırlarından çıkarıldığı duyurulmuştur.
Orman sınırları dışına çıkartılan yerlere ilişkin Resmi Gazete'ye ve parti üyelerimizin katkılarıyla hazırlanan uydu görüntülerine aşağıdaki linkten erişebilirsiniz:
https://drive.google.com/drive/folders/1ZAYhRKI55gHH4Es6h-DvicApEcwBzJEd?usp=sharing
Bu ilan gösteriyor ki, Marmara Adası'nda, Muğla Menteşe'de, Yozgat'ta, Sivas'ta orman vasıflı alanlar mermer ve taş ocağı faaliyetleri sebebiyle orman sınırlarından çıkarılmıştır.Ayrıca, ilan edilen alanların pek çoğu halihazırda orman sınırında yapılaşmaya göz yumulmuş olan alanların yasal altyapısını hazırlamak anlamına gelmektedir. Bu kararname, bir nevi "imar affı" aygıtı olarak çalışmıştır. Özellikle İstanbul'da söz konusu alanların, ormanlık alanı parça parça yediği görülmektedir.Kararnamenin dayandığı Orman Kanunu'nun EK 16. Maddesi 07/01/2021 tarihinde yürürlüğe girmiş ve bu yönetmelik kapsamında;
Orman sınırları dışına çıkarılabilecek yerler Madde 5'te;"Sınırları Cumhurbaşkanınca belirlenecek aşağıdaki yerler, bu Yönetmelik kapsamında orman sınırları dışına çıkarılabilir:
a) Tarım ve Orman Bakanlığınca, bilim ve fen bakımından orman olarak muhafazasında hiçbir yarar görülmeyen ve tarım alanına dönüştürülmesi de mümkün olmayan yerler.b) 7139 sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 28/4/2018 tarihi itibari ile üzerinde yerleşim yeri bulunan yerler.c) Yerleşim yeri oluşturulması uygun olan taşlık, kayalık, verimsiz ve fiilen orman vasfı taşımayan yerler." olarak tanımlanmıştır.
İmar barışı ile, ek yönetmeliklerle kaçak ve orman vasıflı alanda yapılaşma engellenmekten çok onlara yasal statü kazandıran düzenlemeler olmuştur. Orman vasıflı alanlardan taş ocağı, maden faaliyeti, enerji yatırımları için kolayca vazgeçilmesinin zemini kurulmuştur.
Orman Kanunu'nun EK 16. Maddesi ile imarın ve talanın önünün açılmasını kabul etmiyoruz.
Basının ve tüm yurttaşlarımızın bilgisine sunarız.
TİP Kent ve Ekoloji Bürosu
Yargı Darbesine Karşı Mücadele Edeceğiz!
Yayınlanma: 2024-01-04 11:43:54
Türkiye İşçi Partisi Merkez Yürütme Kurulu ve Parti Meclisi, Yargıtay 3. Dairesi’nin Can Atalay hakkında Anayasa’ya karşı yargı darbesi niteliğindeki kararının ardından toplanarak aşağıdaki kararları almıştır:
1- Türkiye İşçi Partisi, halk iradesinin yok sayılmasını, Anayasa’nın açık hükümlerinin ve Anayasa Mahkemesi’nin kararlarının tanınmamasını, halkın vekillerinin veya siyasi görüşleri nedeniyle yurttaşlarımızın tutsak edilmesini kabul etmeyecektir. Zorbaca uygulamalar normalleştirilemez, Türkiye’nin bir diktatörlüğe dönüşmesine seyirci kalınamaz, kalmayacağız. Yargı darbesine karşı tüm ülke sathında kararlıkla ve kitlesel şekilde mücadele edeceğiz.
2- Tüm muhalefet güçlerinin ve yurttaşlarımızın, siyasi parti, demokratik kitle örgütleri ve hukuk örgütlerinin Anayasa darbesine dur demek üzere, Adalet ve Özgürlük talebiyle bir araya geleceği ortak bir demokrasi kürsüsünün yaratılması için çalışmalar başlatılmıştır.
3- TBMM Genel Kurulu’nun en kısa sürede, Anayasa darbesine karşı olağanüstü toplantıya çağrılması için muhalefet partileri ve Meclis Başkanlığı ile temasa geçilmiştir.
4- Anayasa’yı ayaklar altına almaya cüret eden Yargıtay üyeleri, onları bu darbeci eylemlerinde teşvik eden Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi yöneticileri hakkında suç duyurusunda bulunulacaktır.
Yaşamak İçin Sosyalizm
Yayınlanma: 2024-01-01 07:45:00
Genel Başkanımızın kitabı, Yaşamak İçin Sosyalizm’i buradan okuyabilirsiniz.
Can Atalay Derhal Serbest Bırakılsın!
Yayınlanma: 2023-12-21 12:13:59
Anayasa Mahkemesi, Hatay milletvekilimiz Can Atalay’ın başvurusu hakkında “seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı” ve “kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı” ile “Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru hakkının” ikinci kez ihlal edildiğine ve tahliyesine hükmetti. Bu kararın anlamı Can Atalay’ın milletvekili olarak Silivri Cezaevinde 221 gündür tutuklu ya da hükümlü olarak değil siyasi esir olarak tutulduğunun tescillenmesidir.
Anayasanın 153. maddesi uyarınca Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. Gelinen noktada hukuki bir tartışmanın kalmadığı bir kez daha ortaya çıkmıştır. Şimdi yapılması gereken tek şey tahliye kararının uygulanarak Can Atalay’ın serbest bırakılmasıdır.
Başta İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin hakimleri olmak üzere tüm yargı mensuplarına, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmasının zorunlu olduğunu ve farklı yönde verilecek her türlü kararın suç teşkil edeceğini bir kez daha hatırlatıyoruz.
Hatay halkının iradesi olan milletvekilimizin özgürlüğü bir dakika daha gasp edilmemeli ve Can Atalay derhal serbest bırakılmalıdır.
3 Aralık Raporu (2023)
Yayınlanma: 2023-12-05 17:15:00
Sizler, ayakları, gözleri, kulakları, dili ve zihni olan, kendine normal diyenler, sokakta, okulda, işyerinde, kültür sanat merkezlerinde, toplu ulaşımda, apartmanlarda, sitelerde, her yerde bulunuyorsunuz. Her şekilde normalleştirdiğiniz yaşam tarzınıza göre dizayn ettiğiniz toplum dediğiniz yapının bir parçası olan bizlerin, engellilerin, hastaların, göremeyen, duyamayan, yürüyemeyen, yatalak olanların, yaşlı, sakat, özürlü, rahatsız, günahkar, toplumun yükü ve görünmeyen engelliler olarak kabul edilen nüfusun, yani yüzde 12'lik kesiminin sokaklara, okullara, iş yerlerine, sizin olduğunuz her alana girmesinden neden bu kadar korkuyorsunuz? Neden engellileri eşit yurttaş olarak görmemek için çabalıyorsunuz? Çünkü, eğer en az 5 milyon engellinin kamu-toplum hayatına katılımı sağlıklı bir şekilde sağlansaydı, her gün engellilerin kamusal hayata katılımındaki engellere şahit olacaktık. Her gün sokakta ve her yerde yaşamı bizim için değiştirmek ve yaşanılır kılmak zorunda olduğunuzu anlayacaktınız. İşte görmek ve duymak zorunda olmadığınız durum budur.
Görünür ya da görünmez olsun, fiziksel, duyusal ve zihinsel engeller koyup, nüfusu sayarken, vergi isterken, ceza verirken, içinde yer aldığımızı unutmayan ama bu toplumda kaç milyon kişi olduğumuzu bile merak etmeyen sizlere bu farkındalık gününde birkaç şey söylemek isteriz. Kendi dünyanızda yaşayan siz normaller, birçoğumuzun karşılaştığı zorlukların, engellerin ya da tehditlerin ne kadarının farkındasınız?
Bu hafta, bir yargı kararıyla bir bakımevinde kalmak zorunda bırakılan otistik Sinan’a bakım verenleri tarafından darp, şiddet ve eziyet edilmesinin bedelinin 2700 TL olduğuna karar verildi. Oysa bakım evinin sorumluluğu, Sinan’a eşit, erişilebilir ve güvenli bir ortam sunmaktı. Gelin hep beraber yargının Sinan’a yapılanlar karşısında bakım verenine verdiği bu cezayla, 2700 lirayla anlatılmak istenenin ne olduğunu anlamaya çalışalım. Hukuk; 2700 TL ceza verirken ne demek istemiştir ? ; diyelim engelli, yaşlı, bakıma ve rehabilitasyona ihtiyaç duyan bir çocuğunuz, yakınınız, akrabanız olsun. Siz eşit, erişilebilir, güvenilir ve yaşam hakkına uygun eğitim, tedavi ve terapi alsın diye resmi kurumlarımıza onu getirdiğinizde, biz burada onlara bakamadığımızda, ihtiyaçlarını karşılamakta ya da onları anlamakta zorladığımızda, onlara gücümüz yetemediğinde onlara eziyet edebilir ve şiddete uygulayabiliriz. Bunlar da görev ihmaline girmez, haksız bir güç ve nitelikli bir şiddet, yaşam hakkını ihlale girmez. Basit bir vukuata girer ki bunun cezası 2700 TL'dir.
Ayrıca biz resmi kurum olarak personelimizin daha nitelikli eğitim alması için kaynak ayırmayacağız, gereken caydırıcı önlemleri almayacağız, konunun uzmanlarından hizmet almayacağız. Engelli bakım ve rehabilitasyon hizmetlerinin neden iyileştirilmesi gerektiğini düşünmeyeceğiz. Herhangi bir ihmal, istismar, travma gibi konularda sadece küçük meblağlı para cezası ödeyerek yaşantımıza devam edeceğiz. Bizim elimizden bu gelir, bize güvenmeyin, bizim personelimiz böyle. Şükredin ki bu kadar yer var, açtık sizler için, en azından verdiğimizle yetinin. Şükredin, minnet edin.
Yani engellilik meselesi, tıpkı ekonomi, ekoloji, toplumsal cinsiyet, dış politika, kimlik gibi konular gibi ana başlıklardan biri olması gerekirken neden olamıyor anladınız mı? Çünkü, 2700 liralık bir karşılığı olan bir durumdan bahsediyoruz.
Peki sadece bu kadar mı? İktidarın marifet bilip övündüğü sosyal yardımların enflasyon ve yaşam karşısında cep harçlığına dönüştüğü, atama bekleyen binlerce engellinin her seferinde oyalandığı, bakım evlerinde canından olanların hesabını sormak için kimsenin kılını kıpırdatmadığı, komşusu gürültü yapıyor diye evinden çıkarıldığı, hatta öldürüldüğü bir yılın daha sonunda iktidara, yasaların engelli haklarını gözetmekle sorumlu kıldığı bakanlarına ve ihmalleriyle her engellinin yaşamını her gün zorlaştıran yetkililere sesleniyoruz:
Biz kutlanacak bir şey göremiyoruz.
Toplumumuzda önemli bir kesim, engellileri hala acınacak ve yardım edilmesi gereken ihtiyaç sahipleri olarak görüyor ve sadece özel günlerde sosyal medya paylaşımlarıyla hatırlıyor. Sağlamcı nüfus, engellilik durumuna yabancılaşmış bir şekilde dışarıdan bakmayı tercih ediyor. Şehirlerimiz, okullarımız, işyerlerimiz engellilere uygun şekilde dizayn edilmediği için, iş ve sosyal aktivite imkanı bulamayan engelli bireyler, zamanlarının büyük bir kısmını evlerinde dışa bağımlı ve üretimden kopuk, belki de işe yaramazlık duygusuyla, etkisiz, pasif alıcılar olarak geçiriyorlar. Kapitalist neoliberal politik ortamlarda yardımsever-iyiliksever-hayırsever düşünceli sağlamların kendilerini avuttukları vicdan mastürbasyonlarının hedefine maruz kalıyorlar. Nörotipiklerin kendilerine gösterdiği gereksiz-abartılı minnet ve şefkate maruz bırakılıyorlar.
Hal böyleyken savaş, doğal afet vb. kriz, tehlike ve tehdit anlarında en çok zarar gören kesimlerin başında engelliler geliyor. Engelli çocuklar, engelli kadınlar, engelli yaşlılar en çok unutulan, mağdur edilen, yaşam hakları unutulan büyük sorunlar yaşayan büyük bir azınlıktır. Barınma, sağlık, yaşam, güvenlik ihtiyacı engelliler için birçok sorunla birlikte daha da elzem bir duruma dönüşüyor. Deprem ve diğer riskler, felaketler engelliler için daha çok korku, daha çok kaygı ve daha çok sorun teşkil ediyor. Erişim problemlerinin daha ciddi bir hale geldiği ülkemizde artan sorunlarla sorunlar da gittikçe katmerleşiyor. Hatay örneği hala canımızı acıtmaya devam ediyor. Ama kimin umurunda? Bizim…
Deprem bölgemizde kaç engellinin bulunduğunu, kayıp olduğunu, öldüğünü, yaşam-barınma-tedavi olanaklarından nasıl mahrum edildiğini biliyor muyuz? Savaş, afet ve benzeri kriz anlarında engellilerin yasalar ile tanınmış haklarını kullanmalarını güvenceye alan merkezi kurumlarımız var mı? Dünya genelinde çatışmalar hem ülkelerdeki engelli sayısını arttırıyor hem de engellilerin çatışma anlarında daha çok risk altında kalmasına yol açıyor. Bu konuya yönelik ülkemizde ne yapılıyor? Biz söyleyelim, hiç!
Engelli insanların sayısı da artmaya devam ediyor: Gerek doğumda gerekse doğum sonrasında, yol veya ev kazalarında, hatta bazı hastalıklara zamanında ve gereken müdahalede bulunulmadığında, savaş, afet durumlarında, birçok vatandaşımız her yıl çoklu engellilik olgusuyla yüzleşiyor.
Şöyle bir sokağa çıktığınızda, kaldırımlar hareket kabiliyeti kısıtlı insanlar için geçilmezdir, ve binalar hala engelli insanların kültürel, profesyonel ve demokratik hayata tam erişimini sağlamamaktadır. Kamusal alanlar hala kapsayıcı değil, İstihdam açısından, uyarlanmış engelli çalışanlara geçici/uzun süreli istihdam sunan sosyal ekonomi girişimleri yoktur. Şirketler, engelli insanların çalışabilmesi için gerekli düzenlemeleri yapmamaktadır. Gün geçtikçe artan yaşam pahalılığı nedeniyle oturulabilir ve erişilebilir evlere ulaşmak imkansız hale gelmektedir. Uygun fiyatlı ve erişilebilir konut eksikliği vardır, iş bulmak son derece zordur ve sosyal yardımlar geçinmek için çok düşüktür.
Engellilik, etkilenen kişilerin bireysel bir özelliği değildir. Tıbbileştirilmiş ve rehabilite edici bir vizyonun merkeze alındığı bir sosyal ortamda meseleyi yardım, bahşiş ve birkaç basit iyileştirmeyle halledeceğinizi düşünürsünüz. Engellilik ne bir hastalıktır ne de tedavi edilebilir bir rahatsızlıktır. Ne suç ne de günahtır. Engellilik, politik bir meseledir. Uygun olmayan fiziksel, sosyal, ekonomik ve politik ortam ve ilişkilerden kaynaklanan sorunların merkezde olduğu yaklaşımlar bütünüdür. Engellilikle ilgili siyasi partilerin duruma baktığımızda ne görüyoruz peki ?
Diğer partilerin programlarına baktığımızda, engellilik politikası adı altında "hepsinin tek bir parti olduğu" bir başlık görüyoruz. Seçim bildirgelerinde sıkça rastlanan, ancak genellikle birkaç sayfayı geçmeyen, engellilere yönelik geleceksiz vaatler, kutlamalar, ah-vah ve şükür arasında sıkıştırılan minnettarlıklar göze çarpıyor. Partilerin tüm engellilik metinleri, engellilerin temel sorunlarının ana kaynağının sınıfsal eşitsizlikler, politik-toplumsal sağlamcılık ideolojisi, tecrit, sistematik ayrımcılık gibi esas sorunlara karşı bir çözüm sunmadığı bilinmelidir.
Tecrit, soyutlama, ayrı tutma veya ayırma anlamına gelir. Siyasi partilerin neredeyse istisnasız bir şekilde engelliler üzerinde yaptığı, soyutlama ve ayrı tutma üzerine inşa edilen bir söylem olduğunu görmekteyiz. Kağıt üzerinde demokratik ve kapsayıcı haklar tanımlansa da, bu haklar uygulanmadığı için engelliler tecrit altındadır. Evde bakım dışında nöro-çeşitli ve zihinsel, fiziksel engelli kişilere "bakım evlerinde" şiddet ve tecrit uygulandığına dair açık suç olan durumlar mevcuttur.
Salt fiziksel bir mekanla sınırlamanın ötesinde, dilde, edebiyatta, sanatta, medyada ve siyasette "görülmemek, duyulmamak, anlaşılmamak" engelli nüfusun maruz kaldığı sistematik bir tecrittir. Türkiye'de siyaset yapan herhangi bir parti, 10 milyon engelliyi ve ailesini yok sayan bir politika izlemek suretiyle, kitlesel bir tecridin derinleşmesine hizmet etmektedir.
Engelliler, evinin bir sokak ötesine gidemediği bir toplumsal düzende yaşayan bir topluluktur ve bu durum bir tür tecritin üzerine konuşulması gereken bir konudur. Türkiye'de cezaevlerinde olan hükümlü ve tutuklu sayısı 100 bin civarında iken, evde bakım desteği verilen engelli sayısı 600 bin kişi civarındadır. Tüm partilerin "engellilik" konusunda politikaları olduğunu iddia etmelerine rağmen, hangisinin iktidarda olursa olsun, mevcut yaklaşımın engelliler için özerk, bağımsız ve insan onuruna yakışır bir yaşam kurabileceği tartışmalıdır.
Parti programlarında engelliliğe ilişkin kapsamlı bir tanımlama ve çözüm politikasının sunulmaması, "engellilik sorununun engelli bireyin bedenine ilişkin bir konu olarak ele alınması" ve "çözüm için sosyal yardım/rehabilitasyon olarak özetlenebilecek sığ yaklaşımın aşılmaması," engellilik alanında ele alınması gereken en temel meselelerdir. 10 milyon engelli ve ailesinin temel sorunları ve bu sorunlara ilişkin çözüm önerileri bu dar çerçevede ele alındıkça, engelliler ve aileleri kendi seçim gücünün farkında olmayacaktır; hak temellilikten yoksun ele alınan yaklaşımlarla bir arpa boyu ilerlemeyen sorunlarla boğuşmayı sürdürecektir. Mevcut haliyle engellilerin temel yurttaşlık haklarını tam olarak ve kendi pratiği ile tutarlı bir şekilde savunan, ne yazık ki, tek bir parti yoktur. Engelli seçmenler, "sağlamcı kötü siyasi partiler içerisinde daha az kötü olanı" seçmek zorunda bırakılmaktadır. Örneğin, 2005’te çıkarılan engelliler yasası gereğince uygulanması gereken erişilebilirlik mevzuatı 2024 yılına kadar ertelenerek uygulanmamıştır. Neden?
Sağlamcı politikalar ve politikacılar için engelli hakları öncelikli değildir. Buna dair sayısız deneyim yaşamalarına rağmen engelli toplulukları neden hala sağlamcı politikacıların karar alma süreçlerinde karar vermelerini beklemekte veya engelliler adına karar almalarına razı olmaktadırlar. Bu da bir başka sorundur.
Örneğin, sağlamcı bir belediye başkanı "'Biz' engellilerin elinden tutar götürürüz, her yol bitti engelli kaldı" diyebilir. Sağlamcı bir akademisyen enflasyon üzerinde "sözde bilimsel" bir açıklama yapmaya çalışırken "engelli çocukcağız" örneği verebilir. Sağlamcı bir bakan; "Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz. Para kazanıyorsun değil mi? Hadi bakalım" diyebilir.
Engellilerin maruz bırakıldığı ayrımcılık sağlık, eğitim, istihdam hizmetlerinden yararlanmalarını engellediğinden siyasette, ekonomi yönetiminde, medyada engelli temsili neredeyse sembolik düzeydedir. Bu alanlarda egemen olan sağlamcı ve ayrımcı dilin fark edilmesi ve terk edilmesi için kapsamlı politikalar uzun süredir uygulanmayı bekliyor.
Ülkede 10 milyon engelli yurttaş varken, ideolojik yelpazedeki yerinden bağımsız olarak siyasi partilerin; İl-İlçe yönetimlerinde, Parti meclislerinde, Genel başkan ve Genel başkan yardımcıları arasında, MYK/MKYK kurullarında, Parti komisyonlarında, Seçime hazırlık komisyonlarında, Danışma(n) Kurullarında kaç "tane" engelli var? Ya da Milletvekili, belediye başkanı adayı?
Engellilik meselesini sadece "merkezi engelli komisyonlarına bırakan" onların da yerel ve bölgesel örgütlenmeleri için hiçbir kaynak ve kadro ayırmayan, hatta merkezi engelliler komisyonu olmayan tüm siyasi partiler bu ülkede 10 milyon engelli için bağımsız bir yaşam, eşit yurttaşlık temelinde erişilebilir ve engelsiz yaşam önerebilir mi?
Engelliliğe ilişkin hayati sorunlar ve hak ihlalleri her gün yaşanırken, kamu hizmetlerinde her gün erişilebilirlik sorunları varken 10-16 Mayıs Engelliler Haftasında veya 3 Aralık Dünya Engelliler gününde sosyal medyadan mesajla, bir panel veya konferansla, bir açıklamayla engellilik sorunlarını geçiştirmek çözüme katkı sunmuyor. Siyasi partilerin biz dahil bu konuda sınıfta kaldığını görme ve eleştirel bir yaklaşımla yol haritası çıkarma zamanıdır.
Özellikle engelli oylarını yoğun şekilde alarak, onları bakım parasına mecbur eden, evlerinde tecrit halinde yaşamalarına uygun politikalar üreten iktidar, emekçilerin, yoksulların, kadınların, gençlerin iktidarı değildir. Bu iktidar, bütün varını yokunu Türkiye'deki bir avuç para babasını daha zengin kılmaya, servetlerine servet katmaya odaklanmıştır. Aynı şekilde, engelli yurttaşlarımızın bakım, iş, yaşam haklarını daha da fakirleştirmek, eve kapatmak, tecridi genişletmek, zorunlu niteliksiz kurum ve merkezleriyle iç içe yaşamaya mecbur etmek, sadece başka alanlarda olduğu gibi, engelli yurttaşları bir sömürü aracı olarak gören bir zihniyete sahiptir. Onları hazır oy olarak manipüle ettikleri bir azınlık olarak görmektedir. Temel mesele, bir zihniyet değişikliği, bir program değişikliği, köklü bir değişiklik problemdir.
İktidar ve onunla benzer ideolojide duran partiler, engellilik alanında esaslı, özgürleştiren ve bağımsız bir yaşam ideali sunan bir politika yapacaklarsa ve tecrit altındaki milyonlarca engelliyi, aileleri ile birlikte tüm yaşam alanlarına dahil edeceklerse, öncelikle yapmaları gerekenleri görmeli ve engelli emeği ve özgürlükleri yok sayılmayan eşitlikçi bir siyasetin özneleri olmalarına teşvik etmelidir.
Engelli yurttaşlar için temel haklar ve kamu hizmetleri için yapılacaklar listesi bellidir. Bu konuda BM Engelli Hakları Bildirgesi'nin sunduğu çerçeve ve Engelli Hakları Hareketi'nin hafızası güçlüdür. Engellilerin gerçek ihtiyaç ve politikalarını yerine getirmeden engelliler için hazırlanacak tüm seçim bildirgeleri “nutuk atma” niteliğindedir. Engelli kamuoyunun yıllardır dinlediği ve uygulanmayan nutuklara dur deme vakti gelmiştir.
Bizim en temel haklarımızı almak için ne yalvarmaya ne de bu haklar verildiğinde minnet etmeye ihtiyacımız var. Talep ettiğimiz şey, hiç kimsenin yardımı olmadan eşit yurttaşlığı temin etmek ve bunun için zaten yapılması gerekenler defalarca ortaya koyulmuşken, bunu yapmakla sorumlu olanların bize eşit yurttaşlık hakkımıza erişimimizi engellemekten vazgeçmeleridir.
Yani HASSASİYET DEĞİL, EŞİT YURTTAŞLIK HAKLARI İSTİYORUZ.
Şu an Türkiye’deki aileleriyle birlikte ortalama 10 milyon insanın eğitime, istihdama, kamusal hayata, en gündelik haklarına erişememesinin sebebi, bu fiziksel engel hali doğadan gelen bir durum değildir; Türkiye'nin kaynaklarının birilerinin lükslerine peşkeş çekilmesi sebebiyle engellilerin haklarının sağlanmasına harcanmamasıdır. Eğer biz eğitime ulaşamıyorsak, eşit yurttaşlar olarak yaşayamıyorsak bunun sorumlusu yine bu ülkeyi yönetenlerdir, iktidardır. Sömürüyü derinleştiren ve halkın kaynaklarını halkın çıkarları ve yaşamı için kullanmayanlardır.
Partimizin kapsayıcı, eşit, erişilebilir, engelsiz bir parti olma mücadelesine engellilerin devrimci mücadelemizin bir parçası olduğunu unutmadan, Türkiye İşçi Partili engelliler olarak; minnet etmeme, eve kapanmama ve hayatın her alanında var olma inadı ve kararlılığıyla omuz omuza olduğumuzu söylemek isteriz.
Geçen yıllarda tekrarladığımız gibi; çağrımız, başkaları gibi düşünmüyorken de, görmeden de, işitmeden de bu dünyanın kavranıp bu hayatın yaşanabileceğinde inat eden tüm engellilere. "Senin Yerin Burası" diyoruz. Gel… Tüm engelli dostlarımızı, bu hayatı başkalarının bahşettiği kadar yaşayalım isteyenlerin, önümüze koydukları engelleri de birlikte aşacak şekilde, bu normalleştirilmiş minnet etme haline karşı Türkiye İşçi Partisi saflarında mücadele etmeye davet ediyoruz.
Bizim hedefimiz, şartlarımızı iyileştirmek, eve kapandığımız halde hayatta kalabilmek değil. Bir kez daha yüksek sesle söylüyoruz ve diyoruz ki dahil edildiğimiz daha kapsayıcı, daha özgürleştirici ve demokratik bir toplum istiyoruz. Toplum hayatına katılmak, istediğimiz ve uygun şartlarda eğitim alabilmek, çalışabilmek, kendi hayatımızı kazanabilmek, sokaklarının, binalarının, okullarının tüm mekanlarının erişilebilir olduğu bir ülkede eşit yurttaşlar olarak insan onuruna uygun bir hayat sürebilmek istiyoruz.
Bunun mümkün olduğunu, bunu elde edebileceğimizi, bunun önündeki engelin de kendi engelimiz değil mevcut yöneticilerin tasarrufları, kaçındıkları politikalar ve kamu politikaları önündeki ciddi sınıfsal çıkarları olduğunu biliyoruz. Doğru ve gerçekçi politikaların üzerine çalışıyoruz. Hep birlikte mücadele edip, bu ülkeyi değiştirip erişilebilir bir partiyi ve sonrasında da yaşanabilir bir Türkiye’yi kuracağız.
Engelliler Komisyonu Olarak Engelliler adına TALEP ETTİKLERİMİZ
-HER YERDE ERİŞİLEBİLİRLİĞİ GARANTİ ALTINA ALMAK
-TAM VE TÜM EŞİT YURTTAŞLIK
-SAVAŞ, DEPREM, AFET VE TRAVMATİK OLAYLARDA BAKIM GARANTİSİ VE MAKUL GELİR
-ANA AKIM İSTİHDAMA ERİŞİMİN TEŞVİK EDİLMESİ, İŞ HAKKININ GARANTİ ALTINA ALINMASI
-UYARLANMIŞ ÇEVRE, HAREKET EDEBİLİRLİK GARANTİSİ VE ERİŞİLEBİLİR HİZMETLER
-KAPSAYICI EĞİTİM VE EĞİTİM HAKKININ SAĞLANMASI / KAPSAYICI SAĞLIK / ULAŞIM / TOPLUM ve YEREL HİZMETLER
-GÜNLÜK DESTEK İHTİYAÇLARINA CEVAP VERİLMESİ
-SOSYAL HAKLARA VE İNSANCA BİR YAŞAMA ERİŞİMİ SAĞLAMAK
-GÖRÜNMEZ ENGELLERİN TANINMASI
-HERKES İÇİN SAYGINLIK VE OTONOMİ
-ÖZEL HAYATA SAYGI
Türkiye İşçi Partisi Engelli Komisyonu - 3 Aralık 2023
Etiketler:
Engelli Hakları Komisyonu
Suç İşlemeyi Bırakın, Anayasa Mahkemesi Kararını Uygulayın!
Yayınlanma: 2023-11-07 12:10:33
Hatay Milletvekilimiz Can Atalay 177 gündür Silivri’de esir tutuluyor. Hukuk tanımaz mahkemelerce verilen ceza ve tutuklama kararları sonrasında 25 Ekim 2023 tarihinde Anayasa Mahkemesince Can Atalay hakkındaki karar değerlendirilerek “seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkı” ile “kişi hürriyeti ve güvenliği haklarının” ihlal edildiğine, yeniden yargılama yapılarak tahliye edilmesine karar verilmiştir. Anayasa Mahkemesi kararı 13 gündür uygulanmamakta ve dosya sürüncemeye bırakılmaya çalışılmaktadır. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi günlerce dosyayı elinde tuttuktan sonra “yetkisiz” olduğunu fark edip dosyayı Yargıtay 3. Ceza Dairesi’ne göndermiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan mütalaa ise Anayasa Mahkemesi’nin açık ve net ihlal kararı karşısında hukuken hiçbir dayanağı kalmayan yargı içerisindeki bir kliğin muhtırası niteliğindedir. Bu görüşü kaleme alanlar ülkenin Anayasasını ve Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımadıklarını ilan etmişlerdir. Anayasal düzene karşı suç işleyenler, Anayasayı ve mahkeme kararlarını tanımadığını ilan eden hakim ve savcıların bizatihi kendisidir.
Söz konusu mütalaayı hazırlayanlar Türkiye Cumhuriyeti Anayasasını değil İngiltere ve ABD Anayasalarını dayanak aldıklarını itiraf etmişlerdir. Her fırsatta “dış güçler” safsatasını dile getirerek muhalifleri suçlayan zihniyetin bilakis kendi referanslarının ABD ve İngiltere Anayasaları olduğu ortaya çıkmıştır. Ülkemiz yüz yıl önce İngiliz işgali altındayken dahi İngiltere Anayasası uygulanmamışken bugünkü iradenin bunu açıkça dile getirmiş olması kimlerin “dış güçlere” yaslandığını açıkça ortaya koymaktadır.
Milletvekilimiz Can Atalay ile ilgili karar verecek olanlara çağrımız Anayasa Mahkemesi kararını derhal uygulayarak tahliye kararı vermeleridir. Aksi halde mahkeme kararlarını uygulamamanın suç olduğunu, suç işleyenlerin ise er ya da geç tarafsız ve bağımsız yargı önünde hesap vereceklerini hatırlatırız.
İkinci Yüzyıl Bildirgesi: Cumhuriyet Emekle Özgürleşecek
Yayınlanma: 2023-10-28 15:03:00
Bugün cumhuriyetin resmen ilanının 100. yılı.
Bundan tam 100 yıl önce, bu ülkenin insanları bir Saray’ın, bir sülalenin keyfi yönetimine, yobazlığın saltanatına son verdi ve cumhuriyeti kurdu. Bir hanedanın varlığı devam etsin diye yoksul halk çocuklarını savaştan savaşa sürükleyen, halklar arasında düşmanlık yaratıp onları birbirine kırdırtan çürümüş bir imparatorluğa karşı verilmiş özgürlük mücadelesinin adıdır cumhuriyet.
Bu tarihi atılımla gurur duyuyoruz.
Cumhuriyet, sadece Saray’ın egemenliğine değil aynı zamanda emperyalist paylaşım politikalarının kurbanı edilmek istenen ülkemizin işgaline ve onunla kol kola giren işbirlikçi gericilere karşı Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde sergilenen cesur ve inatçı bir direnişin ürünüdür.
Bu tarihi direnişle gurur duyuyoruz.
Bugün hala birbirimize “yurttaş” diyebiliyor yurttaşlık bilinci ile en temel haklarımızı çöpe atmaya çalışanlara karşı azimle ve inatla kafa tutuyorsak bu, yüz yıl boyunca emekçilerin, gençlerin, kadınların, aydınların, bu ülkenin ilerici ve mücadeleci insanlarının tarihimize bıraktığı izler sayesindedir. İnadımız da umudumuz da onların verdikleri özgürlük ve eşitlik mücadelesinden ilham almaktadır.
Bu izlerle 100 yıldır gurur duyuyoruz, duymaya devam ediyoruz.
İşte bu güvenle cumhuriyet fikrinde inat ediyoruz! Cumhuriyeti içine düşürüldüğü esaretten kurtarmak için azimle mücadele ediyoruz!
Evet, cumhuriyet emekçilerin, yoksul Anadolu insanının, fedakar gençlerin, cesur kadınların elleri ve emekleri üzerinde kurulmuştur.
Ama para babaları, toprak ağaları, bankerler ve tüccarlar, holding patronları ile onların semirttiği gerici, işbirlikçi siyasetçiler cumhuriyete, onun esas sahibi olan halkın damgasını vurmasından ölesiye korkmuşlar; cumhuriyeti halktan koparmak için ellerinden geleni artlarına koymamışlardır.
Ülke emekçilerinin yarın nasıl bir hayata uyanacağını bir avuç para babasının keyfinin belirlediği, buna karşı yükseltilen her söz karşısında sopanın gösterildiği bir düzendecumhuriyet özgür olamazdı, olamadı da.
Emekçiler birleşmesin, hakkını aramasın, zulme ve yoksulluğa karşı koymasınlar diye kadınların, çocukların, gençlerin özgürlüğüne düşman her türlü gericiliği besleyen bir düzende halkın egemenliği yaşayamazdı, yaşayamadı da.
Emekçiler her ses yükselttiğinde halk egemenliği fikrinin tabutuna bir çivi daha çakan, yurttaşlık bilincini piyasacılık ve bencil bireycilikle, laikliği din bezirganlığıyla, ortak yurt duygusunu ırkçılık, ayrımcılık ve şovenist düşmanlıkla aşındıran, yalnızca egemen olandan farklı bir dine, kimliğe mensup diye bu ülkenin yurttaşlarına sürgünü, kıyımı reva gören böyle bir düzende bağımsızlık, laiklik, kamuculuk tutunamazdı, tutunamadı da.
Yüz yıl önce verilmiş “halk egemenliği” ve “eşit yurttaşlık” sözündeki hakkını aramak üzere her harekete geçtiklerinde emekçilere, aydınlara, sosyalistlere, kadınlara, Alevilere, Kürtlereher türlü zulmü reva görenler işledikleri suçları meşru kılmak, bu suçlardan sıyrılmak için ırkçılık, yobazlık zehrini topluma saçanlar ülkeyi en sonunda cumhuriyet düşmanlarının eline terk ettiler.
Bugün, ülkenin kaynaklarını, doğasını, insanını para babalarının hizmetine sunmak konusunda gemi o kadar azıya almış durumdalar ki bu ülkenin onurlu insanlarının “halkın egemenliğinin”, “kamu yararının”, “eşit yurttaşlığın” peşine düşmesinden, bunların bir fikir, bir sembol olarak yaşamasından bile ürküyorlar. Yangından mal kaçırırcasına yürüttükleri gaspın ve talanın karşısına kimse çıkmasın istiyorlar. Kimse bir daha cumhuriyeti düşlemesin, cumhuriyet için dövüşmesin, cumhuriyete özgürlük istemesin istiyorlar.
Devleti kendi mülkü, vatandaşı tebası olarak gören bir tek adam sultasında, mafyanın, tarikatların hayatın her alanında büyük bir özgüvenle cirit attığı, lümpenliğin ve cehaletin övüldüğü böyle bir düzende cumhuriyete dair herhangi bir değerin lafının edilmesine bile tahammül edemiyorlar.
100 yılda ve 100 yılın sonunda, cumhuriyetimiz, cumhuriyet düşmanları tarafından esir alınmıştır.
Fakat cumhuriyet fikrini bu topraklardan silebileceklerini düşünenler yanılıyor. Bizim halkımızı, tarihimizi ve inadımızı küçümseyenler yanılıyor. Cumhuriyet fikrinin sahipsiz kaldığını sananlar yanılıyor. Solu, sosyalistleri, ilerici ve devrimcileri bu ülkeden, cumhuriyet tarihinden söküp attıklarını sananlar fena halde yanılıyor.
Bugün, Cumhuriyeti kurmak ve korumak için seferber olan emekçiler, gençler, kadınlar varlığını sürdürüyor. Cumhuriyet fikri, her türlü saldırıya karşı ülkemizin ve halkımızın kalbinde, zihninde vazgeçilmez yerini koruyor.
Bu ülkenin emekçileri, ezilenleri, gençleri ve kadınları, sosyalistleri ve ilericileri cumhuriyet fikrini sahipsiz bırakmayacak. Ve ikinci yüzyılda halkın gerçekten egemen olduğu cumhuriyeti mutlaka ama mutlaka yeniden kazanacak.
Bugün cumhuriyet, sermaye ve gericilik tarafından lime lime edilmiş geçmişe yakınmakla değil onu yüzyıllardır kemirerek tüketmiş sermaye düzenine karşı direnerek; halkın gerçek egemenliği için, emekçilerin iktidarda olduğu bir ülke için mücadele ederek kazanılabilir.
Depremde yıkılan ve kaderine terk edilen Hatay için, hukuksuzca tutsak bulundurulan Can Atalay için, KYK yurtlarında ihmaller sonucu katledilen ya da cemaat-tarikat yurtlarında canına kıyan gençlerimiz için, sokak ortasında öldürülen ve hayatın her alanında şiddete maruz bırakılan kadınlar için, ölesiye çalıştırılıp yoksulluğa ve açlığa mahkum bırakılan, fabrikada, madende, şantiyede ölüme itilen emekçiler için, Soma için, Ermenek için, Hendek için, Amasra için, Çorlu için, karanlığa boğmak istedikleri ülkemiz için başlattığımız Özgürlük Yürüyüşünün son gününde Türkiye İşçi Partisi olarak hem duyuruyor hem de davet ediyoruz.
İkinci yüzyılda cumhuriyeti içine düşürüldüğü esaretten kurtaracağız.
Türkiye İşçi Partisi olarak cumhuriyete özgürlük mücadelesinin en ön safında olacak, emekçilerin cumhuriyeti kendi ellerinde yükseltmesi için çalışacağız.
Türkiye İşçi Partisi olarak, 100 yıl önce büyük emeklerle var edilmiş cumhuriyetin bir grup para babası ve gerici tarafından yok edilmesine seyirci kalmayacak, ikinci yüzyılda sadece ve sadece halkın egemen olduğu, sadece ve sadece eşitliğin, özgürlüğün, kardeşliğin, adaletin, laikliğin, kamuculuğun, bağımsızlığın yeşerdiği bir ülke kuracağız.
İkinci yüzyılda cumhuriyet özgür olacak, cumhuriyet halka ait olacak!
İkinci yüzyılda cumhuriyet emeğin, emekçinin, ülkemizin gençlerinin, kadınlarının, dil, din, mezhep fark etmeksizin tüm insanlarımızın yuvası olacak!
Türkiye İşçi Partisi olarak söz veriyoruz: İkinci yüzyılda cumhuriyet, sosyalist bir cumhuriyet olacak!
İkinci yüzyılda cumhuriyet sahipsiz kalmayacak, emekle özgürleşecek!
Etiketler:
Bildirgeler
Açlığa, Yoksulluğa Mahkum Olmayacağız!
Yayınlanma: 2023-10-16 16:45:00
Sermayenin doğayı, insanı ve emeği sömürdüğü, yaklaşık 800 milyon insanın açlıktan, 1,4 milyar insanın da obeziteden kaynaklanan sağlık sorunları yaşadığı bir dünyada, Dünya Gıda Günü kutlu olsun diyemiyoruz. Oysa, hepimizin bildiği üzere gıda ve su insanların yaşamlarını sürdürmeleri için vazgeçilemez ve ertelenemez ihtiyaçlarıdır. Bu nedenledir ki; insanların dini, dili, rengi, cinsiyeti ve milliyeti ne olursa olsun aktif ve sağlıklı bir yaşam için gereksinim duyduğu yeterli, sağlıklı, güvenilir ve besleyici gıdaya fiziksel ve ekonomik bakımdan sürekli erişebilmesi kısaca gıda güvencesinin sağlanması temel bir insan hakkı olarak kabul edilmiştir. Gıda güvencesi kavramı insanların tükettikleri suyu da gıda tanımı içine alır. Sadece tüketim amaçlı suya değil, kullanma suyuna erişim de çok temel bir haktır. Ancak; küreselleşen dünya düzeninde tarım ve gıda ürünleri ile su ticari birer meta olarak görülüp serbest piyasa koşullarına terk edildiklerinden dolayı insanların gıda ve suya yeterince ulaştıklarını iddia etmek ne yazık ki pek de mümkün değildir. Bu düzen çiftçilerin üretme hakkını, tüketicilerinse kültürleriyle uyumlu sağlıklı, besleyici, güvenilir gıdaya ulaşma hakkını yani gıda egemenliğini tanımamaktadır. Bu yönleriyle içinde bulunduğumuz dönem aynı zamanda bir gıda krizi dönemidir.
Geçen 21 yıllık AKP hükümetleri iktidarında söz konusu küresel tarım – gıda sisteminin ülkemize yansıması nasıl olmuş bir hatırlayalım. Devlet Planlama Teşkilatı kapatıldı. Tarımda üretim planlaması yapılmadığı için üretim -dolayısıyla çiftçi gelirleri- yıldan yıla dalgalanma gösterdi. Gübre üretimi yapan kamu işletmeleri özelleştirildi. Gübre fiyatlarının özel sektör tarafından belirlenmesinin önü açıldı. Tarımın gübre, tarım ilacı, yem ham maddeleri gibi en önemli girdilerinde ithalata bağımlı hale gelindi. Büyükşehir Kanunu ile bir gecede 16 bin köyün tüzel kişiliği ortadan kaldırıldı. Sulama yatırımları ciddi anlamda ihmal edildi. HES’lerle dereler kurutuldu. Yanlış uygulamalı JES’lerle içme, sulama ve kullanma sularının kalitesi bozuldu, tarım arazileri kirlendi ve verimsizleşti. Tarım arazileri, meralar, zeytinlikler, ormanlıklar, sulak alanları ve su havzaları ranta kurban edilerek amaç dışı kullanıma açıldı. İşlenen tarım arazileri giderek azaldı; ürettiğinden para kazanamayan, emeğinin karşılığını alamayan çiftçi toprağını ekmekten vazgeçti. Uygulamaya konulan yanlış tarım politikaları sonucu çiftçi tarımdaki gücünü yitirdi ve yoksullaştı. Çiftçilerin ve tarım emekçilerinin hak arama örgütleri olan sendikalarıyla ilgili iç hukuk düzenlemesi yapmaktan özellikle kaçınarak çiftçilerin örgütsüz kalmalarına, haklarını aramalarına engel olundu. Haklarını aramaya çalışan tarım emekçileri ise son örneğini Agrobay’da yaşadığımız gibi görmezden gelinmeye devam ediliyor. TEKEL önce alkol ardından da sigara bölümünün özelleştirilmesiyle tasfiye edildi. ÇAYKUR Varlık Fonu’na devredildikten sonra sürekli artan bir şekilde zarar etmeye başladı. Şeker fabrikaları özelleştirildi. Üretici fiyatı ile market fiyatı arasında yüzde 300-400 oranında fark oluştu, üretimden pazarlamaya uzanan zincirde, çiftçiler yükselen girdi maliyetleri ve büyük şirketler ile tüccarların belirlediği düşük alım fiyatları arasına sıkışırken, tüketiciler ise yüksek gıda fiyatlarına maruz kaldı. Bu zincirde yer alan ve gıdanın soframıza gelmesini sağlayan emekçiler ise canlarını vermeye devam ediyor. İSİG Meclisi verilerine göre bu yılın ilk dokuz ayında tarım iş kolunda 259 emekçi yaşamını yitirdi. Özellikle pandemi döneminde gıdamızın soframıza gelmesindeki kritik rolünün farkına varılan ve büyük bölümünü göçmenlerin oluşturduğu mevsimlik tarım işçilerinin çalışma ve yaşam koşullarıyla ilgili hiçbir iyileştirme yapılmadı. Tarımda çocuk işçiliğin önlenmesine yönelik politikalar uygulanmadı. Gıda krizi kat kat arttı. AKP hükümetlerinin uyguladığı politikalar dışa bağımlılığı azaltmak yerine giderek artırarak üretimi sürdürülemez hale getirdi. Bir zamanlar büyük ölçüde kendi kendine yetebilen ülkelerden biri olan Türkiye uygulanan neoliberal politikalar sonucu bu kapasitesini de yitirdi. Arz eksikliği nedeniyle fiyatı artan her ürün için fiyatı ithalatla düşürme kolaycılığına başvuruldu. Ama çözüm olmadı. Ucuz ekmek, et kuyrukları oluşmaya başladı. Çözüm olarak Tarım Kredi Kooperatif marketleri, tanzim satışları devreye alındı ama piyasadaki gıda fiyatları düşmedi.
Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı tarafından hazırlanan Dünya Yoksulluk Haritası’na göre, Türkiye’de nüfusun yaklaşık 15 milyonu yeterli gıda tüketemiyor ve her ay on binlerce yurttaşımız bu listeye ekleniyor. Türkiye’de 5 yaş altı yaklaşık 1 milyon çocuk akut yetersiz beslenme yaşıyor; yani, çocuklar ihtiyaç duydukları besinleri alamadığı için gelişemiyor. Yaklaşık 3 milyon çocuk ise kronik yetersiz beslenme yaşıyor. Eğitim Sen’in ‘2022-2023 Eğitim Öğretim Yılı Başında Eğitimin ve Okulların Durumu’ başlıklı raporuna göre, Türkiye’de çok sayıda öğrencinin okula kahvaltı yapmadan gittiği, birçok öğrencinin okulda yemek yemeden günü tamamladığı ve eve döndüğü belirtiliyor. Yetersiz ve dengesiz beslenme sonucu çocuklarda obezite, bodurluk, diyabet ve anemi gibi hastaların arttığı gözlemleniyor. Ayrıca, öğrencilerin günlük su tüketiminin azalmasıyla birlikte böbrek hastalıkları başta olmak üzere birçok sağlık sorununun olduğu biliniyor.
Gıda krizi meselesi bunlarla da bitmiyor. Tükettiğimiz gıdaların güvenilirliği konusunda da çokça soru işareti bulunuyor. Geçtiğimiz günlerde yayınlanan Pestisit Atlası başlıklı raporda tarımsal üretimde kullanılan pestisitlerin yani zehirlerin halk sağlığı ve doğal varlıklar üzerindeki olumsuz etkilerinin altı çizilirken, Türkiye’deki pestisit kullanımının %50’sinin yurt içi tüketim ve ihracat için üretimin önemli bir bölümünün yapıldığı Adana, Mersin, Aydın, Antalya, Manisa, İzmir ve Bursa’da gerçekleştiği vurgulanıyor. Hal böyle olunca yurt içine göre çok daha sıkı denetimlere tabi olmasına rağmen 2022’nin ilk beş ayında 208 parti ihracat ürünümüz kalıntı nedeniyle geri çevriliyor. Denetimlerin son derece yetersiz kaldığı yurt içi tüketime yönelik ürünlerde ise yapılan akademik çalışmalar durumun ihracat ürünlerinden çok daha vahim olduğunu ortaya koyuyor.
Küresel Gıda Güvenliği Endeksinde, 2012-2020 arasında dünyada gıda güvenliğinde en çok kan kaybeden 7'nci ülke olan Türkiye 113 ülke arasında 47'nci sırada, halkının gıda ürünlerini “satın alabilirliği” sıralamasında 65'inci sırada yer alarak bırakın gelişmiş ülkeleri Botsvana, Şili, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün gibi pek çok ülkenin maalesef ki gerisinde. Gıda kalitesi kategorisinde 45, sel, yangın, sıcaklık artışı gibi faktörlerin ele alındığı doğal kaynaklar kategorisinde ise, 53'üncü sıraya gerilemiş durumda.
DİSK-AR tarafından yayınlanan rapora göre, AKP döneminde TÜFE ve gıda fiyatları endeksi artmaya devam ediyor. 2005 yılında 1185 olan TÜFE, Eylül 2023’te 1.691’e yükseldi. 2005’te 110 olan gıda fiyatları endeksi ise Eylül 2023’te 2.406’ya yükseldi. Böylece 2005’ten bu yana TÜFE 1.573 puan, gıda fiyatları endeksi 2.296 puan arttı. 2005’te yüzde 7,9 olan enflasyon oranı Eylül 2023’te yüzde 61,5’e yükseldi. 2005’te yüzde 4,5 olan gıda enflasyonu ise Eylül 2023’te yüzde 75,1’e yükseldi.
Asgari ücretin 11 bin 402 TL olduğu ülkemizde Birleşik Metal-İş 2023 Ağustos verilerine göre, 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 12 bin 034 TL, yoksulluk sınırı ise 41 bin 626 TL. Geçen 21 yılda belirli bir zümre hariç herkesin yoksul, çoğunluğun aç olduğu bir ülke yaratıldı. Biz bu düzene karşıyız. Çocukların yatağa aç/susuz girmediği, okullarında hiç olmazsa en az 1 öğünü yeterli ve dengeli olarak ücretsiz tüketebildiği, gelirin, verginin, gıdanın ve suyun adil paylaşıldığı bir ülke talebimizde inat edeceğiz. Yineliyoruz. Sağlıklı, yeterli ve dengeli gıdaya, ekonomik olarak ve sürdürülebilir şekilde ulaşmak temel bir insan hakkıdır. Bu hakkı dile getirmeye devam edeceğiz.
Açlığa ve Yoksulluğa Mahkum Olmayacağız.
Türkiye İşçi Partisi Bilim Kurulu Tarım Politikaları Çalışma Grubu
Etiketler:
Bilim Kurulu
We Are Wıth The Palestınıan People And Agaınst Barbarısm!
Yayınlanma: 2023-10-07 22:59:33
75 years of Zionist occupation and oppression have ended with the rejection of all peace and mediation efforts by Israel, which has military superiority, and the people of Gaza are condemned to live in an open-air prison measuring 10X40 km. The Gaza-based resistance forces' attacks on Israeli territory and their capture of Israeli soldiers and civilians have been met with a massive military counter-attack from Tel Aviv.
We stand by the Palestinian people and their right to self-defence. We know that it is the Zionists who prefer war to peace. On the other hand, we find the targeting of civilians, the torture, the "captivity" of children unacceptable under any circumstances, even under conditions of war.
From Palestine to Yemen, from the Caucasus to Rojava, the developments that are murdering and displacing people in all regions are the result of the blood and violence politics of imperialist centers and regional militarist governments. We do not infer our political conclusions from any single incident, but at the international system that creates this whole process, and we take a stance with the awareness that the struggle against imperialist capitalism that produces war and militarism is the struggle of human values against barbarism.
We know that the AKP government is Israel's foremost business partner despite its so-called Palestine-friendly statements. The Palace Regime in Ankara is in the process of political-economic and even military co-operation with Israel in many areas from the Caucasus to the Eastern Mediterranean. We do not expect the Zionists, the political Islamists or the "liberal" imperialist centers, to take a step in the name of humanity and peace.
For peace, we have to liberate our peoples not only from Zionist occupation and oppression, but also from their political Islamist collaborators who are their trading partners in our region.
Long live the struggle of the Palestinian people for freedom and equality.
Workers’ Party of Turkey (TİP)
Filistin Halkının Yanında, Barbarlığın Karşısındayız!
Yayınlanma: 2023-10-07 19:57:53
75 yıllık Siyonist işgal ve zulüm tüm barış ve arabuluculuk çabalarının askeri üstünlüğe sahip İsrail tarafından reddedilmesiyle son bulmuş, Gazze halkı 10X40 km ölçülerinde bir açık hava hapishanesinde yaşamaya mahkum edilmiş durumda. Gazze merkezli direniş güçlerinin İsrail topraklarına saldırısı, asker ve sivil İsraillileri esir alması Tel Aviv’den devasa bir karşı askeri saldırıyla karşılık bulmuş durumda.
Filistin'in halkının ve kendini savunma hakkının yanındayız. Barış yerine savaşı tercih eden tarafın Siyonistler olduğunu biliyoruz. Öte yandan savaş koşullarında dahi sivillerin hedef alınmasını, işkence edilmesini, çocukların “esir alınmasını” hiçbir şartta kabul edilemez buluyoruz.
Filistin'den Yemen’e, Kafkaslardan Rojava'ya tüm coğrafyalarda insanları canından ve yurdundan eden gelişmeler emperyalist merkezlerin ve bölgesel militarist hükümetlerin kana ve şiddete dayalı siyasetinin bir sonucudur. Tekil bir olayda kimin daha haklı ya da daha haksız olduğuna değil, tüm bu süreci yaratan uluslararası sisteme bakıyor, savaş ve militarizm üreten emperyalist kapitalizme karşı mücadelenin barbarlığa karşı insanlık değerlerinin mücadelesi olduğunun bilinciyle tutum alıyoruz.
AKP Hükümetinin sözde Filistin dostu açıklamalarına rağmen İsrail'in en önde gelen iş ortağını olduğunu biliyoruz. Saray Rejimi, Kafkaslardan Doğu Akdeniz'e kadar birçok başlıkta İsrail ile siyasi-ekonomik ve hatta askeri iş birliği sürecindedir. Ne Siyonistlerden, ne siyasal İslamcılardan ne de tüm bunların hamisi "liberal" emperyalist merkezlerden insanlık ve barış adına bir adım atmasını beklemiyoruz.
Barış için halklarımızı sadece Siyonist işgal ve zulümden değil, onların bölgemizdeki ticaret ortakları olan siyasal İslamcı işbirlikçilerinden de kurtarmak zorundayız.
Yaşasın Filistin halkının özgürlük ve eşitlik mücadelesi.
Türkiye İşçi Partisi
Saraya Karşı Yaşamı Savunuyoruz!
Yayınlanma: 2023-10-04 19:25:01
Bugün 4 Ekim, Dünya Hayvanları Koruma Günü.
Bugüne dair söylenebilecek şeylerden biri “Can dostlarımızın yanındayız” ama biz bunu söylemeyecek, soyut şeylerden bahsetmeyeceğiz. Bugün konuşulması gereken şey, kalbine çamaşır suyu enjekte edilerek öldürülen hayvanlardır. Çöp arabalarında preslenen hayvanlardır. Kafasına kürekle vurularak katledilen köpektir. Tam da bugün, Belediye bakımevlerinde kendi dışkıları içinde ölüme mahkûm edilen hayvanlar konuşulmalıdır. Ve bugün, 5199 sayılı kanunun nasıl ihlal edildiği, gönüllülerin bakımevlerine alınmadığı, Tarım Bakanlığı tarafından yerel hayvan koruma gönüllüsü kartlarının iptal edildiği, “devrim gibi” denilen yasa değişikliğine rağmen yavru kedileri işkenceyle öldüren failin serbest kaldığı konuşulmalıdır.
“Beyaz Türkler hayvanlarınıza sahip çıkın” ile başlayıp “Avrupa nasıl çözdüyse öyle çözeceğiz” ile devam eden süreç, binlerce hayvanın ve birçok insanın zarar görmesine sebep oldu. 2004 yılında gene aynı parti tarafından çıkartılan Hayvanları Koruma Kanunu geçtiğimiz 19 yıl boyunca ne tamamen uygulandı ne de uygulanıp uygulanmadığı denetlendi. Geçici hayvan bakımevlerini denetlemekle yükümlü olan Tarım Bakanlığı, bu görevi tam olarak yerine getirmemesi bir yana, yerel yönetimlerle eşgüdümlü çalışmak üzere yerel hayvan koruma görevlisi kartı verdiği gönüllülerin kartlarını iptal etmeye başladı. Ve bu, Valinin doğal başkanı ve hayvanların yasal temsilcisi olduğu İl Hayvanları Koruma Kurulları vasıtasıyla, açık açık yapıldı. Çünkü gönüllüler, bakımevlerinin rezil koşullarını görmezden gelmedi, “kartım alınır” korkusuyla sinmedi ve cesaretle zulmü herkese duyurdular. İçişleri bünyesinde kurulan HAYDİ Birimi de aynen DKMP şubeleri gibi, evlerdeki “yasaklı ırk” damgası yemiş hayvanları ailelerinden ayırmak, şiddet gördüğü ispatlanmış köpeği koruma altına almak isteyen derneğe gözdağı vermek, ihbarlarda hayvandan değil failden taraf olmak için kullanıldı.
Bu esnada bazı Büyükşehir Belediyeleri de boş durmadı ve devasa toplama kampları inşa işine giriştiler –ki inşaat fetişinden hayvanların da nasibini almaması beklenemezdi. Henüz 100 köpeğe bile bakamayan Belediyeler, binlerce köpeğin beton hücrelere kapatılacağı, araçla ulaşımın zor-araçsız ulaşımın imkânsız olduğu yerlerde kendi merkezlerini kurdular. Kent yaşamına adapte olmuş, mahallenin sevgilisi olan, esnafın baktığı, kimi yaşlı kimi hasta, binlerce hayvanı tecrit etmek için hapishaneleri inşa ettiler.
Peki ne yapmadılar?Özellikle yaban yaşamla sınır hattında olan yerler başta olmak üzere, evcil hayvanların kuduza karşı aşılaması yapılmadı. Bu hayvanlar kısırlaştırılarak kayıt altına alınmadılar.
Kentlerdeki hayvanlar için etkin bir kısırlaştırma-kayıt altına alma süreci işletilmediği gibi, kanunda yazan (yuvalandırma için Belediye ilan panolarını kullanma, “sahipli” evcil hayvanları kaydetme, bakımevi veya rehabilitasyon merkezleri kurma, bu işe uygun personel istihdam etme vb.) görevler yerine getirilmedi.
Kanunda açıkça yasaklanmasına rağmen, hayvanları sokaktan toplayan veteriner hekim olmayan personelin eline anestetik-narkotik maddeler verildi ve pek çok hayvan doz aşımından öldü.
Bir gecede çıkan genelgeler ya da bir kişinin iki dudağının arasından çıkan söz ile ailelerinden kopartılan “yasaklı” hayvanların konulacağı yerler de yoktu. Bu hayvanların bir kısmı, küçük nemli hücrelerinde zayıflayarak öldü, bir kısmı ise kendi dışkısının içinde öleceği günü bekliyor.
“Yasaklı ırk” diye kendi bile tespitini yapamadığı köpek ırklarını yasaklayan hükumet, üretimi-satışı yasaklamadı. Sınırlardan bavullarla ülkeye sokulup internetten satılan, derme çatma yerlerde üretilen hayvanların satışı durdurulamadı. Bunun yerine, bir yasal düzenleme ile kedi ve köpeklerin sadece pet-shoplarda barındırılması yasaklandı, satılması değil.
Üretimin çarklarından biri olan köpek dövüşleri -kanunda yasaklanmış olsa da- engellenmediği gibi, zamanın Enerji Bakanı üretim çiftliği açılışlarında boy gösterdi. Dövüş çeteleriyle uğraşan hayvan korumacılar ve hayvan koruma alanında çalışan sivil inisiyatifler, birileri tarafından göz yumulan bu çetelerin açık hedefi haline geldiler.
Dezenformasyonla, kurgu videolarla, sokakta yaşayan köpeklere yönelik nefret kampanyası başlatıldı. Çeşitli sohbet odalarında arkalarında devletin olduğunu açıkça ifade etmekten kaçınmayan bu kişiler, bireysel silahlanma çağrıları yaptı, bir uygulamayla hayvanların ve onlara bakan gönüllülerin tüm bilgilerini paylaşarak hem insanlar hem de hayvanların zarar görmesine sebep oldu. Yüzlerce şikâyete rağmen, görünmez bir el tarafından yönlendirilen bu çeteyle ilgili hiçbir şey yapılmadı.
Her yeni gün ülkenin başka bir yerinden hayvana şiddet ve istismar vakası paylaşılırken, “hayvanı mal statüsünden çıkardık, hayvana şiddete hapis cezasını da biz getirdik” diye çekinmeden gerçekdışı beyanlarda bulunan hükumete ve temsilcilerine soruyoruz: Konya’da Belediyenin bakım ve sorumluluğu altındayken kafasına kürekle vurularak barbarca katledilen köpeğin katilleri neden serbest? Mademki hayvana şiddete hapis cezası getirdiniz, neden hiçbir hayvana şiddet-istismar failine yatarı olan hapis cezası verilemiyor?
Sokakta yaşayan evcil hayvanlar dışındaki hayvanlar da yok sayıldı. Gaziantep Hayvanat Bahçesinde, Belediye Başkanının eline geçen her fırsatta kameralara poz verdiği maymunlar, kışın betonda ve kalorifere sarılarak yaşıyor. Hayvanat bahçelerinin kapatılarak bazılarının sadece birer rehabilitasyon merkezine çevrilmesi yerine, düzenlenen kanunla şahısların ve kar amacı güden işletmelerin de kendi küçük hayvan esarethanelerini kurmalarına izin verildi.
Hükumete soruyoruz:Hayvanlara dair bu kadar yanlış uygulama, bu kadar sorun varken, sosyal medya paylaşımlarıyla, göstermelik bakımevi ziyaretleriyle geçiştirilen 4 Ekim’in gerçek hakkını verdiğinizi düşünüyor musunuz?
Biz düşünmüyoruz.
4 Ekim’i gerçekten kutlayacağımız günler için, Türkiye İşçi Partisi olarak bizler, hayvan meselesini adalet temelinde ele alarak ana meselelerimizden biri olarak gündemde tutacağız.
Bu vesileyle, hayvan hakları mücadelesini cesaret ve kararlılıkla sürdüren, hayvan koruma işini gönüllü olarak üstlenmiş herkesi, tüm sivil inisiyatifleri selamlıyoruz.
Gezi Direnişi Tarihimizin Yüz Akıdır!
Yayınlanma: 2023-09-28 18:08:35
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Gezi Davası’na ilişkin kararını açıkladı. Taksim Dayanışması’ndan Mücella Yapıcı, Yiğit Ali Ekmekçi ve Hakan Altınay'ın cezaları bozulup tahliyelerine karar verildi. Hatay Milletvekilimiz Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine Özerden, Osman Kavala ve Çiğdem Mater’in cezaları ise onandı.
Tüm Gezi tutsaklarına yeniden kavuşacağız!
Yargıtay bu kararıyla, ülkemizin tarihindeki en büyük birliktelik örneklerinden birini sergilediği, en büyük onurumuz Gezi Direnişi’ni bir suç unsuru olarak tanıdığını açıkça ifade ederek halkın karşısında bir tutum almıştır.
Sadece bununla kalmayıp, depremzede Hatay halkının milletvekili olarak seçtiği Can Atalay’ın cezasını onayarak seçme ve seçilme hakkını ihlal etmiş, üstüne üstlük depremzedelere karşı büyük bir hakarette bulunmuştur. Depremde yaşamını yitirenlerin kanını yerde bırakmış, enkaz altından kurtulanlara "Sizin sorunlarınız, Meclis'te dile getirilmeyi hak etmiyor" demiştir.
Gezi Direnişi, Recep Tayyip Erdoğan ve şürekası öyle istiyor diye yargılanabilecek bir şey değildir, ülkemizin yüz akıdır. Gezi halkındır, Yargıtay Saray'ındır.
Kamuoyuna ilan ediyoruz: Bu hukuksuzluğun, keyfiliğin, eziyetin üstüne özgürlüğümüz için yürüyeceğiz!
Birlikte Kazanabiliriz!
Yayınlanma: 2023-09-20 15:01:42
Toplumsal mücadele ve muhalefet güçlerine açık çağrı;BİRLİKTE KAZANABİLİRİZ!
Türkiye, patronların, zorbaların ve yobazların kurduğu bu Saray Rejimi’ne mahkum değil.Her gün artan hayat pahalılığı, küçülen ekmek ve örgütsüzlük emekçiler için kader değil.Kadınlar için bu eşitsizlik, gençler için bu geleceksizlik değişmez değil.Çatışmayla, düşmanlıkla, ayrımcılıkla, talan ve yağmayla yaşamaya mecbur değiliz.İktidarın ömrünü uzatmak için neredeyse çırpınan, halk düşmanlığında birbirleriyle yarışan sözde muhalefet tek çaremiz değil.Başta gençler olmak üzere tüm yurttaşlarımız adına umudu yeniden yükseltmek için, memleketin kaderini değiştirmek için sorumluluğumuzun farkındayız.Halk düzen siyasetine sırtını dönerken, sola nasıl özlem duyduğunu görüyoruz.Emeğin, özgürlüğün, eşitliğin, adaletin, laikliğin, barışın ve demokrasinin sesinin yükselmesi gereken bir dönemde olduğumuzu biliyoruz.Türkiye İşçi Partisi olarak, toplumsal mücadelenin parçası olan tüm güçlere açık bir çağrıda bulunuyoruz.Gelin, halkın bu özlemini yanıtsız bırakmayalım.Genel seçimlerde yaptığımız yanlışları ve doğruları birlikte değerlendirelim. Neden ittifak fikrinin önemini, birlikte mücadelenin kıymetini halka anlatamadığımızı tartışalım. Emeğin ve özgürlüğün değerlerini birlikte yükseltmek varken neden solun birbirine düşmesini isteyenlere fırsat verdiğimizi sorgulayalım.Şimdi tüm mücadele alanlarında güçlerimizi nasıl yan yana getirebiliriz, birlikte konuşalım.Emeğiyle geçinenlerin, alın teri dökenlerin, genç yaşlı tüm yurttaşların haklarını ve özgürlüklerini birer birer kazandığı yeni bir dönemin temellerini gelin birlikte atalım.Kimseyi yalnız, çaresiz, umutsuz bırakmayalım.Kayyumlara karşı birleşmenin, halkçı, sosyalist yeni bir belediyeciliği inşa etmenin yollarını birlikte bulalım.Biz varız.TİP, dostlarına açık ve samimi bir çağrı yaparken bir yandan da halkın kendisine yüklediği görevleri yapmaya devam edecek.Direnen her bir işçinin yanında olacağız.Kadın düşmanlığında gemi azıya alan iktidara karşı kadınların mücadelesini yükselteceğiz.Başta, bir hukuk katliamı olan Gezi Davası’nda tutsak edilenler olmak üzere, adalet arayan, özgürlüklerini isteyen, hakkını savunan herkes için sokakta olacağız.Can Atalay’ın vekilliği yönündeki iradesi gasp edilen, depremin en ağır bedellerini ödeyen Hatay halkının yanında olacak, direnen tüm yurttaşlarla ve onlar için Ankara’ya büyük bir özgürlük yürüyüşü düzenleyeceğiz.Ve en önemlisi, halka dayatılan bu kirli siyaset tezgahını dağıtmak için var gücümüzle çalışacağız.Cumhuriyet’in ikinci yüz yılına emek ve özgürlüklerin damga vurmasını sağlayacağız.Biliyoruz ki, yalnız değiliz.Toplumsal mücadele ve muhalefetin güçleri var.Biliyoruz ki, yan yana olunca değiştirebileceğimiz bir dünya var.Biliyoruz ki, birlikte olursak kazanabiliriz!
30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun!
Yayınlanma: 2023-08-30 07:00:09
Büyük Taarruz’un ardından Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları önderliğinde ülkemizi emperyalist işgalden kurtaran yoksul Anadolu halklarının mücadelesini selamlıyoruz.
#30Ağustos, içeride ve dışarıda emperyalistlere, işbirlikçilere, manda ve himaye sevdalılarına bu memleketin insanlarının asla boyun eğmeyeceğinin göstergesidir.
Halkımız, bugün bir kez daha karanlıktan kurtulmanın bir yolunu mutlaka bulacaktır. Cumhuriyet’in II. yüzyılında eşitliğin, özgürlüğün, kardeşliğin ülkesi emekçilerin eseri olacaktır. Memleketin geleceği aydınlıktır, aydınlık kalacaktır.
Yasayı Uygula! Sokak Hayvanlarından Elini Çek!
Yayınlanma: 2023-08-29 10:49:00
Cumhurbaşkanı R. Tayyip Erdoğan’ın Macaristan seyahati dönüşü sokak hayvanları ile ilgili olarak bir gazetecinin sorusuna verdiği yanıt, kanun tanımaz AKP iktidarının yaşamın her alanında tanık olduğumuz hak ihlallerine eklenen bir yenisi.
19 yılda ne oldu?
5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun kabulü 2004 yılı. Belediyelerin sokak hayvanları ile ilgili görevlerinin belirlendiği kanun maddesi 5199 / 6. Madde: Kısırlaştır, aşıla, yerine bırak.
2021 yılı Temmuz ayında bu kanunda, hayatında elini hayvana sürmemiş, bir kez olsun devlet barınağından içeri adım atmamış vekillerce bir düzenleme yapıldı ve Türkiye tarihinde Hayırsız Ada’yı bile geride bırakan, sonuçlarını bugün dahi yaşamaya devam ettiğimiz ülkenin en büyük köpek katliamının, hayvana şiddetin önü açıldı. “14 Ocak Kanlı Yasa” olarak anılan bu değişiklik sonucu, belli ırk köpeklerin kısırlaştırılıp kayıt altına alınması yasa ile mecbur kılındı ancak devlet, zorunlu kıldığı bu işlemi kendi barınaklarında, rehabilitasyon merkezlerinde yapmak yerine vatandaşları özel kliniklerde yapmaya zorladı. Ülkenin ekonomik koşullarında kısırlaştırma operasyon bedelini karşılayamayan insanlar ya hayvanlarını terk etmek ya da 14 982 TL cezayı ödemek zorunda bırakıldı. Halbuki bu tür bir yasal zorunluluğun altyapısı hazırlanmalı, kayıt öncesi kısırlaştırma işlemi belediye barınaklarında, rehabilitasyon birimlerinde yapılmalıydı.
Belediyelerde bütçe var, barınak yok. VERGİM NEREDE?
14 Ocak süreci bir kez daha gösterdi ki AKP iktidarı vatandaşlardan her alanda vergi topluyor ancak vergiler harcanması gereken yerlere gitmiyor. 14 Ocak sürecinde kısırlaştırma operasyonu bedelini karşılayamayan birçok kişi köpeğini barınaklara terk etti. Ancak barınaklar ne alan ne sayı ne de imkân olarak yeterli olmadığından, binlerce köpek yine belediyeler tarafından ormanlara terk edildi ya da insanlık dışı koşullarda öldürüldü.
AKP iktidarı açıkça yasayı ihlal ediyor.2004 yılında çıkan kanun belediyelere kendi alanları içinde yaşayan sokak hayvanlarını kısırlaştırma ve aşılama zorunluluğu getirdi. Bu işlemlerin bütçesi de bizlerin vergilerimizle oluşturuluyor.
Sorumlu 19 yıldır kısırlaştırma yapmayan BELEDİYELERdir, köpekler değil.Bugün geldiğimiz noktada görüyoruz ki belediyeler sorumluluklarını, görevlerini yerine getirmediği, kısırlaştırma ve aşılama yapmadığı için kontrolden çıkmış bir köpek sayısı söz konusu. Ancak bu durum tabii ki hayvanların ya da gönüllülerin suçu DEĞİL. Sorumlu tutulması gereken taraf görev tanımında sokak hayvanlarının kısırlaştırılması açıkça belirtilmiş olan, bu iş için bütçe alan belediyelerdir.
“Sokak hayvanları meselesi” diye bir sorun YOKTUR; belediye sorunu vardır. Sorun, AKP iktidarı altında 19 yıldır barınak kurmayan, kısırlaştırma yapmayan belediyelerdir.
Az sayıdaki belediye barınaklarının durumu bugün Nazi kamplarını aratmaz haldedir. Cumhurbaşkanı’nın örnek olarak gösterdiği iki barınak, Beykoz ve Konya barınakları ölüm kamplarından farksızdır. O kadar ki Konya Barınağı’nda yaşanan “Kürek davası” Türkiye’yi uluslararası alanda bir kez daha insanlık dışı koşullar ve yaşam hakkı ihlalleri ile anılan bir ülke konumuna getirmiştir. Belediyeler ceza kapsamında olmadığı ve hayvan hakları aktivistleri ile hukukçuların tüm çabalarına rağmen kapsama alınmadığı için, devlet birimleri olan barınaklarda işlenen tüm suçlar cezasız kalmakta, bu da şiddeti teşvik etmektedir.
“Güvenlik sokaklar”dan söz edeceksek, bu güveni sağlamanın ilk adımı kısırlaştırma ve aşılama sorumluluğu devlette olan hayvanları öldürmek değil; köpeği kulübesinde diri diri yakan, tecavüz edenleri; çocuk istismarcılarını; kadın ve LGBTİ düşmanlarını yargılamak ve cezalandırmaktır.
Adalet, ve dolayısıyla güven, toplumdaki en zayıf halkayı korumakla başlar. En zayıf halka her zaman hayvanlar ve çocuklardır.
Sonuç olarak sokak hayvanları bir merhamet ya da sevgi meselesi değil; bir hak, hukuk meselesidir.
Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir ve anayasa kimsenin keyfine göre esnetilemez, uygulanamaz. Mevcut kanun ne diyorsa, geçerli uygulama odur, o olmak zorundadır.
Tam da bu yüzden diyoruz ki:
Yasayı uygula; sokak hayvanlarından elini çek!
Etiketler:
Hayvan Hakları Komisyonu
Can Atalay Derhal Tahliye Edilmelidir!
Yayınlanma: 2023-08-25 11:00:46
14 Mayıs 2023 tarihinde TİP Hatay Milletvekili seçilerek mazbatasını alan Can Atalay, milletvekili olarak 102 gündür esir tutulmakta.
Yargıtay tarafından tahliye talebinin redddedilmesi üzerine Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvuruyla ilgili olarak Adalet Bakanlığı’nın görüşü dosyaya sunuldu.
Adalet Bakanlığı görüş yazısında anayasal ve uluslararası düzenlemelerini savunmak yerine siyasi iktidarın tezlerini yinelemeyi tercih etmiş durumda. Bakanlık, Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarıyla kavga ederek yargısal bir kuruma kararlarını değiştirmesi yönünde telkinde bulunarak yargıyı bir kez daha baskılamaya çalışmakta.
Anayasanın ilgili maddelerinin ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarının yok sayıldığı Bakanlık yazısının bizatihi kendisi yok hükmündedir. Anayasa Mahkemesi, Bakanlık aracılığıyla siyasi iktidarın kendisi üzerinde kurmaya çalıştığı baskıya boyun eğmemeli, bugüne kadar oluşturduğu emsal niteliğindeki kararların arkasında durarak hukukun gereğini yerine getirmelidir.
102 gündür keyfi şekilde sürdürülen esaret Can Atalay’ın özgürlüğünden yoksun bırakılması kadar Hatay halkının iradesinin gasp edilmesi ve Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) siyasi faaliyetlerinin de engellenmesi niteliğindedir. Anayasa Mahkemesi’ne çağrımız, Can Atalay ile ilgili yapılan başvurunun derhal gündeme alınarak Anayasal ihlalin sonlandırılması ve tahliyesinin sağlanmasıdır.
Akbelen Ormanı’nın Katli, Şirket Yalanları, Emek-Ekoloji Politikaları İçin Öneriler Raporu
Yayınlanma: 2023-08-06 14:10:00
Akbelen Ormanı’nı yok edip maden sahasını genişletmek isteyen Yeniköy-Kemerköy Termik Santralleri‘nin, 1996 yılında Aydın İdare Mahkemesi tarafından çevreye verdiği zararlar nedeniyle kapatılmasına hükmedildi. Uzun zaman geçmesine rağmen İdare Mahkemesi kararının uygulanmaması sebebiyle 2005 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye’nin adil yargılanma hakkını ihlal ettiğine karar verdi. Uzun yıllardır süren mücadele, hukuki olarak 1996 yılında kazanılmış olmasına rağmen dava hükümleri o dönemki Bakanlar Kurulu kararıyla uygulanmadı. 2020 yılında yeniden İkizköylüler tarafından başlatılan hukuk mücadelesi, 2021 yılından bu yana çadır nöbeti ile devam ediyor. Şimdi artık tüm yurtta ve uluslararası her alanda bu davaya sahip çıkma iradesi yükseliyor. Türkiye İşçi Partisi Muğla İl Örgütü, TİP Kent ve Ekoloji Bürosu ve TİP Emek Bürosu ile hazırladığımız Akbelen Ormanı’na dönük saldırı, YK Enerji’nin bu saldırının altlığını hazırlamaya çalıştığı yanlış veriler ve manipülasyonları, emek ve ekoloji politikalarına dönük önerilerimizi içeren bu raporumuzla, Akbelen’deki ve tüm yurttaki emek-ekoloji mücadelesine katkı sunmayı amaçlamaktayız.
Etiketler:
Emek Bürosu
Kent ve Ekoloji Bürosu
29-30 Temmuz 2023 Parti Meclisi Değerlendirmesi
Yayınlanma: 2023-08-01 12:23:39
Türkiye İşçi Partisi (TİP) Parti Meclisi 29-30 Temmuz tarihlerinde İstanbul’da toplandı.
Toplantıda, ülke ve dünya siyasetindeki güncel gelişmelerin yanı sıra Hatay milletvekilimiz Can Atalay ve tüm Gezi tutsaklarının özgürlüğüne kavuşması için yapılacaklar, Muğla Akbelen’de ve Hatay Dikmece’de doğa katliamlarına karşı devam eden direnişlerin güçlendirilmesi, yoksulluk ve emekçilerin hakları için süregiden mücadeleler ile Saray Rejimi’nin kadınlara dönük saldırılarına karşı yürütülecek çalışmalar ele alındı.
TİP Parti Meclisi toplantısında yaklaşan yerel seçimlerle ilgili yapılan ön hazırlıklara ilişkin bir sunum paylaşılırken, seçim stratejisini detaylandıracak bir komisyon da oluşturuldu.
Parti Meclisi toplantısının bir diğer önemli gündem maddesi, partiyi yeniden daha güçlü şekilde yapılandırmak ve siyasi-örgütsel mevzilerini geliştirmek hedefleriyle 2. Büyük Kongre’nin toplanması oldu. Parti Meclisi, TİP’in Türkiye ve Dünya değerlendirmesini güncellemek, sosyalizmi bir iktidar alternatifi haline getirmek, emekçi sınıfların ve toplumun geniş kesimlerinin örgütlü mücadelesini geliştirmek, partiyi yurttaşların emek ve enerjisini daha verimli şekilde değerlendirebilecek bir katılımcı anlayışla büyütmek ve yerel örgütler ile merkezi kurulları güçlendirmek üzere Ağustos ayının ikinci yarısından itibaren ilçe kongrelerinin başlatılması ve 2023 yılı içerisinde büyük kongrenin tamamlanması kararını aldı. Bu çerçevede, TİP’in siyasi değerlendirme, görüş ve hedeflerini yansıtacak siyasi raporunun, üyelerinin yanı sıra Türkiye’nin aydın birikiminin de katkısıyla oluşturulması için gerekli adımların atılması kararlaştırıldı.
Zamlar Halkın Sağlığını Tehdit Ediyor!
Yayınlanma: 2023-07-25 11:32:39
Her yeni sabaha yeni zamlarla uyanıyoruz. İğneden ipliğe her şeye gelen zamlar hayat pahalılığını katlanılmaz hale getirmiş durumda. Bu zamlardan en sonuncusu ise ilaçlar oldu. Geçtiğimiz hafta sonu Cumhurbaşkanı imzasıyla Resmi Gazete’de yayınlanan kararla ilaca yüzde 30,5 oranında zam geldi. Dün itibariyle yürürlüğe girmiş olan karara göre ilaç fiyatlandırılmasında kullanılan Euro değeri yüzde 30,5 oranında artırılarak 14,0387 TL olarak belirlendi. Saray’ın sözde ekonomistleri dolarla maaş almadığımızı hatırlatırken euro ile ilaç aldığımızı gizleyemedi.
Ardı arkası kesilmeyen zam yağmuru ile adeta halka savaş açmış olan Saray Rejimi ilaca yaptığı zam ile bu sefer doğrudan halkın sağlığını hedef almaktadır. Son yıllarda kronik hale gelmiş olan ilaca erişimde yaşanan sorunların çözümü bir yana, doğrudan ve dolaylı yapılan zamlarla bu sorunlar içerisinden çıkılamaz hale gelmektedir. Sağlığımız daha fazla bozulacak, ilaca zamanında erişemediği için hayatını kaybedenler olacaktır. İlaç şirketleri kârlarına kâr katarken yurttaşların payına en temel ve yaşamsal ilaçlar için yüzlerce, binlerce lira ödemek ve haftalarca beklemek düşmektedir. Sosyal güvencesi olan yurttaşlar bile yüzde 20’ye varan katılım paylarını karşılayamayarak tedavileri için reçete edilen ilaçlarını eczanelerden tedarik edememektedir. Bunun yanında en iyi bildikleri işi yaparak eczanelerde çalışan sağlık emekçileri ile yurttaşları karşı karşıya getiren iktidar kendi sorumluluğunu gizlemeye çalışmaktadır. İlaca ve tedaviye erişebilmek için yurttaşları yardım kampanyalarına, bağış toplamaya mecbur bırakan, eczaneleri kapanma noktasına getiren bu düzeni reddediyoruz.
Devlet özellikle kronik hastalar, acil sağlık sorunları yaşayanlar yurttaşlar için geri dönüşü olmayan, tehlikeli bir süreç başlattı. Olası büyük etkilerinden ve ölümlerden devlet sorumludur!
Saray’a sesleniyoruz: Cebimizden elini çek! Halkın sağlığını tehdit eden ilaç zammı derhal geri alınmalıdır. Yaratılan olumsuz ekonomik koşulların faturası halka ve sağlık emekçilerine çıkarılamaz. Aşı, ilaç ve diğer tüm tıbbi malzemelerin geliştirilmesi ve üretimi kamusal olanaklarla gerçekleştirilmeli, herhangi bir özel şart aranmadan ihtiyaç sahibi bütün yurttaşlara parasız şekilde ulaştırılmalıdır.
TİP Sağlık Komisyonu
Akbelen Ormanı Nefesimiz, Suyumuz, Yuvamızdır!
Yayınlanma: 2023-07-24 13:23:00
Bugün sabaha karşı Limak Holding YK Enerji şirketi Akbelen Ormanı'na polis, jandarma ve TOMA’lar eşliğinde ve hukuksuz bir şekilde Akbelen’in ağaçlarını katletmek için girdi.
Şu anda köylüler, yaşam savunucuları ve milletvekilleri kesim yapılan alana yaklaştırılmıyor.
Yıllardır süren davalar, bilirkişi keşifleri, 2 yıldır ormanda tutulan nöbet, tüm toplumun itirazı görmezden gelinerek, hukuksuz biçimde sabaha karşı, alana destek gelmesin diye "sinyal kesici" araçlarla ağaç katline gelen şirket suç işliyor. Süren davalara rağmen ormanı katletmeye gelen şirketi koruyan kolluk güçleri suç işliyor. Göz göre göre bu suça tanık olup adım atmayan savcılar suç işliyor. Orman yangınları ile boğuştuğumuz bugünlerde, gözümüz gibi bakmamız gereken Akbelen Ormanı'nı yok etmeye gelenleri engellemeyen, ormanı tahsis ederek verdiği maden açık işletme iznini iptal etmeyen Tarım ve Orman Bakanlığı, Orman Bölge Müdürlükleri suç işliyor.
2017 yılında İkizköy’ün merkez mahallesi Işıkderesi 2017 yılında kamulaştırılmış ve kömür sahası haline getirilmişti. Işıkderesi 3 Ocak 2023 itibariyle yeryüzünden silindi!
Kamulaştırma yoluyla mülksüzleştirme ve yerinden edilme tehdidi, Mayıs 2019’da İkizköy’ün Karadam ve Akbelen mevkilerinin bir kısmı ile Ova mevkiinin tamamına, Karacahisar ve Çamköy mahallelerinin ise bazı tarım alanı ve zeytinliklerine dayandı. 2019 yılından beri devam eden mücadelede açılan davalar ve çadır nöbetiyle köylüler yaşam alanlarını ve ormanı ormancıdan ve sömürge madenciliği yapan şirketten korumaya çalışıyor.
Bu rant düzenine artık yeter diyerek bölgenin dağı, taşı, ormanı,kurdu, kuşu, böceği, tarım arazileri, Akbelen orman sahası için Yeniköy Kemerköy Elektrik Üretim ve Ticaret Anonim Şirketi adına maden açık işletme izni verilmesine ilişkin 28/11/2020 tarihli Tarım ve Orman Bakanlığı işleminin derhal iptal edilmesini talep ediyoruz.
Maden sebepli sürgüne de, sürgün edemeyeceğiniz yaşamı yok etmenize de izin vermeyeceğiz.
Akbelen Ormanı'nı vermeyeceğiz.
TİP Kent ve Ekoloji Bürosu
Etiketler:
Kent ve Ekoloji Bürosu
Saray Harcıyor Halk Ödüyor!
Yayınlanma: 2023-07-07 12:20:44
Emekçiler, bir sabaha daha fahiş zamlarla uyandı. Bu defa başta KDV olmak üzere çeşitli vergi ve harçlara zam yapıldı. %8 olarak uygulanan KDV %10’a, %18 olarak uygulanan KDV %20’ye çıkartıldı. Yurt dışından getirilen cep telefonlarından alınan harç tutarı tam 20 bin TL oldu. Sunulan torba yasa teklifinde, başta anayasanın 161. Maddesine açıkça aykırılık teşkil eden “borç kullanım tutarının üç kat arttırılması” maddesi olmak üzere çeşitli ihlaller mevcuttur.
Saray Rejimi’nin ekonomik model garabeti, faturanın daima emekçilere çıkartıldığı bir düzen meydana getirdi. Göstermelik bakan değişiklikleriyle imajını düzeltme çabasına girenler, alın teriyle geçinen milyonlarca yurttaşımız için önümüzdeki dönemde yoksullaşmanın ve hayat pahalılığının aynen devam edeceğini göstermiş oldu.
Kur Korumalı Mevduat, garantili köprü/yol/hastane harcamaları, makam aracı kiraları, faiz ödemeleri ve hepsinden de önemlisi İSRAF, Türkiye’nin ekonomik darboğazının temel sebepleridir.
Saray’ın yarattığı borç yükünün altında, emekçiler bırakılacaktır. Patronlar daha zengin olmaya, emekçiler daha fakirleşmeye devam edecektir.
Tüm bunlar karşısında başta anayasaya aykırı olan yukarıdaki maddenin iptali olmak üzere, saraylıların israfının faturasını emekçilere çıkartan tüm uygulamalara karşı mücadeleyi büyüteceğiz. Zenginlerin değil yoksulların vergilendirildiği, parası olanın düdüğü çaldığı bu düzenden ülkemizi kurtaracağız.
Sivas'ta Eşit Yurttaşlık İsteyenler Yakıldı!
Yayınlanma: 2023-07-02 09:52:00
Sivas’ın merkezinde gerici şeriatçı güruhun sloganlar eşliğinde, kolluk kuvvetlerinin gözleri önünde, canlı yayında gerçekleştirilen 33 kişinin katliamının üzerinden tam 30 yıl geçti.
Bütün dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen katliamda sadece aydınlarımız, sanatçılarımız, gençlerimiz katledilmedi.
O gün orada yakılan Ülkemizin aydınlık geleceği, yarınları ve umutlarıydı.
O gün orada yakılan eşit yurttaşlık isteyen Alevilerdi.
30 yıl önce Sivas’taki katliamı yapanlar; dönemin Refah partisinde sonrasında onları savunan avukatlar AKP saflarında yönetici ve milletvekili oldular.
Katliamın ardından 30 yıl geçmiş olmasına rağmen aydınlatılmamış olması, faillerinin bir kısmının serbest bir şekilde dolaşıyor olması, mahkeme kararları ile zaman aşımı uygulanmaya çalışılması devletin bir bütün olarak katliamla yüzleşmek istemediğinin kanıtıdır.
Unutulmasın ki bu ülkenin aydınları, sanatçıları, Alevileri ve insanlık onuru için mücadele eden sosyalistleri var olduğu sürece bu dava divana kalmayacak.
Sivas katliamını yapanlardan da göz yumanlarda da unutturmaya çalışanlardan da hesap soracağız.
30 yıl önce ateşte semaha dönenlerin ışığı hiç sönmeyecek.
Türkiye İşçi PartisiAleviler için Eşit Yurttaşlık Komisyonu
Etiketler:
Aleviler İçin Eşit Yurttaşlık Komisyonu
Review On May 2023 Elections
Yayınlanma: 2023-07-01 16:27:04
The Workers' Party of Turkey (TİP) has completed its assessment of the May 14th and May 28th elections, the former of which has proved to be one of the most significant elections of our country’s history, at the Party Assembly meeting held in Istanbul on June 3rd-4th. Various central branches like the Central Executive Committee and the Party Assembly, and other Party committees and branches will continue their work and their reviews to deepen the scope of the assessment. From the following week onward, the provincial and district organisations will hold similar meetings with the participation of all members. After carrying out detailed discussions with our comrades and citizens who gave their support during the election campaign and in the ballot, the calendar for the Grand Congress will be established.
***
1- The elections of May 2023 have seen all the characteristics of the 21-year-long AKP regime. Tactics used so casually by the AKP regime, and that we’re familiar with from fascist and authoritarian regimes such as repression, lies, slander, violence, unlawfulness and fraud, dirty war and propaganda techniques, hostility towards labour, women and the LGBTI+ were used extensively during this election period as well. Public opposition failed to break out of this foul and planned encirclement through complete unity and mobilisation of all of their members.
The Regime’s alliance led by AKP and MHP successfully used all facilities and means of the state and the partisan press to maintain the power of fascist, authoritarian, polarising and discriminatory rhetoric over their political base; even managing to influence some voters of the main opposition to cause confusion and miscalculations. The Regime’s alliance consolidated its base by uniting the antagonising rhetoric against various social groups notably the Kurdish people, several agendas like military industry, cross-border operations and global recession, with a fascistic power-rhetoric.
The Regime’s success in these endeavours -or at least succeeding in keeping its own political base from being influenced by the opposition’s discourse- should be discussed not only under the light of their propaganda tactics but also that of the sociological, cultural and ideological dynamics of the society of Turkey.
The way of defeating the AKP Regime remains to be a matter not of mere mathematical calculations but of radical political-ideological struggle. With these election results, it has been reaffirmed that there can be no hope of success through simple ballot estimates in an environment where the popular struggle is not strengthened.
2- On the road to 2023 elections the Turkish economy faced significant crisis dynamics. The rapid decline of national economic productivity, the failure of the temporary -and in the long term rather risky- measures in controlling the foreign currency crisis, the escalation of the citizens’ financial difficulties -particularly in terms of rent rates- and finally the extreme human and economic toll of the February 6th earthquake disaster, which had been one of the greatest disasters of our history, had produced hopes for a dissolution in the Regime’s political base.
AKP, on the other hand, managed the backlash from its own base due in part to its control over the public treasury and the funds of partisan capital, and in part the subsidies and tenders it provided. Due to AKP’s use of local authorities, municipalities and governorates as well as state institutions in a partisan manner, the Regime has been able to maintain direct contact with the impoverished workers; impressing on them the faint hopes it fabricated regarding financial and housing issues through temporary subsidies and incentives, and delaying the increasing pressure of the economic crisis on the workers by keeping unemployment in check. It is our duty to prepare for the inevitable explosion of these delays on the workers with increased severity.
3- To understand the class and social transformation of the 21-year-long AKP rule, one must understand its role in the route taken by Turkish capitalism since the 1980 coup d'état. The previous, export-oriented capital accumulation model based on the internal market and aiming towards development and public service was transformed into an import-oriented model first through political efforts and then the fascist junta government. This model required the minimisation of all labour rights and its economic share from production and demanded the conversion of public services into profit-driven services for the capital though privatisations, the evaluation of growth through industries like exports and construction and currency speculations, and the discipline of the political and social spheres through authoritarianism necessary for the materialisation of this model. Unlike previous right-wing governments, the AKP was recognised by both the national and international capital and foreign states because it accomplished said materialisation by utilising the widespread mass support it accumulated. In this regionally or globally import-oriented model, the logistical and supply advantages of Turkish capitalism and the abundance of fixed assets to plunder designated the primary element of competitiveness to be the lowering of the cost of labour. For this exact reason the dissolution and neutralisation of trade unions, the pruning and disorganisation of the social rights that regulate the working life, the construction of a working class model influenced by fundamentalist rhetoric and ideology through the education system and a web of cults and sects had been the systematic aim of Turkish capitalism and its party of 21 years; the AKP.
On top of this two-decade process, the relatively more comfortable and high-salaried sections of the working class were at the receiving end of a staggering redistribution shock during the last 5 years with the introduction of minimum wage updates and minimal improvements on cheap consumerism, while the said high-salaried workers experienced a loss of purchasing power. This process led to the minimum wage effectively becoming the median wage, and the purchasing power of the lowest-salaried workers and their higher-salaried counterparts were drawn closer, those with higher education were forced to emigrate, and in short the working class of Turkey was levelled down to near-minimum; allowing the capital to make significant headway in its strategy towards increasing competitiveness through decreasing the cost of labour. This picture shows that different segments of the working class in Turkey experience the dynamics of the current economic crisis in varying intensity.
The weakness of the working class particularly in terms of unionisation but also of the weakness and ineffectiveness of its existing organisations, combined with the failure of left-wing and socialist forces in fabricating creative and fruitful new models for class-organisation has made it difficult to fight for the benefit of labour. The Regime’s alliance effectively used this along with social subsidies for its own political base and produced an ideological rhetoric aimed at the differences among the working class for its own benefit. The Socialists are tasked with organising a patient and long-term struggle particularly on these two issues.
4- The major opposition block of Nation Alliance that united around Kemal Kilicdaroglu’s presidential candidacy has, despite the public’s and polling companies’ assumptions, failed to secure the parliamentary majority or win the presidency. It can be said that this failure is a product of various factors, and that while some of these were obvious from the start and were faced with warnings, some others were only made apparent due to an evaluation of the election results. Primarily the alliance’s internal tensions over the candidacy that were reflected to the public delayed their election preparations and caused distrust and projected an image of frivolity among the AKP-MHP base that they had planned to approach. Even after the candidacy dilemma was resolved, the Nation Alliance failed to formulate a unified discourse and the rhetoric of the right-wing parties and spokespersons among the alliance tarnished their image of unity and cooperation. The need to form closer relations with HDP/Green Left Party, the socialist parties and popular opposition forces were likewise impeded by the right-wing parties of the alliance and discriminatory and fascist rhetoric comparable to the Regime were often used. A serious lack of coordination was observed in their field operations during the elections, while the number of seats reserved for right-wing parties by CHP in their MP candidate lists caused significant loss of morale. As a result, the Nation Alliance posed an eclectic image of disunity and a lack of political rhetoric or vision beyond mere opposition to Erdogan.
5- Another reason behind Nation Alliance’s election failure is their failure to put forward a convincing economic model for the consideration of society at the verge of a serious economic crisis, already facing increasing financial difficulties and suffering from a staggering redistribution shock. Their economic model consisted almost entirely on a regulated version of neoliberal orthodoxy. Such an economic model, despite the promises of various spokespeople and Kilicdaroglu, mainly appeals to a portion of the largest capital groups of Turkish capitalism rather than the public. The model of a regulated version of neoliberal orthodoxy contradictorily combined with some economic reliefs for the public failed to gain traction particularly among the base of the current government; depriving the Nation Alliance from the voter transfers from the Regime’s base that they expected and propagated.
21 years of AKP mobilising state resources for partisan social relief networks, public support packages, major investments, loan options and direct subsistence aid combined with the ideology of power appears to have led their base to believe that the economic problems are only temporary, and if not that they can be resolved by Erdogan and the Regime’s alliance. On this matter neither Kilicdaroglu nor the Nation Alliance in general managed to formulate a consistent and convincing discourse. As a result, the long-standing 50-50 balance of voters could not be broken in the opposition’s favour and a replacement of power could not be achieved.
6- The status-quo and contraction on Turkey’s politics and social relations contain unsustainable aspects to them. Primarily, in the current atmosphere it's evident that the leading figures of Turkey’s politics have reached the end of the road. To clarify, we can assume that the 2023 elections have been the final electoral runs of figures like Erdogan, Bahceli and Kilicdaroglu. The oncoming period of Turkey’s politics, whether in 5 years through the general elections or earlier through snap elections, will stipulate plans for a transition to the post-Erdogan period of Turkey. The plans of some capitalist factions along with some circles from within the state were presented by the Nation Alliance, but these scenarios failed to gain adequate approval in the elections. It is highly likely that these plans will be revised and re-presented by a new leader, new cadres and components. On the other hand, by winning the 2023 elections Erdogan, the capitalist factions that support him and the partisan state apparatus have also gained the opportunity to formulate and present their own plans for transition. It must be assumed that the oncoming period will be shaped by the competition between these transitional scenarios, and that this competition will produce new alliances and leader profiles. Also the far-right/nationalist/fundamentalist current in the political atmosphere and the internal power balance of the opposition indicates that they too, along with the government, will continue to follow their right-leaning tendencies. This right-leaning will be most apparent in the regression of labour’s working conditions and the reactionary/racist propaganda following the deepening of the financial difficulties, discriminatory and unlawful attacks on the rights and political representatives of the Kurdish people, rhetoric and action threatening the right and freedom to live of the women and the LGBTI+, the attempts by fundamentalist and jihadist parties and cults to scrape off Secularism from the social life altogether, and the upsurge of anti-immigrant sentiment through political campaigns. The discriminatory, antagonising rhetoric forced upon the opposition in the runoff elections that was then claimed to be “essential for victory” and turned into a central campaign which could never be shared by our Party was an indicator to this trend. Among other things, our Party will carry out the ultimate and most determined struggle possible to stand as a red line before the attacks by the Regime and the reactionary-fascist alliance that gained the majority in the new Parliament.
Also the elections have shown once again that Turkey not only has issues about the government, but an “opposition issue” as well. The assumption of unaccountability to their voters and members, the reaction of glossing over their failures with a fait-accompli instead of presenting a genuine self-critique have become not just a trend but a permanent mindset among all opposition actors of the system. But the fact that this attitude creates a major resentment particularly among the youth is not only welcome news for us, but also one that presents us with a multitude of opportunities.
7- Contrary to some arguments, whilst Labour and Freedom Alliance (LFA) -which was the largest force of left-wing/socialist opposition in the 2023 elections- did not suffer a significant failure, it could not fully realize the hopes pinned on it either. A major contributor to this outcome have been the policies of oppression and violence towards its major partner the HDP and the arrests, unlawful judicial acts and discriminatory/antagonising rhetoric towards the Kurdish people and their representatives. Despite this oppression and violence, the founding of the LFA, its cooperation for the benefit of our country and our peoples, and the hardships it has overcome should be viewed as a point of pride. Our Party is determined to take necessary responsibilities to support the endurance and growth of the LFA and the success of its mission of solidifying the solidarity of Turkish and Kurdish people and revolutionaries to ensure the liberation of our country. On the other hand, discussions on the position of our Party which proved itself an effective force within the alliance have produced attitudes unbecoming the spirit of solidarity. While this didn’t affect the popular opinion towards our Party, it did cause discouragement and discord among the alliance and the Workers’ Party of Turkey will do everything in its power to detect the errors of all sides and overcome these discussions.
The Party’s greatest mistake in this period has been to adhere to principles of goodwill and solidarity within the alliance to the point of refraining to respond adequately to the misinformation spread against itself. Most of the positions attributed to our Party have had nothing to do with reality. For instance, TİP suggested methods that it believed could increase the total number of MPs for the entire alliance, never engaged in “MP haggling” throughout the election period and certainly did not enter the elections for electoral “treasury grants”. Putting aside innumerable rumours, we can proudly say the Workers’ Party of Turkey kept every promise it made to our allies and our people throughout the election period. Moreover, all allegations against our party were debunked with the election results. The position that TİP’s entry to the ballot with its own MP candidate lists would increase the vote and the parliamentary seats of the Labour and Freedom Alliance, and the fact that TİP cost no parliamentary seats either to its allies or the general opposition have both been proven with mathematical certainty. Our only regret is that we had close-call losses in 3 seats and that in the districts we refrained from announcing candidates our allies could not achieve the ballot success we had hoped for, and as a result of both of these that our alliance could not emerge from the elections as a force that could decide the fate of our country.
At this point the LFA retains its significance for us not only as an electoral alliance but as a union of struggle. Our alliance will surely patch its wounds and emerge from this period with a renewed determination towards new goals and missions, and continue to broaden the solidarity and struggle to preserve the resolve of the workers, women, youth and all disadvantaged groups. TİP is in turn determined to formulate a comprehensive assessment of the past electoral period to learn from it and play its part in the coming days.
8- The Workers’ Party of Turkey has been successful in achieving its own goals according to its own criteria. We are grateful to all of our comrades, volunteers and voters who have made this possible. Since its founding, TİP has had the goal of turning socialism into a massive force, regarded the 2023 elections as an opportune springboard and concluded that if utilised its own particular political style it could receive nearly 3% of the votes. In the 5 years since, accounting for the districts where TİP could get significant votes but chose not to run due to the interests of the alliance, and despite the unfavourable changes in the electoral law, this goal has been validated. TİP’s success belongs not only to itself but the entire socialist movement in Turkey and everyone can benefit from the potentials this success will provide. By receiving a million votes and 1,7% of all votes as an independent socialist party, TİP has achieved an exemplary success that socialist parties of the last 60 years had failed to reach. Our Party’s election campaigns in Istanbul, Ankara, Izmir, Hatay, Antalya and Mugla, and the results that turned out in these provinces are especially encouraging and could open a new window for our organised activities when examined thoroughly. The votes received from young voters are also encouraging and our youth organisation and central organs should begin preparations to take any necessary step for TİP to assume the representation of the youth. In addition, the success we have achieved abroad in countries where immigration from Turkey increased in the past decade hint at a budding formation of representation for us abroad. We see that this success has been insufficient to change the direction of our country; but we will not allow anyone to unfairly diminish the efforts our comrades and the support of our people gave in this hard-earned achievement. While TİP has crossed the first threshold deemed necessary for making the socialist struggle massive, it will now set new and greater goals for itself. Rigorous and aware that our responsibilities for the workers of our country have only increased, through a period of collective discussion we will hold during summer and the congress period following autumn, the new goals, duties and strategy of TİP’s socialist fight will become clear.
9- The experience we have had in the 2023 elections have been instructive all-round. The Party is interested not only in its successes and the ground gained but also in the failures and lost potential. Moving forward, we will plot the necessary steps to further clarify our discourse from the centre to the entire party organisation. The Party has also failed to shape its members, volunteers and voters into a class movement despite the fact that it is comprised almost entirely of workers, mainly urban working class. We set for ourselves the goal of strengthening popular organisations, people’s own positions of political struggle and the common fight of the citizens that the government has been trying to consolidate through isolation and desperation. It is clear that our country requires stronger centres of popular struggle and a stronger leftist political line. For this reason we will start preparations to develop the Party centre and any tools utilised to reach the public for increased effectiveness.
Finally, during our election campaign and even the period that preceded it where we experienced rapid growth, we consciously adopted a more relaxed organisational method and such relaxedness has inevitably produced examples where the definition of membership and the members’ relationship with the party were significantly strained. In the coming period steps will be taken to reinforce issues such as the definition, entitlements and responsibilities of membership, organisational operations and party culture. In summary the Workers’ Party of Turkey will continue to grow, while reinforcing and widening its institutional and organisational structure, and develop its operations to maximise member and volunteer participation.
10- The Workers’ Party of Turkey has seen that its general strategy including the tactics used for the 2023 elections have been fruitful. In the coming period the Party will continue following this general strategy and make new adjustments to it based on the requirements and priorities of the time. For this reason the Party will continue and strengthen its inclination towards growing in both membership and volunteer action. Having crossed an important threshold towards becoming a massive party, we will continue to move further ahead and set new goals and targets. The urban workers’ issues of staggering changes in wealth distribution and the lack of representation that the left-wing/socialist forces fail to respond to also remain topical. While TİP has made some progress in responding to this lack of representation through its existence, its ongoing fight and electoral success, there is still much to do to assume political and organisational representation of the urban working class and the Party will continue its work to ensure this. Additionally, there is the unignorable fact that nearly 30% of the votes TİP received came from either those who had never voted before or even those who had voted for the Regime in prior elections. This data indicates that while TİP cannot completely scramble the Regime’s voter base, it appears to have come to a humble position where it can present itself as an alternative for the workers in that camp and break the 50-50 status quo and will be taking steps towards this possibility.
To summarise, TİP will intensify and expand its work towards assuming a leading role in the labour struggle. Another position the Party sees as vital is the aim for the political activities among workers for concrete political achievements. The style of political activity that doesn’t confine itself to mere propaganda but is based on concrete achievements for the working and daily lives of the workers, the youth, the women against the injustices imposed by the capitalist system, where TİP will assume a leading and unifying mission for this political struggle must be actualised immediately.
We regard our activities during the earthquake disaster as a significant experience for this aim. Our relief effort which set an important example in its own right has had a notable effect in our electoral success in Hatay. But independently from the election results, we are adamant on intensifying our efforts towards the necessary preparations against policies that turned the earthquake into a disaster so that our country does not suffer this way again, and more tangibly, to supervise the process of rebuilding Hatay as a citizen-oriented city. Our fight against the ongoing imprisonment of our comrade and Hatay MP Can Atalay despite being elected for parliament must be regarded as an extension of this resolve. We will forget none of the government’s crimes, nor will we yield to any arbitrary treatment.
Both before and during the electoral period, the laws such as n.6284, which protects women from physical, economic and psychological abuse or basic and hard-earned rights such as the alimony, were violently attacked and used as bargaining chips. The government used women’s rights and lives on the table to gain support from cults and parties that take issue with the mere existence of women. Women face pressure from religious cults and the society itself, and violations of their basic rights in matters of poverty, violence, education and security. To stand against this assault is one of our most basic political responsibilities.
11- The Workers’ Party of Turkey regards socialism not as a utopia but the only way for the world’s and humankind’s liberation from oppression. It takes special care to ensure that the principles and values of socialism emanate from every aspect of the Party from its simplest everyday activities to its widest social vision. One of the chief aspects of displaying that rigour is to make socialism an alternative in the eyes of the people, and to turn its principles and values into the symbols of future liberation. In theoretical and intellectual works and practical organisational activities, it is necessary to perpetually develop the vision of a socialist person, society and world; to reinforce the idea that socialism represents the novel and the future; that strengthening it is the only way for humankind’s liberation from exploitation and oppression; for its achievement of true equality, freedom and fraternity. The matter of ideological and intellectual development that have been neglected due to the more urgent and poignant problems of the country and the intensity of the electoral period needs to be readdressed and deepened; this along with producing methods to channel this development within the party and towards the society will be among TİP’s particular priorities.
12- Another responsibility the Party will assume will be to strengthen its organisational structure to withstand current and future issues; to institute a disciplined and orderly system of operation both vertically and horizontally; to increase its members’ awareness of Party principles and to strengthen and increase the number of the cadre members of the Party in both the central and local branches. It is particularly important for the Party to establish local connections and for our local organisations to become leading figures of social struggles in their areas; to become the symbol of the organised force of the people in every locality. TİP will use the parliamentary seats it gained thanks to its efforts and its voters’ grace to defend the people’s interests in the most effective way possible. Because of this, it is vital that TİP’s activities not be reduced to merely parliamentary work and the efforts of our MP comrades; but to carry the resolve and leadership shown in every aspect of the social struggles from the neighbourhoods to university campuses into the parliamentary podium through the Party. To that end, all means provided by the parliament will be mobilised towards the strengthening of the social struggle and our MP comrades will take responsibilities within such struggles. No prior habit or model can be allowed to impede our efforts for this responsibility. The Workers’ Party of Turkey will retain its identity as a diligent, assertive but humble socialist party which abides by its goals, inspiring trust and power with its organisation, with members whose ties of fraternity and camaraderie never wavers. The Workers’ Party of Turkey will be wherever the working people need it to be, do whatever they need from it and will eventually succeed at bringing the working class to power in Turkey.
PARTY ASSEMBLY OF THE WORKERS’ PARTY OF TURKEY
Artık Yeter!
Yayınlanma: 2023-06-15 16:06:52
Şanlıurfa’ Ceylanpınar ilçesinde 12 yaşında bir çocuk eğitim aldığı medresenin arkasındaki ahırda asılı olarak ölü bulundu. Kaldığı yurdun bu kadar yakınında yaşanan ölümde çocuğun üç gündür kayıp olduğu haberlere yansıdı. Örgün eğitim alması gereken bir çocuk neden kaçak bir kurumdayatılı kalabiliyor ve neden devlet yetkilileri bu duruma müdahale etmiyor? Çocuğun tamamen kaçak bir biçimde “eğitim veren”, Diyanet’e ve Müftülüğe dahi bağlı olmayan bir kurumun hemen yakınında ölü bulunmasının perde arkası bir an önce aydınlatılmalıdır? Dini eğitim adı altında çocukların hayatları ve gelecekleri karanlığa teslim ediliyor. AKP/Saray iktidarının çocukları hedef alan politikalarının sonuçları, dün Hiranur Vakfı’nda yaşananlar, bugün kuran kurslarında, kaçak medreselerde yok olan çocukların hikâyesiolarak önümüze geliyor.
Bu karanlığa dur denilmesi gerekirken, cemaatlerin, tarikatların, kaçak yurtların ve kurumların eğitim adı altındaki tüm faaliyetlerinin bir an önce durdurulması gerekirken Milli Eğitim Bakanlığı ÇEDES protokolü ile manevi danışman adı altında denetlenmeyen bu kurumlarda çalışanların ve mensuplarının okullara girmesinin önünü açmaktadır. Hâlihazırda suç işleyen, kaçak bir şeklide eğitim veren bu kurumları denetlemeyen, faaliyetlerini durdurmayan tüm devlet yetkilileri çocukların yaşamdan koparılmasının geleceğinin karartılmasının doğrudan sorumlusudur.
Devlet cemaat tarikat el birliğiyle çocukların yaşamının çalınmasına artık tahammülümüz kalmadı.
Artık Yeter!
Kaçak bir şekilde eğitim faaliyeti gösteren tüm yapılar kapatılmalıdır! Tüm özel eğitim kurumları şeffaf bir şekilde denetlenmelidir. Suçlular hesap vermeli ve yargılanmalıdır!
14 Mayıs ve 28 Mayıs Seçimlerine Dair Parti Meclisi Değerlendirmesi
Yayınlanma: 2023-06-06 22:19:00
Türkiye İşçi Partisi, ülke tarihimizin en önemli seçimlerinden biri olan 14 Mayıs ve 28 Mayıs seçimlerine dair değerlendirmelerini, 3-4 Haziran tarihlerinde İstanbul’da toplanan Parti Meclisi’nde yapmıştır. Parti Meclisi tarafından kaleme alınan bu metin, 3-4 Haziran toplantısında yapılan değerlendirmeleri özetler niteliktedir. Hem MYK ve PM gibi merkezi kurullar, hem de parti büro ve organları PM toplantısında ortaya çıkan genel yaklaşım ışığında çalışmalarını ve incelemelerini sürdürecek, değerlendirmelerini derinleştirecektir. Önümüzdeki hafta sonu itibariyle il ve ilçe örgütlerimizde, tüm parti üyelerinin katılımıyla değerlendirme toplantıları gerçekleştirilecektir. Yoldaşlarımızla, partimize gönül vermiş, seçim döneminde çalışmalara katılmış, oyuyla destek olmuş tüm yurttaşlarımızla yapılacak ayrıntılı değerlendirmelerin ardından Büyük Kongre’nin takvimi oluşturulacaktır.
***
1. 2023 Mayıs seçimleri 21 yıllık AKP iktidarının tüm karakteristik özelliklerine sahne olmuştur. Baskı, yalan, iftira, şiddet, hukuksuzluk ve yolsuzluk, kirli savaş ve propaganda teknikleri, emek, kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı gibi, faşist ve otoriter rejimlerden aşina olduğumuz, aynı zamanda AKP iktidarı tarafından da olağan bir uygulama olarak kullanılan teknikler bu seçimlerde de baskın biçimde devreye sokulmuştur. Toplumsal muhalefet, tüm bileşenleriyle ve bir bütün olarak bu çirkin ve planlı kuşatmayı kıramamıştır.
AKP ve MHP’nin başını çektiği Saray ittifakı, devletin ve yandaş basının tüm imkanlarını da seferber ederek faşist, otoriter, kutuplaştırıcı ve ayrımcı söylemleri kendi tabanı üzerinde hakim halde tutabilmiş, hatta ana muhalefetin bazı unsurları üzerinde de bu söylemler aracılığıyla etkili olarak kafa karışıklığı yaşanmasını ve hesap hataları yapılmasını sağlayabilmiştir. Saray ittifakı, bir yandan başta Kürtler olmak üzere toplumun farklı kesimlerine yönelik düşmanlaştırıcı söylemleri aracılığıyla, bir yandan da militer sanayi, sınır ötesi operasyonlar, küresel ekonomik daralma gibi gündemleri faşizan bir güç söylemiyle bütünleştirmek suretiyle kendi tabanını konsolide etmiştir.
Saray ittifakının bu girişimlerinin sonuç vermesi, en azından kendi tabanı üzerinde muhalefetin söylemlerinin etkili olmasını önleyebilmesi sadece propaganda teknikleri açısından değil, Türkiye toplumunun sosyolojik, kültürel ve ideolojik dinamikleri açısından değerlendirilmelidir.
AKP-Saray rejimini yenmek basit matematik hesaplarının değil, köklü bir ideolojik siyasal mücadelenin konusu olmaya devam etmektedir. Toplumsal mücadelenin güçlenmediği koşullarda sadece sandık hesaplarıyla bir başarı elde edilemeyeceği bu seçim sonuçlarıyla bir kez daha tescil edilmiştir.
2. 2023 seçimlerine doğru giderken Türkiye ekonomisi ciddi kriz dinamikleriyle baş başa kalmıştır. Ülke ekonomisinin üretkenliğinin giderek düşmesi, döviz krizinin geçici ve uzun vadede riskli önlemlerle kontrol altına alınmasına yönelik çabaların sonuç vermemesi, başta kira giderleri olmak üzere yurttaşların geçim sorununun derinleşmesi, nihayetinde ülke tarihinin en büyük felaketlerinden olan 6 Şubat depremlerinin yarattığı ağır insani ve ekonomik tahribat gibi olgular tüm muhalefette Saray ittifakının tabanında bir çözülmenin mümkün olduğu yönünde beklenti oluşturmuştur.
Öte yandan AKP, hem kamu maliyesini hem de yandaş sermaye gruplarının birikimlerini kontrol edebildiği için, bir yandan iaşeler bir yandan da ihalelerle kendi tabanından yükselecek tepkiyi belirli bir düzeyde tutabilmiştir. AKP iktidarının devlet kurumlarını olduğu kadar muhtarlıkları, belediyeleri, kaymakamlıkları ve valilikleri de partizan biçimde kullanmasının bir sonucu olarak, Saray ittifakı yoksul emekçi seçmenlerle birebir teması sürdürmüş, geçici destekler ve teşviklerle geçim ve barınma sorununa dair yarattığı umutları benimsetebilmiş, işsizliği de kontrol altında tutarak ekonomik krizin yükünün emekçilerin sırtına daha büyük bir yoğunlukla binmesini ertelemiştir. Bu ertelemenin faturasının önümüzdeki dönemde emekçi sınıflara daha ağır biçimlerle yüklenmesine karşı hazırlıklı olmak önemli bir görevdir.
3. 21 yıllık AKP iktidarının yarattığı sınıfsal ve toplumsal dönüşümün anlaşılmasının yolu, onun Türkiye kapitalizminin 12 Eylül ile girdiği rotadaki yerini anlamaktan geçer. Geçmişteki iç pazara dayalı, kalkınma ve kamusal hizmet temalı ithal ikameci sermaye birikim modeli, önce siyasal girişimler ve ardından da 12 Eylül faşist cuntasıyla yerini ihracata dayalı bir sermaye birikim modeline bırakmıştır. Emeğin tüm haklarıyla birlikte üretimden aldığı payın da asgariye çekilmesini gerektiren bu yeni birikim modeline göre özelleştirmeler yoluyla kamusal hizmetler sermayenin kâr kapısı haline getirilmeli, planlı bir modele göre kalkınma yerine ihracat-inşaat gibi sektörler ve para spekülasyonları yoluyla büyüme önceliklendirilmeli, siyasal ve toplumsal alan da bütünüyle bu modelin hayata geçirilmesini sağlayacak otoriterleşme tarafından disiplin altına alınmalıdır. AKP iktidarı, ihracata dayalı bu neoliberal birikim modelini öncesindeki tüm sağ iktidarlardan farklı olarak arkasındaki geniş kitle gücüne dayanarak hayata geçirebilmiş olduğu için hem ulusal hem de uluslararası sermaye ile devlet aygıtı tarafından kabul görmüştür. Küresel ya da bölgesel ölçekte rekabeti gerektiren ihracata dayalı bu modelde, Türkiye kapitalizminin lojistik/tedarik avantajı ve özelleştirmelerle yağmalanacak sabit sermaye birikimi ile birlikte en büyük rekabet unsuru emek gücünün ucuzlatılması olarak belirlenmiştir. Tam da bu nedenle, sendikaları dağıtılmış ve etkisizleştirilmiş, çalışma hayatını düzenleyen sosyal hakları budanmış ve örgütsüzleştirilmiş, hem eğitim sistemi eliyle hem de tarikat ve cemaat ağlarıyla kuşatılarak dinci söylem ve ideolojilerin denetimi altına itilmiş bir emekçi sınıfı profili yaratmak Türkiye kapitalizmi ve onun 21 yıldır iktidarda olan partisi AKP tarafından sistematik bir hedef olmuştur. 21 yıllık sürecin üzerine, son 5 yılda emekçi sınıfların görece rahat ve yüksek ücretli kesimleri sarsıcı bir bölüşüm şokuna maruz bırakılmış, en yoksullara asgari ücret güncellemeleri ve ucuz tüketim imkanları bir nebze artırılırken yüksek ücretli emekçilerin alım gücü düşürülmüştür. Asgari ücretin ortalama ücret haline gelmesine yol açan bu süreçte, emekçilerin en yoksul kesimleri ile görece yüksek ücretli kesimlerinin alım gücü birbirine yaklaşmış, eğitimli emek gücü göç yoluyla ülkeden ayrılmak zorunda bırakılmış, özetle Türkiye işçi sınıfı asgariye yakınsayan bir ortalamaya çekilerek emek gücünün değerini düşürmek yoluyla rekabet gücünü artırma stratejisine ciddi bir mesafe kazandırılmıştır. Bu tablo, Türkiye işçi sınıfının farklı kesimlerinin mevcut ekonomik kriz dinamiklerini farklı yoğunluklarda yaşadığını göstermektedir. Türkiye işçi sınıfının başta sendikal alanda olmak üzere sahip olduğu örgütlenmelerin zayıflığı ve etkisizliği, sol/sosyalist güçlerin de sınıf örgütlülüğü açısından yaratıcı ve sonuç alıcı yeni modeller üretememiş olması bu tabloya emek lehine mücadele edilmesini zorlaştırmıştır. Saray ittifakının bu yolla hem sosyal yardım ağlarını kendi tabanı içerisinde etkin biçimde kullanması hem de ideolojik söylemler aracılığıyla emekçilerin arasındaki farklılıkları kendi lehine kullanması söz konusu olmuştur. Sosyalistler özellikle bu iki başlıkta sabırlı ve uzun soluklu bir mücadeleyi örgütlemekle sorumludur.
4. 2023 seçimlerinde Saray ittifakının karşısındaki en büyük muhalefet gücü olan ve Cumhurbaşkanlığı için Kemal Kılıçdaroğlu’nun ortak adaylığı konusunda birleşen Millet İttifakı, geniş kamuoyunun ve araştırma şirketlerinin beklentisinin aksine hem Meclis’te çoğunluğu sağlayamamış hem de Cumhurbaşkanlığını kazanamamıştır. Bu başarısızlığın arkasında birçok nedenin yattığı, bu nedenlerin bazılarının en baştan beri görülüp çeşitli uyarılara konu olduğu, bazılarının ise seçim sonuçlarının tahliliyle ortaya çıktığı söylenebilir. Her şeyden önce, Millet İttifakı’nın adaylık konusunda kendi içinde yaşadığı ve dışa yansıttığı gerilim, hem seçim çalışmalarına başlamakta geç kalınmasına neden olmuş hem de Millet İttifakı’nın ulaşmayı hedeflediği AKP-MHP tabanında ciddiyet ve güven eksikliği görüntüsü oluşturmuştur. Adaylık sorunu aşılmış olsa bile, bu defa da Millet İttifakı’nın özellikle siyasal söylem konusunda ortak bir dil tutturamadığı görülmüş, İttifak içindeki sağ partilerin ve kimi sözcülerinin sözleri bütünlük ve ortaklık duygusunu sürekli zedelemiştir. Başta HDP/Yeşil Sol Parti ile sosyalist partiler ve toplumsal muhalefet örgütleriyle daha yakın ilişki kurma gereği de yine İttifak’ın sağ partileri tarafından sürekli engellenmiş, zaman zaman Saray ile yarışan nitelikte ayrımcı ve faşizan söylemlere başvurulmuştur. Seçim sürecindeki saha çalışmalarında ciddi bir koordinasyonsuzluk gözlenmiş, buna karşılık CHP listelerinden sağ partilere ayrılan kontenjanlar ciddi bir motivasyon kaybına sebep olmuştur. Sonuç olarak, Millet İttifakı kendi içinde bütünlüğü olmayan, Erdoğan karşıtlığı dışında bir siyasal söylem ve tahayyül sunamayan, eklektik bir görüntü arz etmiştir.
5. Millet İttifakı’nın seçim başarısızlığının arkasındaki nedenlerden biri ise, ağır bir ekonomik krizle yüzleşmeyi bekleyen, geçim sorunları hızla büyüyen ve sarsıcı bir bölüşüm şoku yaşayan toplumun karşısına inandırıcı bir ekonomik model koyamamasıdır. Millet İttifakı’nın ekonomi modeli, neredeyse bütünüyle neoliberal ortodoksinin kurallara bağlanmış versiyonundan ibarettir. Böylesi bir ekonomik model, başta Kılıçdaroğlu olmak üzere kimi sözcülerin tüm vaatlerine rağmen, esas olarak halka değil Türkiye kapitalizminin kimi büyük sermaye fraksiyonlarına hitap etmektedir. Neoliberal ortodoksinin kurallı versiyonu ile halka yönelik kimi rahatlatıcı yardım modellerinin çelişkili biçimde birleştirildiği bu söylem, başta iktidar seçmeni nezdinde inandırıcılık kazanamamış, böylece Millet İttifakı’nın beklediği ve vaat ettiği gibi iktidar tabanından oy devşirmesi mümkün olmamıştır.
21 yıldır devletin tüm imkanlarını partizan biçimde seferber ederek yaratılan sosyal yardım ağları, kamu destekleri, büyük ölçekli yatırımlar, borçlanma imkanları, dolaysız iaşe sunumları gibi uygulamalar güç ideolojisiyle de beslenerek iktidar seçmenini mevcut ekonomik sıkıntıların geçici olduğuna, geçici değilse de sadece Saray ittifakı ile Erdoğan tarafından çözülebileceğine ikna etmiş görünmektedir. Hem Kılıçdaroğlu hem de bir bütün olarak Millet İttifakı bu başlıkta tutarlı ve ikna edici bir söylem oluşturamamıştır. Sonuç olarak, uzun yıllardır yerleşmiş 50-50 dengesini muhalefet lehine bozacak bir çözülme ve yer değiştirme sağlanamamıştır.
6. Türkiye’de siyasetin ve toplumsal ilişkilerin yaşadığı statüko ve sıkışma pek çok açıdan sürdürülebilir olmayan yanlar barındırmaktadır. Her şeyden önce, mevcut durumda Türkiye siyasetini yöneten kadroların çeşitli nedenlerle yolun sonuna geldiği görülmektedir. Daha açık bir ifadeyle, 2023 seçimlerinin Erdoğan, Bahçeli, Kılıçdaroğlu gibi isimlerin son seçimi olduğunu düşünebiliriz. Bundan sonraki süreç, ister 5 yıl sonraki genel seçimle ister bir erken seçimle olsun, Türkiye’nin Erdoğan Sonrası döneme geçişinin planlanmasıyla koşullanacaktır. Erdoğan Sonrası döneme dair bazı sermaye fraksiyonları ile devlet içindeki bazı çevrelerin geçiş senaryosu Millet İttifakı eliyle masaya sürülmüş, ancak 2023 seçimlerinde bu senaryo gereken onayı alamamıştır. Önümüzdeki süreçte bu senaryonun güncellenmesi, yeni lider, kadro ve bileşimlerle tekrar masaya sürülmesi olasıdır. Öte yandan, 2023 seçimini kazanan Erdoğan ve onu destekleyen sermaye fraksiyonları ile partileşmiş devlet aygıtı, Erdoğan Sonrası döneme dair kendi geçiş senaryosunu oluşturma ve masaya sürme fırsatı elde etmiştir. Türkiye’nin önümüzdeki dönemini bu geçiş senaryoları arasındaki rekabetin biçimlendireceği, bu rekabet içinde hem yeni ittifak bileşimlerinin hem de lider profillerinin ortaya çıkacağını beklemek gerekir. Ayrıca, hem Türkiye siyasetinde aşırı sağcı/milliyetçi/dinci akım ve tabanın gücü hem de ana muhalefet içindeki dengeler önümüzdeki dönemde iktidar kadar muhalefetin de sağa açılan yönelimini sürdüreceğine yönelik ipuçları vermektedir. Bu sağa gidişin en açık izleneceği alanlar emekçilerin çalışma koşullarındaki gerilemenin ve geçim sorunlarının derinleşmesini izleyen gerici/ırkçı manipülasyonlar ve ideolojik hegemonya, Kürt halkının haklarına ve siyasal temsilcilerine yönelik ayrımcı ve hukuksuz saldırılar, kadınların ve LGBTİ+ yurttaşların yaşam haklarının ve özgürlüklerini tehdit eden söylem ve eylemler, şeriat ve cihat temelli dinci partiler ile tarikat ve cemaatlerin laikliği toplumsal yaşamdan tümüyle kazımaya yönelik girişimleri, göçmenlere yönelik düşmanlığın siyasal kampanyalar eliyle büyütülmesi olacaktır. Seçimlerin ikinci turunda muhalefete de kabul ettirilmek istenilen, “kazanmak için şart” dayatmasıyla merkezi bir kampanya haline getirilen ve partimiz açısından paylaşılması söz konusu bile olamayacak bir içerik taşıyan ayrımcı, düşmanlaştırıcı söylemler bunun bir görünümüdür. Partimiz başka başlıkların yanı sıra Saray iktidarının ve yeni Meclis’te çoğunluğu kazanmış olan gerici-faşist ittifakın tüm saldırılarına karşı bir kırmızı çizgi olmak için en kararlı ve yüksek mücadeleyi sergileyecektir.
Ayrıca, seçimler aracılığıyla bir kez daha Türkiye’nin iktidar sorununun yanı sıra “muhalefet sorununun” da olduğu ortaya çıkmıştır. Kendisini seçmenine/üyesine karşı sorumlu hissetmeme, başarısızlıklar hakkında samimi bir özeleştiri yapmak yerine çeşitli yöntemlerle bu süreci oldu-bittiye getirme hali, düzen muhalefetinin tüm öznelerinde bir tutum olmanın ötesine geçerek bir zihniyet meselesi haline gelmiştir. Özellikle gençler arasında bu tutumun büyük bir tepki çekiyor olması ise bizim açımızdan sevindirici olduğu kadar birçok fırsat da yaratmaktadır.
7. Sol/sosyalist muhalefetin en büyük gücü olan Emek ve Özgürlük İttifakı 2023 seçimlerinde kimi iddiaların aksine ağır bir başarısızlık yaşamamış, ancak kendisine bağlanan umutları da tam olarak yerine getirememiştir. Bunda en büyük pay Emek ve Özgürlük İttifakı içindeki en büyük güç olan HDP’ye yönelik baskı ve şiddet politikaları, tutuklamalar, hukuksuzluklar ve Kürt halkı ile temsilcilerine yönelik ayrımcı/düşmanlaştırıcı söylemlere aittir. Tüm bu baskı ve şiddete rağmen, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın kurulması, ülkemizin ve halklarımızın kaderi için el birliği ve dayanışma içerisine girmesi, bunu başarabilmek ve koruyabilmek için tüm zorluklara göğüs gerilmesi gurur duyulacak bir örnek olarak görülmelidir. Partimiz hem Emek ve Özgürlük İttifakı’nın güçlenerek varlığını devam ettirmesi hem de Türk ve Kürt halkları ile devrimcileri arasındaki kardeşlik bağlarının güçlendirilerek ülkemizin kurtuluşunu sağlaması için üzerine düşen tüm görevleri yerine getirmeye kararlıdır.
Bununla birlikte, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın etkin bir gücü olan partimizin ittifak içindeki görüş ve tutumuna dair tartışmalarda dayanışma ruhuna yakışmayan yaklaşımlar sergilenmiştir. Toplumun geniş kesimlerinde değilse de ittifakımızın kadrolarında moral bozukluğuna ve dağılmaya yol açan bu tartışmaları aşmak konusunda karşılıklı sergilenen eksiklerin saptanması konusunda TİP üzerine düşeni yapacaktır.
Partimizin bu süreçteki en büyük hatası, ittifak hukuku ve dayanışma ilkesi gereği kamuoyunda kendisi hakkındaki çarpıtmalara yeteri ölçüde yanıt vermemesi olmuştur. Süreç içinde partimize atfedilen görüşlerin önemli bir bölümünün gerçekle hiç bir ilgisi yoktur. Örneğin TİP, kendisinin değil ittifakın vekil sayısını artıracağını düşündüğü öneriler sunmuş, sürecin hiç bir aşamasında “vekil pazarlığı” yapmamış, seçimlere “hazine yardımı” için girmemiştir. Sayısız söylentiyi bir yana bırakarak, Türkiye İşçi Partisi’nin tüm seçim süreci boyunca hem müttefiklerimizi hem halkımıza verdiği her sözü tuttuğunu gururla söyleyebiliriz. Dahası, partimiz hakkında ileri sürülen tüm iddialar seçim sonuçları ile birlikte yanlışlanmıştır. TİP’in seçime kendi listeleriyle girmesinin Emek ve Özgürlük İttifakı’nın oy oranını ve vekil sayısını artıracağı, TİP’in hem müttefiklerine hem de muhalefetin geneline vekil kaybettirmediği matematiksel kesinlikte de ortaya çıkmıştır. TİP açısından üzüntü kaynağı olan esas konu ise, partimizin en az 3 milletvekilliğinin kılpayı farklarla kaçırılmış olması, ittifak ortağımız lehine çekildiğimiz illerde beklediğimiz başarının kazanılmamış olması ve toplamda ittifakımızın bu seçimlerden ülkemizin kaderini belirleyecek bir güç haline gelerek çıkamamasıdır.
Gelinen noktada, TİP açısından Emek ve Özgürlük İttifakı, sadece bir seçim ittifakı olmanın ötesinde bir mücadele birliği olarak anlamını ve önemini korumaktadır. İttifakımız hem yaralarını sararak hem de yeni hedefler ve görevler belirleyerek bu süreçten kararlı biçimde çıkacak, Türkiye’nin emekçilerinin, kadınlarının, gençlerinin, ezilen tüm kesimlerinin direncini korumak adına dayanışmasını ve mücadelesini büyütecektir. TİP, geride kalan süreci bütünlüklü olarak değerlendirip, gerekli dersleri çıkarmakta ve bu konuda üzerine düşeni yapmakta kararlıdır.
8. Türkiye İşçi Partisi, 2023 seçimlerinden kendi hedefleri ve ölçeği açısından başarıyla çıkmıştır. Bu başarıyı yaratan tüm yoldaşlarımıza, gönüllülerimize ve seçmenlerimize teşekkür ediyoruz. TİP, yola çıktığı günden bu yana sosyalizmi kitlesel bir güce dönüştürmeyi hedef olarak seçmiş, 2023 seçimlerini bu kitleselleşme hedefi açısından özel bir sıçrama uğrağı olarak değerlendirmiş ve kendi siyaset tarzını hayata geçirdiği takdirde yüzde 3 civarında bir oy oranını yakalayabileceğini saptamıştı. Aradan geçen 5 yılın sonunda, yüksek oy alabilecek olmamıza rağmen ittifak hukuku gereği seçime girmediğimiz bölgeleri hesaba dahil ettiğimizde, üstelik seçim sistemindeki aleyhimizdeki değişikliğe rağmen bu hedefler doğrulanmıştır. TİP’in başarısı sadece kendisine ait değil, aynı zamanda ülkemiz sosyalist hareketinin bütününe aittir ve herkesin bu başarının yaratacağı imkanlardan faydalanmasına açıktır. Türkiye’de bağımsız bir sosyalist parti olarak seçimlerde 1 milyon oy almayı, seçim sonuçlarında yüzde 1,7 oranını yakalamayı başaran partimiz, kendi 5 yıllık geçmişinin ötesinde son 60 yıldır sosyalist partilerin erişemediği bir örnek yaratmıştır. Partimizin özellikle İstanbul, Ankara, İzmir, Hatay, Antalya ve Muğla’da sürdürdüğü seçim çalışması ve aldığı sonuçlar son derece umut vericidir ve derinlikli incelemelerle örgütsel çalışmamıza yeni ufuklar açabilecek niteliktedir. Yine partimizin gençlerden aldığı oy oranı da sevindiricidir ve başta öğrenci çalışmamız olmak üzere parti merkezimiz gençlerin temsilciliğinin TİP tarafından üstlenilmesi için gereken tüm adımları atmak üzere hazırlıklarına başlamalıdır. Ayrıca yurt dışında, Türkiye’den göçün son 10 yılda yoğunlaştığı ülkelerde yakaladığımız başarılı oranlar buralarda da yeni bir temsiliyetin ilk izlerini sunmaktadır. Bu başarının ülkemizin kaderini değiştirmeye yetmediğini görüyoruz; ancak binbir zorluk aşılarak elde edilen bu sonuçta emeği bulunan yoldaşlarımıza, desteğiyle güç veren halkımıza haksızlık edilmesine de izin vermeyeceğiz. TİP, sosyalizm mücadelesinin kitleselleşmesi için aşılması gerekli görünen ilk eşiği aşmış olmakla birlikte, şimdi yeni ve daha büyük görev ve hedefleri önüne koyacaktır. Yaz ayları boyunca sürdüreceğimiz kolektif tartışma süreci ve sonbaharı takiben gerçekleştireceğimiz kongre sürecinde, ülkemiz emekçilerine karşı sorumluluğumuzun daha da arttığının bilinci ve ciddiyetiyle, TİP’in sosyalizm mücadelesinin yeni hedefi, görevleri ve stratejisi netlik kazanmış olacaktır.
9. Türkiye İşçi Partisi’nin 2023 seçimlerinde edindiği deneyim her açıdan öğretici olmuştur. Partimiz, sadece başarılarıyla ve kazandığı mevzilerle değil, aynı zamanda başarısızlıkları ve kaybettiği imkanlarla da ilgilenmektedir. Önümüzdeki süreçte, en merkezden başlayıp tüm partiye yayılacak biçimde söylemlerimizdeki netliği artırmak için gerekli girişimler planlanacaktır. Ayrıca partimiz, başta kentli emekçiler olmak üzere neredeyse tümüyle bir işçi partisi olmasına rağmen üyelerini, gönüllülerini ve seçmenlerini bir sınıf hareketi niteliğine kavuşturmakta yetersiz kalmıştır. Toplumsal örgütlenmeleri, halkın mücadele mevzilerini güçlendirmeyi, iktidarın yalnız ve çaresiz bırakarak teslim almaya çalıştığı yurttaşlarımızın ortak mücadelesini güçlendirmeyi bir görev olarak önümüze koyuyoruz. Ülkemizin daha güçlü toplumsal mücadele odaklarına ve daha güçlü bir sol çizgiye ihtiyacı olduğu açıktır. Bu kapsamda Parti merkezimiz ve kamuoyuna seslendiğimiz araçların daha etkili hale getirilmesi için etkili müdahaleler geliştirmek üzere hazırlıklarımıza başlıyoruz.
Son olarak, seçim sürecinde, hatta seçime öngelen süreçte yaşanan hızlı büyüme koşullarında bilinçli bir tercihle belirli bir örgütsel esneklik sağlanmış, ancak bu esneklik kaçınılmaz olarak parti-üye ilişkisi ve tanımını aşırı ölçüde zorlayacak örnekler yaratmıştır. Önümüzdeki süreçte üye tanımı, hakları ve görevleri, örgüt işleyişi ve parti kültürü konularında tahkim edici müdahalelerde bulunulacaktır. Özetle Türkiye İşçi Partisi bir yandan büyümeye devam edecek, bir yandan da kurumsallaşma düzeyini yükseltecek, örgütsel yapısını güçlendirip yaygınlığını artıracak, her bir üye ve gönüllüsünün katkısını azami düzeye çıkarmak üzere işleyişini zenginleştirecektir.
10. Türkiye İşçi Partisi, içinde 2023 seçimlerine dair taktiklerinin de yer aldığı genel stratejisinin sonuç alıcı ve ön açıcı olduğunu görmüştür. Bundan sonraki süreçte de önümüzdeki dönemin ihtiyaç ve önceliklerine göre güncelleyerek genel stratejisini izlemeye devam edecektir. Bu açıdan, partinin hem üye hem de gönüllülerle büyüme eğilimi kuvvetlendirilerek sürdürülecektir. Kitleselleşme yolunda önemli bir eşiği aşan partimiz, burada oyalanmayıp ileriye, diğer hedef ve görevlere doğru yürüyecektir. Ayrıca, Türkiye’de kent merkezlerinde yoğunlaşmış emekçi kesimlerinin hem yaşadıkları sarsıcı bölüşüm şoku hem de ana akım ve sol/sosyalist siyasetin karşılayamadığı temsil sorunu hala varlığını sürdürmektedir. TİP, varlığı, mücadelesi ve seçim başarısıyla bu temsil sorununu bir nebze olsun gidermiş olmakla birlikte kentli emekçilerin siyasal ve örgütsel temsilciliğini üstlenmek konusunda hala kat etmesi gereken bir mesafe vardır ve önümüzdeki süreçte bu çabasını da devam ettirecektir. Buna ek olarak, TİP’in aldığı oyların yaklaşık yüzde 30’unun daha önce hiçbir sol partiye oy vermemiş ya da bir kısmı daha önce iktidar partilerine oy vermiş yurttaşlardan gelmiş olması göz ardı edilemeyecek bir veridir. Bu veriden hareketle TİP, iktidarın seçmen tabanını tümüyle çözmek değilse bile bu tabanda yer alan emekçiler için de bir alternatif haline gelmek ve yüzde 50-50 şeklindeki statükoyu bozmak konusunda da kendisine mütevazı bir görev düştüğünü görmüş ve buna yönelik girişimler için de hazırlık yapmayı önüne koymuştur.
Özetle TİP, önümüzdeki süreçte emek mücadelesinde öncü bir rol üstlenmek için çalışmalarını yoğunlaştıracak ve zenginleştirecektir. TİP açısından yaşamsal önemde olan bir konu da emekçiler arasında yürütülecek çalışmanın somut mevziler kazanmayı hedeflemesidir. Salt propaganda ve seslenme ile yetinmeyip emekçilerin, gençlerin, kadınların gerek çalışma hayatında gerekse gündelik yaşamlarında sermaye düzeninin yarattığı adaletsizlikler karşısında mevziler kazanmasını ve TİP’in bu mücadelelerde öncü ve birleştirici bir misyon üstlenmesini temle alan bu çalışma tarzı hızla hayata geçirilmelidir.
Deprem dönemi çalışmalarımızı bu kapsamda önemli bir deneyim olarak değerlendiriyoruz. Bir toplumsal seferberlik örgütlenmesinde kendi ölçeğinde önemli bir örnek yaratan çalışmalarımızın, Hatay’daki seçim başarısında önemli bir payı olduğunu da görüyoruz. Ancak seçim sonuçlarına yansımasından bağımsız bir biçimde depremi bir felakete dönüştüren politikalarla hesaplaşma, ülkemizin bir daha aynı acıları yaşamaması için gerekli hazırlıkların yapılması ve daha somut olarak Hatay’ın yeniden ve yurttaş merkezli bir kent olarak inşaası sürecinin takipçisi olmak üzere süren çalışmalarımızı derinleştirmek konusunda kararlıyız. Yoldaşımız, Hatay Milletvekili Can Atalay’ın seçilmesine rağmen cezaevinde tutulmaya devam etmesine karşı sürdüreceğimiz mücadele aynı zamanda bu kararlılığın bir uzantısı olarak değerlendirmelidir. İktidarın hiç bir suçunu unutmayacak, hiç bir keyfi uygulamaya teslim olmayacağız.
Gerek seçim sürecinin öncesinde, gerekse seçim sürecinde kadınları fiziksel, ekonomik ve psikolojik şiddetten koruyan 6284 gibi yasalar ve nafaka gibi kadınların kazanılmış temel hakları çok ciddi bir saldırıya uğramış bu haklar seçim pazarlıklarının konusu haline getirilmiştir. İktidar, tarikatların ve kadının varlığını dahi sorun haline getiren partilerin desteğini kazanmak amacıyla kadın haklarını ve hayatlarını bir kez daha masaya sürmüştür. Kadınlar tarikat ve toplum baskısı, yoksulluk, şiddet, eğitim ve güvenlik başta olmak üzere temel haklarının gaspı ile karşı karşıya bırakılmaktadır. Bu saldırıyı durdurmak en temel siyasi görevlerden biri olarak önümüzde durmaktadır.
11. Türkiye İşçi Partisi, sosyalizmi bir ütopya olarak değil dünyanın ve insanlığın sömürü ve baskıdan kurtuluşunun biricik yolu olarak görmektedir. Bu nedenle, en basit gündelik faaliyetinden en geniş toplumsal hayallerine kadar tüm varlığına sosyalizmin ilke ve değerlerinin damga vurması için özen göstermektedir. Bu özenin sergilenmesi gereken başlıklardan biri de sosyalizmi kitleler nezdinde seçeneğe dönüştürmek, sosyalizmin ilke ve değerlerini geleceğe dönük kurtuluş arzusunun simgesi haline getirmektir. Teorik ve düşünsel çalışmalarda olduğu kadar pratik ve örgütsel çalışmalarda da sosyalist bir insan, toplum ve dünya tasavvurunun sürekli geliştirilmesi, sosyalizmin yeniyi ve geleceği temsil eden bir kimlik olarak güçlendirilmesi ve insanlığın sömürü ve baskıdan kurtuluşu ile gerçek eşitlik, özgürlük ve kardeşliğe ulaşmasının tek yolu olarak pekiştirilmesi gereklidir. Ülkemizin ivedi ve yakıcı sorunları ile seçim atmosferlerinin yoğunluğu içerisinde zaman zaman ihmal edilen ideolojik ve düşünsel gelişimin hızlandırılması, derinleştirilmesi, hem parti içine hem de toplum içine doğru uzanacak kanallara kavuşturulması TİP’in özel önemle çaba harcayacağı bir başlık olacaktır.
12. TİP’in önüne koyduğu bir diğer görev de örgütsel yapısını mevcut ve yeni sorunlar karşısında güçlendirmek, hem dikey hem de yatay yönlerde kurullu ve kurallı bir işleyiş sistemini hayata geçirmek, üyelerini parti ilkeleri konusunda yüksek bir bilinç seviyesine çıkarmak ve partiyi hem merkezi hem de yerel düzeylerde sırtlanan kadrolarının sayısını da gücünü de artırmaktır. Özellikle partimizin yerelleşmesi ve yerel örgütlerimizin bulundukları alanda toplumsal mücadelelerin öncüsü haline gelmesi, her yerellikte halkın örgütlü gücünün simgesi olarak görülmesi özel bir önem taşımaktadır. TİP, kendi emeği ve seçmenlerinin teveccühü ile kazandığı parlamento kürsüsünü yine halkın çıkarlarını savunmak amacıyla en etkin biçimde kullanacaktır. Bunun için, TİP çalışmasının parlamento kürsüsüne ve vekil yoldaşlarımızın emeğine indirgenmemesi, tam tersine, iş yerlerinden mahallelere ve kampüslere kadar toplumsal mücadelelerin her alanında gösterilen direnç ve öncülüğün örgütümüz aracılığıyla parlamento kürsüsüne taşınması şarttır. Buna uygun olarak, parlamentonun tüm imkanları toplumsal mücadelelerin güçlendirilmesine seferber edilecek, milletvekili yoldaşlarımız da öncelikle bu toplumsal mücadeleler içerisinde görevler üstleneceklerdir. Bu görevin yerine getirilmesi sırasında hiçbir eski alışkanlığın ve modelin çabalarımıza engel haline gelmemesi gereklidir. Türkiye İşçi Partisi, başından bu yana olduğu gibi bundan sonra da hedeflerine sıkı sıkıya bağlı, örgütsel yapısı güven ve güç veren, üyeleri arasında kardeşlik ve yoldaşlık bağının asla zayıflamadığı, çalışkan, özverili, iddialı ama mütevazı bir sosyalist parti kimliğini koruyacaktır. Türkiye İşçi Partisi, emekçi halkımız ona nerede ihtiyaç duyuyorsa orada olacak, ne yapması gerekiyorsa onu yapacak ve nihayetinde ülkemizde işçi sınıfının iktidarının kurulmasını başaracaktır.
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ PARTİ MECLİSİ
İnadımız da Umudumuz da Ayakta!
Yayınlanma: 2023-05-28 19:07:02
Olağanüstü eşitsiz koşullarda, devletin tüm aygıtlarının ve medyanın iktidar kontrolünde olduğu bir sürecin sonunda, ikinci tur seçimini kazanmış olsa bile Tayyip Erdoğan’ın ülkemizin yarısının direncini kıramadığının altını çiziyoruz.
Parti olarak, tespit ettiğimiz tüm usulsüzlüklere itiraz edecek, tek bir oyun bile heba edilmemesi için elimizden geleni yapacağız.
Seçim sonucu ne olursa olsun, bizler, alın teriyle hayata tutunan emekçiler bu sömürü ve yolsuzluk düzenini yıkacağız. Yaklaşan ağır krizler karşısında halkın haklarını ve çıkarlarını sonuna kadar savunmaya devam edeceğiz, Sülale Devri’nin bir an önce sona ermesi için mücadelede en ön safta yerimizi alacağız. 21 yıllık tek adam rejimine ve onun baskı düzenine boyun eğmeyen, Erdoğan’ın karşısında kalın bir kırmızı çizgi çeken tüm yurttaşlarımızı yanımıza, mücadele saflarına, umutsuzluğu yenecek olan inadımıza davet ediyoruz.
Türkiye İşçi Partisi'ne gönül vermiş, oy vermiş her bir yurttaşımızın katkısıyla yeni yol arkadaşları kazanacağız, emekçilerin örgütlü gücünü yaratacağız.
Yurttaşlarımıza, seçmenlerimize, ülkemizin emekçilerine çağrımız ayağa kalkmaktır. Yenilmek, memleketten umudu kesmektir. Yenilmedik, yenilmeyiz. Biz bu ülkeyi saltanat sevdalılarının ve bir avuç para babasının insafına terk etmeyiz.
Biliyoruz ve inanıyoruz: Mutlaka kazanacağız!
İşlediğiniz Suçlar "Aramızda" Kalmayacak!
Yayınlanma: 2023-05-21 19:05:00
Depremin ardından İskenderun Devlet Hastanesi ve Hatay Antakya Devlet Hastanesi tamamen yıkılmış, Hatay Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve Kahramanmaraş Devlet Hastanesi ağır hasar almıştır. Malatya Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Elazığ Fırat Üniversitesi Hastanesi ve Diyarbakır Selahattin Eyyubi Devlet Hastanesi bünyesindeki çeşitli birimlerin yıkılması sonucu tahliye edilmiştir. Kısacası, deprem bölgesinde toplamda 7 hastane ya tamamen yıkılmış ya da hasarın büyüklüğü nedeniyle kullanılamaz duruma gelmiştir. Bizzat Sağlık Bakanı Koca’nın açıkladığı üzere 448 sağlık emekçisi yıkılan bu hastanelerde hayatlarını kaybetmiş, 500’den fazla sağlık emekçisi de yaralanmıştır.
Örneğin, İskenderun Devlet Hastanesi’nin depreme karşı dayanıksız olduğu, olası büyük bir depremde yıkılacak halde olduğu ve güçlendirilmesi gerektiği bizzat Sağlık Bakanlığı’na rapor edilmesine rağmen hiçbir önlem alınmadığından 76 yurttaşımız o hastanede hayatını kaybetmiştir.
Bölgedeki birinci basamak sağlık hizmetleri de hastanelerde olduğu gibi depremin ardından büyük ölçüde kesintiye uğramıştır. Adıyaman, Kahramanmaraş ve Hatay’daki birinci basamak sağlık birimlerinin neredeyse tamamının yıkıldığı veya ağır hasar aldığı için kullanılamaz hale geldiği bildirilmiştir.
Depremin ardından üç aydan fazla süre geçmesine rağmen sağlık hizmetlerinin hala sahra hastanelerinde, konteynerlerde veya çadırlarda sürdüğü bölgeler vardır.
Tüm bu gerçekler ve suçlar ortadayken Sağlık Bakanı Fahrettin Koca Hatay’da inşaatı devam eden hastaneden görüntüler paylaşarak “yeni hastanemizi açıyoruz” mesajı paylaşmıştır. Koca’ya soruyoruz: 21 yıl boyunca yaptığınız gibi bilim insanlarının uyarılarını kulak arkası ederek devam ettirdiğiniz inşaatlarla sağlık emekçilerine ve yurttaşlara yeni mezarlar mı hazırlıyorsunuz? Seçim yatırımı olduğu ayan beyan ortada olan bu girişimlerle suçlarınızı örtbas edebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Hatay’ın birçok bölgesinde hala temiz içme suyu bulunamazken önceliğinizin halkın sağlığı olduğuna inanmamızı mı istiyorsunuz?
Şovlarınıza karnımız tok. Depremde ölümleri engellemeyen, yeterli hazırlık yapmayan, halka karşı yalan söyleyen, gerçekleri gizleyen, kamuyu zarar uğratan ve suç işleyen bütün sorumluları yargılayacağız.
We Are Persıstent And Hopeful!
Yayınlanma: 2023-05-18 15:00:24
One of the most important elections in the history of Turkey is now behind us. We feel the anger and sadness of not being able to unseat the AKP-MHP alliance which uses all powers of the state to their fullest extent and declares all factions of the opposition to be enemies of state and terrorists.
The source of our hope is the fact that despite all the threats and underhanded tricks, more than half of our people have not voted for the Palace Regime. We know that we owe a debt to all impoverished workers, all women left alone against violence and all youth prevented from having dreams for our country.
We are persistent. Our faith in beautiful days for our country and our people strengthens our resolve. We declare once again, on May 15th 2023, that no power can take away that faith.
This is the day to rise again once more.This is the day to tell each other that we can defeat the government.This is the day to draw inspiration from our history which has not bowed before the Palace a century ago.
As the Workers’ Party of Turkey, we hereby declare that we will do our part to help Kemal Kılıçdaroğlu win and Tayyip Erdoğan lose on the 2nd Round of the Presidential Elections on May 28th.
On behalf of tens of thousands of members and voters approaching a million, we tell our people “You have our word.”
Just as diligently our members worked before May 14th, just as how our volunteers used their creative labour, so will you see the same excitement and enthusiasm for Kılıçdaroğlu in the next 14 days.
Our lawyers and specialists are working on their inspections and objections for the results of the elections which are now behind us. We are working for our candidates who were seemingly unelected due to a few thousand votes and our representation which is understood to be lost to AKP and MHP. Moreover, we are evaluating the data regarding the manipulation of the elections in the disaster zone and in some cities where images of such manipulation could be seen in the media. We will work until the last drop of our sweat to ensure that our party, Kemal Kılıçdaroğlu and the opposition get their dues.
Members of the Workers’ Party of Turkey will volunteer and take responsibility for safeguarding ballots and prevent irregularities in the cities mentioned above. Thus we hereby declare, already and ahead of time.
As the Workers’ Party of Turkey, we are proud that 4, for the time being, of our representatives have been elected thanks to almost a million votes (1.75% of the votes, received in 51 of the 81 provinces). Our representatives elected in Istanbul; Chairperson Erkan Baş, Party spokesperson Sera Kadıgil, Party Assembly member Ahmet Şık, and our representative elected in Hatay; Attorney Can Atalay will carry the fight and the voice of our people to the Parliament from the bottom of their lungs. They will be the safeguard of the people. We thank our people and our allies in the Labour and Freedom Alliance for the highest number of votes which an openly socialist party has received in our country since 1965. We greet all our friends who declared “Our persistence is our willpower,” and endured all defamation, baseless accusations and the fingers pointed at them. Thanks to you, the faith in the workers coming to power in Turkey has grown and socialist politics have become a real alternative. It has been seen that no vote cast for TİP was in vain and have resulted in gains for the left and the united labour front.
Our Party Assembly and apparatus will carry out a more detailed evaluation of the elections and these will be shared with the public. Now, our duty as fellow citizens approaching a million is to bring over at least one more person to our side and work to our limits to get this regime of tyranny of our backs in the next 14 days.
We will not give up, hope we shall exalt and victory we shall make certain!
Workers’ Party of Turkey
Kazanılacak Bir Seçim Var!
Yayınlanma: 2023-05-18 11:58:26
Türkiye İşçi Partisi Merkez Yürütme Kurulu 17 Mayıs günü toplanarak, 14 Mayıs’ta yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimleri ile 28 Mayıs’ta yapılması öngörülen 2. Tur Cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin aşağıdaki değerlendirmelerde bulunmuş ve kararları almıştır:
1- Saray Rejimi’nin, emekçilerin ve Cumhuriyet’in ikinci yüz yılının kaderini tayin edecek bir sürecin önemli bir aşamasına denk gelen seçimlerin ilk turu geride kaldı. Ortaya çıkan sonucun, TİP’in de dahil olduğu muhalefet cephesinin zaferi olarak nitelendirilemeyeceği açıktır. Öte yandan, aynı şekilde, AKP-MHP öncülüğündeki Saray Rejimi’nin de bir zaferinden söz edilemez. Devletin bütün olanaklarının kullanıldığı, halkın büyük bir kesiminin “terörist” ilan edildiği, sandık hilelerine başvurulan böyle bir sürecin ardından, Recep Tayyip Erdoğan henüz istediği çoğunluğu sağlayamamış, milletvekilliği seçimlerine ise tutarsızlıklar damga vurmuştur.
2- Sol-sosyalist, hayata bilim ve eleştirel akıl çerçevesinde bakan bir parti olarak, mücadele ettiğimiz güçlerin işlediği suçları ve halk düşmanı politikalarını ifşa etmek kadar, kendimizdeki hata ve eksikleri de değerlendirmemiz gerektiğinin farkındayız. Bu açıdan, daha fazla yurttaşımızı, tek adam rejiminin değişebileceğine ve değişmesi gerektiğine ikna etmekte yeterli olmadığımızı görüyoruz.
3- Saray Rejimi’nin ise halktan istediği desteği alamadığını biliyor, görüyoruz. Seçimleri muhalefetin kazandığını söyleyebilecek bir veriye sahip olmasak da, iktidarın da başarılı olmadığını görebiliyoruz. Yüzde 100’e yakın veya üzerinde katılımın olduğu sandık ve bölgelere ilişkin çalışmalarımız, görevli kağıdı ile fazladan kullanılan oylarla ilgili araştırma ve incelemelerimiz devam ediyor. Bu konularda kapsamlı, detaylı, örneklerle işlenmiş raporumuzu en kısa sürede kamuoyuyla paylaşacağımızı duyururuz.
4- Parti olarak çok az sayıda oyla kaybettiğimiz görülen vekillikler için de Hukuk Büromuz ile ilgili örgütlerimizin itiraz ve şikayetleri sürüyor. Kimi seçim çevrelerinde özellikle Yeşil Sol Parti aleyhine ortaya çıkan hata ve tutarsızlıklarla ilgili müttefik partimizle dayanışmamızı sürdüreceğiz.
5- Türkiye İşçi Partisi Merkez Yürütme Kurulu, 28 Mayıs’ta yapılması öngörülen 2. Tur Cumhurbaşkanlığı Seçimi çalışmaları kapsamında aşağıdaki kararları almıştır:
a- Parti olarak, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun 2. Tur seçimini kazanması için bütün olanaklarımızı seferber edecek, aktif bir çalışma yürüteceğiz.b- Muhalefet cephesinde ve seçmenlerinde görülebilecek yılgınlığın ve umutsuzluğun ortadan kalkması ve yalnız seçimler için değil ülkemizin geleceği için de üstlendiğimiz sorumluluğu yerine getireceğiz.c- TİP’e seçime girdiğimiz bölgeler itibariyle oy vermiş 1 milyona yakın, seçime giremediğimiz pek çok bölgede oy veremese de gönül vermiş çok daha fazla sayıda yurttaşımızdan isteğimiz ve beklentimiz, ilk turda Kılıçdaroğlu’na oy vermemiş, verememiş en az bir kişiyi daha ikna etmeleri ve sandığa götürmeleridir. Tüm TİP’lilerin birinci görevi budur.d- İktidar partilerinin etkisi altındaki emekçileri; tek adam rejiminin devamı halinde nafaka gibi, şiddete karşı yasal güvence gibi en temel haklarını kaybetme tehlikesi yaşayacak kadınları; ülkesi için hayal kurmaktan vazgeçme noktasına gelmiş öğrencileri; düzene karşı öfkesini iktidara değil de halkın bir kesimine yönlendiren gençleri kazanmak için elimizden geleni yapacağız.e- Mükerrer oy kullanımını önlemek üzere parmak boyası uygulamasına geçilmesi talebimizi yineliyoruz.f- Muhalefet partileriyle özellikle şaibe oluşan seçim bölgelerinde özel önlem almak ve sandık kurulu üyeliklerindeki sorunlara engel olmak üzere temaslarımızı yoğunlaştıracağız.
g- Müşahit çağrılarımızı artıracak, bu konuda gönüllü çalışma yürüten platformlarla ortaklığımızı sürdürecek, kendi veri sistemlerimizi daha profesyonel hale getireceğiz. Müşahitlerimizi özellikle Kılıçdaroğlu’nun az oy aldığı görülen sandıklara yönlendirmek üzere özel bir planlama yapacağız.h- Depremzede yurttaşların oylarını kullanabilmeleri için önceki turda düzenlediğimiz “Seçmen Köprüsü” çalışmasını da örgütlü ve kapsamlı şekilde yeniden hayata geçireceğiz.
Tüm yurttaşlarımıza bir kez daha ve en yüksek sesle çağrı yapıyoruz:Kaybedilmiş hiçbir şey yok, kazanılacak bir seçim var.Kaybedilmiş hiçbir şey yok, özgürlük ve adaletle yeniden inşa edeceğimiz bir ülke var.Kazanacağız!
İnatçıyız, Umutluyuz!
Yayınlanma: 2023-05-15 19:07:26
Türkiye tarihinin en önemli seçimlerinden biri geride kaldı. Devletin tüm olanaklarını kullanan, kendisine muhalif tüm kesimleri düşman ve terörist ilan eden AKP-MHP ittifakını şimdilik koltuktan indirememenin öfkesini ve üzüntüsünü yaşıyoruz.Halkın yarısından fazlasının, her türlü tehdit ve hileye rağmen Saray’a onay vermemiş olması ise umudumuzun kaynağıdır. Yoksullaştırılan emekçilere, şiddete karşı yalnız bırakılan kadınlara, ülke için hayaller kurması engellenen gençlere karşı bir borcumuz olduğunu biliyoruz.Biz inatçıyız. İnadımızı, ülkemiz ve halkımız için güzel günlere olan inancımız besliyor. Bu inancı hiçbir gücün elimizden alamayacağını 15 Mayıs 2023’te bir kez daha ilan ediyoruz.Gün, bir kez daha ayağa kalkma günüdür.Gün, iktidarı yenebileceğimizi birbirimize anlatma günüdür.Gün, yüz yıl önce Saray’a boyun eğmeyen tarihimizden ilham alma günüdür.Türkiye İşçi Partisi olarak, 28 Mayıs günü yapılacak Cumhurbaşkanlığı 2. Tur seçimlerinde, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kazanması ve Tayyip Erdoğan’ın kaybetmesi için üzerimize düşen sorumluluğu yapacağımızı duyuruyoruz.Onbinlerce üyemiz, 1 milyona yaklaşan seçmeniz adına halkımıza “Sana Söz” diyoruz…14 Mayıs öncesinde TİP üyeleri nasıl arı gibi çalıştıysa, yaratıcı emekleriyle gönüllülerimiz nasıl çaba harcadıysa, aynı heyecan ve coşkuyu 14 gün boyunca da Kılıçdaroğlu için göreceksiniz.Geride bıraktığımız seçimler için avukatlarımız ve uzmanlarımız inceleme ve itirazlarını yürütüyor. Birkaç bin oyla vekil seçilememiş görünen adaylarımız ve AKP ile MHP’ye kaybedildiği anlaşılan vekilliklerimiz adına tek bir oyunun çalınmaması için çalışıyoruz. Dahası, deprem bölgelerinde ve medyaya da görüntüleri düşen kimi kentlerde seçimlerin manipüle edildiğine ilişkin verileri de değerlendiriyoruz. TİP’in, Kemal Kılıçdaroğlu’nun ya da muhalefetin hakkının yenmemesi için son terimize kadar çaba harcayacağız.Şimdiden, ilan ediyoruz. Türkiye İşçi Partililer, 28 Mayıs’ta yapılacak ikinci tur seçimlerinde yukarıda sayılan illerde sandıkları korumak, usulsüzlükleri önlemek için gönüllü ve görevli olacaklar.Türkiye İşçi Partisi olarak 1 milyona yakın oyla (81 ilin 51’inden alınan yüzde 1,75 oy) şimdilik çıkardığımız 4 vekillik gurur kaynağımızdır. İstanbul’dan vekil seçilen Genel Başkanımız Erkan Baş, Parti Sözcümüz Sera Kadıgil ve Parti Meclisi üyemiz Ahmet Şık ile Hatay’dan seçilen Av. Ş. Can Atalay, halkın mücadelesini ve sesini TBMM’ye de en gür şekilde taşıyacaklar. Halkın sigortası olacaklar. Emek ve Özgürlük İttifakı’ndaki müttefiklerimiz ve 1965 seçimlerinden bu yana adıyla sanıyla sosyalist bir işçi partisinin aldığı bu en yüksek oy için emek veren tüm yurttaşlarımıza teşekkür ediyoruz. Her türlü karalamayı, asılsız, tutarsız iddiaları ve hedef göstermeyi boşa çıkararak “İnadımız İrademizdir” diyen dostlarımıza selam olsun. Sayenizde, Türkiye’de emekçilerin iktidara gelebileceğine dair inanç artmış, sosyalist siyaset gerçek bir alternatif haline gelmiştir. TİP'e verilen oyların hiçbirinin boşa gitmediği, hepsinin sola, emek cephesine kazandırdığı görülmüştür.Seçimlere ilişkin ayrıntılı değerlendirmeler, Parti Meclisi’miz ve yetkili organlarımız tarafından yapılacak ve kamuoyuyla paylaşılacaktır. Şimdi TİP’e oy veren 1 milyona yakın yurttaş olarak tek tek görevimiz, en az bir kişiyi daha kazanmak ve bu tek adam rejiminden kurtulmak için 14 gün boyunca var gücümüzle çalışmaktır.Vazgeçmeyeceğiz, umudu artıracağız ve mutlaka kazanacağız!
Türkiye İşçi Partisi
KARŞIYIM! | Türkiye İşçi Partisi 2023 Seçim Klibi
Yayınlanma: 2023-05-12 21:46:00
Seçmen Köprüsü: Hatay’a Bir Bilet
Yayınlanma: 2023-05-05 12:49:00
Önce oylarımızı kullanacağız, sonra Hatay'da yaşamı yeniden kuracağız!
Depremzede yurttaşlarımızın yoğun olarak geçici barındığı İstanbul, Adana ve Mersin'den oy kullanmak için Hatay'a dönmelerine aracı oluyoruz.
İstanbul için WhatsApp irtibat numarası: 0533 817 96 88Mersin için WhatsApp irtibat numarası: 0543 119 60 33Adana için WhatsApp irtibat numarası: 0536 055 05 78Antalya için WhatsApp irtibat numarası: 0507 809 45 91
TİP 2023 Seçim Bildirgesi: Halkın Kırmızı Çizgileri
Yayınlanma: 2023-05-01 13:28:00
HALKIN KIRMIZI ÇİZGİLERİ
Türkiye İşçi Partisi’nin 2023 Seçim Bildirgesinin özeti mahiyetinde olan “Halkın Kırmızı Çizgileri” başlıklı metnini kamuoyuna saygıyla duyururuz.
SARAY REJİMİ İLE HESAPLAŞACAĞIZ: HALK YÖNETECEK!
Halkın iradesini gasp eden tek adam rejimi ile hesaplaşacak, bu rejimin halkımıza reva gördüğü yoksulluk ve yolsuzluk düzenine karşı mücadeleyi yükselteceğiz.
Söz, yetki ve kararın halka ait olabilmesi için anayasanın demokratik ve toplumcu bir şekilde düzenlenmesine yönelik girişimlere öncülük edecek, ulusal ve yerel düzeylerde halkın kendi seçtiği temsilciler yoluyla ve meclisler kanalıyla yönetime katılmasının önünü açan düzenlemeleri savunacağız.
Gerçek bir halk egemenliğine gidecek yolun önündeki ilk engeli aşmak amacıyla Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tek adam rejimi karşısındaki güçlü ortak adayı destekleyecek, Parlamento seçimlerinde sosyalist seçeneği yurttaşlarımıza sunacak, mecliste ve sokakta halkın taleplerinin takipçisi olacağız.
TEMEL İHTİYAÇLAR ÜCRETSİZ SAĞLANACAK!
Yurttaşlara temel insani haklar olarak eğitim ve sağlık hizmetleri ile ihtiyacı kadar su, enerji, internet ve iletişim hizmetini tümüyle ücretsiz sağlayacağız.
Enerji üretimi ve dağıtımını kamulaştıracağız.
Barınma ihtiyacını kâra konu olmayacak şekilde sosyal konutlar aracılığıyla çözeceğiz.
Yurttaşların temel ve zorunlu ihtiyaçları asla rant ya da kâr konusu olamaz. Bu halkçı anlayışı tüm gücümüzle savunacağız.
EMEKÇİLER İNSANCA YAŞAYACAK!
TİP sadece adıyla değil, programıyla ve üyeleriyle de bir işçi partisidir: plaza çalışanından çiftçisine, doktorundan oyuncusuna, metal işçisinden öğretmenine, mimarından mühendisine tüm işçilerin, emekçilerin haklarını savunur.
Taşeron işçiliğe, güvencesiz, güvenliksiz, kuralsız ve esnek çalışmaya, gençlerin ne eğitimde ne istihdamda olmasına, çocuk işçiliğine karşıdır.
Çalışma hakkını, insanca ücret ve çalışma koşullarını, eşit işe eşit ücreti, örgütlenme ve grev hakkını savunur.
Kamusal istihdam sağlayacak, işsizlikle mücadele edeceğiz. İşsizlik fonlarının amacına uygun kullanımını güvenceye alacağız. Çalışamayacak durumda olanlara destek sunacağız. Emekliler için asgari ücretin altında olmayan insanca bir emeklilik maaşı ve kazanılmış hakların korunmasını sağlayacağız.
KAMUCU, EŞİTLİKÇİ, PLANLI, EKOLOJİK EKONOMİYİ SAVUNACAĞIZ!
Hırsızlığa, yolsuzluğa, kamusal varlıkların yağmalanmasına, halkın borçlandırılmasına ve tarımı-hayvancılığı çökerten politikalara karşıyız.
Kaynak kullanımını halkın ihtiyaçlarına göre; doğal varlıklara zarar vermeden, ekolojik dengeyi gözeterek planlayacağız.
Özelleştirilen KİT’leri geri alacak, halktan çalınanların hesabını soracağız. Sanayi ve tarımda yatırımları kamunun planlamasıyla yönlendireceğiz.
LAİKLİKTEN ASLA TAVİZ VERMEYECEĞİZ!
Dinin siyaset aracı yapılmasına, eğitimin imam-hatipleştirilmesine, bilimin itibarsızlaştırılmasına ve ilerici kazanımların geri alınmasına karşıyız.
Siyasal düzeni, yasaları ve müfredatı dinselleşmeden kurtarıp tarikat, cemaat ve dogmalardan arındıracağız.
Alevileri, kadınları, LGBTİ+’ları yok sayan gerici anlayışa karşı eşit yurttaşlık taleplerinin sesi olacağız. Laikliği mutlaka kazanacağız.
BARIŞI VE KARDEŞLİĞİ KAZANACAĞIZ!
Faşizme, şovenizme, nefret siyasetlerine ve savaş politikalarına karşıyız.
Kürt sorununda eşit yurttaşlık ve toplumsal uzlaşı temelinde, TBMM merkezli siyasal çözümü savunuyoruz. Anadilinde eğitim ve kamusal hizmetlerin önündeki engelleri kaldıracağız.
Kayyum uygulamalarını ve siyasi tutuklamaları sonlandıracağız. Halkta korku yaratan her türlü şiddet eyleminin karşısında duracağız.
KADIN MÜCADELESİNİ SAVUNACAĞIZ!
Kadın düşmanlığına, şiddete ve tacize; emeğin sömürüsüne ve toplumsal yaşamdan dışlanmaya karşıyız. İstanbul Sözleşmesi’ne geri döneceğiz.
Ayrımcı düzenlemeleri kaldıracak, 4+4+4’ü kesintisiz eğitime çevirecek; kız çocuklarının okuldan uzaklaşmasını engelleyeceğiz.
%50 kamu istihdam kotası, yaygın kreş ağı ve bakım emeğinin toplumca paylaşımıyla toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayacağız.
AYRIMCILIĞA İZİN VERMEYECEĞİZ, ADALETİ VE ÖZGÜRLÜKLERİ SAVUNACAĞIZ!
Bağımsız ve tarafsız yargıyı tesis edecek, hak arama özgürlüğünün önündeki engelleri kaldıracağız.
Etnik, dinsel, mezhepsel, cinsiyet ya da LGBTİ+ temelli hiçbir ayrımcılığa izin vermeyeceğiz. Engelli yurttaşların eşit ve bağımsız yaşamını güvence altına alacağız.
Basın, bilim, üniversiteler, internet, kültür ve sanat üzerindeki baskılara son verecek; üniversite şenliklerini ve gençlik festivallerini geri getireceğiz.
DOĞANIN VE YAŞAM ALANLARIMIZIN TALANINA İZİN VERMEYECEĞİZ!
Ekolojik yıkıma, yağmacı kentsel dönüşüme, plansız kentleşmeye, kamusal alanların gaspına, fosil yakıt politikalarına ve “yeşil boyama”ya karşıyız.
Planlı, kamucu ve doğa yararına yenilenebilir enerjiyi destekleyecek; nükleer santral projelerini iptal edeceğiz.
Tarım/orman alanlarına, sulak alanlara, canlı yaşamına ve kültürel mirasa zarar veren projeleri durduracak; temiz suya erişimi güvence altına alacağız.
ÜLKEDE, BÖLGEDE VE DÜNYADA BARIŞ
Militarizme, NATO dâhil tüm askeri paktlara ve savaş politikalarına karşı barışı savunacağız.
Komşu devletlerin iç işlerine müdahale edilmesine ve sınır dışına asker gönderilmesine karşıyız; cihatçı terörün desteklenmesine son verilecektir.
Askeri bütçelerin azaltılması için bölgesel girişimlere öncülük edeceğiz. “Geri Kabul Anlaşması”nı iptal edecek; göç/mülteci politikasını öngörülebilir, şeffaf ve denetimli yürüteceğiz.
EMEĞİN, EŞİTLİĞİN, ÖZGÜRLÜĞÜN VE BARIŞIN TÜRKİYE’SİNİ KURMAK İÇİN
TİP SENİN, MECLİS SENİN!
.tip-wrap{--gap:24px;--max:1100px;--brand:#e43442;--hr:#d6d6dc}
.tip-wrap{max-width:var(--max);margin:0 auto;padding:16px}
.two-col{display:flex;flex-direction:column;gap:var(--gap);align-items:stretch}
.two-col .col-text{flex:1 1 58%}
.two-col .col-image{flex:0 1 42%;display:flex;align-items:center;justify-content:flex-end}
/* Görsel kapsayıcı: sabit 16:9 oran, kesmeden taşmayı engeller */
.figure-16x9{
width:100%;
max-width:520px;
aspect-ratio:16/9; /* modern tarayıcılar */
border:1px solid rgba(0,0,0,.08);
box-shadow:0 6px 16px rgba(0,0,0,.08);
border-radius:12px;
overflow:hidden;
background:#f7f7fa;
}
.figure-16x9 img{
width:100%; height:100%;
display:block;
object-fit:cover; /* tam doldur, kırpma uygula; tüm görseli görmek istersen 'contain' yap */
object-position:center;
image-rendering:auto;
filter: contrast(1.02) saturate(1.02);
}
/* Tipografi */
.tip-lead h4{color:var(--brand);letter-spacing:.02em;margin:0 0 10px;font-weight:800}
.tip-lead h3{margin:0;font-size:clamp(18px,2.2vw,26px);line-height:1.4}
.tip-title{font-size:clamp(20px,2.4vw,28px);line-height:1.35;margin:0 0 12px;font-weight:800}
.tip-p{margin:0 0 10px}
/* Bölücü çizgiler: daha belirgin */
.tip-hr{
border:0;
height:2px;
background:
linear-gradient(90deg, var(--brand) 0 140px, transparent 140px 100%),
linear-gradient(90deg, var(--hr), var(--hr));
background-size:100% 2px,100% 1px;
background-position:0 0, 0 1px;
background-repeat:no-repeat;
margin:30px 0;
opacity:1;
}
@media (min-width: 768px){
.two-col{flex-direction:row;align-items:center}
.two-col .col-image{justify-content:flex-end}
}
İnat ve Umut Bildirgesi: 2023 Genel Seçimleri Politika Belgesi
Yayınlanma: 2023-05-01 13:22:00
1 Oy Emek ve Özgürlük İttifakı'na, 1 Oy Kemal Kılıçdaroğlu'na!
Yayınlanma: 2023-04-28 10:52:13
Basına ve Kamuoyuna,
Türkiye siyasi, toplumsal ve ekonomik krizlerin bir arada yaşandığı çoklu kriz şartları altında tarihinin en önemli seçimine doğru ilerlemektedir. Türkiye halkları çoklu krizin zorlukları ve siyasi baskılar ile her türlü eşitsiz propaganda koşullarına karşı geleceğini kurtarma mücadelesini 14 Mayıs sandıklarında bir kez daha başarıya ulaştırmaya odaklanmıştır. Türkiye halklarının ve ezilenlerinin geleneği otoriter ve faşist anlayışlara karşı direnişi ve zaferi öğretmiş ve örgütlemiştir.
Bilindiği üzere, Türkiye halklarının devrimci, demokrat ve ezilenleri olarak Emek ve Demokrasi İttifakı adıyla bir araya geldik. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aday çıkarmama ile Parlamento seçimlerine ittifak çatısı altında girme kararı aldık.
Türkiye siyasetinin bu kırılma aşamasında, üzerimize düşen tarihi görevi hem geleneğimize hem de gelecek kuşaklara borcumuz kapsamında yerine getirme noktasında mutabık kaldık. Bu kapsamda 14 Mayıs 2023 tarihinde yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu’nu destekleme kararımızı tüm kamuoyu ile paylaşıyoruz.
Türkiye siyasi tarihinin en önemli seçiminde faşizme karşı zafer elde etmenin tek yolu Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanmaktan geçmemektedir. Bilakis, faşizmi geriletmenin en önemli mecralarından biri TBMM’de çoğunluğu sağlayacak aritmetiği sağlamaktır. Bu durumu sağlamak için tüm Türkiye halklarını 14 Mayıs 2023 Milletvekilliği seçiminde Emek ve Özgürlük İttifakı’na oy vermeye çağırıyoruz. Tüm ezilenleri, yok sayılanları, hak gaspına uğrayanları ve sömürülenleri parlamentoda temsil etmenin tek yolu Emek ve Özgürlük İttifakı çatısı altında toplanmak ve Parlamentoda söz, yetki, karar sahibi haline gelmektir.
Bu tarihi seçimde, Türkiye halklarını bir kez daha Milletvekilliği seçimlerinde Emek ve Özgürlük İttifakı’na, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Kemal Kılıçdaroğlu’na oy vermeye çağırıyoruz.
Emek ve Özgürlük İttifakı
Gün Susma Günü Değil, Faşizme Karşı Birleşme ve Hep Birlikte Ses Çıkarma Günüdür!
Yayınlanma: 2023-04-27 21:18:44
25 Nisan Salı günü 21 kentte yapılan siyasi kumpas operasyonlarıyla siyasetçiler, özgür basın çalışanları, avukatlar ve sanatçılar gözaltına alındı. Bu siyasi operasyon, 14 Mayıs seçimlerinin sonuçlarını etkilemeye dönük bir Saray darbesidir. Kaybedeceğini gören AKP-MHP iktidarının polisleriyle, savcılarıyla, hakimleriyle giriştiği seçim kampanyasının bir ayağıdır. Yalanlarla, gerçekle alakası olmayan uyduruk ifadelerle gerçekleştirilen bir kumpastır. Halkımızın iradesinin sandığa yansıması için canla başla çalışan siyasetçilerimizi etkisiz kılma, halkın haber alma hakkı için yoğun emek veren özgür basını susturma, avukatları sandık güvenliğinden alıkoyma amacıyla yapılmıştır.
Amed Şehir Tiyatrosu ve sanatçılar kayyım atandığı ilk andan itibaren halkın iradesinin gasp edilmesine karşı canla başla mücadele etmiş halkımızın onurlu evlatlarıdır. Sahnesiyle, sazıyla, sesiyle mücadele eden sanatçılar susturulmak istenmektedir. Dün olduğu gibi bugün de sanatçılar susmayacak, toplumun sesi olmaya devam edecek.
14 Mayıs seçimlerine giderken kararlı zafer adımlarımız Saray ve şürekâsını tir tir titretmektedir. Ancak korkunun ecele faydası yoktur. Bunlar AKP-MHP iktidarının son çırpınışlardır. Bu siyasi kırım operasyonları beyhude çabalardır. Emek ve Özgürlük İttifakı büyüyerek yoluna devam ediyor. Faşizm kaybediyor, halklar ve emekçiler kazanacak. Saray rejiminin seçimleri etkilemeye dönük bu darbesine özgürlüklerden ve demokrasiden yana olan herkes karşı çıkmalıdır. Bütün muhalefete sesleniyoruz; Her suskunluk faşizmi daha da büyütecektir.
Gözaltındaki arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır. Siyasi kırım operasyonuyla gözaltına alındıktan sonra tutuklanan gazeteci Abdurrahman Gök’ün dediği gibi: Faşizm yenilecek, hiç merak etmeyin. Bu faşizan düzen defolup gidecek. Kahrolsun faşizm, yaşasın özgür basın!
Emek ve Özgürlük İttifakı
Hayvan Hakları 2023 Seçim Bildirgesi
Yayınlanma: 2023-04-27 11:23:00
Ülkemizin AKP’yle geçirdiği karanlık yıllarda, yaşamın her alanında olduğu gibi, hayvan hakları konusu da Sarayın kar odaklı politikaları ve nefret örgütleyerek iktidarını sağlamlaştırma çabalarından nasibini almıştır. Yaşam hakkı savunucularının tüm çabalarına rağmen bilimsel ve pratik çözümleri mümkün pek çok başlık çözümden uzaklaştırılmış, mevcut düzenlemelerin daha ilerisinde bir kanun çıkartılması için verilen emekler AKP’nin patron güdümlü kararlarıyla boşa çıkarılmıştır. Bugün saray iktidarı hayvan dostlarımızın doğal yaşam alanlarının tahribinden, gördükleri eziyetlerin cezasız kalmasına, kar için merdiven altı imalathanelerde alınıp satılmalarından, denetimsiz barınaklarda açlıktan ölmelerine kadar pek çok suça her gün yenilerini eklemektedir. Türkiye İşçi Partisi; hissedebilen, iletişim kurabilen, yaşayan varlıkların haklarına ilişkin yaklaşımın ticari kavram setleri ve örgütlü nefretin güdümünde belirlenmesini sorunun temel kaynağı olarak kabul eder.
Kapitalizmin yaşamın her alanına yaptığı gibi hayvan dostlarımızı ve yaşam alanlarını da sömürü düzeninin nesneleri olarak görme ısrarı, yurttaşların örgütlü dayanışmasına, yükselttikleri itiraz ve mücadelelerine rağmen canlara mal olmaya devam ediyor. Hayvan dostlarımızın haklarının gözetilmesi ve birlikte yaşamın güvenli inşası ancak bu sömürü düzeninden ülkemizin kurtarılmasıyla mümkündür. Bu ülkenin hissedebilen canlılarının yaşam hakkı, patronların ve sarayın, onları, diğer her şey gibi sonsuz tasarruf ve sahipliklerindeki metalar olarak görmelerine tek edilemez. Özellikle son yıllarda insanların ve hayvanların zarar gördüğü ve idarenin yalnızca bugünkü düzenlemelerin yüklediği sorumlulukları yerine getirmesi ile dahi önlenebilecek olayların saray tarafından örgütlü bir nefrete dönüştürülmesi ülkemizi bilimin ve aklın ışığında çözümler bulmaktan uzaklaştırma amacı taşımaktadır.
Sarayın sorumluluğu üzerinden atma çabalarını boşa çıkaracak olan, yaşam hakkı savunucularının sesine kulak verilip kapsamlı bir hayvan hakları yasası ve idarenin bu yasayı uygulamaya zorlanması için alınacak tedbirlerdir. Bu çerçevede yürütülecek mücadeleye omuz vermeyi sorumluluğu ve hedefi olarak belirleyen Türkiye İşçi Partisi, aşağıdaki politikaların ivedilikle uygulanmasını, sorunun çözümünün ilk adımı olarak sunmaktadır.
5199 sayılı yasanın kazanımları korunmalıdır. Bu yasanın geriletilmesine yönelik saray ısrarının boşa çıkarılması, toplumsal muhalefetin ortak mücadelesiyle mümkün olacaktır.
Yaşam hakkı savunucuları ve toplumsal muhalefetin çabalarıyla ortaya çıkan ve saray tarafından görmezden gelinen komisyon çalışmaları ve ortaya çıkarılan yasa taslağı dikkate alınarak çözüme yönelik bir yasa, saray yenilgiye uğratıldıktan sonra öncelikli olarak gündeme alınmalıdır.
Çıkarılacak yasada hayvana eziyet davranışına caydırıcı bir ceza yüklenmesi olmazsa olmaz bir şarttır. Sarayın hayvana eziyet suçunu ancak Bakanlık şikayeti ile soruşturulabilecek bir usule sıkıştırması, kasıtlı bir örtbas denemesidir ve aydınlık Türkiye’nin yaşam hakkı anlayışında yer tutamaz.
Sokak hayvanlarının aşılatılması, kısırlaştırılması ve yerinde yaşatılması yerel idarelerin ve bakanlığın ortak sorumluluğunda olup, bu sorumluluğun idari ve cezai karşılığı olması sorunun çözümü için mecburidir. Yetkili mercilerin basit tedbirlerle çözebilecekleri sorunların yükünü yurttaşlara yükleme anlayışları kabul edilmez.
Evcil hayvanların ticaretin konusu edilerek birer eşya gibi alınıp satılması yasaklanmalı, yurttaşlar, sahipsiz hayvanları sahiplenmeye teşvik edilmelidir. Sahiplenilen hayvanların keyfi biçimde sokağa atılması veya sahiplerince kötü muameleye maruz bırakılması, takip mekanizmalarıyla önlenip cezai yaptırıma bağlanmalıdır.
Hak temelli bir yasanın meclisten geçememesinin sebeplerinden olan patronların hayvan eziyeti üzerine kurulu eğlence tesisleri, sistematik yaşam hakkı ihlalleri doğurmaktadır. Bu gibi tesislerde kar uğruna hayvan dostlarımızın eziyete uğraması kabul edilemez ve bu konu mutlaka yeni düzenlemelerle çözüme kavuşturulmalıdır.
Başta kanuni düzenlemeler olmak üzere, yasama ve yürütme, hayvan dostlarımızla ilgili tasarruflarında, yaşam hakkı savunucularının öneri ve katılımlarını gözetmeli, birlikte yaşamanın yolları yine hep birlikte bulunmalıdır.
Sarayın nefret politikalarını yenecek, aydınlık geleceğimizi birlikte inşa edeceğiz.
Yaşamda inat ediyoruz.
Etiketler:
Hayvan Hakları Komisyonu
Emek ve Özgürlük İttifakı’nın 14 Mayıs Seçim Mutabakat Bildirgesi
Yayınlanma: 2023-04-08 09:21:26
Emek ve Özgürlük İttifakı olarak 14 Mayıs’ta yapılacak olan Cumhurbaşkanlığı ve TBMM seçimlerine ilişkin yürüttüğümüz çalışmalar belli bir olgunluğa ulaşmış bulunuyor.İttifak olarak Cumhurbaşkanlığı seçimlerine dair tutumumuzu 22 Mart tarihinde yapmış olduğumuz basın toplantısıyla kamuoyuyla paylaşmıştık.Bugün de milletvekili seçimlerine nasıl katılacağımıza ilişkin tutumuzu netleştirmiş bulunuyoruz.Emek ve Özgürlük İttifakı Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde olduğu gibi milletvekili seçimlerinde de esas olarak tek adam rejimine son vermeyi hedeflemektedir. Türkiye'nin demokratik geleceğini inşa etmeyi hedefleyen ittifakımız, seçimlerden büyük bir halk desteği alarak çıkmayı, emekten, barıştan, demokrasiden yana güçlü bir meclis temsiliyetini sağlamayı amaçlıyor.Bu anlayışla yürüttüğümüz görüşmeler sorucunda ittifakımız içerisinde yer alan Emekçi Hareket Partisi (EHP), Emek Partisi (EMEP), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sosyalist Meclisler Federasyon (SMF) ve Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) seçimlere 81 ilde YEŞİL SOL PARTİ çatısından ortak listelerle katılmaya karar vermiştir.İttifakımız içerisinde yer alan Türkiye İşçi Partisi (TİP) ise seçimlere 49 il ve 52 seçim çevresinde kendi listeleriyle girecek, diğer tüm il ve seçim bölgelerinde Yeşil Sol Parti’yi destekleyecektir.Varılan mutabakatta, tüm seçim bölgeleri tek tek incelenmiş, geçmiş dönemde HDP’nin kazandığı milletvekillikleri temel alınmış, hem oy sayısı hem de milletvekilliği bakımından bunun üzerinde bir kazanıma ulaşmak hedeflenmiştir.Bu değerlendirmeler sonucunda, milletvekili sayısını artırma hedefini gerçek kılacak bir yöntemde uzlaşıya varıldığını bildirmek isteriz.Emek ve Özgürlük İttifakı olarak varmış olduğumuz bu ortak sonuç ve sizlerle paylaştığımız ortak seçim mutabakat bildirgemizle güçlü bir seçim kampanyası yürütmek üzere çalışmalarımızı yeni bir aşamaya taşımış bulunuyoruz.Bu kararımızın tek adam rejimine karşı sömürülen, ezilen halkların, işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin ve bütün halk kesimlerinin, tüm bileşenleriyle birlikte Emek ve Özgürlük İttifakı’nın seçimlerden kazanarak çıkmasına hizmet edeceğine inanıyoruz.Bütün işçilere, emekçilere, kadınlara, gençlere ve halklarımıza hayırlı olsun.BİRLİKTE KAZANACAĞIZ HALKLARIMIZ KAZANACAK…
GİRİŞ
Ekonomiden siyasete birçok alanda Cumhur İttifakı’nın yarattığı yıkımı durdurmak, Tek Adam Yönetimi’ni sonlandırmak, halkın çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek, demokratik hak ve özgürlükler temelinde bir değişim ve dönüşümün gerçekleşmesini sağlamak önümüzdeki dönemin güncel sorumluluğudur.Bu sorumluluğun aciliyeti 11 kenti sarsan ve Suriye’den Lübnan’a kadar geniş bir alanda yıkıma neden olan 6 Şubat depremlerinde bütün yakıcılığıyla bir kez daha görülmüştür.On binlerce insanımızın yaşamını kaybettiği bu coğrafyada hala gerçek kayıpların sayısı bilinmiyor ve bilinsin istenmiyor. 6 Şubat depreminin, kâr ve rant hırsıyla kurulmuş kentlerin yıkılması nedeniyle halklarımıza yaşattığı acı, üzerinden yıllar geçse de küllenmeyecek ve hep hafızalarda kalacaktır.Kritik ilk 72 saat boyunca kendine bağlı kurumları seferber etmeyen, arama kurtarma çalışmalarına ve acil ihtiyaçların teminine başlamayan tek adam iktidarı, halkı göz göre göre ölüme terk etmiştir. Siyasal iktidar halkın acıları, talepleri ve ihtiyaçları karşısında hantallık, umursamazlık ve kayıtsızlık içinde davranmıştır.Yaşadığımız felaket bu tutumun yol açtığı sonuçları çok daha şiddetli bir biçimde göstermiştir.Hemen söylemek gerekir ki iktidar, halkın değil sömürücülerin, yandaş vurguncuların çıkarlarını öncelediğini ve onlara hizmet ettiğini bu felakette de bütün açıklığıyla gözler önüne sermiştir. Sadece bu nedenle bile bu tek adam düzenini değiştirmek ve onun egemenliğine bu seçimlerde son vermek zorundayız.Bu iktidar sadece deprem nedeniyle değil halklar üzerinde, kadınlar ve gençler üzerinde, emekçiler üzerinde uyguladığı baskıcı politikalar ve çalışanları yokluk ve yoksulluğa mahkûm etmesi nedeniyle de gönderilmelidir.Bu iktidar Kürt halkına karşı baskıcı ve güvenlikçi politikaları nedeniyle de gönderilmelidir.Bu değişim ve dönüşümün yaşanabilmesi için emekten, barıştan, demokrasiden yana güçlerin ortak ve birleşik mücadeleyi güçlendirmesi ve kararlı bir şekilde sürdürmesi büyük önem taşıyor.Bu birlik ve mücadele yeni dönemin belirleyici ve etkin bir gücü olacaktır. Halkın beklentisi ve talebi de bu yöndedir.Verdiğimiz ortak mücadele, bu mücadele sonucunda 14 Mayıs seçimlerinde elde edilecek başarı ve seçimler sonrasında takınılacak güçlü ve kararlı tutum, halkın acil ekonomik taleplerinin kazanılması ve demokratikleşme yolunda adımlar atılmasını sağlayacak biricik yoldur.Seçimlere kalan kısa süre içerisinde emek ve demokrasi mücadelesini yükselterek, seçimlerden güçlü bir kazanımla çıkmak ve seçim-sandık güvenliği için bütün tedbirleri almak üzere çalışmalarımızı kararlılıkla yürütüyoruz.İçinden geçtiğimiz bu olağanüstü süreçte ekonomik ve politik acil sorunlarımızın çözümü için güçlendirmeyi hedeflediğimiz ittifakımız, sömürülen ve ezilen bütün halk kitlelerinin ittifakıdır. İşçilerin ve emekçilerin ittifakıdır. Kadınların ve gençlerin büyük dayanışması ve ittifakıdır. Ekoloji ittifakıdır.Seçim mutabakat programımız ortak, güçlü ve kararlı bir mücadelenin ve Türkiye’nin acil sorunlarının çözüm zeminidir.
İNSANCA ÇALIŞILACAK VE YAŞANACAK
BİR EKONOMİK DÜZEN
Bu iktidarın program ve icraatları, sermaye sınıfının, kendi yandaş şirket ve holdinglerinin çıkarlarını önceleyen bir politik anlayışa ve uygulamalara dayanıyor.İzlenen sömürü ve baskı politikalarının işçi ve emekçilerde, yoksul çiftçi, köylü ve esnafta, ezilen halk kesimlerinde yarattığı ekonomik ve sosyal yıkım toplumun birinci derdi haline gelmiştir. Hayat pahalılığı, düşük ücretler, işsizlik, yoksulluk, geçinme ve barınma sorunlarının çözülmesi için somut adımların atılması ve işçilerin, emekçilerin, ezilen halk kitlelerinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi bugün herkes için yakıcı ve acil bir meseledir.Bu gerçekten hareketle yaşanan ekonomik krizin ve çok yönlü toplumsal yıkımın ağır faturasını yerli ve yabancı tekellere ödetecek, emekçilerin yaşadığı güvencesizliğe ve geleceksizliğe son verecek politikaların izlenmesi şarttır.Bu kapsamda; 1- Zamların durdurulması, ücretlerin yoksulluk sınırının üzerinde insanca yaşanacak bir düzeye çıkarılması, işten atmaların yasaklanması, istihdamın artırılması, temel tüketim maddelerinden alınan vergilerin kaldırılması, az kazanandan az çok kazandan çok vergi alınması, yoksulluğu ortadan kaldıracak bir ekonomik programın izlenmesi en büyük toplumsal ihtiyaçtır.2- Bütçe kaynaklarının; saraylar, savaşlar, yandaşlar için değil, halkın ekonomik güvencesi ve doğrudan gelir destekleri için seferber edilmesi ilk adımlardır.3- Halkın; elektrik, doğalgaz, su, internet gibi temel ihtiyaçlarının bir ‘sosyal haklar programı’ kapsamında, aylık geliri yoksulluk sınırının altında olan herkese ücretsiz sağlanması; Emeklilikte Yaşa Takılanların (EYT), Kredi Yurtlar Kurumu (KYK) mağduru gençlerin, ataması yapılmayan öğretmenlerin sorunlarının çözülmesi acil ihtiyaçtır.4- Emeklilerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi, yoksul çiftçilerin borçlarının silinmesi, mağduriyetleri olağanüstü artan esnafın desteklenmesi ilk yapılması gerekenler arasındadır.5- Özellikle enerji ve ulaşım hatları, sağlık ve eğitim alanlarında nitelikli, parasız ve kamusal hizmetlerin verilebilmesi için işçilerin, emekçilerin denetimini içeren acil kamusallaştırma adımlarının atılması zorunludur.6- Kadın yoksulluğuna son verecek, ekonomik yaşamın her alanında eşit ve etkin olmasını sağlayacak politikaları hayata geçirmek önceliğimizdir.7- 18 yaş ve altı çocuk emeğinin ücretli emek olarak kullanılması yasaklanacaktır.
DEPREMİN YARALARININ SARILMASI VE YENİ YIKIMLARIN YAŞANMAMASI İÇİN ACİL YAPILACAKLAR
6 Şubat depreminin ardından kâr ve rant hırsı nedeniyle yıkılan kentlerimizde yaşanan büyük yıkıma rağmen kentlerimizi yeniden yaşanabilir hale getirebiliriz. Büyük Marmara depremi tehlikesine karşı önlemler alabiliriz.Bunun için: 1- Öncelikli olarak yıkılan kentlerde hasar tespiti doğru bir şekilde yapılmalı, depremzedelerin barınma-beslenme ihtiyaçları düzenli olarak karşılanmalıdır. Sağlıklı ve insanca yaşanacak barınma alanlarının oluşturulması, ülkedeki boş konut stoku ve kamu sosyal tesisleri başta olmak üzere bütün olanakların depremden zarar gören halkın ihtiyaçlarını karşılamak üzere acilen tahsis edilmesi zorunludur.2- Geçici barınma yerlerinin konteyner yapılarla kurulması, ısınma, beslenme ve temizlik açısından insanca yasam koşullarının sağlanması önceliklidir. Kentlerdeki enkazın kaldırılmasının ardından, depreme uygun bir yapılaşma planı-politikası için gerekli adımların bilim insanları ve meslek örgütlerinin doğrudan katılımıyla atılması hayati önemdedir.3- Bulaşıcı hastalıkların meydana gelmemesi ve sağlık hizmetlerinin eksiksiz yerine getirilmesi için ilgili meslek örgütleri ve sendikalarla birlikte gerekli altyapı ve sağlık birimleri kurulmalı, deprem bölgesine yeterli sayıda sağlık emekçisi görevlendirilmelidir.4- Sermayenin elindeki tüm enerji-ulaşım-sağlık hizmetlerinin halkın ihtiyaçları için kullanımı sağlanmalıdır.5- Başta deprem kuşakları içerisinde yer alan kentler olmak üzere tüm yapı stokları denetlenmeli, deprem koşullarına uymayan yapıların yıkımı ya da iyileştirilmesi için üniversiteler, meslek örgütleri ve ilgili ulusal-uluslararası kurumlarla koordineli bir çalışma yürütülmelidir.6- Şimdiye kadar toplanan deprem vergilerinin amacına uygun kullanımı ve sermayeye aktarılan miktarın kamuya yeniden kazandırılması mutlaka sağlanmalıdır. Bu kaynakların tüketilmesinden ve yağmasından sorumlu olan tüm siyasi-bürokratik kişi ve kurumlar tespit edilmeli ve bunlardan hesap sorularak mallarına el konulmalıdır.7- Deprem bölgeleri başta olmak üzere üniversitelerde ve diğer eğitim kurumlarında online eğitime son verilmeli ve yüz yüze eğitim için gerekli adımlar bir an önce atılmalıdır.8- Merkezi arama kurtarma yapısının çöktüğü açıkça görüldüğünden deprem riski altındaki kentlerde halkın katılımıyla yerinden ve yerelden örgütlenmiş Arama ve Kurtarma ekipleri kurulmalı, gerekli eğitimler verilmeli, ilk müdahaleyi yapabilecekleri ekipman ve donanım sağlanmalıdır.
HALKIN EGEMENLİĞİNE DAYANAN BİR DEMOKRASİ
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında kurulan Tek Adam Yönetimi, demokratik hak ve özgürlükleri kullanılamaz hale getirmiş, keyfiliği, zorbalığı, hukuksuzluğu ve adaletsizliği kurumsallaştırmış, bu ülkenin ve halkların yaşadığı sömürüyü, baskıyı ve çözümsüzlüğü derinleştirmiş, faşizan uygulamaları gündelik politikanın parçası haline getirmiştir.Dolayısıyla tek adam sistemini ayakta tutan, besleyen tüm kurum, mekanizma ve bağımlılık ilişkilerini değiştirmek öncelikli amaçlarımızdandır. Seçim barajının kaldırılması, demokratik hakların, siyasal özgürlüklerin en geniş şekilde kullanılmasının garanti altına alınması, demokratik ve bağımsız bir yargı sisteminin kurulması acil bir ihtiyaçtır.Hedefimiz demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi ilkeler temelinde halkın gerçek egemenliğine dayanan bir demokrasinin inşasını sağlamaktır.Bu kapsamda; 1- Yerinden ve yerelden yönetim için yerel yönetimlere merkezden kimi alanlara yetki ve kaynak devrine bağlı, halkın güçlü katılım mekanizmaları oluşturulacaktır. Yerel yönetim halkın oyuyla gelmiş kişilere ve yerel halk meclislerine devredilmeli ve kayyum rejimine son verilecektir.2- Bütün işçi ve emekçilerin sınırsız sendikal örgütlenme, her türlü (hak, dayanışma, siyasal ve genel) grev ve toplu sözleşme hakkı güvence altına alınacaktır. Günlük çalışma süresi 6 saat olacak ve lokavt yasaklanacaktır.3- Demokrasiyi, eşit yurttaşlık taleplerini ve inanan-inanmayan herkes için düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğünü kapsayan gerçek anlamda bir laiklik inşa edilecektir. Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı güvence altına alınacaktır.4- Farklı kültürlere, kimliklere, inançlara ve yaşam tarzlarına saygıya dayalı eşit yurttaşlık hakkı temel bir ilkedir.5- “Geri Kabul Anlaşması” iptal edilecektir. Ülkelerine dönmek isteyen sığınmacılar için bölgede barış ortamı sağlanacak, kalmayı talep eden sığınmacılara mülteci statüsü verilecek ve birlikte yaşamın koşulları inşa edilecektir.6- Halk egemenliğine dayanan demokratik bir düzen için acil olarak Kanun Hükmünde Kararnamelerle yaratılan hak gaspları bütün sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılacaktır. Kamuda işe alımda ve atamalarda her tür ayırımcılığa son verilecektir.7- Yurtta, bölgede ve dünyada barıştan yana, uzun vadeli halklar arası işbirliğine yönelik politikalar acil ihtiyaçtır. Bunun için emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin çıkarları değil halkların çıkarları esas alınacaktır. Komşularımız başta olmak üzere diğer ülkelerle savaş ve çatışmaya, askeri güç gösterisine dayalı, yayılmacı politikaları terk etmek; eşit haklara dayalı, ilkeli ve barışçıl bir dış politika yürütmek gerçek anlamda bir halk egemenliği için zorunludur.
KÜRT SORUNUNDA BARIŞÇIL, DEMOKRATİK ÇÖZÜM
Türkiye’nin çözmesi gereken en köklü sorunlardan biri de Kürt sorunudur. Bunun için demokratik çözüm ve barışın sağlanması amacıyla ülkedeki bütün toplumsal kesimlerin yaklaşımlarını ve kaygılarını dikkate alan yapıcı bir politika izlenmesi şarttır.Bu anlayışla; 1- Demokratikleşme ile doğrudan bağlantılı ve iç içe geçmiş olan Kürt sorununun çözümü için inkâr ve bastırma siyaseti yerine demokratik ve barışçı bir çözüm için adım atılması zorunludur.2- Savaş politikaları, silah ve çatışma yöntemleri yerine, diyalog ve müzakere seçeneklerinin kendini tarihsel olarak dayattığı ve güncel olduğu gerçeğine uygun politikalar izlenecektir.3- Diyalog ve çözüm zeminini kurmak ve güçlendirmek; demokratik müzakere yöntemleriyle tüm toplum için geleceğin kazanılmasına önayak olmak; bu çerçevede, başta anadili hakkı olmak üzere tüm evrensel kimlik haklarının tanınması için gerekli düzenlemelerin yapılması büyük önem taşımaktadır.4- Bu iktidarın oluşturduğu soruşturmalar ve yargılamalar sonucunda özgürlüklerine el konmuş olan politik tutsaklara yönelik bir genel af acil ihtiyaçtır.
KADINLAR İÇİN ADELET, EŞİT HAKLAR VE ÖZGÜRLÜK
1- Kadınların toplumsal yaşamın bütün alanlarında eşit ve özgür olması için her türlü güvencenin sağlanması zorunludur. Siyaset alanı başta olmak üzere kadınların her alanda eşit temsilinin sağlanması temel mücadele ilkemizdir.2- Erkek egemen zihniyetten ve uygulamalardan kaynaklanan, kadınlara yönelik sistematik erkek şiddetiyle ve kadın cinayetleriyle çok kapsamlı bir mücadeleye kadın dinamikleriyle birlikte kesintisiz devam edeceğiz.3- Kadınların hakları ve hayatları için bütün kazanımlarını korumayı ve geliştirmeyi esas alıyoruz. Büyük mücadelelerle kazanılan İstanbul Sözleşmesini yeniden geçerli hale getirerek her alanda uygulanması mücadelesini sürdüreceğiz. 6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi kanununu ortadan kaldırmaya yönelik saldırılara asla geçit vermeyeceğiz.4- Kadınlar ve LGBTİ’ ler için toplumsal cinsiyet eşitliği önündeki siyasal, idari, ekonomik ve kültürel tüm engeller acil olarak kaldırılacaktır.
GENÇLERİN VE ÇOCUKLARIN BUGÜNÜ VE GELECEĞİ İÇİN
1- Gençlerin yaşam tercihlerine saygı duyan bir yaklaşımla, kendilerini serbestçe ifade edebilmeleri ve özgürce yaşayabilmeleri için başta eğitim ve kültür olmak üzere ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda bütün engeller kaldırılmalıdır.2- Eğitim her kademede parasız, bilimsel, anadilde, laik ve demokratik olmalıdır.3- Gençler ekonomik olarak desteklenmeli ve her alanda daha fazla yönetime katılmaları teşvik edilmelidir. Bu temelde izlenecek gençlik politikaları yaratıcı ve ilerletici fikirlerin toplumda daha belirleyici hale gelmesine hizmet edecektir.4- Başta gençler olmak üzere herkesin spor yapabileceği, cinsiyetçi spor yaklaşımının terkedildiği, halka açık-ücretsiz spor tesislerinin yaygınlaştırıldığı bir toplumsal örgütlenme sağlanacaktır.5- Çocuklar toplumun kendi ait hakları olan özneleridir. Bunu böyle kabul edip maruz kaldıkları bütün ayrımcılıkla kararlı bir şekilde mücadele edilecektir.
ENGELLİLER VE DEZAVANTAJLI GRUPLAR İÇİN
1- Ülkemizde 10 milyonu aşkın engelli yurttaş yaşıyor. Engellilik salt bedene indirgenen bir tıbbi yaklaşımla ele alınmamalıdır. Toplumda her anlamda farkındalık yaratan politikalara ve uygulamalara öncelik verilmelidir.2- Engellilerin kamu hizmetlerinden eşit yurttaşlar olarak yararlanması için her türlü düzenleme kamu tarafından eksiksiz olarak yapılmalıdır.
DOĞAYLA UYUM, ÇEVRE VE KÜLTÜREL VARLIKLARA SAYGI
Kapitalizm gölgesini satamayacağı ağacı keser. Neoliberal politikaların ülkede derinleşmesini sağlayan tek adam yönetimi bütün doğal varlıkları sermayeye peşkeş çekiyor. Son deprem doğayla uyumlu bir yaşamın önemini açıkça göstermiştir.Bu nedenle; 1- İklim krizine karşı acil durum ilan edilecektir.2- Başta Kanal İstanbul olmak üzere, kâr ve rant uğruna çılgınca doğa ve çevre tahribatına yol açan, ormanları, tarım alanlarını, akarsuları tahrip eden ve ekolojik dengeyi bozan, doğaya karşı işlenen suçların odağı olan tüm projeler durdurulacaktır.3- Enerji, ulaşım, kentleşme, ekonomi ve tarım başta olmak üzere tüm politikalarda doğayı tahrip etmeyen yaklaşım hem acil hem de zorunludur. Her canlının sağlıklı bir ekosistem içinde yaşam hakkı etkin yasalarla koruma altına alınacaktır.4- Tarihi ve kültürel varlıkların yağmasına son verilecektir.5- Afetlere dayanıklı ve doğayı tahrip etmeyen kentler için yeniden yerleştirme yapılacak ve kentleşme politikaları buna uygun olacaktır.
ÇAĞRIMIZ
Türkiye’nin aydınlık ve demokratik geleceğini düşünen tüm kurum, kuruluş ve partilere, tek tek yurttaşlaradır. Hep beraber sorumluluk alalım.Cumhuriyetin 2. yüzyılında yangın yerin çevrilen ülkeyi ortak talepler ve birlikte mücadele anlayışıyla geleceğe taşıyalım.Demokratik ve özgür bir temelde yeniden inşa edelim.Türkiye halkları ayrımcılığa, nefret söylemine, kutuplaşmaya, Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı arasına sıkışmış bir egemen siyasete mahkûm değildir.Emek, barış, demokrasi değerleri temelinde halkın egemen olduğu bir toplumsal düzen kurabiliriz.Bunu başarmanın yolu sömürülen ve ezilen halk kitlelerinin değiştirici gücüne dayanmaktan geçiyor.Herkesi bu anlayış ve çağrı doğrultusunda ortak ve birleşik mücadeleye davet ediyoruz!HEP BİRLİKTE BAŞARACAĞIZ!
İtü Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Bilim Emekçileri Yalnız Değildir!
Yayınlanma: 2023-04-05 18:03:08
23 Şubat 2023 tarih ve 126 nolu "Olağanüstü Hal Kapsamında Yerleşme ve Yapılaşmaya İlişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi”, Şehir ve Bölge Planlama bölümlerinin varlık nedenini ortadan kaldırarak, planlama sürecini zaman kaybına indirgeyerek, deprem bölgesinde “planlar beklenmeksizin” hızla inşaat faaliyetlerinin gerçekleşmesini buyururken, iktidarın söz konusu KHK'ya dayanarak depremzede halkın mülkiyet hakkına kadar uzanabilecek tasarruflarına karşı halkın itiraz edip, hakkını arayabileceği tüm araçları da gasp etmektedir. Esasen planlama kurumunu hiçe sayan 126 no'lu Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin, yasal, bilimsel, mesleki ve yaşamsal esasları ihlaline ilişkin açıklama yapan İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü bilim emekçileriyse, sadece derslerde öğrencilerine anlattıklarını kamuoyu ile paylaştıkları için İTÜ Rektörlüğü tarafından önce sansürle, ardından bölüm başkanının görevden alınmasıyla korkutulmak ve cezalandırılmak isteniyor.
Bizler elbette İTÜ’yü saray rejiminin sesiyle tanıyoruz. İTÜ Rektörlüğü'nün, yıllardır kurumsallaştırdığı iktidar yandaşlığının, özellikle son 10 yılda İTÜ’yü akademide iş güvencesinin baş düşmanı haline getirdiğini, akademiyi bir “biat yuvasına” çevirmek adına elinden geleni ardına bırakmadığını, paraşüt kadrolarla liyakatın önünü kestiğini, öğrencisinden temizlik işçisine, akademisyeninden idari personeline, üniversitenin tüm unsurlarını baskı, tehdit ve sürgünle korku iklimine sürüklediğini, her muhalif sesin karşısına soruşturmalar ve ihraçlarla çıktığını biliyoruz. Bizler İTÜ’yü Kanal İstanbul projesine danışmanlık edenleriyle, döner sermaye projeleriyle sarayın inşaat seferberliğine yol verenleriyle de biliyoruz. Ancak aynı zamanda İTÜ’yü, Soma’da katledilen işçiler için İTÜ Maden Fakültesini işgal edenleriyle, akademik özgürlük ve iş güvencesi için mücadele eden 50d’li asistanlarıyla, Gezi direnişinde Taşkışla’yı revire çevirenleriyle, Taşkışla’nın otel olmasına, Gök Kafes'e, Park Otel'e karşı direnen bilim emekçileriyle, “kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayanlarıyla” da biliyoruz. Tam da bu yüzden, bugün meslek onurunu, kamu yararını, mesleki ilke ve esaslarını savunan şehir planlama bölümü bilim emekçilerinin sözünü yükseltmenin gereğine inanıyoruz.
Türkiye İşçi Partisi Bilim Kurulu olarak mesleğine ve öğrencilerinin geleceğine sahip çıkan bilim emekçilerinin açıklamasına omuz veriyor, görevden alınan bölüm başkanı Funda Yirmibeşoğlu’nun derhal göreve iade edilmesini ve metne imza atan bilim emekçilerine ilişkin herhangi bir idari soruşturma açılmaksızın, açıklamanın yeniden web sitesinde yayınlanmasını talep ediyoruz.
Tüm yol arkadaşlarımızı, üniversite bileşenlerini ve demokratik kitle örgütlerini,
-126 No’lu Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin iptaline ilişkin talebi yükseltmeye ve kalan 20 günlük yasal süre içinde muhalefet partilerinin Anayasa Mahkemesi'ne iptal talebiyle başvuruda bulunması için gerekli kamuoyunu oluşturmaya,
-İTÜ Şehir Planlama Bölümü bilim emekçilerinin haklı açıklamasının arkasında durmaya ve sürecin takipçisi olmaya,
-Akademik özerkliği ve özgürlükleri savunmak için İTÜ bileşenleriyle dayanışmaya davet ediyoruz.
Türkiye İşçi Partisi - Bilim Kurulu
Kent ve Yerel Yönetim Çalışma Grubu
No To Arms Races And Mılıtary Pacts: Nato Must Be Abolıshed!
Yayınlanma: 2023-04-05 00:02:28
NATO (North Atlantic Treaty Organisation), founded on April 4th 1949, has been the largest military alliance on earth for the last 74 years. The leader of NATO, the USA, is the largest arms dealer in the world. The organisation has illegal operational centres such as the “Gladio” example in Italy, which interferes with the internal affairs of countries and carries out counterguerrilla operations, and to this day has not gotten rid of these illegal extensions. In the past 74 years, the USA and NATO played leading roles in the irreparable damage caused and destabilisation through bombing in many countries: examples such as Afghanistan and Libya are clear pieces of evidence of this very issue. NATO, which has caused innumerable wars, pain and destruction, must be abolished.
NATO effectively controls the military strategies and industries of the member nations due to so-called coordination and standardisation. NATO is a mechanism of imposition which works to increase the sales of weapons of American origin. This mechanism also serves to enable the USA to keep member nations under her own political designs. Turkey must immediately leave NATO in order to break this siege.
With its military bases and exercises, this military alliance which causes even worse decline in many parts of the world, portrays itself almost as a parallel organisation to the European Union or the United Nations. The pact, which was supposedly created “against threats from the Soviet Union”, actually intends to facilitate the domination of the imperialist Western bloc, and the greater armament, polarisation and tension created since the dissolution of the Soviet Union proves this intention.
The organisation which has incessantly expanded since the end of the Cold War, recently tried to include Ukraine under its umbrella after the US-centred coup d’etat, which was shortly followed by the Russian invasion. The Workers’ Party of Turkey (TİP) assesses that while the Russian invasion of Ukraine, a sovereign nation, is a completely unacceptable step; the party strongly opposes the American interference and the NATO expansion which has set this course in motion.
Peace cannot be achieved through more armament or expanding military pacts, it can only be achieved through mutual assurances and downsized military budgets. The most recent expansion process of NATO, which includes Finland, is worrying. The main factor which destabilises not only the Russian-Ukrainian rift but many parts of the world is NATO itself, and its aims of expansion.
NATO member countries including Turkey have embarked upon an armament race on a scale rarely seen in history against countries like Russia, China and India. Steps taken back on the controls of weapons of mass destruction, which were enshrined in treaties between Washington and Moscow during the existence of the Soviet Union, are worrying in how they reflect a constructive and resolution based approach is now being abandoned. In order to achieve peace, it is crucial to create an underlying framework to control the arms race. For this exact reason, all military pacts must be abolished and there must be a return to the international treaties which will reverse the arms race.
The Workers’ Party of Turkey (TİP) stands against looking for solutions through military means and attempts of expansion of imperialist and expansive nature.
No to NATO, no to NATO's expansion and no to Turkey in NATO!
We insist on having peace in the country, the region and the world.
Silahlanma Yarışına, Askeri Paktlara Hayır: Nato Lağvedilmelidir!
Yayınlanma: 2023-04-04 14:35:58
4 Nisan 1949’da kurulan NATO (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) 74 yıldır dünyanın en büyük askeri paktıdır. NATO’nun lider ülkesi ABD, dünyanın en büyük silah tüccarıdır. Örgüt birçok ülkenin iç işlerine müdahale eden, İtalya'daki “Gladio” örneğinde olduğu gibi kontrgerilla faaliyetleri yürüten yasadışı operasyon merkezlerine sahiptir ve bugün de bu uzantılarını temizlemiş değildir. Geride bırakılan 74 yılda birçok ülkenin onarılamaz şekilde tahrip edilmesinde, bombalanıp istikrarsızlaştırılmasında başrolü ABD ve NATO oynamıştır: Afganistan ve Libya örnekleri bunun en açık kanıtıdır. Sayısız savaşa, acı ve yıkıma neden olan NATO lağvedilmelidir.
NATO, üye devletlerin askeri stratejileri ve sanayileri üzerinde de sözüm ona koordinasyon ve standartlaşma adına kontrol sahibidir. NATO, ABD kaynaklı silahların satışını arttırma üzerine kurulu bir dayatma mekanizmasıdır. Bu aynı zamanda ABD’nin, üye ülkeleri kendi siyasi kontrolünde tutma mekanizmasıdır. Bu kuşatmadan kurtulmak için Türkiye NATO’dan derhal çıkmalıdır.
Askeri üsleri ve tatbikatları ile dünyanın birçok bölgesinin daha da gerilmesine hizmet eden bu askeri birlik kendisini adeta Avrupa Birliği ya da Birleşmiş Milletlere bağlı bir yan kuruluş gibi göstermektedir. Sözde “SSCB’den gelecek tehditlere karşı kuruldu” denilen paktın amacı aslında emperyalist batı bloğunun egemenliğini sağlamayı amaçlamaktadır ve SSCB dağıldığı günden bu yana daha çok silahlanma, daha fazla kutuplaşma ve gerilimli bir uluslararası düzen yaratarak bu amacını kanıtlamıştır.
Soğuk savaş bittikten sonra hiç durmaksızın genişleyen örgüt en son 2014’te Ukrayna’da ABD merkezli bir siyasi darbenin ardından bu ülkeyi de askeri şemsiyesine almak üzereyken Rusya’nın Ukrayna’yı işgali gerçekleşmiştir. Türkiye İşçi Partisi, Rusya’nın egemen bir devlet olarak Ukrayna topraklarına yönelik askeri müdahalesi ve işgalini asla kabul edilemez bir adım olarak değerlendirirken, diğer yandan da bu süreci ortaya çıkaran ABD müdahalelerine ve NATO genişlemesine de şiddetle karşı çıkmıştır.
Barış daha çok silahlanma ile ya da askeri paktları genişletme ile değil, karşılıklı güvenceler verip askeri bütçeleri küçülterek gelebilir. NATO’nun en son Finlandiya’yı kapsayan genişleme süreci olağanüstü kaygı vericidir. Yalnız Rusya-Ukrayna hattını değil, yerkürenin pek çok bölgesini istikrarsızlaştıran başlıca etken NATO’nun kendisi ve genişleme hedefleridir.
Türkiye’nin de aralarında olduğu NATO ülkeleri, Rusya, Çin ve Hindistan gibi ülkeler dünya tarihinde eşine az rastlanır bir silahlanma yarışı içine girmişlerdir. Washington ile Moskova arasında, Sovyetler Birliği’nin var olduğu günlere dayanan kitle imha silahlarını dizginlemeyi amaçlayan anlaşmalardan son yıllarda geri adım atılması, yapıcı ve uzlaşmaya dayalı bir anlayışın terk edildiğini göstermesi bakımından kaygı vericidir. Barışı tesis edebilmek için silahlanma yarışını denetim altına alacak bir zemin oluşturmak şarttır. Tam da bu nedenle tüm askeri paktlar lağvedilmeli, silahlanma yarışını tersine çevirecek uluslararası sözleşmelere geri dönülmelidir.
Türkiye İşçi Partisi, askeri çözüm arayışlarına, saldırganlığa, emperyalist ve yayılmacı girişimlere karşıdır.
NATO’ya, genişlemesine ve Türkiye’nin NATO’da kalmasına Hayır!
Ülkede, bölgede ve dünyada barışta inat ediyoruz.
Spor Politikaları Öncelik ve Yaklaşım Belgesi: Herkes İçin Spor
Yayınlanma: 2023-04-03 16:22:00
Hayatın tüm alanlarında olduğu gibi Türkiye’de spor, sporcu, spor altyapısı ve politikaları da ağır AKP tahribatı altında zor bir dönemden geçiyor. Türkiye İşçi Partisi olarak spor alanının başta sağlık, eğitim ve kent politikaları olmak üzere birbiri ile ilgili bir dizi konunun da önemli bir bileşeni olduğundan hareket ediyoruz. Bu belge ile ülkemizdeki spor politikalarının yeniden yapılandırılmasında hangi temel yaklaşım ve önceliklere sahip olmamız gerektiğini ortaya koyduk. Bu çerçeve 10 temel başlık altında özetlenebilir:
1-Bütünlüklü Planlama
Sporu sadece seyir zevki veren bir hobi veya madalya yarışı olarak görmek, spor planlamasının temelsiz ve eksik olmasına yol açar. Spor politikaları denildiğinde TİP, yalnızca seyir zevkini veya elde edilecek madalya ya da kupa sayısını değil, bütünsel spor kavrayışını anlamaktadır.
Türkiye’de spor ancak planlı bir yaklaşımla hak ettiği yere getirilebilir. Keza spor politikaları, müstakil ve gündelik çözümler yerine ancak eğitim, sağlık, beslenme, kent politikaları ile birlikte bir bütünlük içinde ele alınarak belirlenmelidir. Spor politikalarını bütüncül bir yaklaşımla ele alınmaksızın, sporun kronikleşen ve kalıcılaşan sorunlarına çözüm üretmek olanaklı değildir.
Başta çocukların ve gençlerin beslenme koşulları kamusal olanaklarla yeterli hale getirilecek, spor herkes için teknik ve fiziki olarak erişilebilir hale getirilecek, eğitim kurumları ve müfredatı bu doğrultuda yeniden yapılandırılacaktır.
2-Kentsel Mekanların Yeniden Düzenlenmesi
Kentlerimizin altyapıları spor yapılması ve yaygınlaştırılması açısından temel eksikliklere sahiptir. Bütüncül bakışın ilk adımı, kamusal kent mekânının spor ile uyumlu hale getirilmesinden geçmektedir.
Bu doğrultuda öncelikle büyükşehirlerin ve ardından diğer şehirlerin, yeşil alanları ve spor alanları ivedilikle tespit edilmelidir.
Bu alanların kullanılabilirliği; çocukların ve gençlerin bu alanlara ulaşabilmesi konusunda detaylı incelemeler yapılacak, dünyadaki diğer örnekler değerlendirilerek spor yapılabilecek alanların çoğaltılması ve etkili kullanımı konusunda girişimlerde bulunulacaktır. Buna ek olarak, Türkiye’deki faal spor kulüplerinin ve bu kulüpler ile ilgili kamu kurumlarına ait tesis, antrenman sahası ve bu gibi spor tesislerinin fiziki koşulları gözden geçirilmelidir. Çocukların ve gençlerin spor alanlarına ulaşımının kolaylaştırılması için gerekli altyapı düzenlemeleri ve fiziki koşullar yerel yönetimler ve merkezi irade tarafından derhal yerine getirilecektir.
3-Spor Politikaları ile Eğitim Politikalarının Eşgüdümü
Eğitim müfredatında sporun yeri ve çerçevesi bedenen ve ruhen sağlıklı bireylerin yetiştirilmesi açısından yetersizdir.
Her şeyden önce spora bakış ve yaklaşım konusunda zihinsel bir dönüşüme ihtiyaç bulunmaktadır. Spor, sadece boş zamanların değerlendirileceği, yalnızca ekonomik özgürlüğe sahip olanların hobi alanı değildir.
Spor, sağlıktan azade de düşünülemez ve devlet her yurttaşın sağlıklı yaşama hakkını sağlamakla yükümlü olduğu gibi, sağlıklı yaşama hakkının en temel nüvelerinden biri olan spora dair de gerekli adımları atmak mecburiyetindedir. Bu zihinsel çerçeve ile spor alanından çekilmek, şirketler, dernekler ve kulüpler eliyle bu alanı piyasanın insafına bırakmak, devletin yükümlülüklerini yerine getirmemesi demektir.
Bu nedenle devlet, öncelikle bu zihinsel dönüşüm ışığında, eğitim politikaları içinde sporun yeri ve anlamını yeniden tanımlamalı ve buna uygun bir müfredat hazırlamalıdır. Bu müfredat, kreşlerden yüksek öğretim kurumlarına kadar, sporun çocuklar ve gençler başta olmak üzere, tüm yurttaşlar için temel haklardan biri olduğu temeline dayanmalıdır.
Müfredatta sporun yeri genişletilecek çocuklar ve gençlerin spora katılımı teşvik edilecek, ders programları ile antrenman programları bu doğrultuda uyumlu hale getirilecek ve özellikle öğrencilerin spor veya eğitim arasında bir tercih yapmak zorunda kalmalarına mani olunacaktır.
4-Bütün Spor Dallarının Desteklenmesi ve Yaygınlaştırılması
Ülkemizde spora olan ilgi yalnızca birkaç spor dalı ile sınırlıdır.
Sporun yalnızca piyasanın insafına ve takdirine bırakılmasının temel sonuçlarından biri de sporun günbegün piyasalaşmasıdır. Bu doğrultuda, yalnızca piyasada karşılığı olan spor dalları ve başlıklarına yatırım yapılmakta, amatör branşlar adeta spor olarak kabul görmemektedir. Bu branşlarda faaliyet gösteren sporcular spor yaşamlarını ancak kendi çabaları ile sürdürebilmekte ve sınıfsallık ön plana çıkmaktadır.
Spor branşlarının çeşitlendirilmesi, bu branşların yaygınlaştırılması ve erişilebilir olması ile bu branşlarda faaliyet gösteren sporcuların desteklenmesi için gerekli tüm tedbirleri alınacaktır.
5-Spor Emekçilerinin Sorunlarının Çözülmesi
Günümüzde spora dar bir açıdan bakılmakta ve sporcu ve diğer spor emekçilerinin çalışma koşulları ve hakları göz ardı edilmektedir.Spor, sporcular ve pek çok spor emekçisini içinde barındıran geniş bir alandır. Bu nedenle, sporcuların içinde bulunduğu imkansızlıklar ile spor emekçilerinin de yaşadığı kronikleşmiş sorunlar derhal çözülmelidir. Spor emekçilerinin hukuki koşullarının ve özlük haklarının bir kanunla düzenlenmesi, spor emekçilerinin çalışma koşullarının bu doğrultuda ele alınması gerekmektedir. Sporcular bakımından ise göz önünde olan branşlar dışında faaliyet gösteren sporcuların büyük bir geleceksizlik ve güvencesizlik yaşadığı son derece açıktır.
Bu bağlamda, sporcuların özlük hakları, spor alanının koşulları göz önünde bulundurularak bir kanun ile düzenlenmesi ve korunma altına alınması için çalışacağız. Spor emekçilerinin şirketleşen veya dernek olarak faaliyet gösteren kulüpler tarafından uğradıkları hak gaspları ortadan kaldırmaya kararlıyız
6-Sporda Şiddetin Önlenmesi
Sporda şiddetin önlenmesi için işlevsel bir yapı bulunmamakta, bu amaçla örneğin futbolda getirilen Passolig sporu piyasalaştırırken, sporseverleri de spordan uzaklaştıran uygulamalara kapı açmıştır.
6222 sayılı Sporda Şiddetin Önlenmesi Hakkında Kanun’un şiddetin önlenmesi için getirildiği ve bu nedenle son derece gerekli olduğu yönündeki savın, kanunun uygulanmaya başlamasıyla yalnızca baskı ve sindirme politikalarına hizmet amacını taşıdığı ortaya cikmistir. Keza, futbol branşında getirilen Passolig uygulaması, tipik bir piyasalaştırma örneği olarak karşımıza çıkmaktadır. Kulüplerin bilet gelirleri, Passolig ve onun anlaşmalı olduğu banka eliyle -AktifBank- bir havuzda toplanmakta, banka buradan ciddi bir faiz geliri elde etmekte, kulüplerin gelirlerinde fazlasıyla kesinti meydana gelmektedir.
Passolig’in sporda şiddetin önlenmesi için işlevsel bir anlamı olduğu, suç ve cezanın şahsiliği bağlamında yalnızca şiddet eylemlerinde bulunanların ceza almasını sağlayacağı yönündeki argüman da ne yazık ki gerçeklik taşımamaktadır. Hala, tribün kapatma cezaları uygulanmakta, o tribünde yer alan tüm sporseverlerin bir sonraki maça girmelerinin yasaklanması şeklinde kararlar uygulanmaktadır. Bu tip kararlar, sporseverlerin spordan uzaklaşmasına neden olmaktadır.
Sporda şiddetin önlenebilmesi için yönetici-taraftar grupları arasındaki ilişkileri şeffaflaştırılacak düzenlemeler için çalışacağız. Spor yöneticiliği kitle kontrol, spor sevgisi de rant ve holiganizm alanı olmaktan çıkarılacak, spor seyirciliği güvenlikli şekilde erişilebilir bir aktiviteye dönüştürülecektir.
7-Sporun Yönetiminin Demokratikleşmesi
Spor kulüpleri ve spor yönetimi sermayenin güdümünde ve tek adam zihniyetinin etkisi altındadır. Federasyonların seçimleri demokratik ortamda gerçekleşmemekte, federasyon yöneticileri iktidar eliyle atanmaktadır. Kulüplerin yönetimleri yalnızca patronlar tarafından oluşturulmakta, yurttaşların spor politikalarına yön vermesinin önüne geçilmektedir.
Zihinsel dönüşümün gerekli olduğu başlıklardan biri de spor ve kapsadığı alanın demokratikleşmesidir. Ülkedeki genel eğilim, spor alanının yönetimine de sirayet etmektedir; kulüpler ve spor yönetimi, sermayenin eline düşmüş ve tek adam zihniyetinin uygulandığı birer örnek haline gelmiştir. Federasyonların seçimleri demokratik ortamda gerçekleşmemekte, federasyon yöneticileri siyaset eliyle atanmaktadır. Kulüplerin yönetimleri yalnızca patronlar tarafından oluşturulmakta, yurttaşların spor politikalarına yön vermesinin önüne geçilmektedir.
Sporseverlerin, sporcuların ve spor emekçilerinin, kulüplerin karar alma mekanizmalarına dahil olabilecekleri bir yapı inşa edilmesi için çalışacağız.
Spor alanlarının demokratikleşmesi yolunda sporseverlerin, spor kulüpleri takipçilerinin müdahil olması gerekliliği kuşkusuzdur. Astronomik bilet fiyatları nedeniyle taraftarların spor faaliyetlerini takip etmeleri güçleşmekte, kentin en önemli dokularından olan spor alanları, arsa rayiç bedelleri nedeniyle kentlerin dışına itilmektedir.
Yalnızca sporcular için değil, sporseverler için de spor alanları erişilebilir olmasını sağlayacağız.
Kadın sporcuların yetişmesinde, sporcu ve seyirci olarak kadınların spora katılımındaki dengesizliğin giderilmesi için toplumsal cinsiyet eşitliği hedefi ile hareket edeceğiz.
8-Spor Basını Özgürlüğünün Tesisi
Spor basını büyük ölçüde medya tekeli taşıyan holdingler aracılığıyla şekillenmekte, sporun gelişimini sağlayacak ortam özgürlükten uzak ve sorunlu doğmaktadır.
Sporun demokratikleşmesinin en önemli adımlarından biri de spor basınının demokratikleşmesidir. Spor basını büyük ölçüde medya tekeli taşıyan holdingler aracılığıyla şekillenmekte, sporun gelişimini sağlayacak ortam en baştan özgürlükten uzak ve sorunlu doğmaktadır. Spor basınını kontrol altında tutan medya tekelleri, spor yönetiminin de bir parçası haline gelmekte ve sonrasında oldukça çarpık, akçeli bir basın ortamı meydana getirilmektedir.
Spor basın emekçilerinin üzerindeki bu baskı, spor medyacılığının bilgi ve eğlence aktarımı için değil, tiraj için yapılmasına neden olmaktadır. Bu da Türkiye’de sağlıklı bir spor ortamının önündeki engellerden biridir.
Sağlıklı bir spor kültürü oluşturulması için basın emekçilerinin hayatı, basına dair tek fikri satış ya da etkileşim sayısı olan patronların inisiyatifine bırakmayacağız. Daha geniş çaplı bir sendikalaşmanın ve kamu görevi olan basına kamu güvencesi sağlamanın mücadelesini vereceğiz.
9-Sporun Mali Denetiminin Sağlanması
Dernek niteliği taşıyan, özellikle futbol kulüpleri, milyarlarca lira borç içinde faaliyetlerini sürdürmekte, spor yöneticilerinin bu anlamda kanunen sorumluluğu olmamaktadır.
Sporun mali denetimi, sporun demokratikleşmesi için son derece önem taşımaktadır. Dernek niteliği taşıyan, özellikle futbol kulüpleri, milyarlarca lira borç içinde faaliyetlerini sürdürmekte, spor yöneticilerinin bu anlamda kanunen sorumluluğu olmamaktadır. Keza, spor yöneticilerinin spor kulüplerine gerçekleştirmiş oldukları maddi ve manevi yardımlar özellikle denetim altına alınmaktadır.
Spor kulüplerinin mali denetimi ve spor yöneticilerinin bu anlamdaki hukuki ve cezai sorumlulukları tesis edilmeksizin bu korkunç tablonun giderilmesi mümkün değildir.
Sporun sermayenin tekeline bırakılması, nitelikli ve eğitimli spor emekçilerinin federasyonlarda yönetici olmalarını engelleyerek federasyon yönetimlerini patronların iktidar alanı haline getirir. Buna izin vermeyeceğiz.
10-Federasyon Yönetimlerinde Nitelikli Kadroların Yer Alması
Sporun sermayenin tekeline bırakılmasının en büyük nedenlerden biri spor yöneticilerinin gönüllülük esasına dayalı olarak göreve gelmeleridir. Bu düzenleme, iyi eğitimli ancak sermayedar olmayan spor yöneticilerinin federasyonlarda yönetici olmalarını engellemekte, boş zaman yaratma imkânı bulunan patronların federasyon yönetimlerinde görev yapmalarına neden olmaktadır.
Federasyonlar ile ilgili bir kanuni düzenleme yapılacak ve bu düzenlemede federasyon yöneticiliği için liyakate dayalı kriterler belirlenecektir. Federasyon yönetimlerinde, spor yöneticiliği eğitimi almamış olanların sayısı bu eğitimi almış yönetici sayısını geçmemelidir.
TİP BİLİM KURULU Spor Politikaları Çalışma Grubu
Etiketler:
Bilim Kurulu
Görünmeyen Engellilik, Görünmez Kılmayı Meşrulaştırmaz!
Yayınlanma: 2023-04-02 16:10:00
Tek iletişimi konuşmak kabul eden Saray düzeninin otistikleri yok saymasını kabul etmiyoruz. Toplumda görünmez kılınan, insan onuruyla bağdaşmayacak şekilde sınıflandırılan otistiklerin haklı mücadelelerini destekliyoruz.
Bakım emekçilerini yalnız bırakan, bakım emeğini yalnızca kadınların sırtına yükleyen, otistikleri ve ailelerini tecride sürükleyen bu düzenle hesaplaşacağız.
Hiç kimse kendi varoluşuna yabancılaştırılamaz. Hiç kimsenin varoluşundaki farklılık, baskıcı, fırsatçı odakların kazanç kapısı haline getirilemez.
2 Nisan Dünya Otizm Farkındalık Günü'nde, tüm yurttaşlarımızın eşit ve özgür yaşadığı bir ülke için mücadelemiz sürüyor.
Nöroçeşitliliğimize sahip çıkıyoruz, eşitlikte inat ediyoruz!
TİP Engelliler Komisyonu
Etiketler:
Engelli Hakları Komisyonu
Türkiye İşçi Partisi 2023 Genel Seçimleri - Milletvekili Adayları
Yayınlanma: 2023-03-28 13:59:00
Türkiye İşçi Partisi 2023 Genel Seçimleri Milletvekili Adayları listesine buradan ulaşabilirsiniz.
.blok-baslik { text-align:center; margin: 16px auto 8px; }
.blok-baslik h4 { margin:0; font-weight:700; letter-spacing:.02em; }
.blok-baslik h2 { margin:.25rem 0 0; font-weight:900; }
.stacked-images { max-width: 1200px; margin: 0 auto; }
.stacked-images figure { margin: 0 0 20px; }
.stacked-images img {
display:block; width:100%; height:auto; max-width:100%;
border-radius: 8px;
box-shadow: 0 6px 18px rgba(0,0,0,.06);
background: #f6f7f9; /* görsel yüklenirken arkaplan */
}
Yapı Kredi Sözümüz Sana, Hayatlarımız Kârlarınızdan Değerlidir! Bir Kişi Daha Eksilmeyeceğiz!
Yayınlanma: 2023-03-18 20:11:50
Yapı Kredi Teknoloji çalışanı Efe Demir arkadaşımız iş cinayetinde hayatını kaybetti. Öncelikle yakınlarına başsağlığı diliyoruz.
Efe Demir işyerinde yaşadığı mobbing ve uzun çalışma saatlerine dayanamayıp, depremzedelere ilişkin uygulamalarda yalnızca kazanılacak pazar payının hesaba katılmasını hazmedemeyip intihar etti. Arkadaşımızın intiharından önce şirket yöneticilerine attığı mail, çalışma ortamında yaşadığı zorlukları ve zulmü tüm açıklığıyla ortaya koyuyor.
Efe Demir mailinde bankanın depremzede müşterilerinin kredi ötelemelerinin yapılmadığını, yapılan hamlelerin ise tamamının ticari ve stratejik hamlelerden ibaret olduğunu, başka bankalarla rekabete dayandığını anlatıyor. Bankada çalışmanın amacı artık sadece liyakatsiz yöneticileri memnun etmekten ibaret kalmış, emekleri göz ardı edilerek çalışanlar yalnızlaştırılmış ve seçeneksiz kılınmıştır. Efe Demir arkadaşımız sabahlara varan çalışma süreleri ile banka emekçilerinin hayatlarından taviz vermek zorunda bırakıldığını tüm çıplaklığıyla anlatıyor mailinde.
Bankacılık sektörü yıllardan beri gelen “esnek” çalışma saatleri, yoğun iş yükü, ağır mobbing ve baskı altında çalışma koşullarını iyileştirme konusunda bir adım dahi atamamışken, özellikle pandemi döneminde yaygınlaşan evden çalışma modeli ile birlikte bu durumu fırsata çevirmekte öncü olmuştur. Her yıl bankaların artan kâr oranlarına karşılık emekçilerin payına krizlerin bedelini ödemek, daha uzun çalışma saatleri, sürekli artan ve ulaşılması imkânsız hale gelen hedefler ve psikolojik baskı düşmüştür. Kâr elde etme uğruna çalışanlar değersizleştirilmiş, liyakatsiz yöneticilerce kendilerine kapıda bekleyen binlerce işsiz hatırlatılmış, emekçiler seçeneksiz bırakılmaya çalışılmıştır. Yoğun çalışma temposu ile ekrana bakma süreleri artan emekçilerin sosyal hayatları yok olmaya başlamış ve ruhsal iyilik hallerini korumaları adeta imkânsız hale getirilmiştir.
ARTIK ZAMAN ‘KRAL ÇIPLAK’ DİYEBİLME ZAMANIDIR!
Efe Demir’in öyküsü binlerce banka emekçisinin öyküsüdür. Örgütsüzlüğe, sessizliğe, korkuya, baskıya mahkûm bırakılmış, yalnızlaştırılmış tüm banka emekçilerinin öyküsüdür. Artık zaman kral çıplak diyebilme zamanıdır. Bir yanda işveren sendikaları bir yanda gözünü kâr hırsı bürümüş patronlar arasında sömürülen banka emekçilerinin hayatlarına, ruh ve fiziksek sağlığının bozulmasına, sosyal hayatlarının yok olmasına mal olan bu düzen sona ermelidir. Bir kişi daha eksilmeyeceğiz. Biliyoruz ki bizi ancak dayanışma ve örgütlenme kurtarır!
Efe Demir’in sözleriyle bitiriyoruz
‘’Kral çıplak demenin suç addedildiği bir ülkede ben en azından kurumum açısından kral çıplak diyorum.‘’
TALEPLERİMİZ:
* Efe Demir cinayetinin ardındaki sorumlular tespit edilmeli ve yargılanmalıdır.
* “Esnek” çalışma sürelerinin önüne geçilmelidir. Çalışanlara mesai ve dinlenme süreleri dışında erişilmeme hakkı, “bağlantıyı kesme hakkı” tanınmalıdır. Bu hak bir işyerinde Toplu İş Sözleşmesi ile tanınmış ise kapsam içi ve kapsam dışı fark etmeksizin tüm emekçiler için uygulanmalıdır.
* Emekçilerin psiko-sosyal risklere karşı ruhsal iyilik halini korumak üzere gereken psikolojik destek verilmeli veyahut alabilmesinin imkanları sağlanmalıdır.
* Mobbing ve fiziksek-psikolojik her türlü şiddete karşı davacı olmanın koşulları kolaylaştırılmalı ve işçilerin denetiminde psikolojik destek komisyonları kurulmalıdır.
16 Mart 2023 Emek ve Özgürlük İttifakı Toplantısı Sonuç Bildirisi
Yayınlanma: 2023-03-16 15:35:00
Emek ve Özgürlük İttifakı’nın bileşenleri Emekçi Hareket Partisi (EHP), Emek Partisi (EMEP), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Toplumsal Özgürlük Partisi’nin (TÖP) Eş Başkanları, Başkanları ve Sözcüleri olarak bugün, 16 Mart 2023’te deprem ve sel felaketleri, derinleşen krizler, cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerindeki tutumumuzdan oluşan gündem başlıklarını görüşmek üzere Ankara’da toplandık.
16 Mart Halepçe ve Beyazıt Katliamlarının yıldönümüdür. Böylesi katliamların bir daha yaşanmayacağı, yüzleşme kültürünün yerleşik hale geldiği ve her alanda gerçek adaletin tesis edileceği bir düzeni inşa etmek için var gücümüzle çalışıyoruz.
İktidarın halk düşmanı, ranta ve talana dayalı politikaları, krizlere yol açarak toplumun bugününü ve yarınını tehdit ediyor. 6 Şubat Maraş Pazarcık merkezli depremlerde ve 15 Mart Urfa ve Adıyaman merkezli sellerde yaşanan yıkımlar, can ve mal kayıpları, bu politikaların en açık ve trajik göstergesi olmuştur. Yaşanan felaketi “doğal afet veya kader planı” olarak değerlendirmeyi, normalleşme adı altında kanıksatılma ve unutturma çabalarını kesinlikle reddediyoruz. Emek ve Özgürlük İttifakı olarak bu halk ve doğa düşmanı iktidarı ve felaketlere zemin hazırlayan düzeni değiştireceğimizi, sorumlularından hesap soracağımızı ve insan onuruna yaraşır bir yeni yaşamı inşa edeceğimizi taahhüt ediyoruz.
Türkiye’nin kaderini değiştirecek bir seçimin arifesindeyiz. Toplumun beklentilerini umuda çevirecek, demokratik ve özgür bir geleceği inşa edecek tarihsel ve siyasal sorumluluğumuzun bilinciyle;
Mücadele ittifakı olarak başlattığımız süreci, genişleyerek bir seçim ittifakı haline de getirmek üzere bir irade ortaya çıktı. Seçime, Emek ve Özgürlük İttifakı olarak girme kararı alındı. Teknik çalışmalarda HDP başta olmak üzere ittifakın bileşeni olan tüm güçlerin kazanımlarını koruyup geliştirecek yol ve yöntemler esas alınacak.
Gündem başlıklarımızdan biri olan cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili geniş çaplı bir tartışma yürüttük. Depremden sonra cumhurbaşkanı adayı belirleme sürecini tekrar değerlendirme kararı almıştık. Bugün yürüttüğümüz tartışma neticesinde oluşan ortak tutumumuzu en kısa zamanda bir basın toplantısıyla kamuoyu ile paylaşma kararı aldık.
Siyasi yasakların ve davaların, şiddetin ve baskının artarak devam ettiği bir atmosferde, seçim süreci ve sandık güvenliğine dair tüm toplum kesimleriyle sürdürdüğümüz ortak çalışmaları hız kazandırarak devam ettiriyoruz.
8 Mart’ta sokakları mora boyayan kadınların mücadelesinden aldığımız güçle, Newroz ve 1 Mayıs meydanlarını dolduracağız. Bütün demokrasi güçleriyle birlikte 15 Mayıs’ı kazanacağız. Tek adam rejimine son vereceğiz.
Dayanışma, mücadele ve umutla…
Emek ve Özgürlük İttifakı
16 Mart 2023
Ysk'ya Seçim Kanunlarında Yapılan Değişiklikler Hakkında Sunduğumuz Dilekçe
Yayınlanma: 2023-03-13 10:40:00
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
GENEL MERKEZİ
Sayı: 2023-014
YÜKSEK SEÇİM KURULU BAŞKANLIĞINA
Milletvekili Seçimi Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7393 sayılı Kanun 6 Nisan 2022 tarihinde Resim Gazete’de 31801 sayı numarası ile yayımlanmıştır. Kanunda; genel baraja, milletvekili sayısının hesaplanmasına, seçime katılma yeterliliğine ilişkin koşullara, görme engelli yurttaşlara, il ve ilçe seçim kurullarına, sandık kurullarına, seçmen kütüklerine ve yeknesaklığa dair kimi değişiklikler yapılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının “Seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakları” başlıklı 67 nci maddesinin son fıkrasında “Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz” hükmü yer almaktadır.
Cumhurbaşkanı tarafından 10 Mart 2023 tarihinde Resmi Gazete’de 32128(Mükerrer) sayı numarası ile yayımlanan 2023/121 sayılı karar ile; Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 116 ncı maddesi uyarınca Türkiye Büyük Millet Meclisi genel seçimi ve Cumhurbaşkanlığı seçiminin yenilenmesine karar verilmiştir.
Anayasanın 67 nci maddesinin son fıkrasındaki seçimler ibaresi seçimlerin başlangıç tarihini ifade etmektedir. Nitekim, 2839 sayılı Milletvekili Seçimi Kanununun “Seçim dönemi, seçimin başlangıcı ve seçim günü” başlıklı 6 ncı maddesi ile 6271 sayılı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanununun “Seçim dönemi, seçim döneminin başlangıcı ve seçimlerin tamamlanması” seçimlerin başlangıç tarihini ve bu başlangıç tarihinin “Oy verme gününden geriye doğru hesaplanacak altmış günlük sürenin ilk günü” olduğunu düzenlemektedir. Buradan hareketle 14 Mayıs 2023 tarihinde gerçekleşecek olan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin başlangıç tarihi 16 Mart 2023 tarihidir.
Anayasanın 67 nci maddesinin son fıkrası uyarınca, seçim kanunlarında yapılan değişiklikler ancak yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl sonra gerçekleşecek seçimlerde uygulanabilecektir. 7393 sayılı Kanun ile 6 Nisan 2022 tarihinde yürürlüğe giren değişikliklerin uygulanabilmesi ancak seçim başlangıç tarihi 6 Nisan 2023 tarihinden sonraki bir tarih olan seçimler için mümkündür. 14 Mayıs 2023 tarihinde gerçekleşecek olan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin başlangıç tarihinin 18 Mart 2023 olarak belirlenmesi sebebiyle, 6 Nisan 2022 tarihinde yürürlüğe giren seçim kanunlarındaki değişikliklerin önümüzdeki seçimde uygulanmaması gerekmektedir.
Bu itibarla, 14 Mayıs 2023 tarihinde gerçekleşecek olan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Cumhurbaşkanı seçimlerinde, 6 Nisan 2022 tarihinde yürürlüğe giren 7393 sayılı kanundaki değişikliklerin uygulanmaması yönünde karar verilmesini talep ederiz.
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
GENEL BAŞKAN
ERKAN BAŞ
Ysk'ya Depremzede Yurttaşlarımızın Seçimlerde Mağdur Edilmemesi İçin Sunduğumuz Dilekçe
Yayınlanma: 2023-03-13 10:31:00
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
GENEL MERKEZİ
Sayı: 2023-015
YÜKSEK SEÇİM KURULU BAŞKANLIĞINA
İçişleri Bakanlığı’nın 08.03.2023 tarihli açıklamasında “Bakanlığımız Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü'nden yapılan açıklamaya göre, afetzedelerin mağduriyetinin azaltılması ve kamu hizmetlerine erişiminin kolaylaştırılması için 6 Şubat öncesi yerleşim yeri adresi depremden etkilenen şehirlerdeki vatandaşlarımızın diğer illere yerleşim yeri adres değişikliği işlemlerini, nüfus müdürlüklerinin yanı sıra e-Devlet ve nüfusmatikler üzerinden gerçekleştirebilmesine imkan sağlandı. Ayrıca Adres Kayıt Sistemi Uygulama Yönergesi'nin 7'nci maddesinin 4'üncü fıkrasına istinaden, doğal afet sonucu yerleşim yerlerinin kullanılamayacak hale gelmesinden dolayı afetzedelerin yerleşmeleri için gösterilen karavan, çadır, prefabrik evler, yurt, huzurevi gibi yerlere de nüfus müdürlükleri, e-Devlet ve nüfusmatikler üzerinden yerleşim yeri adres beyanı yapılabilecek.” denilmektedir.
E-devlet sistemi üzerinden ilgili bölüme erişildiğinde deprem bölgesini terk etmeyen ve aynı bölgede kalmaya devam eden yurttaşlar için açık adres istenmekte olup konutu yıkılan yurttaşların açık adreslerini doldurması fiili imkansızlık içermektedir. Bununla birlikte adres bildirimi için “diğer” seçeneği de çıkmamaktadır. Bu sebeple çadır veya konteyner kentte kalan yurttaşlar için adres bildirimi yapılamamaktadır.
İzah edilen sebeplerden dolayı;
1-)Depremden etkilenen yurttaşlardan ikametgah adresini taşımamış olanlar için son ikametgah adreslerine göre oy kullanmalarını sağlayacak şekilde sandık ve seçmen listeleri ile sandık bölgelerinin hazırlanmasına,
2-)Depremden etkilenen ve ikametgah değişiklik başvurusu yapmak isteyen yurttaşlar için 17 Mart 2023 olarak belirlenen son tarihin uzatılarak seçim takvimi içerisinde adres değişikliği hakkı yapılabilmesine imkan tanınmasına ve Anayasal bir hak olan oy verme hakkının kısıtlanmamasına karar verilmesini talep ederiz.
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
GENEL BAŞKAN
ERKAN BAŞ
Seçimlere Hazırız!
Yayınlanma: 2023-03-12 11:10:00
Türkiye İşçi Partisi Parti Meclisi, 11-12 Mart 2023 tarihinde siyasi ve örgütsel kararlar almanın yanı sıra depremzede yurttaşlarımızla dayanışmamızı ifade etmek, iktidarın politikalarıyla bir katliama dönüşen afetin etkilerini yerinde tespit etmek, afetle mücadele çalışmalarımızı değerlendirmek üzere 6 Şubat depremlerinden etkilenen kentlerimizden biri olan Hatay’da toplandı.
Depremden etkilenen tüm yurttaşlarımıza bir kez daha geçmiş olsun dileklerimizi iletiyor, hayatını kaybedenlerin yakınlarına baş sağlığı diliyoruz. Kara günleri dayanışmayla aşacağız.
Ülke tarihimizin en önemli seçimlerinden birine yaklaşılırken yapılan toplantıda aşağıdaki değerlendirmeler yapıldı, kararlar alındı.
1) Seçimlerin, depremi, katliamı ve suçluları unutturmasına izin vermeyeceğiz. Bir doğal afetin halkımız için büyük bir katliama dönüşmesinde hangi yetkili kurum/kişinin sorumluluğu, ihmali, suçu varsa ortaya koymak ve halktan yana afetle mücadele ve imar politikalarımızı kamuoyuyla paylaşmak üzere TİP Bilim Kurulu tarafından hazırlanan kapsamlı deprem dosyasını en kısa sürede yayımlayacağız. Öte yandan, afetle mücadele kapsamında sürdürdüğümüz dayanışma faaliyetlerimizi, örgütlü toplumu desteklemek, yeni geçici barınma alanları oluşturmak ve yurttaşları ekolojik tarım ve toplumsal cinsiyet eşitliği temelli üretime sevk etmek üzere zenginleştireceğiz.
2) Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin, Saray Rejimi’ni alt etmek ve cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi adı verilen ucube yapıdan halkımızı kurtarmak için muhalefetin ortak bir adayda birleşmesi yönündeki eğilim değerlidir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun adaylığının desteklenmesi yönündeki değerlendirmemizi başta Emek ve Özgürlük İttifakı’ndaki müttefik kurumlar olmak üzere demokratik kamuoyuyla istişare ederek karar haline getirmek konusunda MYK yetkilendirilmiştir.
3) Milletvekili seçimlerindeki hedefimiz Saray Rejimi’nin temsilcileri olarak AKP-MHP blokunun ağır bir yenilgiye uğratılması, bugünkü muhalif güçlerin tek adam rejimini ortadan kaldırmak için gerekli Anayasa değişikliklerini yapabilecek milletvekili sayısına ulaşması, sol-sosyalist-demokratik güçlerin mümkün olan en çok vekil sayısıyla TBMM’de temsil edilmesinin sağlanmasıdır.
4) İktidarın yenilgisi ve geleceğin Türkiye’sinin halkçı, emekten ve barıştan yana bir eksende inşası için kurucularından olduğumuz Emek ve Özgürlük İttifakı’nın varlığı son derece değerlidir. Emek ve Özgürlük İttifakı’nın en kısa sürede bir seçim ittifakına da dönüşmesi, seçim hazırlıklarının ivmelenmesi bakımından büyük önem taşımaktadır. Mücadele yoldaşlarımıza, müttefiklerimize çağrımız; memlekete karşı tarihsel sorumluluğumuz gereği ittifak protokolünü bir an önce hazırlayıp imzalamaktır. Parti Meclisi, ittifak protokolünün hazırlanması için bir komisyon görevlendirmiştir.
5) Parti Meclisi, milletvekili dağılımında Emek ve Özgürlük İttifakı’nı güçlendirecek şekilde, seçimlere ittifak içerisinde kendi adımız, amblemimiz ve adaylarımızla girmemiz gereken illeri tespit etmiştir. Bunun en önemli gerekçesi, bu seçeneğin Cumhur İttifakı cephesini zayıflatacak olmasıdır. Ayrıca, seçim ittifakının halkımızın tüm taleplerini karşılayacak çok renkliliğe ulaşması ve mümkün olan en geniş yurttaş topluluğunu temsil edebilmesi gereklidir. Partimizin seçimlere ittifak içerisinde kendi adı, amblemi ve adaylarıyla katılma tercihi bu gerekliliği de karşılamaya yöneliktir. Bu kararımızda örgütümüzün raporları ve saha araştırmaları verileri de dikkate alınmıştır.
6) Emek ve Özgürlük İttifakı’na dahil olmayan sol-sosyalist-demokratik partilerin böylesi bir seçim ittifakının bileşeni olması fikrine partimiz açıktır. Her bir kurum ve partinin en büyük kuvveti ve enerjisiyle ittifakımızda yerini alması, AKP-MHP blokunun yenilgisinde, Türkiye’nin emek, özgürlük, eşitlik, adalet, laiklik, demokrasi ve barış temellerinde yeniden inşasında tarihsel öneme sahiptir.
7) Partimizden milletvekili adayı olmak isteyen yurttaşlarımızın taleplerinin toplanması ve adaylıkların belirlenmesi için bir komisyon oluşturulmuştur. Milletvekili adaylarından parti için herhangi bir maddi katkı istenmeyecektir. Adaylık başvurusunda deprem bölgelerinde yaşayan yurttaşlarımız için en az bir gıda ve bir hijyen kolisi hazırlanıp iletilmesi şarttır.
8) Türkiye İşçi Partisi seçimlere hazırdır. Tüm yurttaşlarımızı üye, gönüllü, seçim gönüllüsü, sandık görevlisi veya bağışçı-destekçi olarak bu büyük mücadelenin parçası olmaya davet ediyoruz.
Birlikte yarattığımız umudu hep birlikte büyüteceğiz.
TİP Senin!
Kentleri ve Yaşamı Kuracak Planlar Saraya Sığmaz!
Yayınlanma: 2023-03-09 19:03:00
6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen deprem felaketi üzerinden 1 ay geçti. 13 milyon insanın yaşadığı 11 ilimizi derinden etkileyen bu felakette on binlerce yurttaşımız yaşamını kaybetti, binlerce bina ya yıkıldı ya da acilen yıkılmasını gerektirecek derecede ağır hasar aldı. Depremden en fazla etkilenen Maraş, Adıyaman, Antakya ve Malatya gibi kentlerde ise binaların yarısından fazlası artık yok ya da girilemeyecek halde; özetle şehir merkezlerini ve yaşamlarımızı tuzla buz eden bir kentkırım yaşandı.
Yurttaşların acısı dinmeden, enkaza dönen kentlerin daha tozu düşmeden, sermayeye rant aktarma peşinde koşan Erdoğan iktidarı, 11 kentin ve milyonlarca depremzedenin geleceğini etkileyecek bir kararı yine halka, bilim insanlarına, meslek odalarına danışmadan bir gecede verdi. 24 Şubat 2023 günü; “6785 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla olağanüstü hal ilan edilen illerde yerleşme ve yapılaşma hususunda bazı tedbirlerin alınması” amacıyla “126 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Yerleşme ve Yapılaşmaya İlişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi” Resmi Gazete’de yayımlandı.
Bu kararname ile;
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, belirlediği orman alanları ve meraların vasfını iptal ederek yapılaşmaya açabilecek,
Bütüncül planlama yerine imar mevzuatına aykırı parçacıl ve parsel bazlı düzenlemeler yapılabilecek; sadece jeolojik etüt raporu ve zemin etüt raporu baz alınarak, vaziyet planları ve yapı ruhsatı üzerinden bir inşaat faaliyeti yürütülecek,
Depremzedelerin mülkiyet ve imar haklarının başka alanlara aktarılmasının, takas ve trampa edilmesinin önü açılacak, Bakanlık ve TOKİ eliyle deprem bölgelerinde depremzedelerin mülkiyet hakları üzerinde ilgilisine devir ve acele kamulaştırma, cins ve pay değişikliğinde bulunma gibi neredeyse sınırsız yetkileri olacaktır. Kararname bu anlamıyla, ufak çaplı bir örneğini 2020 İzmir depreminde gördüğümüz; depremzedelerin mülklerine kentsel rantı yüksek olacak yerlerden başlayarak el koyup, onları eski mahallelerinin uzağında, şehrin ücra köşelerine yapılacak TOKİ evlerine, üstelik borçlandırarak tıkıştırma uygulamasının daha vahiminin hukuki altyapısıdır.
Bölgedeki mera, orman, mesire yeri, turizm, madencilik gibi faaliyetlere tahsis edilmiş koruma alanları ve yerleşime uygun olmayan alanlar yapılaşmaya açılacak,
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ve TOKİ’ye sınırsız inşaat yetkisi vererek yerel yönetimler etkisiz kılınacak,
Plan ve parselasyon işlemlerinde askı, ilan, itirazlara ilişkin hükümler uygulanmayacak,
Kararname kapsamındaki alanlarda 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun yapım işleri için ihaleye çıkılmadan önce idarelerce yerine getirilmesi gerekli düzenlemeler ortadan kaldırılacak; yani şeffaflıktan, liyakattan, denetimden uzak biçimde hükümetin istediği inşaat şirketine kolaylıkla verilebilecek,
Deprem bölgesindeki yıkıntı ve enkazların, Valiliklerce belirlenen döküm sahalarına gerekli belgelendirme ve izinler olmaksızın dökülmesinin önü açılacak; halk sağlığını asbest riskiyle ciddi şekilde tehdit eden molozlar denetimsiz, bilimsel temelden uzak bir şekilde kaldırılabilecektir.
Erdoğan hükümeti her türlü kriz ve doğal afeti, neoliberal kentleşme politikalarını derinleştirme fırsatı olarak kullanıp, kentleri kendine yakın sermaye gruplarına pazarlama çabasındadır. “Devlet nerede” diye yükselen isyan, temel ihtiyaçlar söz konusu olduğunda yanıt bulamazken; devlet kendini kapalı kapılar ardında kent planları yapıp ihaleler dağıtırken somutlaştırmaktadır. Binlerce yıllık toplumsal birikimin eseri olan yerleşimlerin yeniden inşası için yalnızca bir gecede yapılan planlar kabul edilemez. Buradan bir kent değil, ancak yeni toplumsal ve fiziksel yıkım tehlikelerine açık; kimliksiz, yatakhane yerleşimler ortaya çıkar. Saray rejimi, tıpkı önceki TOKİ projelerinde yaptığı gibi; bir araya getirdiği beton kütleleriyle yapay bir yerleşim alanı kurma ve içinde yaşayanları milliyetçi-muhafazkar kimliğe/kültüre sıkıştırılmış tek tip makbul vatandaşlara dönüştürmenin peşindedir.
Erdoğan iktidarının afet sonrası oluşan koşulları politik öncelikleri doğrultusunda kullanmasının bir diğer örneğini 2011 yılında gerçekleşen Van depremi sonrasında deneyimlemiştik. 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkındaki kanun ve TOKİ’ye verilen geniş yetkiler ile tüm Türkiye’de riskli alanlar değil rant değeri yüksek alanların dönüşümünün yasal kılıfı hazırlandı. Bu düzenleme ile bilimsel ve şeffaf kriterlere dayanmadan riskli alan ilan edilen mahallelerde yaşayan yurttaşlar yerinden edilmiş, sırtlarına yüklenen borç ile yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Yine, 1999 yılı Gölcük ve 2011 yılı Van Depremleri sonrası imar planlarına ve çevreye dair çıkan yasalar ve KHK’lar ile kentin yağmalanması; güvenliksiz ve denetimsiz yapıların inşasının kalıcı ve meşru bir zemine oturtulması amaçlamıştır. Kentlerin 126 Sayılı KHK'nin öngördüğü şekilde inşa edilmesi yalnızca yeni toplumsal ve kentsel felaketlere kapı açmakla sonlanmayacak; mülklerine, mahalle ve kentlerine el konulan yurttaşlar şehirlerin çeperinde ucuz işgücü olarak yaşamaya mahkum edilecek; iktidar ve yandaşları da servetlerine servet katacaktır.
Kentlerin imarlı biçimde, halk katılımıyla ve içinde tarihsel-toplumsal özgünlüklerinin yeniden üretileceği sosyal ilişki ve mekan örüntüleriyle yeniden inşası iktidarın ekonomik ve siyasi çıkar hesapları için aceleye getirilmemelidir. Planlamanın bilimsel ölçüm-kriterler ve teknik niteliklere uygun, sağlıklı biçimde yürütülmesi için zamana ihtiyaç vardır. Bu nedenle, şu aşamada sayıları 1 ayda ihtiyaç duyulan 90 binden ancak 8530’unun kurulabildiği konteyner türü geçici barınakların iklim, çevre ve sağlık koşullarına uygun ve temel yaşanabilirlik vasıflarına haiz biçimde sunulması kritik önemdedir. Bunun yanında, bölgede yaşayan yurttaşlara geçim ve çalışma olanaklarının sağlanması, enkaz kaldırma sırasında ortaya çıkacak insan ve doğa sağlığına zararlı maddelerden korunma gibi öncelikleri gözeten adımlar atılmalıdır. Bunlar, kentin esas sahipleriyle birlikte yaralarını sarıp ayağa kalkmasının asgari koşullarıdır.
Siyasi ömrünü tamamlamış Saray rejimi, zaman kazanma stratejisi öyle gerektiriyor diye seyircisiz maç, öğrencisiz üniversite istedikleri gibi toplumsallığını yitirmiş kentler inşa etmenin peşindedir. Bu planları dayatanlarla herhangi bir masada oturmayacak, mesleki bilgilerimizi asla bu rantçı hesapların ve keyfi uygulamaların hizmetine sunmayacağız. Meslek örgütlerinden tüm muhalefet partilerine ve gruplarına bu her yanından haksızlık ve felaket fırsatçılığı taşan OHAL KHK’sını tanımadığını, onun ekseninde kurgulanacak hiçbir imar faaliyetinin parçası olmayacağını ilan etmeye, halkın sözü iktidara geldiğinde bu doğrultuda yapılmış tüm uygulamaları iptal edeceklerini deklare etmeye çağırıyoruz.
Yıkımı derinleştiren zihniyet, kentlerin yaralarını saramaz. Kentleri yeniden inşa edecek ve yaraları saracak olan bizleriz, dayanışma ve bilim ile; umut ve inat ile!
YIKIMI DERİNLEŞTİREN ZİHNİYET KENTLERİN YARASINI SARAMAZ!
SARAYIN YANDAŞ ŞİRKETLERİ İHYASIYLA DEĞİL, DAYANIŞMA VE BİLİMLE YENİDEN İNŞA!
DEPREMZEDELERİN MÜLKÜNE, KENTİNE EL KOYARAK DEĞİL; HALKTAN YANA DEMOKRATİK PLANLAMAYLA YENİDEN İNŞA!
KENTLER SARAYIN SİYASETÇİ-MÜTEAHHİT-İNŞAAT ŞİRKETLERİ SUÇ ŞEBEKESİNDEN BÜYÜKTÜR!
YERLEŞİM ALANLARINI SOSYAL ADALETLE KURMAK SARAYINIZA SIĞMAZ!
Türkiye İşçi Partisi - Bilim KuruluKent ve Yerel Yönetimler Çalışma Grubu
Etiketler:
Bilim Kurulu
Together, Women Wıll Save Each Other From The Wreck That Erdoğan’s Regıme Has Created!
Yayınlanma: 2023-03-07 21:45:41
Dear women!
On this 8 March, we are left under the debris created by Erdoğan’s regime and we refuse to let go of each other’s hands.
We have seen how the unbridled, unrestrained, profit-seeking free-market economy of neoliberalism destroys human lives.
Those who have no reservation against giving orphaned children to cults, those who issue fatwas declaring it licit to marry one’s adopted children, those opening Quran schools in the earthquake zone before even distributing tents, those calling prayers for the dead while our people were still waiting to be rescued from the debris: THEY ARE RESPONSIBLE OF THIS DISASTER! THE REAL DISASTER OF THE CENTURY IS THE REGIME THAT THEY HAVE BUILT!
We are filled with sorrow and anger.
Even in the midst of the desperation, grief, and freezing weather following the disaster, the burdens of life from washing clothes to cooking, to caring for elderly and children remain on women’s shoulders.
Not being able to access vital hygienic products, women suffer from women’s diseases. We are capable of reproducing life, yet pregnancy and puerperium have now become a source of worry rather than joy.
They have created the disaster of the century, and we, with our sisterhood, have built the solidarity of the century!
It is no one else but us who have sent sanitary pads, underwear, baby formula, and convenience food to the survivors. It is us who have cried together and who have found solutions hand in hand. We may be all over the world but we are one with those in the earthquake-hit region.
Today is March 8!
It is the patriarchy that has forced us to bury our children, our partners, and our loved ones. It is the patriarchy that has disregarded our labour, our lives, and our homes. We have the obligation to smash it!
We see that millions of women are more willing than ever to build life over again and to create a humane system. We will strengthen this will and carry it to the power.
We will turn this 8 March into a declaration of the collapse of the corrupt system!
We will hold those murderers accountable!
We will do away with their ruthless free market and fatalistic mentality and build a system for women and for labour on the bases of equality and freedom!
We will demolish the rule of those who have adopted leaving women unemployed, impoverished, and unsafe as their utmost policy: Their authority is gone! They are doomed to collapse!
The time of those who have turned our country into a hell of femicides is now over! They will lose! Their reign will end!
Hand in hand, women will save themselves from the wreck that Erdoğan’s regime has created!
Long live 8 March!
Long live women’s solidarity!
Women’s Organisation of Workers’ Party of Turkey
Afeti Fırsata Çevirenler Hakkında Ceza Düzenlemesi İçin Yasa Teklifi
Yayınlanma: 2023-02-28 12:16:00
Türk Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanununda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, Parti Sözcümüz Av. Saliha Sera Kadıgil Sütlü tarafından TBMM Başkanlığı'na sunulmuştur.
GENEL GEREKÇE
Türk Ceza Kanunu büyük ölçüde Alman Ceza Kanunundan (Strafgesetzbuch) esinle hazırlanmıştır. Alman Ceza Kanununda yer alan kimi suç tipleri ise Türk Ceza Kanunun dışında bırakılmıştır. Türk Ceza Kanununun Sekizinci Bölümünde “Ekonomi, Sanayi ve Ticarete İlişkin Suçlar” düzenlenmiş ancak bu bölümde yer alan suç tipleri kamunun ihtiyaçlarına kıyasen son derece sınırlı sayıda tutulmuştur. Örneğin, Alman Ceza Kanunun 291 inci maddesinde düzenlenen Fırsatçılık (Wucher) suçu Türk Ceza Kanununda düzenlenmediğinden fırsatçılık suçunu meydana getiren hareketler cezasızlıkla sonuçlanmaktadır.
Kanun teklifine duyulan ihtiyaç 6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen depremler sonrasında bir kez daha açığa çıkmıştır. Binlerce insan deprem nedeniyle yaşadıkları kentleri terk etmek durumunda kalmış, bu afet durumunu bir fırsata çevirmek isteyen kişiler; temel ihtiyaç maddelerinde, barınma haklarının tecessüm ettiği konutlarda ve benzeri birçok kalemde açık oransızlık bulunacak biçimde bedel artışları gerçekleştirmişlerdir.
COVID-19 sürecinde de benzer bir tablo yaşanmış, yine yurttaşların erişmek mecburiyetinde olduğu temel ihtiyaç maddeleri, barınma haklarının tecessüm ettiği konutlar ve benzeri birçok kalemde açık oransızlık bulunacak biçimde bedel artışlarının gerçekleştiği gözlemlenmiştir.
Bu nedenle, kanuna fırsatçılık suçu eklenmeli ve fırsatçılık suçunu oluşturan hareketler tanımlanmalıdır. Oluşturulacak bu tanıma göre, kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durumu, zor şartları, yaş küçüklüğünü, irade zayıflığını veya akıl hastalığını istismar edip doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası adına maddi menfaat elde etmek maksadıyla; bir taşınır veya taşınmazın satılması, devri veya kiraya verilmesi karşılığında, kredi verilmesi karşılığında, başka herhangi bir hizmet karşılığında veya belirtilen hizmetlerden birinin tedariki karşılığında karşılıklı edimler arasında açık oransızlık bulunan maddi menfaatlerin vaat edilmesine veya sağlanmasına izin vermek, suçu oluşturan hareketler olarak sayılmalıdır.
Kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durum veya zor şartlar, başkalarına güven duymaya en fazla ihtiyaç duyduğu anlardır. Kişinin örneğin doğal bir afet veya toplumda hızla yayılmış olan bir hastalık yüzünden içine düştüğü çaresizlikten yararlanılarak karşılıklı edimler arasında açık oransızlık yaratılması daha kolay gerçekleşir. Bu nedenle, fırsatçılık suçunun kişinin yaşamış veya yaşamakta olduğu doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşa halinden yararlanmak suretiyle işlenmesi, bu suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir durum olarak kabul edilmelidir.
Ticari faaliyeti meslek olarak icra eden kişilerin güvenilirliğini sağlamak amacıyla, fırsatçılık suçunun tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında işlenmesi, bu suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren bir nitelikli unsur olarak kabul edilmelidir.
Fırsatçılık suçunun işlenmesi suretiyle elde edilen yararın miktarı çoğu zaman tam olarak belirlenememektedir. Bu gibi durumlar göz önünde bulundurularak, fırsatçılık suçundan dolayı hapis cezasının yanı sıra ayrıca adlî para cezası öngörülmelidir.
Bu suçun bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, tüzel kişi hakkında da bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmedilmelidir.
Fırsatçılık suçundan elde edilen haksız kazanç, suçun mağdurunun ekonomik koşullarında olumsuz bir durum meydana getirmektedir. Ortaya çıkan bu mağduriyetin giderilmesi için; failin taşınmazlarına, hak ve alacaklarına elkoyma tedbiri fırsatçılık suçu bakımından da uygulanmalıdır.
5237 SAYILI TÜRK CEZA KANUNU VE 5271 SAYILI CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ
MADDE GEREKÇELERİ
MADDE 1- Maddenin birinci fıkrası fırsatçılık suçunu oluşturan seçimlik hareketleri tanımlamaktadır: Tanıma göre, kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durumu, zor şartları, yaş küçüklüğünü, irade zayıflığını veya akıl hastalığını istismar edip doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası adına maddi menfaat elde etmek maksadıyla; bir taşınır veya taşınmazın satılması, devri veya kiraya verilmesi karşılığında, kredi verilmesi karşılığında, başka herhangi bir hizmet karşılığında veya belirtilen hizmetlerden birinin tedariki karşılığında karşılıklı edimler arasında açık oransızlık bulunan maddi menfaatlerin vaat edilmesine veya sağlanmasına izin vermek, seçimlik hareketli suç olarak tanımlanmıştır.
Fırsatçılık suçunun oluşabilmesi için, yukarıda belirtilen seçimlik hareketlerin kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durumun, zor şartların, yaş küçüklüğünün, irade zayıflığının veya akıl hastalığının etkisiyle, bu harekete maruz kalan kişinin veya bir üçüncü kişinin zararına olarak, fail veya bir başkası bir menfaat elde etmelidir.
Suçun manevî unsuru, fiilin "doğrudan doğruya veya dolaylı olarak maddî bir yarar elde etmek maksadıyla" işlenmesidir. Suçun oluşması için, bu maksadın varlığı gerekli ve yeterlidir; ancak menfaatin elde edilmiş olması gerekmez.
Kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durum veya zor şartlar, başkalarına güven duymaya en fazla ihtiyaç duyduğu anlardır. Kişinin örneğin doğal bir afet veya toplumda hızla yayılmış olan bir hastalık yüzünden içine düştüğü çaresizlikten yararlanılarak karşılıklı edimler arasında açık oransızlık yaratılması daha kolay gerçekleşir. Bu nedenle, ikinci fıkranın (b) bendinde, fırsatçılık suçunun kişinin yaşamış veya yaşamakta olduğu doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşa halinden yararlanmak suretiyle işlenmesi, bu suçun temel şekline göre daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektiren bir durum olarak kabul edilmiştir.
Üçüncü fıkranın (a) bendinde, ticari faaliyeti meslek olarak icra eden kişilerin güvenilirliğini sağlamak amacıyla, fırsatçılık suçunun tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında işlenmesi, bu suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren bir nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir.
Fırsatçılık suçunun işlenmesi suretiyle elde edilen yararın miktarı çoğu zaman tam olarak belirlenememektedir. Bu gibi durumlar göz önünde bulundurularak, fırsatçılık suçundan dolayı hapis cezasının yanı sıra ayrıca adlî para cezası öngörülmüştür.
Maddenin son fıkrasında, bu suçun bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi hâlinde, tüzel kişi hakkında da bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunacağı öngörülmüştür.
MADDE 2- Ceza Muhakemesi Kanununun 128 inci maddesinin ikinci fıkrasında düzenlenen ve ancak sınırlı sayıda suçlarla ilgili olarak başvurulabileceği hüküm altına alınan; taşınmazlara, hak ve alacaklara elkoyma tedbirinin fırsatçılık suçu bakımından da uygulanabilmesi amaçlanmaktadır.
MADDE 3- Yürürlük maddesidir.
MADDE 4- Yürütme maddesidir.
TÜRK CEZA KANUNU VE CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNDA DEĞİŞİKLİK YAPILMASINA DAİR KANUN TEKLİFİ
MADDE 1-26/9/2004 tarihli ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanununa 237 inci maddesinden sonra gelmek üzere aşağıdaki madde eklenmiştir.
“Fırsatçılık
Madde 237/A- (1) Kişinin içinde bulunduğu tehlikeli durumu, zor şartları, yaş küçüklüğünü, irade zayıflığını veya akıl hastalığını istismar edip doğrudan doğruya veya dolaylı olarak kendisi veya başkası adına maddi menfaat elde etmek maksadıyla,
a) Bir taşınır veya taşınmazın satılması, devri veya kiraya verilmesi karşılığında,
b) Kredi verilmesi karşılığında,
c) Başka herhangi bir hizmet karşılığında veya
d) Yukarıda belirtilen hizmetlerden birinin tedariki karşılığında
karşılıklı edimler arasında açık oransızlık bulunan maddi menfaatlerin vaat edilmesine veya sağlanmasına izin veren kişi bir yıl altı aydan üç yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.
(2) Suçun, mağdurun;
a) önemli ölçüde ekonomik sıkıntıya düşmesine sebebiyet vermesine neden olacak şekilde,
b) doğal bir afetin veya sosyal olayların meydana getirdiği korku veya kargaşa halinden yararlanmak suretiyle,
işlenmesi halinde verilecek ceza bir kat artırılır.
(3) Suçun;
a) Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında,
b) Kişinin, kendisine kambiyo senetleri aracılığıyla maddi avantaj vaat edilmesine izin vermesi suretiyle,
işlenmesi halinde verilecek ceza bir kat artırılır.
(4) Bu suçun bir tüzel kişinin faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, tüzel kişi hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.
MADDE 2- 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 128 inci maddesinin ikinci fıkrasının a bendinin 12 numaralı alt bendine “(madde 236)” ibaresinden sonra gelmek üzere “ile fırsatçılık (madde 237/A)” ibaresi eklenmiştir.
MADDE 3- Bu Kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 4- Bu Kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı yürütür.
We Will Not Let Go Of Those Who Pursue Profit İn The Earthquake!
Yayınlanma: 2023-02-27 16:06:37
We would like to respectfully present to the public the text of the press statement we wanted to organize in front of the (Istanbul) Kadıköy branch of the Turkish Red Crescent last night, but we were faced with a police blockade and attacked violently on the streets. While our members were brutally beaten by the police, our Istanbul HQs, which is also functioning as a Disaster Coordination Center, was under police blockade. As we tried to hold our press statement for the second time in front of our party building, we were again attacked by the police once again. Many of our friends and party members were detained in this attack. After our building was blockaded, we saw many ordinary citizens reacting to the police. More than 100 members of our party executives, members and volunteers were detained. Our friends who were beaten and detained were released in the morning.
Dear members of the press, dear citizens,
We are organizing this press statement as Workers' Party of Turkey members in front of the (Istanbul) Kadıköy branch of the Turkish Red Crescent. We are holding this press conference with feelings of both anger and shame. We are really angry, really ashamed!
We are angry because this institution, which has been the largest humanitarian aid organization in Turkey for 155 years, has turned into a simple reflection of the AKP's 20-year disgraceful order.
We are ashamed because while people whose houses were destroyed in the earthquake disaster 20 days ago are still waiting for tents, this organization is selling the tents it has in stock to associations in exchange for money. The head of this institution says that he finds this situation "moral, rational and legal". None of those in charge of the organization even think about resigning. In the face of this shamelessness, we are ashamed instead of them.
We ask: If the earthquake taxes collected for years have been spent on precautions, why does the Turkish Red Crescent feel the need to sell earthquake tents?
We ask: You say that you are providing supplies and tents to the earthquake zone again with the revenues from the tents, so why didn't you send these tents directly to the region to heal the wounds of our people?
We ask: While the Workers' Party of Turkey supplied the tents sent to the earthquake zone for between eight and ten thousand liras each (approx. 500 euros), how many liras per tent did the Turkish Red Crescent sell to AHBAP, a civil society organization, on the second day of the earthquake? Why did thousands of tents remain in stock?
We actually know the answers to these questions. Institutions such as the Turkish Red Crescent have also taken their share from the decay created by the AKP, and the issue of kinship and cronyism has taken precedence over the issue of the country. In this system, the Turkish Red Crescent aims to make a profit from earthquake victims' tents, stock market profits are realized during earthquakes, while people die of cold and hunger under the rubble or while waiting for tents. In this regime where one man is responsible for everything, that man is not responsible for any of what we are experiencing. In the Palace Regime, there are crimes but no criminals.
We, as the Workers' Party of Turkey, give our word here once again: We will hunt down those who seek profit and rent in the earthquake, we will not let them off the hook! We demand the immediate resignation of the Turkish Red Crescent President Kerem Kınık and those who have turned the Turkish Red Crescent into a cradle of scandal.
We will deal with those who inflicted a real disaster on the people after the earthquake and left tens of thousands of our lives to die. We will heal the wounds of this disaster together on the path we are walking by relying on the strength, stubbornness and solidarity of our people.
We will not leave our people alone and helpless against the Disaster of the Century, the Palace Regime.
WORKERS' PARTY OF TURKEY
Depremde Kâr ve Rant Peşine Düşenlerin Yakasından Düşmeyeceğiz!
Yayınlanma: 2023-02-26 17:02:16
Bu akşam Kızılay Kadıköy Şubesi önünde düzenlemek istediğimiz ancak sokakta polis ablukası ve saldırısı ile karşılaştığımız basın açıklamasının metnini kamuoyuna saygıyla sunarız.
Saygıdeğer basın mensupları, değerli yurttaşlar,
Şu anda Kızılay’ın Kadıköy şubesi önünde Türkiye İşçi Partililer olarak bu basın açıklamasını düzenliyoruz. Bu basın açıklamasını, hem öfke hem de utanç dolu duygularla gerçekleştiriyoruz. Gerçekten öfkeliyiz, gerçekten utanıyoruz!
Öfkeliyiz çünkü 155 yıldır Türkiye’nin en büyük insani yardım kuruluşu olma unvanını taşıyan bu kurum, AKP’nin 20 yıllık rezil düzeninin basit bir yansımasına dönüşmüş durumdadır.
Utanç duyuyoruz çünkü 20 gün önce yaşadığımız deprem felaketinde evleri yıkılan insanlar hala çadır beklerken bu kurum, stokta beklettiği çadırları para karşılığında derneklere satıyor. Bu kurumun başkanıysa bu durumu “Ahlaki, akılcı ve yasal” bulduğunu söylüyor. Hiçbir sorumlu şapkasını önüne alıp düşünmüyor, istifa etmeyi aklından bile geçirmiyor. İşte biz, bu utanmazlık karşısında onlar yerine utanıyoruz.
Soruyoruz: Yıllardır toplanan deprem vergileri tedbirler için harcandıysa, Kızılay neden deprem çadırını satma ihtiyacı duyuyor?
Soruyoruz: Çadırlardan gelen gelirler ile yeniden deprem bölgesine erzak ve çadır sağladığınızı söylüyorsunuz, öyleyse neden doğrudan bu çadırları bölgeye insanlarımızın yaralarını sarmak için göndermediniz?
Soruyoruz: Türkiye İşçi Partisi deprem bölgesine gönderdiği çadırları tanesi 8 ila 10 bin lira arasında tedarik ederken, depremin 2. Gününde Kızılay Ahbap’a çadırların tanesini kaç TL’den sattı? Neden binlerce çadır stokta bekledi?
Bu soruların cevaplarını aslında biliyoruz. AKP’nin yarattığı çürümeden Kızılay gibi kurumlar da nasibini almış, akrabalık ve yandaşlık meselesi memleket meselesinin önüne geçmiştir. Bu düzende Kızılay depremzede çadırından kâr elde etmeyi amaçlar, depremde borsa vurgunları gerçekleşir, insanlar enkaz altında ya da çadır beklerken soğuktan ve açlıktan yaşamını yitirir. Her şeyden tek bir adamın sorumlu olduğu bu rejimde yaşadıklarımızın hiçbirinden o adam sorumlu değildir. Saray Rejimi’nde suç vardır ama suçlu yoktur.
Biz Türkiye İşçi Partisi olarak buradan bir kez daha söz veriyoruz: Depremde kâr ve rant peşine düşenlerin peşine düşeceğiz, yakalarını bırakmayacağız! Kızılay Başkanı Kerem Kınık’ın ve Kızılay’ı bir skandal beşiği haline getirenlerin derhal istifasını istiyoruz.
Depremin ardından halka asıl felaketi yaşatan, on binlerce canımızı göz göre göre ölüme terk edenlerle hesaplaşacağız. Halkımızın gücüne, inadına, dayanışmasına güvenerek yürüdüğümüz yolda bu felaketin yaralarını hep birlikte saracağız.
Asrın Felaketi, Saray Rejimi’ne karşı halkımızı yalnız ve çaresiz bırakmayacağız.
International Bulletin of TIP / February’23
Yayınlanma: 2023-02-20 03:55:00
Gaspçı İktidarın Kayyımını Kabul Etmiyoruz.
Yayınlanma: 2023-02-16 11:08:20
GÖLGE ETMEYİN BAŞKA İHSAN İSTEMEZ!
Tarihin en büyük depremlerinden biri yaşandı ülkemizde. Büyük bir insanlık dramı ile karşıyayız 10 gündür. Yitirdiğimiz can sayısı tam olarak hala belli değil. Büyük bir felaket yaşıyoruz. Acımız taze, yasımız devam ediyor. Dayanışmayı büyüterek bugünleri aşmaya, yaralarımızı sarmaya çalışıyoruz.
Deprem bölgesinde insani yardım kuruluşları, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, gönüllüler, dünyanın birçok ülkesinden gelen enkaz yardım ekipleri canla başla çalıştılar. Ülkenin ve dünyanın dört bir yanından gelen yardımlar tüm zorluklara, engellemelere rağmen ihtiyaç sahiplerine ulaştırıldı. Toplum büyük bir dayanışma örneği göstererek ortaklaşmanın ne olduğunu iktidarlara gösterdi. Şu ana kadar Emek ve Özgürlük İttifakı içerisinde bulunan siyasi partiler binlerce tır ve kamyon yardım malzemesini depremzedelere ulaştırdı. İttifakın binlerce gönüllüsü de depremde yaraları sarmak için seferber oldu. Evsiz kalan yüzlerce aileye konaklama imkânı sağlandı.
Ancak deprem sonrası yaşanan insani krizi yönetemeyen, tehdit, hakaret ve küfür ederek halka kin ve öfkelerini kusan iktidar temsilcilerine tanık olduk ve bunları asla unutmamak üzere hafızamıza kazıdık.
Tüm kararların tek bir adamdan çıktığı tek adam rejiminin acizlik içinde nasıl çırpındığını gördük. Depremden kaynaklı on binlerce ölümü, yıkımı kader planı olarak gören bir iktidar aklı üzerimize kabus gibi çöktü. Bilim insanlarının uyarıları dikkate almak yerine, müteahhitlere sınırsız kaynak ve imkan sağlayan beton zihniyetli iktidar bu depremin siyasi sorumlusudur. Bu yüzden, yitirdiğimiz canların kanı iktidarın ellerindedir.
Devletin tüm imkanlarını kullanabilen, her türlü yetkiye sahip AKP-MHP iktidarı OHAL ilan etti. OHAL zorbalığının ilkine dün şahit olduk. OHAL’in emeğin, insanlığın, yardımlaşmanın ve dayanışmanın gaspı olduğunu gördük. Depremin yaşandığı ilk günden itibaren Türkiye’nin dört bir yanından gelerek hızlı bir şekilde organize olan, yine Türkiye’nin dört bir yanından gelen yardım malzemelerini depremzedelere özenle dağıtan Maraş Pazarcık’taki HDP Dayanışma merkezine kayyım atandı.
Kayım zihniyetiyle ülkeyi yönetmeyi adet edinen iktidar; emekle, dişle, tırnakla günlerce soğukta titreyerek ama dayanışma ruhunun yaktığı yürek yangınıyla yaratılan emeğimizi gasp etmek istedi. 10 gündür 100’ün üzerinde köye yardım malzemesi taşıyan arkadaşlarımızın çalıştığı depo ve çadır; Pazarcık halkı için yaşamın, umudun merkezi olarak görülmektedir. İşte o merkeze kaymakam peşine taktığı 200 asker ve polisle baskın yaparak depoya el koydu.
Türkiye Komünist Partisi üyelerinin Osmaniye’de gözaltına alınması, Emekçi Hareket Partisi genel başkan ve üyelerinin İstanbul’da gözaltına alınmaları deprem dayanışma ağını oluşturan binlerce kurum ve gönüllüye gözdağı verme amacı taşıyor. Depremde ortalıkta görünmeyen iktidarın toplumsal dayanışma ağlarına yönelik bu saldırıları kabul etmiyoruz. Milyonların dayanışmasını tüm demokrasi güçleri ve gönüllüleriyle birlikte her yerde büyütmeye kararlıyız
Meşruiyetini yitirmiş bu zorba iktidarın atadığı kayyım bizim için yok hükmündedir. İktidarın yapması gereken gölge yapmaması, askerini polisini alıp sırça köşklerine geri dönmesidir. “Her şey benim kontrolümde olsun” diyen iktidarın emek gaspını kabul etmiyoruz. Asrın cinayetinin asıl sorumluları olan gaspçı iktidardan elbette siyaseten ve yargı önünde hesap soracağız.
EMEK VE ÖZGÜRLÜK İTTİFAKI
Uzaktan Eğitimden Vazgeçin!
Yayınlanma: 2023-02-14 20:18:00
On ilde on binlerce insanın yaşamını yitirmesine neden olan deprem felaketinden dolayı derin üzüntü içerisindeyiz.
Depremin yarattığı yıkımın ortadan kaldırılması, fiziksel ve toplumsal yaraların bir an önce sarılması için bilimsel temelde bir afet yönetimi zorunludur ve afet yönetimin temel amacı yaşamı hızla olağan koşullarına döndürmek olmalıdır.
Oysa, tarihimizin en zor dönemlerinden birinden geçerken AKP hükümeti, afet sonrası yönetimde ilk adım olarak yükseköğretimin fiilen askıya alınması anlamına gelen uzaktan eğitime ve KYK yurtlarının depremzedelere tahsis edilmesine yönelik karar almış ve dolayısıyla önümüzdeki aylar boyunca normalleşmenin sağlanmasına dönük bir derdinin olmadığını açıkça ilan etmiştir. Üstelik üniversite bileşenleri dahil edilmeden alınan bu karar yalnızca deprem bölgesini değil, ülkenin tamamını kapsamaktadır. Tıpkı pandemi döneminde olduğu gibi her felakette ilk olarak eğitimden feragat edildiğini gösteren bu karar, Saray Rejimi’nin eğitim karşısındaki tutumunu ve konuya verdiği “önemi” ispatlar niteliktedir.
Depremzedelerin ihtiyaçlarını ve somut koşullarını gözetmeden tek adamın attığı bu adım, depremzede gençlerin böylesi bir felaketten sonra ihtiyaç duyduğu iyileştirici ortamı sağlamaktan uzaktır. Deprem kaynaklı travma yaşıyor olabilecek gençler yaşıtlarıyla bir arada olmalı, kampüslerinde sosyalleşmelidir. Önümüzdeki günler, gençlerin yapayalnız bırakıldığı, toplumdan yalıtıldığı değil, yan yana gelerek acılarımızı sağalttığımız bir süreç olmalıdır. Ayrıca bu karar iktidarın, gençlerin bir araya gelip örgütlenmesi ve üniversitelerden muhalif sesin yükselmesinden duyduğu endişeyi de ortaya koymaktadır.
Uzaktan eğitimin, eğitimde niteliği düşürdüğü ve teknik yetersizlik nedeniyle eğitime erişimde sınıfsal eşitsizlikleri derinleştirdiği pandemi sürecinde deneyimlenmiştir. Üstelik deprem bölgesindeki illerde internet altyapısında yaşanan sıkıntılar ve iletişim araçlarının eksikliği ortadadır. İktidarın tüm olumsuz deneyimlere karşın eğitimde hoca-öğrenci arasındaki etkileşimi yok sayan, eğitimi salt teknik bilgi aktarımı olarak gören, eşit koşullara sahip olmayanlar arasındaki fırsat eşitsizliğini derinleştiren bu anlayıştaki ısrarı bir kuşağın nitelikli eğitim hakkını elinden almaktadır.
Saray Rejimi’nin KYK yurtlarını depremzedelere tahsis etmesi hem depremzedeler hem öğrenciler için çeşitli sorunlara neden olmaktadır. Olağan günlerde öğrencilerin bile zorluklar yaşadığını bildiğimiz ve sayıca yetersiz olan KYK yurtlarının fiziki koşulları depremzede ailelerin sağlıklı bir biçimde barınmalarına elverişli değildir. Bunun yanında yurtlarda kalan öğrencilerin nereye taşınacakları planlanmaksızın öğrenciler odalarından çıkartılmış, sömestr tatili için memleketlerine giden öğrencilerden apar topar üniversitelerinin bulunduğu kentlere gelip eşyalarını almaları istenmiş, depremzede ya da değil, tüm öğrenciler tıpkı pandemi sürecinde olduğu gibi yurtsuz bırakılmıştır. Okudukları şehirlerde barınacak yerleri kalmayan öğrenciler, eğer depremden etkilenmemiş ise ailelerinin evlerine dönmek zorunda kalacaktır ve bu durumda, pandemi döneminde de gözlemlediğimiz pek çok toplumsal sorunun yeniden ortaya çıkması olasıdır.
Tüm bunların yanında oteller, saraylar, yatırım aracı haline gelen lüks rezidanslar boş dururken öğrencilerin hem barınma hem eğitim haklarına erişimlerini sağlayan yurtlara el konulması, AKP’nin, kendi yarattığı krizin bedelini üniversite öğrencilerine ödetmeyi seçerek, halkın değil patronların iktidarı olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Uzaktan eğitim, derhal vazgeçilmesi gereken bir karardır. Okullar gecikmeli de olsa fiziken açılmalı, öğrencilerin normalleşme ve nitelikli eğitim hakları ellerinden alınmamalıdır. Afet ve kriz dönemlerinde gözden ilk çıkarılanın eğitim olmasına izin vermeyeceğiz.
TİP Bilim Kurulu
Etiketler:
Bilim Kurulu
Earthquake Revealıng Polıtıcal Crısıs In Turkey
Yayınlanma: 2023-02-14 10:54:10
It has been almost a week since the deadly earthquake that struck 10 provinces in Turkey. We, as the Workers’ Party of Turkey (TİP), have sent a short report about the situation in general as well as the political aspects of it. However, the situation is highly unstable and changing by the minute, as the death toll has reached almost 30.000.
Current situationAs we approach the end of the first week of the deadly earthquakes, almost 30.000 people have lost their lives, while most of the search and rescue missions are about to be ended. The number of people evacuated from the earthquake zone has reached 147.000. The numbers are increasing every minute, and the estimates are terrifying. The first response of the AKP government was to declare a state of emergency in 10 provinces hit by the earthquake, and Erdoğan visited the area only on the third day. However, the media blackout is rather massive, as almost all of the national TV outlets streaming from the area are interrupted by the earthquake victims questioning why the government authorities are nowhere to be seen. The anger against the government still continues. Moreover, racist sentiments against refugees living in the area are dangerously fuelled by neo-fascist parties on the grounds of fake social media posts. The state is practically invisible in terms of safety and security, while some mobs here and there attack individuals alleged to be looters.
Our efforts in the disaster zonesIn the early days of the earthquake, we established a Disaster Coordination Centre at our HQs in Istanbul. We have been mobilized for disaster relief and solidarity with our thousands of members and volunteers, aid trucks, and vehicles. As disaster relief is urgently needed in the area, our efforts continue and expand every minute.
Our members have established two main coordination centres in the cities Hatay and Maraş-Elbistan to provide humanitarian assistance. In addition to that, we have started to build a temporary container city in Hatay, one of the worst-hit cities, to provide shelter to those affected, and currently 26 containers have been sent to the area.
As of today, we are assisting our people with 660 volunteers, 31 trailer trucks, 36 trucks, 12 pickups, 4 vans, 35 cars, 1 mobile catering truck, 2 shower cabins, 12 portable WCs, 4 water tanks and 8 portable food stands, thanks completely to the contributions of our people.
Our Chairperson, Deputy Chairperson, Spokesperson, MPs, and members of the central executive committee are at the epicenter of the earthquake, working in coordination with our members, volunteers and local branches.
Our Chairperson and Istanbul MP Erkan Baş has reported from the earthquake area and underlined that the nature of capitalism as profit, not human life, has always been the priority for the AKP government. He has also stated that although the earthquake is a natural disaster, the necessary precautions and preparations based on scientific approaches could have been completed before. (Click here to watch the full speech with English subtitles)
Our Spokesperson and Istanbul MP Sera Kadıgil has also visited the earthquake area. She has underlined how the government’s delayed response has led to the death of several thousand people and how the corruption of the state at every level has led to a rentier regime, which now blames nature for this disaster. (Click here to watch the full speech in English subtitles)
Political crisis unfoldingThe current crisis is a very painful turning point for Turkey, where a polycrisis is visibly ahead of us. We are faced with such great destruction that it is not possible to eliminate the effects of the disaster by temporarily delivering social aid to the people affected by the earthquake. Most of the disaster-affected areas are not habitable anymore, and this will create a wave of domestic relocation of great masses of population. The most basic living needs of these millions of people, from shelter to employment, from food to education, must be met. In addition, a huge public resource should be devoted to the reconstruction of destroyed cities. We are well aware that the AKP government or capitalist mode of production is not capable of doing that by their nature. Therefore, the working-class movement should become a political agency to keep our country livable and prosperous.
As we have already noted in our previous bulletin, the state bureaucracy has been in chaos since the first days of this crisis. Most of the state institutions are too dysfunctional to deliver the needs of citizens. The unqualified bureaucrats are in charge of most of the institutions. The only qualification needed for them to be in those positions is their unquestionable loyalty to Erdoğan’s regime.
Lastly, fascist figures are fuelling the anger of our people towards refugees in the area by spreading fake news through social media. Although there is no verifiable proof, most of these social media posts are claiming that refugees or immigrants are organizing lootings in the earthquake area. Due to the lack of security measures in the area, unfortunately, there have been incidents of lynching of civilians. This racist rhetoric used by fascist figures benefits those who are really responsible for this disaster.
—-
We will continue to deliver updates about the situation to international organizations and the press. Please see our previous report about the earthquake here: Solidarity will save lives!
Workers’ Party of Turkey (TİP)
International Relations Committee
12.02.2023
Enkazı Yaratanlardan Hesap Soracağız!
Yayınlanma: 2023-02-13 11:29:29
Felaketin yedinci gününde şu ana kadar 31 bin 643 yurttaşımızı kaybettik; 80 bin 278 yurttaşımız ise yaralı. Hayatını kaybeden yurttaşlarımızın yakınlarına ve halkımıza başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyoruz.
Deprem sonrasında Saray Rejimi’nin afet yönetiminde bıraktığı boşlukların ve sosyal medya aracılığıyla yayılan provokasyonların neden olduğu şiddet ve hukuksuzluk ortamı kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler ve sığınmacılar başta olmak üzere afet bölgesindeki tüm insanların güvenliğini tehdit ediyor.
Halkımız, olağanüstü bir dayanışma ile çıkmaya çalıştığımız enkazı daha da büyüten bu provokasyon girişimlerine karşı dikkatli olmalı; yurttaşları sokağa dökmeye çalışan, kaostan beslenen odakların bu dayanışma ve birlikteliği hedef alan planlarını boşa çıkarmalıdır.
Yurttaşlarımız kendi siyasal ikballeri için “seçim yatırımı” yapan kimi siyasi odakların sundukları yanlış bilgilere ve topluma düşmanlık tohumları eken kışkırtıcı söylemlere itibar etmemelidir. Hep birlikte yaşadığımız bu felaketin sorumlusu göçmenler olmadığı gibi bu şiddet ortamından kazanç sağlayanlar da bugün deprem bölgesinde yaşam savaşı verenler olmayacaktır.
Bu noktada, insani yardımların ulaştırılması ve dağıtımında insan haklarının gözetilmesi; kadınlar, çocuklar, yaşlılar, engelliler ve sığınmacılara yardım sunumunda eşitlik ilkesine uyulması; oluşturulacak çadır ve konteynır kentlerde taciz, istismar gibi olası riskler karşısında kadın, çocuk ve LGBTi+’lar için güvenli alanlar yaratılması; halkımıza da kanunsuzluk ve linç çağrılarında bulunan provokatörlere karşı dikkatli olması çağrısında bulunuyoruz.
Depremin ve Saray Rejimi’nin yarattığı enkazı, provokasyonlara karşı dikkatli olarak, halkın dayanışmasını ve hesaplaşma iradesini örgütleyerek kaldıracağız.
Dayanışma Yaşatır!
Shaken By Earthquakes, Murdered By Capıtalısm! Solutıon: Socıalısm
Yayınlanma: 2023-02-11 22:05:02
Our country faces one of the worst disasters in its history. The destruction caused by two great earthquakes on 6 February 2023 has a direct impact on ten cities and almost fifteen million people, which will last for a long time. As the Science Committee of the Workers’ Party of Turkey (TİP), we share our heartfelt condolences with those who have lost their loved ones. We wish a quick recovery to those rescued, injured, or left without shelter.
The news from the region has demonstrated the severity not only of the earthquake but also of the crisis of governance in Turkey under the AKP regime in the bitterest way imaginable. The most efficient tool that can protect citizens against earthquakes is an urban planning that follows scientific principles and pro-public policies. Unfortunately, in the last twenty years the leading principles that have shaped the urban zones in Turkey have not been public benefit and science but profitability and the benefit of construction companies. To this end, urban areas have intentionally and hastily been expanded. The earthquakes have also shown us that the state has drifted away from the level of functionality and rationality that could ensure its citizens` most urgent needs and even their right to live, to say the very least. As is evident form the attitudes of those representing public authority, too, the state in Turkey no longer constitutes a structure that can even minimally represent the people`s feelings, expectations, and desire to live together in harmony.
As the Science Committee, we are well aware that the common main problems our people face, including the aftermath of the earthquake, can only be mitigated when we unite and replace the mentality that leaves all the state apparatuses to the hands of capitalists and their associates with an understanding that privileges public interest.
There are also the problems that need urgent attention in the areas hit by the earthquakes. In this regard, TİP Science Committee demands the urgent that the following are carried out immediately:
Announcing “state of emergency” in the ten impacted cities, even though the law no. 7269 allows declaring a region as “impacted by disaster that threatens lives,” does not have an additional value or function in making the delivery of emergency aid to the region any easier. The state of emergency is employed instead as a political tool to punish citizens questioning the measures taken in the aftermath of the earthquakes. What we need is not to suppress people`s demands and complaints via the declaration of the state of emergency but to record these demands and to shape the emergency response accordingly.
The political power must immediately stop addressing institutions, organizations, and volunteers engaged in providing humanitarian aid to the region according to their positioning with regard to the ideological stance of the ruling party. An effective and humane aid strategy requires a well-planned, coordinated, and vigilant cooperation with all involved institutions, organizations and volunteers.
All impacted citizens should be provided with a monthly salary not below the poverty line until permanent housing and employment opportunities can be provided.
Tent cities and insulated container housing with necessary infrastructure should be set up with a special consideration paid to the long-term effects of the earthquakes and the weather conditions in the impacted cities.
Population surveys must be conducted among the people living in tent cities to identify vulnerable groups such as pregnant women, children, babies, as well as those in need of vaccination to provide protective health services without further delay.
Field hospitals should be constructed widely and rapidly to prevent setbacks in emergency and other health services. The lack of a healthy workforce, medicine, and other medical products should be compensated immediately. All healthcare infrastructure including private hospitals and medicine companies should be mobilized to this end. All survivors should be provided with free health services including medicines, no taxes or contributions should be demanded for these.
In order to prevent epidemics, mobile sanitation and other relevant equipment should be installed, people should regularly be provided with clean drinking water, and damaged waterworks and canalization infrastructure should immediately be repaired. To meet the nutrition needs of the survivors, regular access to food should be made available.
It is imperative that the pets and farm animals are provided with health care and shelters, the bodies of the dead ones are buried in a fashion that poses no risk to the health of the public as well as other animals, and vaccine programme is run against zoonotic diseases to protect public health.
BTK (Institution of Information Technologies) and other related organizations must cease restricting and blocking social media and other communication applications, immediately. The people`s right to communicate cannot be violated. Internet service providers should make internet service free and accessible in all the cities affected by the earthquakes. Large WI-FI spots should be set up in all field hospitals and unharmed public institutions.
Each individual responsible for the lost lives, injuries, and damaged buildings must interrogated by attorney generals in an effective, swift, and just manner.
Turkey`s economy is strong enough to finance these swiftly, the country`s resources are sufficient for these expenses. These expenses should be covered by the central government budget. In case of a budget shortage, the payments for private-public cooperative projects should be postponed, companies in sectors notably profitable in the last fiscal period such as construction, real estate, and finance should directly be taxed for financing these expenses. These taxes should be collected in a “6 February Earthquake Reconstruction Fund.”
TİP SCIENCE COMMITTEE
Deprem Sarsar, Piyasacılık Öldürür, Kamuculuk Yaşatır!
Yayınlanma: 2023-02-10 10:25:00
Ülkemiz tarihinin en büyük felaketlerinden biriyle karşı karşıya. Türkiye’de 10 ili ve toplam 15 milyon nüfusu doğrudan etkileyen iki büyük depremle ortaya çıkan yıkımın etkileri belki de yıllar boyunca sürecek. Türkiye İşçi Partisi, Bilim Kurulu olarak depremde yakınlarını kaybedenlere baş sağlığı diliyor, enkaz altından sağ çıkan, yaralanan, evleri hasar gören yurttaşlarımıza geçmiş olsun diyoruz.
Bölgeden gelen haberler depremin şiddetinin yanında, AKP iktidarı altında Türkiye’nin tam bir yönetememe krizi içerisinde olduğunu bir kez daha acı bir şekilde göstermiştir. Deprem gerçeği karşısında yurttaşlarımızı koruyacak en önemli araç, bilimsel ilkeleri ve kamu yararını esas alan kent planlamasıdır. Ne yazık ki; özellikle son yirmi yılda Türkiye’nin her bölgesinde bilinçli olarak hızla büyütülen kentlere kamucu ve bilimsel kent planlaması değil, rant ve inşaat faaliyetlerini artırmak amaçlı imar düzenlemeleri yön vermiştir Deprem; Türkiye’de devletin toplumun en acil ihtiyaçlarını ve hatta yaşam hakkını asgari düzeyde sağlayabilecek bir akıl ve işleyişten uzaklaştırılmış olduğunu açığa vurmuştur. Bu süreçte kamu otoritesini temsil edenlerin sergiledikleri tutumdan anlaşılacağı üzere aynı zamanda devlet; halkın ortak his ve beklentilerini, birlikte yaşam arayışını en asgari düzeyde bile temsil edebilen bir yapı olmaktan da çıkarılmış durumdadır.
TİP Bilim Kurulu, depremin yarattığı sonuçlar da dahil olmak üzere halkımızın karşılaştığı ortak temel sorunların en aza indirilmesinin, devleti sermayenin ve onunla ilişkili bir çıkar grubunun hizmetine sunan bu anlayıştan hep birlikte kurtulmakla ve kamucu bir perspektifin hakim hale gelmesiyle mümkün olabileceğinin farkındadır.
Öte yandan, depremden etkilenen bölgelerde bugün acil müdahale gerektiren sorunlar söz konusudur. Bu doğrultuda, TİP Bilim Kurulu, aşağıdaki düzenlemelerin acilen hayata geçirilmesini talep etmektedir:
Depremden etkilenen şehirlerin 7269 sayılı kanun ile “genel hayata etkili afet bölgesi" ilan edilmesi yeterliyken, buna ek olarak 10 şehirde OHAL kararının alınması bölgeye acil yardım ulaştırılmasını özel olarak kolaylaştırıcı bir işleve sahip değildir. OHAL kararı, daha ziyade depremin sonuçlarını sorgulayan yurttaşları cezalandırmaya yönelik siyasi bir mekanizma olarak işletilmektedir. İhtiyaç duyulan şey halkın şikayet ve taleplerinin olağanüstü hal aracılığıyla bastırılması değil bu taleplerin dinlenmesi, kayıt altına alınması ve sürece müdahalenin aynı zamanda bu talepler etrafında şekillendirilmesidir.
Siyasal iktidar bölgeye yardım ulaştırmaya çalışan kurum, kuruluş ve gönüllülerle muhataplık ilişkisini kendi siyasal konumuna yakınlık derecesine göre ayarlamaktan vazgeçmelidir. Etkili ve insani bir yardım stratejisi ayrım yapılmaksızın bütün kurum/kuruluş ve gönüllülerle planlı, eşgüdümlü ve aynı zamanda teyakkuz halinde çalışmayı gerektirmektedir.
Depremden etkilen yurttaşlarımıza kalıcı barınma koşulları ve istihdam olanakları sağlanana kadar yoksulluk sınırının altına düşmeyecek şekilde aylık ödenek sağlanmalıdır.
Depremin bölgedeki uzun süreli etkisi düşünülerek, etkilenen şehirlerde mevsim koşullarına uygun altyapıya sahip yalıtımlı konteyner evler kurulmalı ve çadır kentler oluşturulmalıdır.
Kurulacak çadır kentlerde yaşayanların nüfus tespiti yapılmalı, aşı, gebe, çocuk ve bebek izlemi gibi koruyucu sağlık hizmetleri gecikmeden sunulmaya başlanmalıdır.
Acil müdahale ve diğer sağlık hizmetlerinde herhangi bir aksama yaşanmaması için bölgeye hızlı ve yaygın biçimde sahra hastaneleri kurulmalıdır. Deprem bölgesindeki sağlıklı insan gücü, ilaç ve diğer tıbbi malzeme eksiklikleri ivedilikle giderilmelidir. Özel hastaneler ve ilaç şirketleri dahil bütün sağlık altyapısı bu konuda seferber edilmelidir. Depremden etkilenen herkesin ilaç dahil tüm sağlık hizmetleri parasız sunulmalı, hiçbir katılım, katkı payı alınmamalıdır.
Salgın hastalık riskine karşı deprem bölgesinde portatif tuvaletler ve ekipmanlar oluşturulmalı, yurttaşlara düzenli olarak temiz içme suyu sağlanmalı, zarar gören su şebekesi ve kanalizasyon altyapıları hızla tamir edilmelidir. Yurttaşların beslenme ihtiyaçlarının giderilmesi için düzenli gıda ve yemek yardımı yapılmalıdır.
Depremden etkilenen evcil hayvanlar ve çiftlik hayvanları için gerekli sağlık ve barınak şartlarının sağlanması ve ölen hayvanların halk ve hayvan sağlığını riske atmayacak şekilde gömülmesi, halk sağlığı açısından risk oluşturabilecek zoonoz hastalıklar karşısında aşılama çalışmaları yapılmalıdır.
BTK ve diğer ilgili kurumlar sosyal ağlar ve iletişim uygulamalarına yönelik kısıtlama, engelleme gibi kararlardan derhal vazgeçilmelidir. Yurttaşın iletişim hakkı engellenemez. Depremden etkilenen tüm illerde İnternet Servis Sağlayıcıları (ISP'ler) internet servisini ücretsiz, erişilebiir kılmalıdır. Sahra çadırları veya kullanılabilir kamu binalarında herkesin erişebileceği geniş Wi-Fi noktaları oluşturulmalıdır.
Yurttaşların yaşamını yitirmesi ve yaralanması ile binaların yıkılmasında sorumluluğu bulunan herkes hakkında savcılıklarca etkin, hızlı ve adil şekilde yürütülecek soruşturmalar açılmalıdır.
Türkiye ekonomisi tüm bu harcamaları hızlıca finanse edebilecek büyüklükte bir ekonomidir ve tüm bu harcamalar için yeterli kaynak mevcuttur. Bütün bu harcamalar için kaynağın merkezi bütçeden ayrılması gerekmektedir. Bütçenin yetersiz kaldığı durumda kamu-özel işbirliği projeleri üzerinden yapılan ödemelerin askıya alınması, başta inşaat, gayrımenkul, bankacılık sektörlerindekiler olmak üzere son dönemde olağanüstü karlılık gösteren şirketlerin bu harcamaları finanse etmek için doğrudan vergilendirilmesi, bu vergilerin "6 Şubat Depremi Yeniden İnşa Fonu"nda biriktirilmesi gereklidir.
TİP BİLİM KURULU
Etiketler:
Bilim Kurulu
Solıdarıty Wıll Save Lıves
Yayınlanma: 2023-02-10 00:18:00
Earthquake Revealing Political Crisis in TurkeyIt has been almost a week since the deadly earthquake that struck 10 provinces in Turkey. We, as the Workers’ Party of Turkey (TİP), have sent a short report about the situation in general as well as the political aspects of it. However, the situation is highly unstable and changing by the minute, as the death toll has reached almost 30.000.
Current situationAs we approach the end of the first week of the deadly earthquakes, almost 30.000 people have lost their lives, while most of the search and rescue missions are about to be ended. The number of people evacuated from the earthquake zone has reached 147.000. The numbers are increasing every minute, and the estimates are terrifying. The first response of the AKP government was to declare a state of emergency in 10 provinces hit by the earthquake, and Erdoğan visited the area only on the third day. However, the media blackout is rather massive, as almost all of the national TV outlets streaming from the area are interrupted by the earthquake victims questioning why the government authorities are nowhere to be seen. The anger against the government still continues. Moreover, racist sentiments against refugees living in the area are dangerously fuelled by neo-fascist parties on the grounds of fake social media posts. The state is practically invisible in terms of safety and security, while some mobs here and there attack individuals alleged to be looters.
Our efforts in the disaster zonesIn the early days of the earthquake, we established a Disaster Coordination Centre at our in Istanbul where. We have been mobilized for disaster relief and solidarity with our thousands of members and volunteers, aid trucks, and vehicles. As disaster relief is urgently needed in the area, our efforts continue and expand every minute.
Our members have established two main coordination centres in the cities Hatay and Maraş-Elbistan to provide humanitarian assistance. In addition to that, we have started to build a temporary container city in Hatay, one of the worst-hit cities, to provide shelter to those affected, and currently 26 containers have been sent to the area.
As of today, we are assisting our people with 660 volunteers, 31 trailer trucks, 36 trucks, 12 pickups, 4 vans, 35 cars, 1 mobile catering truck, 2 shower cabins, 12 portable WCs, 4 water tanks and 8 portable food stands, thanks completely to the contributions of our people.
Our Chairperson, Deputy Chairperson, Spokesperson, MPs, and members of the central executive committee are at the epicenter of the earthquake, working in coordination with our members, volunteers and local branches.
Our Chairperson and Istanbul MP Erkan Baş has reported from the earthquake area and underlined that the nature of capitalism as profit, not human life, has always been the priority for the AKP government. He has also stated that although the earthquake is a natural disaster, the necessary precautions and preparations based on scientific approaches could have been completed before. (Click here to watch the full speech with English subtitles)
Our Spokesperson and Istanbul MP Sera Kadıgil has also visited the earthquake area. She has underlined how the government’s delayed response has led to the death of several thousand people and how the corruption of the state at every level has led to a rentier regime, which now blames nature for this disaster. (Click here to watch the full speech in English subtitles)
Political crisis unfoldingThe current crisis is a very painful turning point for Turkey, where a polycrisis is visibly ahead of us. We are faced with such great destruction that it is not possible to eliminate the effects of the disaster by temporarily delivering social aid to the people affected by the earthquake. Most of the disaster-affected areas are not habitable anymore, and this will create a wave of domestic relocation of great masses of population. The most basic living needs of these millions of people, from shelter to employment, from food to education, must be met. In addition, a huge public resource should be devoted to the reconstruction of destroyed cities. We are well aware that the AKP government or capitalist mode of production is not capable of doing that by their nature. Therefore, the working-class movement should become a political agency to keep our country livable and prosperous.
As we have already noted in our previous bulletin, the state bureaucracy has been in chaos since the first days of this crisis. Most of the state institutions are too dysfunctional to deliver the needs of citizens. The unqualified bureaucrats are in charge of most of the institutions. The only qualification needed for them to be in those positions is their unquestionable loyalty to Erdoğan’s regime.
Lastly, fascist figures are fuelling the anger of our people towards refugees in the area by spreading fake news through social media. Although there is no verifiable proof, most of these social media posts are claiming that refugees or immigrants are organizing lootings in the earthquake area. Due to the lack of security measures in the area, unfortunately, there have been incidents of lynching of civilians. This racist rhetoric used by fascist figures benefits those who are really responsible for this disaster.
—-
We will continue to deliver updates about the situation to international organizations and the press. Please see our previous report about the earthquake here: Solidarity will save lives!
Workers’ Party of Turkey (TİP)
International Relations Committee
12.02.2023
Acımız Büyük, Yastayız! Dayanışma ile Bu Süreci Hep Birlikte Aşacağız!
Yayınlanma: 2023-02-08 11:08:45
OHAL’i ve Beraberinde Getireceği Baskıları Tanımıyoruz!
Türkiye halkları tarihte benzerine az rastlanan bir felaket yaşamaktadır. Ülkemizin 10 ilinde, Kuzey ve Doğu Suriye başta olmak üzere Suriye ve Lübnan’da etkili olan deprem binlerce insanımızın yaşamını yitirmesine neden olmuştur. Depremin üzerinden 55 saat geçmesine rağmen ne yazık ki binlerce canımız hala enkaz altındadır. Hayatta kalan yurttaşlarımız ise bu ağır kış koşullarında aç ve açıkta beklemektedir.
Öncelikle depremde hayatını kaybeden yurttaşlarımızın acısını yaşıyor, yakınlarına ve halkımıza başsağlığı diliyoruz. Enkaz altındaki insanlarımızın sağ salim kurtarılmasını temenni ediyoruz. Acımız büyük! Derin üzüntü içerisindeyiz! Yastayız!
Ülke çapında yaşanan bu yıkım karşısında üç gündür halkımızı ölüme terk eden bu iktidara karşı öfkemiz çok büyük! AKP/MHP iktidarı enkaz altındaki insanlarımızın canını kurtarmak bir yana kentleri yerle bir eden bu depremde ilk 24 saatte kentlere adım dahi atmamıştır. Bu tekçi rejim halkımızı ölüme terk etmiştir.
İktidar müdahale ve yardımları organize etmek yerine OHAL ilanıyla felaket yaşayan halkımızı değil, kendini korumaya almak istemektedir. Türkiye halkları, iktidarın krizleri, halkın canı pahasına nasıl ‘Allah’ın Lütfu’ diyerek fırsata çevirdiğini iyi bilmektedir. OHAL ilanı ile AKP/MHP iktidarı kentleri kapatmak, yardımları engelleyerek dayanışma ağlarını kesmek, gazetecilerin bölgelere gitmesinin önüne geçerek doğru bilginin üretilmesini engellemek, iktidar ve yandaşlarının suçlarının üstünü örtmek, baskıyı tahkim etmek istemekte ve nihai olarak iktidarını korumaya almak istemektedir. Yapılması gereken OHAL ilanı değil toplumsal seferberliktir!
Emek ve Özgürlük İttifakı olarak bizler, her saatin yaşam için olağanüstü öneme sahip olduğu bu süreçte, OHAL’i ve beraberinde getireceği baskıları tanımadığımızı ilan ediyoruz.
Baskıcı tek adam rejimi yerelin gücü ve kapasitesini yok etmiştir. Bütün yetkilerin sarayda toplandığı bu sistemde bakanlardan devlet kurumlarına kadar hiç kimse sarayın izni olmadan adım atamamıştır. Bu korkunç tablo karşısında yerellerde yaşanan krizlerde en hızlı ve etkili hareket etme kapasitesine sahip olan belediyelerde ya kayyımların ya kayyım tehdidinin olması yerel yönetimlerin felaket karşısında elini ayağını bağlamıştır.
Bugün her zamankinden daha fazla toplumu savunmaya ihtiyacımız var. Devlete bütün imkânlarını, toplumu ve yaşamı savunmak için seferber etmesi çağrısı yapıyoruz. Halkın kaynakları iktidarın bekası için değil halk için kullanılmalıdır! Bugün halklarımızın tek talebi budur! İktidarın bütün engellemeleri, halka ve yaşama karşı suçtur.
Halkımız gerekli refleksi göstermiş, ilk saatlerden itibaren dayanışma için ayağa kalkmıştır. Halkımızın emeğini, depremzedelerle paylaşacağına, evini, kapılarını kardeşlerine açacağına inancımız tamdır. Dayanışmayı büyütmeye, yaşamı savunmaya, sahada halkımızın yanında olmaya devam edeceğiz. Hiçbir baskı ve otoriter karar bizi halkımızın yanında olmaktan alıkoyamayacaktır. Bu yıkımı birlikte kaldıracağız. Bu felaketin üstesinden birlikte geleceğiz. Halkın yaşam savunusu hiçbir gerekçeyle engellenemez!
Gün sahada olma günüdür!
Dayanışmayı hep birlikte büyüteceğiz!
Bu enkazın üstesinden hep birlikte geleceğiz!
Faşizme karşı toplumu hep birlikte savunacağız!
Emek ve Özgürlük İttifakı
Ülkemiz Bu Vicdansızlığı Hak Etmiyor!
Yayınlanma: 2023-02-06 19:30:08
TÜM GÜCÜMÜZLE DAYANIŞMA SEFERBERLİĞİNDEYİZ.
Bu sabah ülkemizi sarsan deprem haberini aldığımız andan itibaren harekete geçen Türkiye İşçi Partisi, depremin şiddetini ve yarattığı tahribatı görerek hızla bir Afet Koordinasyon Merkezi kurmuş ve bu saate kadar hem deprem bölgesindeki yurttaşlarımızla iletişim halinde olmuş hem de diğer illerdeki yurttaşlarımızın dayanışma amaçlı katkılarını koordine etmiştir.
Şu ana kadar TİP Afet Koordinasyon Merkezi’ne 1500’ü aşkın ihbar iletilmiştir. Bu ihbarlar göstermektedir ki, derin bir acıyla dolu bir tabloyla karşı karşıyayız.
-> Defne ve Samandağ başta olmak üzere Hatay’ın birçok bölgesinde, ayrıca Kahramanmaraş, Gaziantep ve Adıyaman’da yurttaşlarımız kaderlerine ve kara kışın insafına terk edilmiştir.
-> Bu bölgelerde eski ve yeni binalar, AKP iktidarı sırasında devlet ihaleleri yoluyla inşa edilen hastane ve yurtlar gibi kamu kurumları, uygulama otelleri, AFAD ve belediye binaları yıkılmıştır. Bu yıkımlarda kaybettiğimiz tüm gençlerimiz, çocuklarımız, hastalarımızın sorumlusu söz konusu inşaat ihalelerinin verildiği yandaş müteahhitler, onlara ihale dağıtan bakanlık ve müdürlüklerdir. Binlerce yurttaşımızın ölümüne ve mağduriyetine sebep olanlar yargılanmalıdır.
-> Hatay halkının, meslek örgütlerinin ve çevre direnişçilerinin tüm itirazlarına rağmen, adeta inat ederek Amik Ovası’na yapılan Hatay Havalimanı kullanılamaz durumdadır. Bu durum, karayolu ve viyadükleri de zarar gören Hatay’a ulaşmayı imkansız hale getirmekte ve bu sebeple onbinlerce yurttaşımız Hatay’da yardıma erişememektedir.
-> Başta TSK, AFAD gibi ulusal afetlerde birinci dereceden arama-kurtarma ve iaşe sorumluluğu bulunan kurumlar AKP iktidarı süresince sistematik olarak zayıflatılmış, kadro ve personel sayıları azaltılan kurumlar arama-kurtarma çalışmalarına yetişemez hale gelmiş, AKP bürokrasisinin onayından geçmediği için sertifika verilmeyen birçok gönüllü uzman arama-kurtarma topluluğunun müdahale etmesine ise izin verilmemiştir.
-> Yaklaşık çeyrek asır önce yaşadığımız 17 Ağustos Depremi’nin ardından milyonlarca yurttaşımızın vergileriyle oluşturulan bütçe, ülkemizin depreme hazırlanması ve yurttaşlarımızın deprem karşısında güvenliğinin sağlanması için değil, AKP’nin siyasi rant devşirmek için art arda giriştiği yol, köprü gibi projelere aktarılmış ve yandaş müteahhitler zengin edilmiştir.
-> Ülkemiz çok şiddetli iki depreme kış aylarının en soğuk günlerini yaşarken yakalanmıştır. Deprem bölgesinin genelinde, özellikle de Hatay, Kahramanmaraş ve Adıyaman’da etkin arama-kurtarma faaliyetlerinin sürdürülememesine ek olarak iaşe çalışması da yürütülememektedir. Yurttaşlarımız yakınlarını enkazlardan elleriyle kazarak kurtarmaya çalışmakta, kurtulanlar ise dondurucu soğukta hayatta kalmaya uğraşmaktadır.
-> Şiddetli bir deprem yaşayan ülkemizde saatlerdir büyük bir mücadele vardır. Ancak devlet yoktur, kurumlar yoktur, uzman ekipler yoktur, ulaşım ve iaşe yoktur, bilim ve akıl yoktur.
Ülkemiz bu karanlığı, akılsızlığı, vicdansızlığı hak etmedi, etmiyor.
Ülkemize bunu reva görenleri ise asla unutmayacağız, asla affetmeyeceğiz.
Kara kışta bir başına bırakılan yurttaşlarımızın yanında olmak için tüm gücümüzü seferber etmiş durumdayız.
Halkımız yaralarını dayanışmayla saracak.Yurttaşlarımız asla yalnız ve çaresiz kalmayacak.
14 Ocak 2023 Parti Meclisi Toplantısı Sonuç Bildirgesi
Yayınlanma: 2023-01-16 15:41:28
Türkiye İşçi Partisi Parti Meclisi (PM) geçen hafta sonu toplandı. PM toplantısında güncel politik gelişmelerin ve yaklaşmakta olan seçimlerin yanı sıra partimizin siyasi hedefleri ve örgütsel durumu ele alındı.
1- AKP-MHP iktidarının, koltuğu korumak amacıyla yaptığı bir dizi hamlenin ciddi bir toplumsal karşılık yaratamadığı görülüyor. Halkın vergileriyle oluşturulan bütçenin seçim başarısı hedefiyle kullanılması ve büyük oranda kaynağı belirsiz dış finansman kaynaklı çabalar, emekçilerin gerçek sorunlarını çözmüyor. Aksine yoksullaşma, kamu ekonomisinin yağmalanması ve sömürü ivmelenerek artıyor. HDP’nin hesaplarının bloke edilmesi, bu partiye dönük kapatma davasında gelinen aşama, Demokratik Bölgeler Partisi’ne (DBP) dönük operasyonlar, İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’na siyaset yasağı girişimi ve pek çok belediyeye olduğu gibi İBB’ye de kayyum atanması iddiaları, özgürlükleri ve laikliği hedef alan, kadın haklarına saldırı niteliği taşıyan ve LGBTİ+'lara yönelik ayrımcılığı derinleştirmeyi amaçlayan anayasa değişikliği teklifi gibi pek çok faşizan adım da halkı korkutmuyor, aksine iktidardan kurtulma isteğini ve azmini artırıyor.
2- İktidar partilerinin, bu yıl yapılacak Cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerine de bu çok yönlü hamlelerle birlikte gidileceği anlaşılıyor. Bu girişimlerin bir sonuç vermediğini, AKP ve MHP iktidarının artık halk nezdinde bir azınlık iktidarı olduğunu görüyoruz. Bu durumun değişmemesi ve ülkenin bir daha böyle halk düşmanlarına teslim edilmemesi için var gücümüzle çalışacağız.
3- İktidarın seçimlerle ilgili atabileceği en hukuksuz adım ise TBMM kararı bulunmaksızın Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha aday olmaya kalkması olacaktır. TBMM’nin erken seçim kararı alması hali dışında bir kişinin ancak iki kez cumhurbaşkanlığına aday olabileceği, Anayasa’da açık bir hükümdür. Öte yandan, kanunlarda seçim takvimleri kesin olarak belirlenmiştir. Hiçbir güç kanunlara dayanmadan seçim takvimini güncelleyemez. Dahası, Seçim Kanunu’ndaki değişikliklerin ancak bir yıl sonra yapılacak bir seçimde geçerli olabileceği, seçimlerin ise oy verme işlem ve gününden ibaret olmadığı, o günden 60 gün öncesinden itibaren başladığı da yine Seçim Kanunu maddeleri ve Anayasa ile sabittir.
Tüm bunlardan çıkan sonuç 18 Nisan tarihi öncesinde TBMM tarafından erken seçim kararı alınmadığı takdirde Tayyip Erdoğan tekrar aday olamaz.
TİP, Türkiye’nin “orman kanunlarına” terk edilmemesi, Anayasa ve Seçim Kanunu maddeleri uyarınca seçime gidilmesi için var gücüyle mücadele edecektir. Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK), bu açık hükümleri yok sayan her tür kararı hukuksuz olacaktır. Tüm muhalif partileri olası bir hukuk dışılığa açık şekilde karşı durmaya davet ediyoruz.
4- Seçimlere ilişkin yine bir diğer garabet, pek çok konunun belirsizliğidir. Türkiye toplumu, hangi tarihte seçime gidileceğini, olası Cumhurbaşkanı adaylarına siyaset yasağı koyulup koyulmayacağını, hangi partilerin seçime girebileceğini bilmemektedir. Bu belirsizlikler bir an önce ortadan kaldırılmalı, halkın meşru ve seçilmiş temsilcileri üzerindeki siyasi yasaklama girişimleri geri çekilmeli, HDP’ye dönük parti kapatma davası gündemden düşürülmeli, cezaevlerindeki siyasi tutsaklar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararları uyarınca serbest bırakılmalıdır.
5- Belirsizlik ortamı, tüm partileri olduğu gibi Türkiye İşçi Partisi’nin seçim kararlarını da etkilemektedir. TİP, müttefikleriyle birlikte kurucu ve parçası olmaktan gurur duyduğu Emek ve Özgürlük İttifakı’nın aynı zamanda bir seçim ittifakı haline de gelmesi için çaba sarf etmektedir. İstanbul Mitingi’nde de görüldüğü gibi milyonların ülkeye dair umudu olmayı başarmış bir ittifakın kendisini seçimlerde de bir alternatif haline getirmesi önem taşımaktadır.
TİP olarak, HDP’nin kapanma ihtimali çerçevesinde müttefikimizle her türlü dayanışmayı sergileyeceğimizi bir kez daha duyururuz. İktidar, ittifak halinde olduğumuz bir partinin ve onun milyonlarca seçmeninin seçimlerde sözünü söyleme hakkını engellemeye çalışsa da biz görevimizi ve gerekeni dayanışmayla yaparız.
Öte yandan, TİP, son dört yıldır olduğu gibi ittifak görüşmelerinde de ilk günden itibaren hem müttefiklerine hem de kamuoyuna kendi adı, amblemi ve adaylarıyla seçime girme eğiliminde olduğunu bildirmiştir. Seçimlerde uygulanan ittifak politikasının birincil anlamı da birbirinden farklı politik program ve toplumsal tabana sahip partilerin belli ilkeler etrafında buluşabilmesi ve farklı muslukların aynı havuzu gür şekilde doldurmasını sağlamaktır. Bugün Türkiye’de hemen her partinin uyguladığı bu politika TİP’e özgü olmadığı gibi mevcut koşullarda sürpriz de sayılmamalıdır. Bu politikayla, uzun yıllardır iktidarların halkın siyasi katılımını engellemek için başvurduğu en önemli yöntem olan seçim barajı aşılabilir ve demokratik bir ortamda her parti kendi hak ettiği oyu alır, buna denk düşen oranda temsil edilir. TİP’in başkaca bir isteği ve talebi bulunmamış, bulunmamaktadır. Bu demokratik ortam oluştuğu takdirde müttefik partiler tek tek illerde birbirlerine zarar vermeyecekleri yol ve yöntemleri rahatça bulur, ittifakın en geniş toplumsal temsil ölçeğine ulaşması sağlanır.
Belirli çevrelerin ısrarla ve belli bir kasıtla TİP’in “kontenjan talebinde bulunduğu, pazarlık yaptığı” yönünde dile getirdiği sözler gerçeği yansıtmamaktadır. Müttefikler arasında belirli koşullarda mümkün olan en hakkaniyetli temsil dengesini sağlamak için bu tür görüşmeler yapılmasını gayrimeşru bulmamakla birlikte, TİP’in şimdiye kadar bu yönde tek bir görüşmesi ve talebi olmamıştır. Zira seçim yeterliliğini almak, kendi gücüyle seçimlere hazırlanmak, ittifaka yeni kanallar açıp sosyalist kulvarı genişletmek için canhıraş çabalayan TİP’in böyle bir talebi veya beklentisi olması akılla da bağdaşmaz. TİP’in derdi, kendi dar çıkarlarını gözetmek, kendini öne çıkarmak değil halkın beklentilerini karşılamak ve halk yararını gözetecek tutum almaktır. Partimiz, emeğin ve özgürlüğün sesinin tüm Türkiye’de en gür şekilde çıkması için çaba sarf etmektedir.
6- Tüm parti üyelerimizi, dostlarımızı ve müttefiklerimizi, geçen pazar günü (15 Ocak) Kartal’da düzenlenen mitingin başarısı nedeniyle kutluyoruz. Mitingimiz, kitleselliği, coşkusu ve kararlılığı ile tüm Türkiye’ye çok güçlü bir mesaj vermiştir. Partimiz de binlerce kişilik katılımıyla, öncesindeki çalışmaları ve emeğiyle mitinge katkısını göstermiştir.
7- Cumhurbaşkanlığı seçimlerine ilişkin olarak, Emek ve Özgürlük İttifakı çerçevesinde görüşmelerimiz devam etmektedir. Partimiz, belirli ilkeler etrafında anlaşma sağlandığı sürece ortak adayın benimsenmesi şeklinde tanımlanan resmi ittifak politikasının arkasındadır. Öte yandan müttefikimiz HDP’nin, yine belirli koşulların oluşmaması ihtimalini dikkate alır şekilde, bir Cumhurbaşkanı adayı belirlenmesi yönündeki görüşü meşrudur.
TİP olarak bir kez daha AKP-MHP bloku karşısında yer alan tüm güçlere, Cumhurbaşkanlığı seçimindeki tavrın tüm demokratik kamuoyu ile diyalog halinde geliştirilmesi ve hızla sonuçlandırılması çağrımızı tekrarlıyoruz.
8- Parti Meclisi’miz, üye kazanma ve TİP Seçim Gönüllüleri’ni yurt çapında örgütleme çalışmalarını hızlandırma kararlılığındadır.
Partimizin son aylarda yeni üye ve gönüllü kazanma konusundaki ivmesi umut vericidir. Daha önce farklı siyasi görüşlere, partilere mensup veya hiç siyasetle ilgilenmemiş on binlerce yurttaşımız bugün TİP’le beraber yürümekte, Türkiye’nin Saray iktidarından kurtuluşu ve yeniden kuruluşu için verilen mücadeleye yoldaş olmak istemektedir. Henüz bize başvuruda bulunmamış yüz binlerin de gönlünün bizimle birlikte olduğunu görüyoruz.
Bu durum, Türkiye sosyalist hareketi açısından bir nicel ve nitel sıçrama anlamına gelmektedir. Bu tarihsel anın farkında olduğumuzun ve bunun hakkını vermek için elimizden geleni yapacağımızın bilinmesini dileriz.
Selam olsun dünyanın ve Türkiye’nin aydınlık geleceğine!
Birgün Gazetesinin İnternet Sitesine Yönelik Tekzip Metni
Yayınlanma: 2023-01-14 10:32:55
BirGün gazetesinin internet sitesine yönelik tekzip metni
BirGün gazetesinin birgun.net adresinde 14.01.2023 tarihinde yayımlanmış olan “Aday bu ay belli olacak” başlıklı haberde Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) adı kullanılarak yer alan hatalı bilgilerin düzeltilmesi ve yerine düzeltme metnimizin yayımlanması talebiyle, BirGün gazetesine yönelik hazırladığımız düzeltme metnini kamuoyunun dikkatine sunarız.
14.01.2023 tarihinde https://www.birgun.net/haber/aday-bu-ay-belli-olacak-417528 URL adresinde yayımlamış olduğunuz “Aday bu ay belli olacak” başlıklı haberde gerçek dışı ve kamuoyunu yanıltıcı bilgiler yer almaktadır. Söz konusu haberde Türkiye İşçi Partisi’nin de yer aldığı Emek ve Özgürlük İttifakı’nın seçimlerde yarışma yöntemlerini tartıştığı ve TİP yöneticilerinin, TBMM’de grup kurmaya yetecek sayı olan 20 milletvekilinin seçilmesi garantili yerlerden aday gösterilmesini istediği ifadeleri yer almaktadır.
İttifak bileşeni siyasi partiler ve mücadele kurumlarının seçimlere nasıl girileceğine dair tartışmalarını sürdürdüğü doğrudur. Fakat Türkiye İşçi Partisi’nin Halkların Demokratik Partisi’nden (HDP) 20 milletvekili istediğine dair iddialar tamamen gerçek dışı ve dayanaksızdır. Bu iddiayla kamuoyuna yalan ve yanlış bilgi verilmektedir.
İlgili haber yayımlanmadan önce TİP’in hiçbir yöneticisine başvurulmamış, haber bu iddialar doğrulanmadan yayımlanmıştır. Mesleğini doğrudan ve halktan yana yapan her gazetecinin el kitapçığı olan Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi’ndeki “Gazeteci, kaynağını bilmediği bilgi ve haberleri yayınlamaz; kaynak açık olmadığında, yayınlamaya karar verdiği durumlarda da kamuoyuna gerekli uyarılarda bulunur.” ilkesi bu haberle ihlal edilmiştir.
TİP, 3 yıldır kendi adı ve adaylarıyla seçime girme planını kamuoyu önünde defalarca dile getirmiştir. 2023 yılında yapılacak milletvekili seçimlerinde TİP’in Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) kaç milletvekili ile temsil edileceği sadece ve sadece yurttaşların takdirindedir.
Hüseyin Şimşek imzalı haber, BirGün gazetesine yakışmayan bir şekilde, çok açık yalan ifadeler içermektedir. Gazeteciliğin en temel ilkelerinden biri, haberi muhatabına sormaktır. Haberin buna gerek duymadan yazılması, en iyi niyetli yorumla imza sahibinin acemiliğidir. Fakat BirGün gibi deneyimli bir yayın organında bunun sorgulanmadan girilmesi bizi üzmüştür.
Kamuoyunun bilgisine sunulur.
Türkiye İşçi Partisi
Saldırılara Meydan Okuyoruz: 2023’Ü Siyasi Değişimin Yılına Dönüştüreceğiz!
Yayınlanma: 2023-01-06 07:32:00
Emek ve Özgürlük İttifakı’nı oluşturan siyasi partiler ve mücadele kurumlarının Genel Başkanları, Eş Genel Başkanları, Sözcüleri ve Eş Sözcüleri olarak, emek sömürüsünün, yoksullaşmanın, halk iradesine, özgürlüklere, demokratik hak ve kazanımlara saldırının ve savaş politikaların yoğunlaştığı ortamda bir araya geldik.
Alınteriyle geçinmeye çalışan emekçilerin, baskı ve şiddete meydan okuyan kadınların, özgür bir gelecek düşleyen gençlerin, özgürlük mücadelesi yürüten tüm kimliklerin, eşit yurttaşlık isteyen Alevilerin, demokrasi ve eşitlik mücadelesi veren Kürtlerin; ezilen tüm halkların mücadelesi mücadelemiz, talepleri taleplerimizdir. Bu saldırılar, toplumun tamamına, demokrasiye, özgürlüklere ve bizlere yöneliktir. Ortak mücadeleyle bu saldırıları durdurabileceğimizi biliyoruz. Kendimize, mücadele deneyimlerimize, tarihsel mirasımıza, halkımızın değişim talebine güveniyoruz. Türkiye’nin baskıcı bir tek adam rejiminden kurtuluşu için üzerimize düşen sorumluluğun farkındayız ve değiştirme konusunda kararlıyız.
Türkiye, tarihinin en önemli seçimlerinden birine demokrasinin, hukukun, hak ve özgürlüklerin fiilen lağvedildiği koşullarda giriyor. Demokratik siyasete yönelik baskılar artarak devam ediyor. 6,5 milyondan fazla yurttaşın oyunu alan, Meclis’in 3’üncü büyük partisi olan HDP’ye yönelik iktidar ve ortaklarının yürüttüğü kapatma davası, dava öncesi, 15 üyesi bulunan Anayasa Mahkemesinin başkanı dâhil 7 üyesinin muhalefetine rağmen oy çokluğuyla hesaplarına geçici bloke kararı alındı ve siyasi hesaplarla seçim arifesinde karar aşamasına getirildi. Demokratik Bölgeler Partisi’nin Eş Genel Başkanı Keskin Bayındır’ın yanı sıra üye ve yöneticileri hukuksuz şekilde tutuklandı. HDP ve DBP belediyelerine dönük kayyım gaspları sürüyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu siyasi yasaklı hale getirilerek, HDP belediyelerinden sonra İstanbul Belediyesinin de kayyım ile gasp edilmesinin hazırlıkları sürüyor. Gözaltı, tutuklama, saldırılar, sansür ve para cezaları ile özgür basın çalışamaz duruma getirilerek toplumun tüm itiraz mekanizmaları felç edilmeye çalışılıyor. Kobanê kumpas davası, Gezi davasında verilen cezalar, grev yasakları, İstanbul Sözleşmesinden çıkılmasını onaylayan Danıştay kararı örneklerinde de görüldüğü üzere yargı, iktidar tarafından siyasi bir araç olarak kullanılıyor.
Bir avuç sermayedar ve iktidar eliti kârlarına kâr katarken, ekmeğimiz her geçen gün daha da küçülüyor. İşçiler ve emekçilerden sonra emekliler de açlığa mahkûm edildi.
Emek ve Özgürlük İttifakı olarak, bu süreci değiştirecek güç olma irademizi ortaya koyuyor ve dişimizle tırnağımızla, mücadelemizle kazandığımız haklarımıza yönelik tüm saldırılara karşı meydan okuyoruz.
İktidarın, kendi koltuğunu korumak için hedef aldığı tüm kesimlerle omuz omuza mücadele içinde olduğumuzu bir kez daha ilan ediyoruz. Toplumsal muhalefetin tüm güçlerini, ayrılıkları bir kenara bırakıp, iktidar baskısı ve şiddetine, yoksulluğa ve geleceksizliğe karşı tek ses olmaya davet ediyoruz. Umutsuzluğa yer yok. EYT’lilerin ısrarlı ve kitlesel mücadelesi sonuç verdi. Beakeart işçileri yasakları fiili grevle delerek mücadelenin yolunu açtı. Kadınlar yurdun dört bir yanında yürüttükleri “her çocuğa bir öğün ücretsiz sağlıklı yemek” kampanyası sınırlı kazanımla da olsa sonuç verdi. Yeni yıla Adana Saya işçileri ve Gaziantep döküm işçilerinin ücret artışı talepli yerli ve mülteci işçilerin ortak eylemleriyle girdik.
Emek ve Özgürlük İttifakı olarak “Yoksulluğa, Savaşa, Baskılara Dur Diyelim” şiarıyla 15 Ocak Pazar günü İstanbul Kartal Meydanı’nda ilk ortak mitingimizi düzenliyoruz. Bu mitinge baskıcı ve halk düşmanı tek adam rejimini, bu adaletsiz düzeni “Birlikte Değiştirelim” diye haykıracağız. Onbinlerin katılımıyla, milyonların taleplerini haykıracağız. Toplumsal muhalefetin tüm güçlerini bu sesi birlikte yükseltmeye, mitingi 2023 yılında yaşanacak siyasi değişimin şölenine dönüştürmeye çağırıyoruz.
Toplantımızda, bu yıl yapılacak cumhurbaşkanlığı ve milletvekili seçimlerine kapsamlı değerlendirmelerde bulunduk. Türkiye’nin tek adam rejiminden kurtulması, yeni dönemde emeği ve özgürlükleri savunan güçlerin en kuvvetli şekilde temsili için olası yol ve yöntemleri, hazırlıklarımızı, hamlelerimizi gözden geçirdik. Gelişmeler Türkiye’ye köklü bir demokratik dönüşüm dayatmaktadır. Bu konuda ittifak olarak tarihi sorumluluğumuzun farkındayız ve Türkiye’nin mevcut koşullardan kurtulması için üzerimize düşen her türlü sorumluluğu yerine getirmeye her zamankinden daha kararlıyız. Cumhurbaşkanlığı seçiminde kendi adayımızı belirleme sürecinde ilkelerimizle uygun, mutabakat ile belirlenmiş ortak aday seçeneğine daha yakın olduğumuzu ilan ediyoruz. Değişim isteyen ve topluma karşı sorumluluk duyan ve başta muhalefet olmak üzere bütün toplumsal güçleri de bu tarihi sorumluluğun gereği olarak hem cesur olmaya hem de açık ve şeffaf bir şekilde sorumluluklarını yerine getirmeye çağırıyoruz.
Parti kapatma, siyasi yasaklama senaryoları, cumhurbaşkanı adaylığı konusunda anayasanın ihlal edilebileceğine ilişkin ortaya çıkan güçlü işaretler, imalar ve gelişmeler gösteriyor ki, Türkiye sadece baskı ve saldırılarla değil aynı zamanda büyük bir belirsizlik ortamında seçime götürülmek isteniyor. Bu vesileyle bir kez daha haykırıyoruz: Halk iradesine ve seçimlere müdahale anlamına gelecek olan HDP’ye dönük kapatma davası bir daha açılmamak üzere ortadan kaldırılmalı, her tür siyasi yasak ve kayyım uygulamaları derhal sona erdirilmelidir.
Emek ve Özgürlük İttifakı, seçim güvenliği konusunda ise yalnız kendi bileşenleri değil tüm demokratik kurum ve kuruluşlarla ortak harekete hazırdır. Şu ana kadar bu yönde olumlu adımlar atıldığını ve halkın iradesinin sandığa tam yansıması için gerekli önlemlerin alınmaya çalışıldığını görüyor ve bunu memnuniyetle karşılıyoruz. Seçim güvenliği için tüm halkımız görev almalı, şimdiden seferber olmalıdır.
Şimdiye kadar Ankara, İzmir, Adana, İstanbul, Dersim başta olmak üzere pek çok kentte düzenlediği ortak çalışmalar ve halk buluşmaları Emek ve Özgürlük İttifakı’nın potansiyelini, halkımızın güven ve beklentisini göstermektedir. En temel siyasi sorumluluklarımızın başında bu potansiyelin siyasi ve toplumsal karşılığını yaratmak gelmektedir. İttifak adına, emeğin değerleri ve özgürlüklerle örülü bir gelecek isteyen tüm yurttaşlarımıza bir kez daha çağrıda bulunuyoruz.
Gelin, birlikte değiştirelim!
Emek ve Özgürlük İttifakı
6 Ocak 2023
Asgari Değil Taban Ücret, Hemen Örgütlenelim ve Hakkımızı Talep Edelim!
Yayınlanma: 2023-01-04 14:23:15
Yıllarca okudunuz bir meslek edindiniz.Sonuç? Aralık ayındaki ücretiniz yeni açıklanan asgari ücret civarında!
Yıllardır bir işyerinde fabrikada çalışıyorsunuz. Yaptığınız işi kullandığınız makineyi, aleti deneyimsiz bir elemanın verimli kullanması imkânsız.Sonuç? Maaşınız yeni açıklanan asgari ücret civarında.
Yıllardır çocukları eğitiyorsunuz, bir hastanede sağlıkçısınız. Mesleğiniz bir kamusal hizmet.Sonuç? Ücretiniz yeni açıklanan asgari ücret civarında
Büyükşehirlerde ortalama kira bir asgari ücret.İktidar yıllardır herkesi asgari ücrete yaklaştırıyor.
MEMUR VE EMEKLİLERE %30 ZAM YAPILDI. ASGARİ ÜCRETE YAPILAN ZAMMIN YARISINI ANCAK GEÇİYOR!
AKP iktidara geldiğinde her yüz emekçiden 9’u asgari ücret civarında ücret alırken şu anda her 100 çalışandan 60’ı asgari ücret civarına geldi. Oysa dünya ortalaması yüzde 6.Yani deneyimsiz, vasıfsız, hafif işte çalışan, geçici işler için belirlenen asgari ücret artık, öğretmenin, mühendisin, ofis çalışanının, ayakta 10 saat çalışan tekstil işçisinin, metal işçisinin maaşı haline geldi.
Memurlara yapılan %30 zam ile kamudaki öğretmen, belediye’deki mühendis, mimarlık ofisindeki genç mimar, bir ofisteki muhasebeci de artık asgari ücretli.Emeklilere yapılan %30 zam onların Türkiye’nin yeni yoksulları olduğunu tescil ediyor.
Ortalama 1,5 asgari ücretle geçinmeye çalışan milyonlarca hanenin üyeleriyiz.Artık “asgari ücretli” toplum olmaya hayır deme zamanı!Eğitimimiz, deneyimimiz, sektörümüz, yaşadığımız kentin pahalılığı artık asgari ücrete itiraz ediyor!
ASGARİ ÜCRET DEĞİL “TABAN ÜCRET” İSTİYORUZ.HEMEN ŞİMDİ TÜM ÜCRETLERE ASGARİ ÜCRETE YAPILAN ORANDA %55 ZAM YAPILSIN.
BİR KAMU ÇALIŞANI, BİR EMEKLİ %30 BİR ÖZEL SEKTÖR ÇALIŞANI %20-30 ZAMMA RAZI OLAMAZ. OLMAMALI.
Bir kamu çalışanı, bir emekli %30 bir özel sektör çalışanı %20-30 zamma razı olamaz. Olmamalı!
HEMEN ŞİMDİ! ÖRGÜTLENELİM VE HAKKIMIZ OLANI TALEP EDELİM!
International Bulletin of TIP / November-December’22
Yayınlanma: 2022-12-28 15:18:00
Emeklilik ve Eyt Hakkında Kanun Teklifimizi Sunduk!
Yayınlanma: 2022-12-28 15:12:00
Türkiye’de emeklilerin ve EYT’lilerin yaşadığı sorunlara ilişkin olarak konunun paydaşları ile TİP Emek Bürosu ve Emekliler Komisyonu’nun ortak çalışmaları sonucunda ortaya koyduğumuz kanun teklifini Genel Başkanımız ve milletvekillerimiz Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığına sundu.
Paris'te Yaşanan Katliam Aydınlatılsın Asıl Failler Ortaya Çıkarılsın!
Yayınlanma: 2022-12-24 16:18:32
8500 Tl Asgari Ücret Milyonların Yoksulluk Ücretidir!
Yayınlanma: 2022-12-22 09:55:30
Asgari ücret tespit süreci ilgili mevzuata uygun yürümemiştir. İşçi, işveren ve bürokratlardan oluşan komisyon yerine yönetmelikte yeri olmayan bir biçimde Saray tarafından belirlenmiş ve orada açıklanmıştır. Usulsüzdür!
Asgari ücret hesabında işçilerin yaşam koşullarına ilişkin gerçekçi verile kullanılmamıştır. Enflasyon hesaplamaları, işçinin ailesiyle birlikte geçinmesi için gerekli tüketim miktarı, büyümeye paralel bir refah payı vb. veriler dikkate alınmamıştır. Objektif ve gerçekçi değildir!
Belirlenen asgari ücret neredeyse açlık sınırında, yoksulluk sınırınınsa çok altındadır. Adil, insana yakışır geçim şartları sağlamaktan uzaktır. Adaletsizdir!
Asgari ücreti Maliye Bakanı "fakire verilecek sadaka", Cumhurbaşkanı ise "sırtındaki küfe" olarak gördüğünü ifade etmiştir. Asgari ücret sosyal adaleti sağlayacak bir mekanizma gibi görülmemiş, bir lütuf gibi sunulmuştur. Hakkın yok sayılmasıdır!
Türkiye emekçilerinin yarısından fazlası asgari ücret ve civarına mahkum edilmiştir. Bu Saray Rejiminin ucuz işgücü cenneti yaratma politikasının parçasıdır. Milli gelirden emeğin aldığı pay hızla azalırken belirlenen asgari ücret emekçinin pastadaki payını daha da küçültecektir. Düzeltici değildir!Milyonlarca emekçinin her ay alacağı ücrete, hiç emek harcamadan o ücretin onlarca katını cebine indiren patronlar ve o patronların siyasi temsilcisi olan AKP tek başına karar veremez. TİP asgari ücretin sefalet ücreti olmaması, taban ücretin uygulanması ve emeğin hem büyümeden hem refahtan payını alması için mücadelesini hız kesmeden sürdürecek. Milyonlarca emekçi yoksulluk ücretine mahkum olmayacak. Türkiye'nin geleceğini Saray'ın ellerine teslim etmeyeceğiz!
Saray İktidarının Anayasa Değişikliği Teklifine Hayır!
Yayınlanma: 2022-12-16 12:13:56
Türkiye İşçi Partisi Parti Meclisi AKP, MHP ve BBP’nin Anayasa değişikliği teklifine ilişkin partinin tavrını ele almış ve şu kararı almıştır:
1- Koltuk ve seçim hesapları uğruna anayasadaki laiklik ilkesinin aşındırılmasını kabul etmiyoruz. Keyfi yönetimini kalıcılaştırmak adına anayasadaki temel ilkeleri çiğnemekte beis görmeyen, işine gelmeyen mahkeme kararlarını uygulamayan ve kanun önünde eşitlik ilkesini hiç olmadığı kadar aşındıran AKP iktidarının toplumun bütününü ilgilendiren bir konuda anayasa değişikliği önerme meşruiyeti bulunmamaktadır. Söz konusu anayasa değişikliği önerisi, ülkemizin gerçek sorunları karşısında söyleyecek hiçbir sözü kalmamış AKP iktidarının nefret söylemi ve din istismarı ile, hukuku araç haline getirerek siyasi çıkar sağlama arzusunun bir ürünüdür. Yargının İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile ilgili kararı bir kez daha gösterdi ki iktidarla değil anayasa yapmak, herhangi bir konuda yan yana durmak dahi halka dönük saldırıların parçası olma sonucunu doğuracaktır.
2- Bütün inançlara ve bir dine inanmama hürriyetine eşit mesafede olması gereken anayasanın, bir dini inancın bir yorumunu öne çıkaracak şekilde atıflar içermesi toplumsal yaşam açısından telafisi mümkün olmayan zararlara neden olur. 24. Maddede yapılması öngörülen değişiklikte, bireysel özgürlüğün temel unsurlarından biri olan kıyafetin, bir dini inanca mensup olanları güvence altına alacak, diğerlerini yok sayacak şekilde tanımlaması ayrımcılığın en açık ifadesidir. Ayrıca, anayasaya eklenmesi öngörülen ifadeler, dini inanç bahanesiyle kamu hizmetlerinde kimliği tespit edilemeyen görevlilerin varlığını veya bugünden tahmin edilemeyecek pek çok farklı uygulamayı beraberinde getirebilir.
3- Aile maddesinde yapılmak istenen değişiklik ise LGBTİ+’ları yok sayma girişimlerinin devamı niteliğindedir. Bu yurttaşlarımızın özgürlük taleplerini kalıcı olarak engelleme yönünde atılmak istenen bir adımdır. Anayasa değişiklik teklifinin gerekçesinde toplumun bir kesiminin “sapkın” olarak nitelendirilmesini de reddediyoruz.
4- Her iki değişiklik talebi de, din ve cinsel kimlikler üzerinden halkın kutuplaştırılmasına neden olacak son derece tehlikeli bir ortamın oluşmasına hizmet edecek niteliktedir.
Türkiye İşçi Partisi olarak, Kadın Büromuz, Hukuk Büromuz ve LGBTİ+ Komisyonumuzun konuya ilişkin raporları ışığında, kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesinde söz sahibi olan demokratik kitle örgütlerinin kamuya mal olmuş görüşlerini de dikkate alarak Cumhur İttifakı partilerinin gündeme getirmiş olduğu Anayasa değişiklik teklifine “Hayır” dediğimizi şimdiden ilan ediyoruz.Tüm kamuoyunu, iktidarın toplumu inançlar ve cinsel kimlikler ekseninde kutuplaştırmaya çalışan, halkın ve kadınların gerçek sorunlarının konuşulmamasına hizmet eden bu teklifi reddetmeye çağırıyoruz.
TİP Parti Meclisi
İmamoğlu’na Verilen Ceza Siyasidir, Kabul Etmiyoruz!
Yayınlanma: 2022-12-15 11:54:25
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na verilen hapis cezasını ve siyasi yasak kararını kabul etmiyoruz. Bu karar hukuki değil, siyasi bir karardır.
Bu karar, HDP’li belediyelere dönük yapılan halk iradesi gaspının, dokunulmazlıkların kaldırılarak milletvekilliklerin düşürülmesinin, grev yasaklarının, TİS’lere müdahalenin, aydınlara, gazetecilere sendikacılara, sanatçılara, siyasi muhaliflere baskının bir devamıdır. Belediyelere dönük kayyım darbeleri yapıldığında bunun halk iradesini yok saymak olduğunu ve halkın seçme ve seçilme hakkına müdahale olduğunu, bütün muhalefetin duyarlı olması ve ortak bir tutum geliştirmesi gerektiğini belirtmiştik. Belediyelerden üniversitelere kadar birçok alandan yaygınlaştırılan kayyım rejiminin tüm ülkeyi esir alma riskini vurgulamıştık. Bu yasak kararı kayyım rejiminin geldiği boyutu gözler önüne sermektedir. Açıktır ki kayyımlar, baskı ve yasaklar iktidarın siyasi muhaliflere karşı kullandığı bir yargı sopasıdır.
İktidar seçim hesapları uğruna milyonlarca yurttaşın oyları ile seçilmiş bir belediye başkanından siyasi intikam almaya çalışmaktadır. Emek ve Özgürlük İttifakı olarak; bütün demokrasi güçlerini, siyasi bir hamle olan bu karara karşı ortak tutum göstermeye çağırıyoruz.
Bu hukuksuz kararı kınıyor, halkın iradesine sahip çıkmak için halkın ortak mücadelesini büyütmeye çağırıyoruz.
EMEK VE ÖZGÜRLÜK İTTİFAKI
İnsan Haklarını Savunmak İnsanlığı Savunmaktır!
Yayınlanma: 2022-12-10 09:53:32
“10 Aralık Dünya İnsan Hakları Gününde” bugüne değin hak ihlalleri sebebiyle yaşamını yitiren tüm insanları saygıyla anıyoruz.
Tüm dünyada yaşam hakkı başta olmak üzere barınma, eğitim, sağlık, ulaşım, adil yargılanma, çalışma ve çevre hakkı gibi en temel insan haklarının yok sayıldığı, tarihsel kazanımların teker teker ortadan kaldırıldığı bir dönemdeyiz.
Ülkemizdeki tablo ise çok daha karanlık. Bu karanlığa son vererek eşitlik ve özgürlüğün hüküm süreceği bir ülke kurmak için;
*İşçilerin güvencesiz çalıştırılmalarına, iş cinayetlerine, emeklerinin gasp edilmesine ve sendikalaşmanın önündeki engellere karşı durmak için,
*Kadınların yaşam hakkı başta olmak üzere, fiziksel, psikolojik, ekonomik vb uğradıkları tüm saldırıların karşısında durarak, çalışma hayatına katılmalarının önündeki engellerin kaldırılması, İstanbul Sözleşmesinin yeniden yürürlüğe sokulması ve toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlanması için,
*Lgbti+'ların hayatın her alanında uğradıkları ayrımcılığı ortadan kaldırmak, siyasi iktidar tarafından hedef gösterilmelerine karşı var olma mücadelelerine destek olmak için,
*Gençlerin eşit, parasız, bilimsel ve anadilde eğitim haklarıyla birlikte barınma, ulaşım, beslenme gibi temel ihtiyaçlarının devlet tarafından ücretsiz olarak karşılanması için,
*Engelli yurttaşların eğitimden çalışma hayatına kadar her alanda yaşadıkları eşitsizliklere, ayrımcılıklara, sosyal hayattan izole edilerek evlerinde kalmaya zorlanmalarına karşı sessizlerin sesi olmak için,
*Çocuklara yönelen her türlü saldırıya, yetersiz beslenmelerine, eğitim haklarından yoksun kalmalarına ve çocuk işçiliğine karşı durmak için,
*İnanç özgürlüğünü savunmak için,
*Halkların barış içerisinde bir arada ve kardeşçe yaşama iradesine sahip çıkmak için,
*Örgütlenme ve ifade özgürlüğünün önündeki engellere karşı durmak için,
*Ulaşılabilir, nitelikli ve ücretsiz sağlık hakkının sağlanması ve parasız ulaşım hakkının tesis edilmesi için,
*Çevrenin talanı ve yağması karşısında doğayı savunmak için,
*Halka karşı suç işleyenlerin korunup kollanmadığı, hak mücadelesi verenlerin ise hukuksuz şekilde tutuklanmadıkları ve yargılanmadıkları bir düzeni kurmak ve adil yargılanma hakkını savunmak için,
Kısacası bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da ayrımcılığa uğrayan, hak ihlallerinin mağduru olan tüm toplumsal kesimlerin sesi olmak ve bu sesi yükseltmek için mücadeleye devam edeceğiz.
Dünya Engelliler Gününde Yerin Burası!
Yayınlanma: 2022-12-03 09:34:00
3 Aralık Dünya Engelliler Günü ülkemizdeki engelli yurttaşlar ve ailelerinin zihnine hep benzer karelerle kazınmış, benzer anılar bırakmıştır.
Yılın diğer her günü en temel haklarına erişmekte zorluk çekmiyorlarmış, eğitimden çalışma hayatına her alanda eşitsizliklerle, ayrımcılıkla yüzleşmiyorlarmış, pul olmuş sosyal yardımlar onlara nimet diye sunulmuyormuş gibi kutlamalarla, yetkililerin övünmeleriyle geçen bu günler, hiçbir zaman engelli yurttaşlar için daha adil, daha eşit, daha erişilebilir bir ülkeyi müjdelemedi.
İktidarın gürültülü övünmelerine rağmen gerçekleri haykırmakta inat eden, haklarını talep eden engelli yurttaşlar ise böyle günlerde nankörlükle suçlanıp, şükür ve minnet etmeye zorlandılar.
İktidarın marifet bilip övündüğü sosyal yardımların enflasyon karşısında cep harçlığına dönüştüğü, atama bekleyen binlerce engellinin her seferinde oyalandığı, bakım evlerinde canından olanların hesabını sormak için kimsenin kılını kıpırdatmadığı bir yılın daha sonunda iktidara, yasaların engelli haklarını gözetmekle sorumlu kıldığı bakanlarına ve ihmalleriyle her engellinin yaşamını her gün zorlaştıran yetkililere sesleniyoruz:
Biz Kutlanacak Bir Şey Göremiyoruz.
İktidarın ailesiyle birlikte engelli yurttaşı eve kapatma, oy deposu olarak gördüğü yurttaşları çalışma ve eğitim hayatından uzak tutarak sosyal yardımlara muhtaç kılma politikasının bir sonucu olarak nihayetinde bugün Türkiye, sokakları, okulları, işyerleri engellilere fiilen yasaklanmış bir ülkedir.
Verilen onca mücadelenin ve tutulmayan onca sözün ardından bugün engelliler kaldırımda ayrı, otoparkta ayrı, toplu taşımada ayrı, okulda iş yerinde ayrı eziyetlerle uğraşıyor, tekerlekli sandalyeliler evinden çıktığında tuvalet bulabileceğinden bile emin olamıyor, görme engelliler beyaz bastonlarıyla hangi sokaklara girip hangi sokaklardan geçemeyeceklerinin hesabını tutmaya çalışıyor.
Bugün hala işitme engellilere bilgiye, eğitime, çalışma hayatına erişmeleri için gereken asgari imkanlar dahi sağlanmıyor, yetkililer bakım evlerinde uzman personel çalıştırmak yerine ihmallerle yitirilen canları unutturmaya çalışıyor ve engelli anneleri hayatlarına, işlerine devam etmekle çocuklarının bakımına kendilerini adamak arasında seçim yapmaya mecbur kılınıyor.
Sorunları istenirse kolayca çözülebilecek engellilere siyaset alanını da sistematik politikalarla kapatan iktidar, biliyoruz ki bugün de bu tablodan utanç duymayacak. Bugün yine Akp’li siyasetçiler emeği ile hayatını kazanmayı çok gördüğü engellilere “kardeşlerimiz” diye başlayan cümlelerle türlü türlü saygısızlık edecekler.
Ancak biz, bizi umutsuzluğa ve çaresizliğe mahkum eden bu kuru gürültü arasından sözünü, inadını yükselten engelli yurttaşların çağrısına erişiyor, bugünü kutlama günü değil, talep ettikleri en doğal hakları için bir kez daha sarayın kapısına dayanma günü kabul ediyoruz.
Sözümona desteklerden, en başından tutulmayacağı bilinen sözlerden, amacı çoktan aşikar olmuş “kardeşlerimiz” edebiyatından usanmış engellilerin eşit yurttaşlık mücadelesi mücadelemizdir.
Türkiye İşçi Partili engelliler, bu ülkenin her metre karesi gibi siyasetin de yasak edildiği engelli yurttaşların minnet etmeme, 20 yıllık eve kapatma haksızlığına karşı evde kalmama, hayatın her alanında var olma inadıyla omuz omuzayız.
Çağrımız başkaları gibi düşünmüyorken de, görmeden de, işitmeden de bu dünyanın kavranıp bu hayatın yaşanabileceğinde inat eden tüm engellilere.
Senin Yerin Burası.
Gel… Bu hayatı onların bahşettikleri kadar yaşayalım isteyenlerin tepesine önümüze koydukları engelleri de saraylarını da birlikte yıkalım.
Türkiye İşçi Partisi Engelli Komisyonu
Etiketler:
Engelli Hakları Komisyonu
Kapasite Artışına Hayır! İliç Altın Madeni Derhal Kapatılmalıdır!
Yayınlanma: 2022-11-30 16:59:00
Bugün (30 Kasım 2022), Anagold firmasına ait Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nin 3 kat daha kapasite artışına verilen ‘ÇED Olumlu Kararı'nın iptal davası görüldü. Tekrar bilirkişi incelemesi talebine yanıt verilmemesi üzerine reddi hakim talep edilmiştir.
Erzincan İliç’te, Anagold Madencilik Sanayi ve Ticaret A.Ş tarafından işletilen Çöpler Altın Madeni işletmesinde, 21 Haziran 2022 gecesi liç sahasında siyanür sızıntısı yaşanmıştır. Sızıntıya ilişkin şirket yöneticileri ile gereken idari önlemleri almayan, denetim yapmayan ve olaya yol açan izin ve ruhsatları veren kamu görevlilerinin tespit edilmesi, yapılacak soruşturma sonucunda tespit edilenler hakkında ilgili mevzuatlardaki en ağır cezaların uygulanması ve TCK madde 60 gereğince şüpheli şirkete verilen tüm izinlerin iptaline karar verilmesi için haklarında kamu davası açılması talebiyle, Erzincan Cumhuriyet Savcılığı’na yaptığımız Temmuz 2022 tarihli suç duyurumuza 31 Ekim 2022 tarihinde takipsizlik kararı verilmiştir.
Olaydan aylar sonra verilen takipsizlik kararında, 21 Haziran 2022 tarihinde yaşanan siyanür sızıntısı iddiasının tespiti için 23-24 Haziran 2022 tarihlerinde Bakanlık ekiplerince denetim yapıldığı söylenmektedir. Bu denetime göre 20 metreküp “siyanür içerikli solüsyonun” liç sahası dışına aktığı kabul edilmiştir. İncelemeler sonucunda şirkete ‘Çevre Kanunu’na aykırılıktan 16,4 milyon TL ve prosedür uygunsuzlukları nedeniyle 132 bin TL para cezası uygulandığını, tesisin ise gerekli tedbirler tamamlanıncaya kadar faaliyetlerinin durdurulduğu belirtilmiş ise de söz konusu cezaların caydırıcılığı ve şirketin faaliyetlerine yeniden başladığı bilinmektedir.
Ayrıca mahkemeye sunulan bilirkişi görüşlerinde, madenin keşif esnasında işletilmediği ve bazı hususların bu nedenle gözlemlenemediği, işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından cevher işleme lotuna ait siyanür çözeltisi taşıyan boru hattının bulunduğu liç sahasında meydana gelebilecek olası riskler karşısında doğabilecek tüm tehlikeleri önlemek adına gerekli tedbirlerin alınmadığı, tehlikeli durumları göz ardı ettikleri ve yeterince önlem almadıkları için kusurlu olduğu, ziraat mühendisi saptaması açısından liç havuzunun hemen altında bulunan Sabırlı Deresi’ne doğru siyanür sızıntısının aktığı ancak yağış mevsimi olmadığı için derenin kuru olduğu, tesisin Fırat nehrinin üst kotunda ve nehre yakın olması sebebi ile ileride öngörülemeyen kazalar nedeniyle canlılar açısından risk barındırdığı tespit edilmiştir.
İliç'te, Şebinkarahisar'da, Ayvalık Karaayıt'ta, son olarak Kastamonu Hanönü'nde madenlerin depolama alanlarında yaşanan çökmeler ve ekolojik yıkım görüntüleri, İliç'te yaşananın münferit bir olay olmadığını göstermektedir.
Türkiye İşçi Partisi olarak takipsizlik kararına karşı Çöpler Altın Madeni İşletmesi’nin kapatılması, kapasite artışından derhal vazgeçilmesi, bölgede yaşanan ekolojik yıkımın izlerinin silinmesi için mücadele etmeyi sürdüreceğiz.
TİP Kent ve Ekoloji Bürosu
Saray’ın Yaşama Açtığı Savaşta Tarafız, Hesap Soracağız!
Yayınlanma: 2022-11-25 10:23:00
Ülkemizde yaşam hakları savunucularının, çözümlerini her gün sıralamaktan ve yetkilileri önlem almaya çağırmaktan usanmadığı sokak hayvanlarının sorunları, bu ülkede nefret üreten her sorundan beslenmeyi iktidarının kaynağı etmiş Saray tarafından giderek daha da derinleştiriliyor. Sağlıklı bir aşılatma ve kısırlaştırma seferberliği ile hem sokak hayvanlarının hem de insanların sağlığı ve güvenliği temin edilebilecekken, iktidar sorumluluğu üzerinden atıp vatandaşa ve hayvanlara yükleyecek yeni formüller aramaktan başka bir şey yapmıyor. Mevcut kanuni düzenlemeleri uygulamaktan geri dururken konunun uzmanlarının daha kapsamlı bir yasa ihtiyacı olduğuna yönelik uyarılarını, bu konuda Meclis’te oluşturulmuş komisyonun kapsamlı raporunu göz ardı ediyor.
Bu ihmal ve nefret politikalarının nihayetinde belediyeler tarafından ölüm kampı haline getirilen barınaklardan her geçen gün başka bir vahşet haberi geliyor. 21. yüzyılın ilk çeyreği bitecekken zenginliğiyle ve büyüklüğü ile övünen bir iktidarın yönettiği ülkede kuduz vakası görülüyor, büyük şehirlerin hastanelerinde dahi kuduz aşısı bulunmadığı haberleri yurdun dört bir yanından geliyor. Saray bu noktada dahi aşısı bulunmuş bir hastalığın sorumluluğunu çocuklara, çocukların ailelerine ve hayvanlara atmaktan utanç duymuyor.
Tüm bunların neticesinde dün bir kez daha Saray’ın nefret politikalarının alışıldık sonuçlarıyla yüzleştik. Mamak’ta kanunu uygulatmak üzere görevini yapan avukatlara AKP’li Mamak Belediyesi’nin zabıtalarının saldırısı, AKP’li Cumhurbaşkanı’nın ziyaret edip örnek çalışma olarak gösterdiği Konya Barınağı’ndan çıkan ülke gündemine oturan vahşet görüntüleri bu ülkede her gün yaşanan ihlallerin yalnızca haberdar olduğumuz ikisi.
Çözümü belli bir sorunu nefret politikalarına alet eden Saray Rejimi’ne bir kez daha sesleniyoruz: Sokak hayvanlarının sorunlarının sorumluları ne yurttaşlarımız ne de masum hayvanlardır. Sorumlu kanunun yüklediği aşılatma, kısırlaştırma yükümlülüklerini yerine getirmeyen ve tüm gücünüzle koruduğunuz belediyeler, onlar daha fazla kar etsin diye elinizden geleni yaptığınız üreticiler, tüm sorunları çözecek bir kanun önerisi önünüze getirildiğinde yaşam hakkı savunucularını değil karından ve rahatlığından feragat etmeyen patron arkadaşlarının sözünü dinleyen sizlersiniz. Bu ülkenin sokakları ancak sizden kurtulduğumuzda çocuklar için, hayvanlar için, her birimiz için güvenli ve sağlıklı olacak. Nefret politikalarınızı yenecek, tüm sorunlarımızı bilimin ve birlikte yaşam irademizin ışığında çözeceğiz. Yaşamı savunmakta da, sizden hesap sormakta da inat ediyoruz.
Türkiye İşçi Partisi Hayvan Hakları Komisyonu
Etiketler:
Hayvan Hakları Komisyonu
Çocuklar İçin Eşit, Özgür, Demokratik, Barış İçinde Bir Ülkeyi İnşa Edeceğiz!
Yayınlanma: 2022-11-20 19:45:57
20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü vesilesiyle Emek ve Özgürlük İttifakı'nın ortak basın açıklaması: Çocukların ihtiyaçları kamucu bir anlayışla karşılanacak, hakları güvenceye alınacak!
Faşist bir rejimin günden güne inşa edilmeye çalışıldığı bir ortamda seçimlere giderken, aynı anda derin bir yoksullukla boğuşuluyor.
Derinleşen ekonomik kriz ve yoksulluk, faşist politikalar, pahalılık, ırkçılık, göçmen ve LGBTİ+ düşmanlığı, ayrımcılık, kadına yönelik şiddet, cezasızlıklar, savaş ve çatışmalar en fazla çocukların yaşamına etki ediyor.
Ülkenin içinden geçtiği süreç, çocukların yaşamından, haklarından, toplumsal özne olarak yaşam alanlarından çalıyor. Yoksulluğun derinleşip faşist politikaların yayıldığı bu atmosferde çocuklar ihmal ve istismara, hak ihlallerine karşı daha açık hale geliyorlar.
Türkiye, çocukların haklarının uygulanması, korunup geliştirilmesi noktasında en gerideki ülkelerin başında geliyor. Hâkim çocuk algısından kaynaklı zaten yok sayılan, toplumsal özneler olarak görülmeyen çocuklar, giderek daha da görünmezleşiyorlar.
Yoksulluk ve ekonomik krizle doğrudan bağlantılı olarak, çocuk yoksulluğu artıyor. En az 2 milyon çocuk okula aç gidiyor, bütün günü su ile geçirmek zorunda kalıyor.
Çocuk emeğinin sömürüsü yoğunlaşıyor, giderek daha fazla çocuk hiç çalışmamaları gereken işlerde çalışmaya mahkûm ediliyor. Neredeyse her gün bir çocuk çalışırken hayatını kaybediyor. MEB ise zincir marketlerle, şirketlerle protokoller imzalayıp çocukların emeğinin sömürüsünün önünü açıyor. Çocukların işçileştirilmesini engellemek üzere imzalanan sözleşmeler hayata geçirilmiyor.
Çocukların cinsel istismarı yüz binlerle ifade ediliyor. Çocuk yaşta evliliklerin, küçük yaşta yapılan doğumların sayısı katlanarak artıyor. Hatta bunlara yasal kılıflar uyduruluyor.
Yoksulluk kaynaklı ölümler kış aylarında artıyor ve en çok çocuklar ölüyorlar.
Mülteci çocuklar, engelli çocuklar haklarına erişim noktasında en gerideki gruplar oluyorlar.
Kürt çocuklar, savaş ve çatışmalarda yaşamlarını yitiriyor, sakat kalıyor ya da ruhsal olarak etkileniyorlar. Her yıl bir çocuk zırhlı aracın ezmesi sonucu yaşamını yitiriyor.
Ayrıca Türkiye Çocuk Hakları Sözleşmesi’nde çekince koyduğu, çocukların kendi kültür ve inançlarını yaşama, dillerini konuşma haklarını içeren maddeleri kaldırmadığı için başta Kürt çocuklar olmak üzere ülkenin zenginliği olan halklardan çocuklar kendi anadillerini konuşamıyorlar. Aynı çekinceler çerçevesinde Alevi çocuklar başta olmak üzere farklı inanç gruplarından çocuklar okullarda zorunlu din derslerine tabi tutuluyorlar.
Bütçe tartışmalarının sürdüğü şu günlerde, çocuğa duyarlı, onun üstün yararını gözeten bir bütçe oluşturulmadığı gibi çocuklara düşen pay giderek azalıyor. Halkın vergileriyle oluşturulan bütçeden halkın çocuklarının payını vermiyorlar!
Bütün bu hak ihlallerinin ortasında çocukların katılım ve ifade özgürlüğü ya da örgütlenme hakkından bahsedemiyoruz bile.
Emek ve Özgürlük İttifakı olarak, çocukların eşitlerarası bir yaşamın toplumsal özneleri olduğunun bilinciyle halkların özgürleşmesi mücadelesinde çocukların da hakları olduğunu biliyor, bunun sorumluluğunu taşıyoruz.
Çocuk haklarının tamamının çekincesiz şekilde hayata geçirilmesi, korunup geliştirilmesi ve çocukların acil, yaşamsal ihtiyaçlarının derhal hayata geçirilmesi için mücadeleyi sürdüreceğiz.
Çocuklar için, çocuklarla birlikte; eşit, özgür, demokratik, barış içinde bir ülkeyi inşa edeceğiz.
Akp'nin Ömrünü Uzatma Saldırılarını Reddediyoruz!
Yayınlanma: 2022-11-20 12:47:10
AKP ve MHP iktidarı ömrünü uzatmak, kaybettiği meşruiyetini şiddetle tesis etmek için yeniden savaş politikalarına sarılmaya başlamıştır. Taksim’de sivillere yönelik gerçekleştirilen ve iktidar tarafından karartılmaya çalışılan vahşi saldırı gerekçe gösterilerek dün gece Kuzey ve Doğu Suriye’nin birçok sivil yerleşim bölgesine yönelik gerçekleştirilen hava saldırısı, Türkiye halklarının değil iktidarın beka saldırılarıdır. Sıkıştığı, siyaseten iflas ettiği ve yönetemediği her dönemde Türkiye halklarına, emekçilerine, ezilenlerine yönelik şiddet yöntemlerine sarılan AKP-MHP iktidarı, aynı yıkıcı politikaları bölge halklarına da dayatmaktadır. Türkiye halkları ve emekçileri on yıllardır iktidarın Suriye başta olmak üzere bölgede yürüttüğü bu saldırgan politikasının ağır faturasını ödemektedir. Yiten canlar bu ülkenin çocuklarıdır, ülkenin ekonomisi talan edilmektedir, faşizan ve despotik yönetim sorgulanamaz hale getirilmek istenmektedir. Derinleşen yoksulluk, işsizlik, geleceksizlik bu tür savaş dayatmalarıyla ülkenin kaderi haline getirilmeye çalışılmaktadır.
Dün gece gerçekleştirilen saldırı aynı zamanda uluslararası küresel ve bölgesel emperyal güçlerin onayı ve oluru ile gerçekleştirilmiştir. Bu savaş iktidarın ömrünü uzatma, iktidarını sürdürme saldırılarıdır; hiçbir meşruiyeti yoktur, Kürt sorunu başta olmak üzere bölgesel sorunları daha da derinleştirmektedir. Kürt halkının bölgede kendini yönetme hakkını, bölge halklarının demokratik bir düzen kurma mücadelesini savunuyor ve bu saldırgan politikaları reddediyoruz.
Daha önce defalarca deneyimlendiği üzere iktidarın Suriye politikası, Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırıları IŞİD başta olmak üzere El Nusra ve benzeri örgütleri palazlandırmış ve Türkiye başta olmak üzere bölge halklarının geleceğini tehdit eder noktaya taşımıştır. Çeteler arası güç savaşlarına sahne olan Afrin bunun en açık örneğidir. Bütün karartma girişimlerine, gerçeği örtbas etme çabalarına rağmen ortaya çıkan ilk işaretler Taksim saldırısının da bu güçler tarafından gerçekleştirildiğini göstermektedir.
Emek ve Özgürlük İttifakı olarak her türlü savaş politikasının karşısında durmaya devam edeceğiz. Bu vesileyle bütün halkımızı, emekçileri, kadınları, gençleri, ulusal ve uluslararası demokratik çevreleri, savaş karşıtlarını ve duyarlı kesimleri bu tür politikalar karşısında durmaya, iktidarın savaşla ömrünü uzatma politikalarına itiraz etmeye çağırıyoruz.
Emek ve Özgürlük İttifakı20 Kasım 2022
For Our Country, Our Future And Our Children We Will Defend Life And Peace!
Yayınlanma: 2022-11-14 16:28:18
We mourn for our citizens who lost their lives as a result of the terrorist attack on İstiklal Street, and we wish our condolences to their relatives and a speedy recovery to the injured. We condemn the perpetrators and those responsible for this attack.
No power can design Turkey by using bombs. No power can take away our people's desire for a decent human life. The people of this country will not surrender to the politics of violence, nor will we ever.
All government officials, who have been unable to protect the lives of our citizens and the border security of the country but have used the conflict environment and internal-external tensions as a political tool for years, should resign immediately.
Those rushing to infringe the right to receive information and impose a broadcast ban immediately after the attack; those hunting down the social media posts after an explosion in which our citizens lost their lives; the carefree people of the Palace, so dehumanized as to call our citizens who lost their lives or were wounded as "numbers", do not care about anything but their power, and threaten the peace and security environment in our country.
As the Workers' Party of Turkey, we know that we can build a bright future for our country by defending a humane life.
We are enraged at those seeking political gain from the death of civilians. We are aware that today it is necessary not to succumb to our anger and to fight harder to build a country, where we will live in equality, freedom, and solidarity.
Turkey should not be associated with regional wars and tensions or known as an operation area for all kinds of mafia-gang-terrorist organizations.
We will defend and establish a humane life for our country, our future, and our children.
Our condolences to our people.
Workers' Party of Turkey
Ülkemiz, Geleceğimiz, Çocuklarımız İçin Yaşamı ve Barışı Savunacağız!
Yayınlanma: 2022-11-14 09:27:53
İstiklal Caddesi’nde meydana gelen terör saldırısı sonucu yaşamını yitiren yurttaşlarımızı anıyor, yakınlarına baş sağlığı, yaralılara ise acil şifalar diliyoruz. Bu saldırının faillerini ve sorumluları lanetliyoruz.
Hiçbir güç Türkiye’yi bombalarıyla dizayn edemez. Hiçbir güç halkın insanca yaşam arzusunu elinden alamaz. Bu halk şiddet siyasetine teslim olmaz, olmayız, olmayacağız.
Yurttaşlarımızın canlarını, ülkenin sınır güvenliğini koruyamayan, aksine yıllar boyunca çatışma ortamını ve iç-dış gerilimleri bir siyasi malzeme olarak kullanan iktidarın tüm yetkilileri derhal istifa etmelidir.
Saldırının hemen ardından haber alma hakkını engellemeyi dert edinip yayın yasağı getirenler; yurttaşlarımızın yaşamını yitirdiği bir patlama sonrasında sosyal medya paylaşımlarının peşine düşenler; hayatını kaybeden veya yaralanan yurttaşlarımıza “rakam” diyecek kadar insanlıktan çıkıp kendi iktidarlarından başka hiçbir şeyi umursamayan tuzu kuru Saraylılar, ülkemizdeki barış ve güven ortamını tehdit etmektedir.
Türkiye İşçi Partisi olarak, ülkemizin aydınlık geleceğini insanca yaşamı savunarak kurabileceğimizi biliyoruz.
Sivil halkın ölümünden siyasi çıkar umanlara öfkeliyiz. Öfkemize yenik düşmemek; eşitliği, özgürlüğü, kardeşçe yaşayacağımız bir ülkeyi kurmak için bugün daha fazla mücadele etmek gerektiğinin farkındayız.
Türkiye, bölgesel savaş ve gerilimlerle, her türlü mafya-çete-terör örgütünün operasyon sahası olmakla anılmamalıdır.
Ülkemiz, geleceğimiz ve çocuklarımız için insanca yaşamı savunacağız ve kuracağız.
Halkımızın başı sağ olsun.
Türkiye İşçi Partisi Parti Meclisi
Yeryüzünü Özrünüz Değil, Yokluğunuz Kurtaracak!
Yayınlanma: 2022-11-07 17:29:00
6-18 Kasım 2022 arasında Mısır’ın Sharm El Sheikh kentinde Birleşmiş Milletler İklim Zirveleri’nin 27.’si toplanıyor. İşin aslı, iklim zirvesinde devletler ve şirketler iklim krizine dair çözümleri değil, yeni talan planlarını konuşacaklar. Hiçbir şirket ya da devlet, fosil yakıt çıkarmaktan, nükleer santral kurmaktan, karbon salımını artırmaktan vazgeçmeyecek. Sadece bir yandan bizleri oyalamak için “halledeceğiz” yalanlarını söylemeye, diğer yandan da krizi kâra çevirmek için uğraşmaya devam edecekler.
Geçtiğimiz yıl Glasgow’da yapılan COP 26 Zirvesi ısınmayı 1.5 santigrat derece ile sınırlandırmayı hedefliyordu. Bunun için kömür, gaz ve petrol çıkarılmasının hemen durdurulması gerekmekte. Ancak Cop 26’da bu konulara değinilmedi bile. Sadece genel olarak sera gazı emisyonlarının azaltılması için çalışılacağı niyet beyanları ile yetinildi.
Kapitalizm kendi anlattığı masala da inanmış gibi yapmayı bırakıyor. COP 26 Zirvesi’nin kapanışında Zirve Başkanı Alok Sharma "Tüm delegelerden sürecin bu şekilde gelişmesinden dolayı özür dilediğimi belirtmek isterim... Çok üzgünüm." demişti.
Sharm El Sheikh’de yapılacak COP 27’de bu bile olmayacak. Çünkü Rusya-Ukrayna savaşı sonrası enerji arz sıkıntısı yaşamak istemeyen devletler ve şirketler fosil yakıt kullanımını artırarak sürdürmeye, kapatmayı planladıkları nükleer santralleri, kömürlü termik santralleri yeniden devreye sokmaya, doğalgaz aramalarını arttırmaya başlayarak COP26’da aldıkları kararların dahi gerisine düşerek COP27'de buluşuyorlar.
Kapitalist sömürünün en iyi tanımlarından biri “sosyal cinayet”tir. Ekolojik krizin derinleşmesi ile bu durum cinayetin ötesine geçerek imhaya dönüştü. İklim değişiklikleri, gıda krizleri, su krizleri, aşırı iklim olayları, hatta pandemi bile bu sürecin bir ürünü ve hayatlarımızı, geleceğimizi elimizden alıyor.
Bu gidişe dur demek için tüm mücadeleleri birleştirmemiz gerekiyor. Savaşlar, su kaynaklarının metalaşması, gıdaya erişimin zorlaşması, bölgesel farklılıklar, ormansızlaşma, yaşam alanlarının azalmasından en çok etkilenen yoksullar, kadınlar, mülteciler, gençler, işçi sınıfı oluyor.
İnsan da dahil doğadaki tüm türler için iklim adaleti istiyoruz!
Doğanın ve emeğin sömürüsüne son!
TİP KENT VE EKOLOJİ BÜROSU
Etiketler:
Kent ve Ekoloji Bürosu
17 Maddede Yükseköğretim Politikamız
Yayınlanma: 2022-11-05 10:38:00
17 MADDEDE TİP’İN YÜKSEKÖĞRETİM POLİTİKASI
1980 askeri darbesinin ürünü YÖK’ün kurulmasıyla ve özelleştirmeye dayalı neoliberal politikalarla başlayan, üniversiteleri devletin, siyasi iktidarların ve sermayenin denetimi altına almaya çalışan süreç 20 yıllık AKP iktidarıyla doruğa ulaştı. Bugün niteliksiz, içi boş, apartman üniversiteleriyle, akademik yeterliliği olmayan yandaşlarla doldurulmuş kadrolarıyla, üniversite bileşenlerinin iradesini hiçe sayan tepeden inme kararlarla, Cumhurbaşkanınca atanmış kayyum rektörlerle, bilimsellikten gitgide uzaklaşan ve metalaşan eğitimiyle, ağır yıkıma uğratılmış bir akademiyle karşı karşıyayız.
Bugün hem ülkenin hem de üniversitelerin yeniden kurulacağı bir dönemin öngünündeyiz. TİP Bilim Kurulu olarak yeni üniversitenin kurucu temel ilkelerini kamuoyuyla paylaşmayı görev biliyor ve akademinin ilerici tüm bileşenlerini süreci birlikte tartışmaya davet ediyoruz.
1. Üniversiteler özgür ve eleştirel düşüncenin yeşereceği, aklı ve bilimi temel alması gereken kurumlardır.
2. Üniversite eğitimi kamusal, bilimsel, laik, nitelikli ve parasız olmalıdır.
3. Eğitimde fırsat eşitsizliğine yol açan Devlet - Vakıf Üniversitesi ayrımı ortadan kaldırılmalı, eğitim ve bilim emekçilerini sömürüp üniversiteyi bir diploma fabrikasına dönüştüren Vakıf Üniversiteleri kamulaştırılmalıdır.
4. Fiziki ve bilimsel yeterlilikleri sağlamadan açılan “tabela üniversiteleri” üniversite yeterlilik koşullarını üzerinden yeniden değerlendirilmelidir. Bu doğrultuda kamusal bir planlama ile ülkenin üniversite ihtiyaçları belirlenmeli ve söz konusu mevcut üniversiteler bu plan doğrultusunda kapama ve birleşme dahil çeşitli yöntemlerle yeniden yapılandırılmalıdır.
5. Yükseköğretime ayrılan yıllık kamu bütçesi, merkezi yönetim bütçesinin %5’inin altına düşmemelidir. Üniversiteler kendi bütçelerini hazırlama ve yönetmede özgür olmalıdır. Ek kaynak yaratma gerekçesiyle eğitimi ticarileştiren tüm uygulamalar sonlandırılmalı, üniversiteler şirketlerin güdümünden çıkarılmalıdır.
6. Üniversiteler idari, mali ve akademik olarak özerk ve denetlenebilir olmalı, denetim hem üniversite bileşenlerince hem de kamu eliyle yapılmalı ve topluma açık şekilde gerekli bilgilendirme yapılmalıdır.
7. Siyasi gerekçeler nedeniyle KHK’larla haksız yere üniversiteden ihraç edilen Barış Akademisyenleri dahil tüm akademisyenler ve öğrenciler kurumlarına geri dönmelidir.
8. Atanan tüm kayyum rektörler görevden alınmalıdır. Üniversitelerin yönetimi, bileşenlerinin iradesine bırakılmalıdır.
9. Üniversitelerde öncelikle özgür seçim yapılabilecek koşullar sağlanmalı, ardından öğretim elemanları, idari personel ve öğrenciler dahil tüm bileşenlerin iradesiyle, belli akademik ve idari ölçütleri sağlayan adaylar arasından yönetim (rektör, dekan, vb.) seçimleri yapılmalıdır. Rektörlerin yetkileri azaltılmalıdır.
10. YÖK kaldırılmalı, yerine üniversiteler arası koordinasyonu sağlayacak, bileşenlerin temsilcilerinden oluşan bir üst kurul oluşturulmalıdır. Bu kurul atama, vb. hiyerarşik görevleri üstlenmemeli, toplumun gereksinimlerine uygun eğitim ve bilim politikalarını planlanmalıdır.
11. Öğrencilerin sağlıklı beslenme, güvenli ulaşım ve barınma hakları güvence altına alınmalı, kamusal yemekhane ve yurtlar tüm üniversitelerde kurulmalı, tüm cemaat- tarikat yurtları ve özel yurtlar kamulaştırılmalıdır.
12. Tüm kadro ve kademelerdeki bilim ve eğitim emekçilerinin güvencesiz çalışma koşulları ortadan kaldırılmalı, niceliğe odaklanmayan, niteliği ve toplumsal yararı gözeten bir ölçme-değerlendirme sistemiyle kalıcı kadrolar sağlanmalıdır. İş güvencesinin bulunmadığı bir ortamda, güç odaklarından bağımsız, özgür, bilimsel üretimin sağlanamayacağı unutulmamalıdır.
13. Devlet ve vakıf üniversitelerindeki tüm üniversite çalışanlarının ücret düzeyi eşit ve insanca yaşanabilir seviyede olmalıdır.
14. İntihal, parayla tez yazdırma, atıf çeteleri/ağları kurma, vb. akademik etik değerleri hiçe sayan uygulamalara sıkı bir denetimle son verilmelidir.
15. Üniversitelerde üretilen bilim, üniversite yerleşkeleri, doğaya ve canlılara zarar vermemeli, yerleşkeler erişilebilir olmalıdır.
16. Yükseköğretimin her kademesinde toplumsal cinsiyet eşitliği gözetilmeli, hiç kimseye dini, dili, ırkı, cinsiyeti ve cinsel yönelimi nedeniyle ayrımcılık uygulanmamalıdır.
17. Üniversitelerde ifade özgürlüğü, örgütlenme ve gösteri hakkı güvence altına alınmalı, yerleşkelerde polis ve özel güvenliğin bulunmasına son verilmelidir.
TİP BİLİM KURULU
Etiketler:
Bilim Kurulu
29 Ekim 2022 Parti Meclisi Toplantısı Değerlendirmesi
Yayınlanma: 2022-10-31 11:44:41
TİP Parti Meclisi, 29 Ekim Cumartesi günü toplanarak dünya, bölge ve Türkiye siyasetine, partinin durumuna ve görevlerine ilişkin kapsamlı değerlendirmelerde bulunmuştur.Parti Meclisi’nin aldığı kararları kamuoyuyla paylaşıyoruz.
1- Bartın’ın Amasra ilçesindeki TTK’ye ait maden ocağında meydana gelen ve 41 maden işçisinin hayatını kaybetmesine neden olan katliamda sorumluluğu olanların gerekli cezaları alması ve işçilerin güvenli koşullarda çalışması için mücadelemiz sürmektedir. Hayatını kaybeden ve yaralanan işçilerin aileleriyle dayanışma içinde olacak, katliamın unutturulmaması için var gücümüzle çalışacağız. Bölge örgütümüzün süregiden çalışmalarının yanı sıra, genel merkez yöneticilerimiz, milletvekillerimiz, Emek Bürosu ve Hukuk Bürosu temsilcilerimizden oluşan heyetimizin Amasra’ya ziyaretleri planlanmıştır. İktidarın katliam mağdurlarının tepkilerini susturmaya çalıştığını, mağduriyetlerin unutturulmak istendiğini görüyoruz. Hiçbir işçi kardeşimizi, hiçbir işçi ailesini yalnız bırakmayacağız.
2- TİP, TBMM’de başlayan bütçe görüşmelerinde emekçilerin çıkarlarını savunmakta kararlıdır. Vergilerimizin, kaynaklarımızın ve zenginliklerimizin Saray iktidarının yandaşlarına ve patronlara hangi yollarla peşkeş çekilmeye çalışıldığını teşhir edeceğiz. Ülke kaynaklarının halk yararına nasıl kullanılabileceğini, emekçiden yana bir bütçenin nasıl mümkün olabileceğini gösterecek çalışmalarımızı yurttaşlarımızla paylaşacağız.
3- Siyasetin en önemli gündem maddelerinden birini, yaklaşan genel seçimler oluşturmaktadır. TİP, cumhurbaşkanlığı seçimine ilişkin kamuoyuna son dönemde yapılan tartışmaları dikkatle takip etmektedir. Halkımız, on yıllar boyunca patronlardan yana, yobazlık üreten, ırkçı-milliyetçi sağ siyaset nedeniyle hep kaybetmiştir. Bugün de, muhalefet cephesini tuzağa düşürmek üzere, sağcılığın iktidara kaybettirecek formül gibi pazarlanmasını doğru bulmadığımızı bir kez daha ifade ediyoruz. Öte yandan, tek adam rejimini ortadan kaldırmayı taahhüt eden, emeğe, barışa, kardeşliğe, demokrasi ve özgürlüğe sırt dönmemiş bir program ve ortak aday ile Tayyip Erdoğan’ın ilk turda yenilebileceğine ilişkin politikamız ve bu yöndeki arayışlarımız devam etmektedir.
4- TİP Parti Meclisi, milletvekili seçimleri için hazırlıklarını ivmelendirme kararı almıştır. Bu çerçevede, TİP’in politikalarını ve gelecek hayalini milyonlarca yurttaşımıza aktaracak, adaylarımızın belirlenmesi sürecinde söz sahibi olacak, sandık güvenliği için görev alabilecek yüz bin kişilik TİP Seçim Gönüllüleri ağının oluşturulmasına karar verilmiştir. Tüm dostlarımızı, çalışma ilkeleri çok yakında açıklanacak TİP Seçim Gönüllüleri ağının öznesi olmaya davet ediyoruz. Partimiz ayrıca birçok kentte mahalle temsilcilerini belirlemekte, parti siyasetinin mahalle düzeyinde örgütlenmesi için yoğun bir faaliyet sürdürmektedir. Mahalle temsilcilerimizin bir araya geleceği toplantıların kasım ayında yapılması planlanmıştır.
5- Türkiye siyasetinde kurulmaya çalışılan yapay dengeleri bozmak üzere kurduğumuz Emek ve Özgürlük İttifakı’nın milyonlarca yurttaşımız için umut haline geldiğini görüyoruz. Emek ve özgürlükten yana halkçı politikaların gerek toplumsal mücadelede gerekse seçimlerde en güçlü seçenek haline gelmesi yol ve yöntemlerini üretmek üzere müttefiklerimizle birlikte çalışmaya devam edeceğiz. Emek ve Özgürlük İttifakı’nın daha fazla yurttaşımızı temsil eder hale gelmesi, içinde yer alan tek tek partilerin de güçlenmesi anlamına gelir. Aynı şekilde partilerimizin etkilerini artırması da ittifakımızı büyütecektir. TİP Parti Meclisi, ittifakın bu yaklaşımla hareket ederek, cumhuriyetin ikinci yüzyılına emeğin, özgürlüğün, eşitliğin, demokrasinin, barışın ve kardeşliğin damga vurmasını sağlayacak ana aktör haline geleceğine inanmaktadır.
Türkiye İşçi Partisi Parti Meclisi
29 Ekim 2022
International Bulletin of TIP / August-October ’22
Yayınlanma: 2022-10-30 16:17:00
Cumhuriyet Biziz, Cumhuriyet’ten Vazgeçmeyiz!
Yayınlanma: 2022-10-28 14:29:20
Kahrolsun Yobazların ve Patronların Saltanatı, Yaşasın Emeğin ve Özgürlüğün Cumhuriyeti!
Ülkemizin, halklarımızın, yurttaşlarımızın 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.
Türkiye Cumhuriyeti işgalin, ihanetin ve işbirlikçi kumpasların tam ortasında kuruldu. Çağdışı Osmanlı düzeni yozlaşarak çökerken, kendi bekasının peşine düşen saltanat ülkeyi emperyalist güçlere teslim ederken, işbirlikçi çıkar şebekeleri zenginliklerimizi talan edip memleketi peşkeş çekerken Anadolu’da başlayan direniş bir bağımsızlık kavgasına dönüştü.
Yoksul, yorgun, kimsesiz Anadolu halkları; ülkenin teslim olmayan yurtsever aydınları; öğrenciler, kadınlar, köylüler direniş saflarında bir araya gelerek işgale karşı zafer kazandılar ve bu topraklarda Cumhuriyet’in yeşereceği tohumları attılar. Aradan geçen 100 yılda emekçi ve yoksul halkımıza, kadınlara, gençlere, devrimcilere yaşatılan tüm kötülüklere ve tarihimize kazınan tüm utançlara rağmen, Cumhuriyet hala ülkemizin kıymeti olmayı sürdürüyor.
Türkiye’de Cumhuriyet, gerici Osmanlı düzenine ve emperyalist işgal girişimlerine karşı bir mücadeleyle özdeşleştiği ölçüde büyük bir ilerici atılım anlamına gelmiştir. Bu atılımı mümkün kılan halkın ve bu tarihsel sürece önderlik eden Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının Cumhuriyet’i inşası ülkemizin aydınlık günlere olan yürüyüşünün önemli adımlarından birisi olarak anılacaktır.
Fakat Türkiye’de Cumhuriyet’in 100 yıllık tarihi, aynı zamanda, kendi bünyesinde barındırdığı çelişkilerin ve tutarsızlıkların onu adım adım kemirmesinin ve sonunda yok etmesinin tarihidir. Cumhuriyet, ilk adımlarıyla birlikte halkın değil patronların egemenliğini tercih etmiş ve tam da bu nedenle kendi sonuna giden sürecin taşlarını döşemiştir. Daha Bağımsızlık Savaşı günlerinden başlayarak solun ve sosyalistlerin güçlenmesini engellemek için kör bir şiddete başvurulması, ülkemizdeki halkların ve toplulukların kimliklerinin inkarına dayanan asimilasyon politikalarında ısrar edilmesi, laikliğin ve kamuculuğun birer günah gibi lanetlenmesi ve ABD emperyalizmi ile Batı kapitalizminin çıkarlarına tabi olunması, nihayetinde Türkiye’yi on yıllardır yöneten sağcı/dinci iktidarlara devletin teslim edilmesi neticesinde bugün Cumhuriyet’in tüm değerlerinin birer birer yok edildiği bir ülkeyle karşı karşıyayız.
Bugün Türkiye’de laiklikten, yurttaş haklarından, ifade özgürlüğünden, kamu hizmetlerinden, çağdaş eğitimden, özgür kültürden söz edemiyorsak bunun nedeni açıktır: Türkiye’de Cumhuriyet bile isteye, sistematik biçimde aşındırılmış, zayıflatılmış ve 20 yıllık AKP iktidarıyla tamamen yok edilmiştir. Türkiye, 100 yılın ardından Saraylılara, saltanat ve hilafet sevdalılarına teslim edilmiştir.
Ancak Türkiye’de Cumhuriyet’i devletten tasfiye etmek mümkün olsa da yurttaşların kolektif bilincinden ve ortak duyusundan silmek mümkün olmamıştır. Bugün Cumhuriyet fikri ve mücadelesi, tam da ait olduğu yerde, yani ülkemizin emekçilerinin, gençlerinin, kadınlarının ellerinde yükselmektedir.
Bu mücadelenin başarılı olacağından, halkımızın layık olduğu ve umutla aradığı eşitliğin ve özgürlüğün Cumhuriyet’ine kavuşacağından en ufak kuşkumuz yok.
Türkiye İşçi Partisi olarak, ülkemizi Saraylıların, saltanat ve hilafet meraklılarının saldırısından kurtarmak için var gücümüzle mücadele edeceğimizi, 100 yıl önce halkın alın teriyle kazandığımız Cumhuriyet’i patron sınıfının çıkarları uğruna emperyalizme peşkeş çeken işbirlikçilerle hesaplaşacağımızı, ikinci yüzyılda emekle, özgürlükle, laiklikle, adaletle, kardeşlikle örülü bir Cumhuriyet’i var edeceğimizi ilan ediyoruz.
Bir kez kazandık, yine kazanırız.
Cumhuriyet biziz, Cumhuriyet’ten vazgeçmeyiz.
Türkiye İşçi Partisi
Erkan Baş’tan Bartın Maden Katliamı Hk. Soru Önergesi
Yayınlanma: 2022-10-17 12:52:17
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Aşağıda sorularımın Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat OKTAY, İçişleri Bakanı Süleyman SOYLU, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat BİLGİN ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih DÖNMEZ tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını saygılarımla arz ederim. 17.10.2022
Erkan BAŞ İstanbul Milletvekili / Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı
Bartın ilinin Amasra ilçesinde bulunan Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) Amasra Müessese Müdürlüğü'ne bağlı maden ocağında 14 Ekim Cuma günü saat 18.15 sıralarında eksi 300 kotunda meydana gelen grizu patlaması sonucunda; paylama sırasında mesaide olan 110 işçiden 58’i kendi imkanlarıyla kurtulabilirken 41 işçi hayatını kaybetmiştir. Yaralı işçilerden 5'inin durumunun ise ağır olduğu bilinmektedir.
1. Sayıştay’ın 2018 ve 2019 TTK Denetleme Raporları’nda patlamanın gerçekleştiği maden işletmesinde olması gerekenden çok daha az vasıflı işçi istihdam edildiği, bu durumun üretimi ve iş güvenliğini etkilediği “Ocaktaki üretimin, su tahliyesinin, hayati önem arz eden havalandırmanın devamlılığı, merkezi gaz izleme servisi tarafından 24 saat takip edilmesi gereken tehlikeli gazların ölçülmesi için sürekli değişen şartlara göre gerekli sistemlerin kurulması, bu sistemlerin arıza ve bakım çalışmalarının eksiksiz ve zamanında yapılabilmesi, bu durumun gerek işçi sağlığı ve iş güvenliği gerekse üretimin sürekliliği açısından olumsuz sonuçlara sebep olmaması için Müessesenin, hazırlık, tamir tarama, bakım onarım, elektro-mekanik vb. işçi noksanlıkları bir an önce giderilmelidir” ifadleriyle belirtilmektedir. Bu konuda ilgili birimler hangi tedbirleri almışlardır? Dikkat çekilen nitelikli personel eksikliği giderilmiş midir?
2. 41 maden işçisinin hayatını kaybetmesine neden olan kazada yukarıda belirtilen hayati sistemlerdeki aksamaların rolü var mıdır? Burada belirtilen sorunlarla ilgili olarak Çalışma Bakanlığı müfettişlerinin gerçekleştirdikleri iş teftişleri olmuş mudur? Bu teftişlerde ulaşılan sonuçlar nelerdir? Sayıştay raporunda dikkat çekilen hususlar iş müfettişlerinin teftişlerinde de gözlenmiş midir? Gözlendi ise bahsi geçen hususlara dair yapılan işlemler nelerdir?
3. Sayıştay’ın 2019 ve 2020 yıllarında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı İş Teftiş Kurulu Başkanlığı müfettişlerinin müesseseye gelmedikleri, denetim, teftiş yapmadıkları yönünde tespiti vardır. Aynı rapora göre yalnızca 2020 yılı içinde 164 iş kazasının meydana geldiği bir işletmede birkaç yıl boyunca teftiş yapılmamış olmasının gerekçesi nedir? Eğer teftişler yapıldıysa elde edilen bulgular nelerdir ve söz konusu bulgularla ilgili ne tür işlemler yapılmıştır?
4. O zamanki ismiyle Aile Sosyal Politikalar ve Çalışma Bakanlığı’nın madenlerde yaptığı teftişlere dair 2018 yılı genel değerlendirme raporunda; “Yeraltı maden işyerlerinde merkezi izleme sisteminin olmaması/çalışmaması, ikinci bağlantı yolunun bulunmaması gibi konular oluşturmaktadır. Bu durum maden işletmelerinin büyük bir kısmının üretim faaliyetlerinin de düzenli olmasını sağlayacak temel güvenlik tedbirlerini almadıklarını, bu eksikliklerini teftiş sırasında tamamlamaya çalıştıklarını göstermektedir. Özellikle yeraltı madenciliğinin ilkel metotlarla yapıldığı işyerlerinde tekrarlanan iş sağlığı ve güvenliği ihmallerinin iş kazası sayısını artırması muhtemeldir” ifadeleri yer almaktadır.Yaşanan kazada bu raporda bahsi geçen merkezi izleme sistemlerinin olmaması/çalışmaması sorunu ne kadar etkili olmuştur? İşletmeye ait ocaklardaki izlem sistemlerinin kazadan önceki performansları hakkında bilgiler kamuoyuyla şeffaf biçimde paylaşılacak mıdır?
5. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın katıldığı yaşamını yitiren madencilerden birinin cenaze töreni sırasında kardeşini kaybeden ablanın kardeşinin "Burada gaz kaçağı var, bizi yakında patlatacaklar' dediğini aktarmış ve "Nasıl ihmal oldu?” sorusunu yöneltmiştir. Benzer ifadeler hayatını kaybeden başka madenci yakınlarınca da gündeme getirilmiştir. Madencilerin son günlerde dile getirdikleri bu tür kaygılar kazadan önce ve/veya sonra soruşturulmuş mudur? Madenci yakınlarının bu ifadeleri ve gündeme getirdikleri sorulara yanıtınız nedir?
6. Türkiye Taşkömürü Kurumu Genel Müdürü Kazım Eroğlu'nun 2013'te Kozlu'da 8 işçinin yaşamını yitirdiği maden kazası davasında sanık olmuş ve ceza almıştır. O sırada TTK Kozlu Müessese Müdürü olan Kazım Eroğlu ile Yardımcısı Nurettin Yılmaz tali kusurlu sayılarak TCK 85/2 maddeye göre haklarında 4’er yıl hapis cezası verilmiştir. TCK madde 62’ye göre 1/6 indirim yapılarak haklarında 3’er yıl 4’er ay hapis cezasıyla mahkumiyet verilmiş, tedbir uygulanarak para cezasına çevrilmiştir. Sicilinde, daha önce de ciddi bir maden kazasından dolayı cezası bulunan bir bürokratın terfi ettirilmesinin nedeni nedir?
7. Türkiye ILO verilerine göre; Avrupa ülkeleri ve ABD'nin çok çok üzerinde maden kazası oranlarına sahiptir. Yakın zamanda toplumun hafızasında hala canlı biçimde yerini koruyan, 301 madencinin yaşamını yitirdiği Soma Katliamı yaşanmıştır. Bu veriler ışığında Enerji Bakanlığı'nın ve Çalışma Bakanlığı'nın ilgili birimleri başta olmak üzere konuyla ilgili kamu kuruluşlarının, bürokratların ve bizzat bakanların katıldığı, madenlerdeki iş kazalarını önlemeye ilişkin, özel bir plan, bir yol haritası var mıdır? Uzmanların, sendikaların, akademinin, odaların ve yetkililerin katılımıyla uygulanabilir bir strateji ve acil eylem planı oluşturulmuş mudur? Başka ülkelerdeki kaza oranlarıyla bizdeki arasındaki aşırı orantısızlığın nedenleri üzerine araştırma yapılmış mıdır? Yapıldı ise varılan sonuçlar nelerdir? Kaza oranlarının görece düşük seyrettiği ülke deneyimlerinden yararlanmak için yapılan girişimler nelerdir?
8. Amasra'daki patlamanın ilk saatlerinde AFAD, tıpkı 2014 yılında Soma’daki maden kazasında olduğu gibi “trafo patlaması” açıklamasında bulunmuştur. AFAD’ın “trafo patlaması” açıklamalarının kaynağı ve gerekçesi nedir? Bu tür dezenformasyon yaratan, açıklamaların sorumluları hakkında işlem yapılmakta mıdır?
9. Kazanın yaşandığı maden sahasını 5 Ekim 2022 tarihinde Sayıştay Başkanlığı Enerji Grup Başkanı İbrahim Özkarcı’nın uzman denetçiler eşliğinde ziyaret etmesinin amacı nedir? TTK Genel Müdürü ile tam da kazanın meydana geldiği -300/-350 kotları arasında niçin incelemelerde bulunulmuştur? Bir ihbar mı yapılmıştır? Neden böyle bir incelemeye ihtiyaç duyulmuştur? Bu rutin bir uygulama mıdır?
10. Kazadan 24 gün önce, 20 Eylül 2022 tarihinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez’in de tam da bu işletmeyi ziyaret etmiş olmadı tesadüf müdür? Art arda gerçekleşen bu üst düzey ziyaretlerin özel bir nedeni var mıdır? TTK'nın kaza sonrası yaptığı açıklamada bu ziyaretlerden "nezaket ziyareti" olarak söz edilmektedir. İlgili bakan ve Sayıştay uzman denetçileri bu ziyaretlerde gerekli teftişlerin yapılıp yapılmadığını sorgulamışlar mıdır? Maden gibi en tehlikeli bir işkolunda salt nezaket ziyareti yapmak, işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında bilgi alış verişinde bulunmamak kabul edilebilir bir davranış mıdır?
11. Son yıllarda madenlerin özelleştirilmesi, rödovans sistemi ile çalıştırılması, az sayıda ve güvencesiz çalışanla çok üretim yapmaya dayalı iş yoğunlaştırılması uygulamaları gibi yapısal sorunlar yaratan politikaların sık yaşanan ölümlü kazaların ortaya çıkmasındaki rolü sorgulanmış mıdır? Bu politikalar gözden geçirilecek midir? Sayın Çalışma Bakanı Vedat Bilgin'in de altında imzası olan, üniversitelerin Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü akademisyenlerinin 2014'te Soma Maden Kazası sonrası yayınladıkları bir deklarasyonda şu ifadeler yer almaktadır:"Güvencesiz, sendikasız çalıştırma biçimlerinde ve alt işveren uygulamalarında son yıllarda yaşanan hızlı artış, işçi ölümlerinin artmasının önemli nedenleri arasındadır. Özellikle devletin maden işletmelerini özelleştirmesinin ardından madenlerde yaşanan iş kazalarında gözlenen artış, “çok tehlikeli” sınıfta yer alan maden işkolunda taşeronlaşmanın yaygınlaşması, iş sağlığı ve güvenliği önlemlerinin alındığı çalışma ortamlarının sağlanmaması büyük iş kazalarına ve çok sayıda işçinin hayatına mal olmaktadır." Çalışma Bakanı Vedat Bilgin'in de dahil olduğu alanındaki en seçkin akademisyenlerin dile getirdikleri bu sorunun aşılması için ne tür politika değişikliklerine gidilmesi öngörülmektedir. Madencilerin kaderlerinin ölmek olduğunu söylemek Anayasa'nın devlete yüklediği sorumluklarla bağdaşır mı? Anayasa'nın 5. maddesi devlete "kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak" görevini yüklediğine göre maden kazalarını önlemek en başta Cumhurbaşkanının ve hükümetin asli görevi değil midir?
Kaza Değil Katliam!
Yayınlanma: 2022-10-15 14:34:04
Emek ve Özgürlük İttifakı’nın dün Bartın Amasra’da yaşanan işçi katliamına ilişkin açıklaması:
Türkiye dün saat 18.00 sularında tarihinin büyük işçi katliamlarından birine daha tanıklık etmiştir.
Bartın’ın Amasra ilçesinde bulunan bir maden ocağında meydana gelen grizu patlamasında şu ana kadar 42 işçi kardeşimiz yaşamını yitirmiş, çok sayıda işçinin tedavisine ise hastanede devam edilmektedir. Maden ocağındaki 14 işçiye ise hala ulaşılamamıştır. Maden ocağında yaşamını yitiren işçilerin yakınlarına başsağlığı diliyor, yaralılara acil şifa dileklerimizi iletiyoruz. Maden ocağında mahsur kalan 14 işçinin ise sağ salim kurtarılmasını temenni ediyoruz.
Kaza Değil Katliam
AKP-MHP iktidarının yarattığı rant rejimi, maden ocaklarındaki katliamların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. AKP-MHP iktidarı kâr hırsı uğruna madenlerde yeterli önlemleri almamakta ve işçi sağlığını sermaye biriktirme uğruna feda etmektedir. Yandaş sermayeye rant dağıtmak için işçiler göz göre göre ölüme sürüklenmektedir. Emrindeki kamu bürokrasisiyle denetimsizliği kasti olarak hayata geçiren AKP-MHP ittifakı işçi katliamlarının başrolündedir. Bu kapsamda, Türkiye’de işçi katliamlarının sorumlusu, AKP-MHP iktidarı ve kurduğu rant düzenidir. Bu rant düzeni siyaset, bürokrasi ve sermayenin bileşenleri olduğu kartel ortaklığının sonucudur. Bu ortaklığın bir ayağını AKP-MHP ittifakı, diğer ayaklarını ise sermaye ve yasal denetim görevini yapmayan bürokrasi oluşturmaktadır.
Amasra’da işçi katliamının yaşandığı madenle ilgili çok sayıda tehlike ve ihmal iddiası olmasına rağmen adım atmayan AKP ve emrindeki bürokrasiyle bu madenlerden çıkar sağlayan sermaye çevreleri kartel ortaklığının asli unsurlarıdır. Türkiye emekçi sınıfları ve halkları, yaşanan maden faciası ile birlikte tüm dikkatlerini Amasra’ya çevirmiş ve işçiler için kaygılanırken AKP-MHP iktidarı ise gerçekleri arayan kişiler hakkında yasal soruşturma açmakla meşgul olmaktadır.
Sermaye düzeni ortaklığına yönelen her bir eleştiri, iktidarın emrindeki kolluk ve yargı organlarının hedefi haline getirilmektedir. İşçi katliamlarının baş sorumlusu olan AKP-MHP iktidarı yargı sopasıyla gerçeklerin üstünü örtmek ve toplumu sessizliğe gömmek istese bile hakikatler açığa çıkmaya ve bizler tarafından dillendirilmeye devam edecektir.
Bizler, maden ocaklarında ortaya çıkan denetimsizlik, dizginlenmeyen kar hırsı ve işçi sağlığı ile iş güvenliği hususlarındaki keyfiyet sonucunda ortaya çıkan Amasra’daki işçi katliamıyla ilgili bir kez daha Türkiye işçi sınıfına ve halklarımıza baş sağlığı diliyor, her zaman işçilerin, emekçilerin yanında olmaya devam edeceğimizin sözünü yineliyoruz.
Bu katliam düzeniyle hesaplaşacak, insanca ve onurlu bir yaşamın garantisi olan emeğin ve özgürlüklerin ülkesini kuracağız.
Emek ve Özgürlük İttifakı15 Ekim 2022
İş Kazası Değil Cinayet, Facia Değil Katliam!
Yayınlanma: 2022-10-14 22:20:23
Bartın Amasra TTK Maden Ocağında şu ana kadar gelen haberlere göre en az 22 işçi kardeşimizi yitirdik, 8 kardeşimiz yoğun bakımda, 17 işçi ise yaralı olarak tedavi görmekte. Hayatını kaybeden işçi kardeşlerimizin ailelerine baş sağlığı ve sabır, yaralı emekçilere acil şifa diliyoruz.
Acımız da öfkemiz de büyük. Amasra’da meydana gelen patlama için iş kazası veya facia diyenler, bu olayı siyasallaştırmayın diyenler Türkiye işçi sınıfının düşmanlarıdır.Katliam, ortamda artan metan gazının, hava ile birleşmesi sonucu meydana gelen grizu patlamasından kaynaklanmıştır.
Sayıştay 2019 yılına ait raporunda katliamın gelmekte olduğunu tespit etmiştir. Raporda, “üretim derinliğinin -300 metreye ulaşmasının, ani gaz degajı ve grizu patlamasını getirebileceği, çalışılan damarlarda gaz içeriğinin yüksek olmasının riski artırdığı” belirtilmiştir. Madende çalışan işçilerin, uzun süredir, söz konusu risklerden endişe ettiklerini ancak geçim derdi nedeniyle korkarak madene girmek zorunda kaldıklarını öğrenmiş bulunuyoruz.
Sayıştay raporunu dikkate almayan, emekçinin hayatını hiçe sayan sorumlular hakkında derhal soruşturma başlatılmalıdır.
Bir numaralı sorumlu da, Sayıştay’a daha 5 ay önce “Açıklarımızı aramayın” diye talimat vermeye kalkan Recep Tayyip Erdoğan’dır.
Maden işçileri de, her gün onlarcası yaralanan, hastalanan ve ölen işçilerimiz de sahipsiz değildir.Çalışırken ölmemek için, yaşamak için bu rezil düzeni yıkmaktan başka çaremiz yok!
Alevilerin Kazanımlarına Darbe Niteliğinde Açılım!
Yayınlanma: 2022-10-10 20:27:01
Belediye başkanı olduğu dönemde aleviler için kutsal sayılan bir yere “ucube” diyen, Cemevleri için “cümbüş evi “ifadesini kullanan, Sivas katliamı sanıklarının avukatlarını partisinden milletvekili ve bakan yapan Erdoğan’ın; "Kültür ve Cemevleri Başkanlığı kurulacak", "Kültür ve Turizm Bakanlığımız bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı, cemevlerinin tamamının yönetimini yürütecek" ifadeleri iktidar medyası tarafından Alevilere ”müjde” olarak sunuldu.
Daha birkaç gün önce muhalefet tarafından gündeme taşınan başörtüsü konusunu, tarikatları daha fazla memnun edecek gerici uygulamalar için fırsata çevirmeye çalışan Erdoğan’ın niyeti Alevilerin sorunlarını çözmek olamaz! Demokratik reform adı altında Alevilere müjde diye sundukları pakete baktığımızda, söylenenin aksine, yeni anti demokratik saldırıları görüyoruz.Amaçları Alevileri aldatmak ve Cemevlerine el koymaktır. Bu topraklarda binlerce yıldır yaşayan Alevilerin sorunları fatura, imar ya da personel maaşlarına indirgenemez!
Aleviler eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşamak istiyor. Çocuklarını zorunlu din dersi dayatmasından kurtarmak istiyor. İnanç ve ibadethanelerinin tanınmasını istiyor. Alevileri cumhuriyetten, demokrasiden eşitlikten ve özgürlükten vazgeçiremeyecekler. Aleviler yüzlerce yıldır baskıya, sömürüye ve zulme karşı eşitlik ve özgürlük mücadelesinin saflarında duruyor. Mücadeleleri mücadelemizdir.
Yakında bu zalim iktidara hep birlikte son vereceğiz ve Cumhuriyetin ikinci yüzyılında eşit, özgür, laik bir ülkeyi hep birlikte kuracağız!
Yaşasın eşit yurttaşlık mücadelemiz!Yaşasın eşitlik ve özgürlük mücadelemiz!
We Stand Wıth The People Of Iran!
Yayınlanma: 2022-10-07 15:04:16
WE ARE EITHER ALL TOGETHER OR ALL ALONE!
YA HEMİ BA HEM, YA HEMİ TENHA!
The protests following the torture and murder of Mahsa Amini by regime officials in Iran have turned into a wave of revolts involving large sections of the society and spread to all cities in the country. The people of Iran demand their fundamental rights and freedoms, their right to dress freely in particular. Behind the extensiveness and strength of the protests is the impact of the perpetual injustice of the policies of the regime. Since 2017, the people of Iran have almost without interruption been raising their voice to object and protest against injustice, bigotry, and state violence.
The Mullah regime ties any difficulty that it faces to the embargo and the US, labels anyone demanding justice and freedom a spy, and imprisons or even executes them. The regime owes its survival to the support by a shrinking yet strong group of zealots and more significantly to a political system built on violence. In order to sustain this system, even the smallest act of organisation is prevented. The primary strategy of the regime is to leave the people unorganised.
Deriving its strength from collectivity and righteousness despite being deprived of the right to organise and of coordination, the people of Iran continue to be the nightmare of the regime. The country that the people, especially the women, in Iran long for and deserve will come through any day now.
The Workers’ Party of Turkey stands in solidarity with the people, especially the women, of Iran in their struggle for freedom and equality. There is not a single revolutionist in Turkey whose hearth does not ache with the pain caused by the death of Mahsa.
As the revolutionists in Iran sings: “Ya hemi ba hem, ya hemi tenha.” That is, “either each becomes one with the other, or all will be alone.”
Our liberation can only be achieved through unity, it can only be achieved by organising.
Long live the undying resistance of the women of Iran!
Long live the struggle for freedom and equality of the people of Iran!
Çete Dostu İktidarla da Hesaplaşacağız!
Yayınlanma: 2022-10-03 12:36:00
Müzisyen Onur Şener Ankara’da sahneye çıktığı bir mekânda kendisinden istenen parçayı söylemediği için program çıkışında saldırıya uğrayarak hayatını kaybetti.
Yakınlarına ve tüm sevenlerine baş sağlığı diliyor, sanat emekçileri başta olmak üzere kamuoyunu ses vermeye ve konunun takipçisi olmaya çağırıyoruz.
Sırtını iktidara dayayarak cezasız kalacağına duyduğu güvenle her şeyi yapabileceğine inananlarla da, güttüğü nefret siyasetiyle ülkeyi suç makinesi merkezine çeviren emek düşmanı, çete dostu iktidarla da hesaplaşacağız.
Türkiye İşçi Partisi Kültür Sanat Bürosu
Etiketler:
Kültür-Sanat Bürosu
İran Halkının Yanındayız!
Yayınlanma: 2022-09-29 10:46:00
YA HEP BİRLİKTEYİZ YA DA YALNIZ!
YA HEMİ BA HEM, YA HEMİ TENHA
İran’da Mahsa Amini’nin rejimin görevlileri tarafından işkence ile katledilmesinin ardından başlayan gösteriler toplumun çok geniş kesimlerini içine alan isyan dalgasına dönüşerek ülkenin tüm kentlerine yayıldı. İran halkı, başta kıyafet serbestisi olmak üzere temel hak ve özgürlüklerini istiyor. Gösterilerin bu kadar geniş ve güçlü olmasının gerisinde ise rejimin süreklilik taşıyan adaletsiz politikalarının etkisi var. İran halkı 2017’den bu yana neredeyse kesintisiz bir şekilde adaletsizliğe, gericiliğe, yolsuzluğa ve devlet şiddetine itirazını, isyanını dile getiriyor.
Molla Rejimi, karşısına her güçlük çıktığında bunu ambargoya ve ABD’ye bağlıyor, sosyal adalet ve özgürlük isteyenlere ise ajan damgası vurup zindanlara dolduruyor, hatta idam ediyor. Rejim ayakta kalmasını giderek daralan ama hala belli bir güce sahip gerici kesimlerin desteğine ve bundan daha da çok şiddet üzerine kurulu siyasal siteme borçlu. Bu düzenin devam edebilmesi için İran’da en ufak bir örgütlenmeye bile fırsat vermiyorlar. Rejimin ana stratejisi halkı örgütsüz bırakmak.
Örgütsüzlüğüne, eşgüdümden yoksunluğuna karşın haklılığından ve kitleselliğinden gelen güçle İran halkı rejimin kabusu olmaya devam ediyor ve edecek. Başta kadınlar olmak üzere İran halkının özlemini kurduğu ve hakettiği özgür ülkeye ulaşması dünden daha yakın.
Türkiye İşçi Partisi İranlı kadınların, İran halkının özgürlük ve eşitlik mücadelesinin yanındadır. Mahsa’nın ölümünün acısını yüreğinin en derinlerinde hissetmeyen tek bir Türkiyeli devrimci yoktur.
İranlı devrimcilerin şarkılarında söyledikleri gibi: “Ya hemi ba hem, ya hemi tenha”. Yani “ya herkes diğeriyle bir olacak ya da herkes yalnız”.
Kurtuluşumuz birlikten geçer, kurtuluşumuz örgütlülükle gelir.
Yaşasın İranlı kadınların yılmayan direnci!
Yaşasın İran halkının özgürlük ve eşitlik mücadelesi!
Emek ve Özgürlük İttifakı Yola Çıktı!
Yayınlanma: 2022-09-25 14:49:56
Emek ve Özgürlük İttifakı, dün Haliç Kongre Merkezi’nde düzenlenen görkemli Halk Buluşmasıyla yola çıktığını duyurdu. İşçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin yoğun katılımıyla düzenlenen Halk Buluşmasında ittifakı oluşturan siyasi parti ve kurumların temsilcileri konuşmalarını yaptılar.
Emek ve Özgürlük İttifakı deklarasyon metnini tüm emekçi kamuoyunun ilgisine sunarız.
EMEK VE ÖZGÜRLÜK İTTİFAKI PROGRAM ÇERÇEVESİ
Ekonomiden siyasete birçok alanda Cumhur İttifakı’nın yarattığı yıkımı durdurmak, tek adam yönetimini sonlandırmak, halkın çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek, demokratik hak ve özgürlükler temelinde bir değişim ve dönüşümün gerçekleşmesini sağlamak önümüzdeki dönemin acil görevidir.
Bu değişim ve dönüşümün yaşanabilmesi için emekten, barıştan, demokrasiden yana güçlerin ortak ve birleşik mücadeleyi güçlendirmesi ve kararlı bir şekilde sürdürmesi büyük önem taşıyor. Bu birlik ve mücadele, yeni dönemin belirleyici ve etkin bir gücü de olmak zorundadır. Halkın beklentisi ve talebi de bu yöndedir.
Verilecek ortak mücadele, takınılacak güçlü ve kararlı tutum, halkın acil ekonomik taleplerinin elde edilmesi ve demokratikleşme yolunda adımlar atılmasını sağlayacak bir yürüyüş olacaktır.
Bu yürüyüşün uğrak yerlerinden biri olan seçimler Türkiye için kritik bir anlam taşımaktadır.
Seçim sürecinde halkın gelecek umutlarını salt sandığa bağlamadan, ancak sandığın önemini de görmezden gelmeden emek ve demokrasi mücadelesini yükselterek, bu temelde halkı seçimlerden kazanımla çıkmaya motive etmek ve seçim güvenliği için bütün tedbirleri almak ihmal edilemez bir sorumluluktur.
İçinden geçtiğimiz bu olağanüstü süreçte ekonomik ve politik acil görevlerin gerçekleşmesi için hedeflediğimiz ittifak, sömürülen ve ezilen bütün halk kitlelerinin ittifakıdır. İşçilerin, emekçilerin, yoksulların, kadınların, gençlerin, doğa ve insan hakları savunucularının dayanışması ve ittifakıdır. Ortak, güçlü ve kararlı bir mücadele zeminidir.
İNSANCA ÇALIŞILACAK VE YAŞANACAK BİR EKONOMİK DÜZEN
Bu iktidarın program ve icraatları emperyalizmin, sermaye sınıfının, kendi yandaş şirket ve holdinglerin çıkarlarını önceleyen bir politik anlayışa ve uygulamalara dayanıyor. Yandaşları da palazlandıran bu haksız ve usulsüz ihale sistemi hukuken yeniden incelenmeyi gerektiriyor.
İzlenen sömürü ve baskı politikalarının işçi ve emekçilerde, yoksul çiftçi, köylü ve esnafta, ezilen halk kesimlerinde yarattığı ekonomik ve sosyal yoksunluk toplumun birinci derdi haline gelmiştir. Hayat pahalılığı, düşük ücretler, işsizlik, yoksulluk, geçinme, barınma vb. sorunların çözülmesi için somut adımların atılması ve işçilerin, emekçilerin, ezilen halk kitlelerinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi bugün herkes için ilk meseledir.
Bu gerçekten hareketle yaşanan ekonomik krizin ve çok yönlü toplumsal yıkımın ağır faturasını yerli ve yabancı sermayeye ödetecek, emekçilerin yaşadığı güvencesizliğe ve geleceksizliğe son verecek politikaların izlenmesi şarttır.
Bu kapsamda;
Zamların durdurulması, ücretlerin açlık ve yoksulluk sınırının üzerinde insanca yaşanacak bir düzeye çıkarılması, işten atmaların yasaklanması, istihdamın artırılması, temel tüketim maddelerinden alınan vergilerin kaldırılması, az kazanandan az çok kazanandan çok vergi alınması ve yoksulluğu ortadan kaldıracak bir ekonomik programın izlenmesi en büyük toplumsal ihtiyaçtır.
Bütçe kaynaklarının; saraylar, savaşlar, yandaşlar ve dış borçların ödenmesi için değil halkın ekonomik güvencesi ve doğrudan gelir destekleri için seferber edilmesi ilk adımlardır.
Halkın elektrik, doğalgaz, su, internet gibi temel ihtiyaçlarının bir ‘sosyal haklar programı’ kapsamında, aylık geliri yoksulluk sınırının altında olan herkese ücretsiz sağlanması, KYK borçlarının tamamen silinmesi, Emeklilikte Yaşa Takılanların (EYT) ve öğretmenler başta olmak üzere kamuda ataması yapılmayan tüm meslek gruplarının sorunlarının çözülmesi acil ihtiyaçtır.
Emeklilerin yaşam koşullarının iyileştirilmesi, yoksul çiftçilerin borçlarının silinmesi, mağduriyetleri olağanüstü artan esnafın desteklenmesi ilk yapılması gerekenler arasındadır.
Özellikle enerji ve ulaşım hatlarında ve sağlık ve eğitim alanlarında nitelikli, parasız ve kamusal hizmetlerin verilebilmesi için işçilerin, emekçilerin denetimini içeren acil kamulaştırma adımlarının atılması gereklidir.
Kadın yoksulluğuna son verecek, ekonomik yaşamın her alanında eşit ve etkin olmasını sağlayacak politikalar şarttır.
18 yaş ve altı çocuk emeğinin ücretli emek olarak kullanılması yasak olmalıdır.
“Geri Kabul Anlaşması” iptal edilmelidir. Dönmek isteyen sığınmacılar için bölgede barış ortamı sağlanmalı, birlikte yaşamı talep eden sığınmacılara mülteci statüsü verilmeli ve birlikte yaşamın koşulları inşa edilmelidir.
HALKIN EGEMENLİĞİNE DAYANAN BİR DEMOKRASİ
Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında kurulan tek adam yönetimi, demokratik hak ve özgürlükleri kullanılamaz hale getirmiş; keyfiliği, zorbalığı, hukuksuzluğu ve adaletsizliği kurumsallaştırmış; bu ülkenin ve halkların yaşadığı sömürüyü, baskıyı ve çözümsüzlüğü derinleştirilmiş ve faşizan uygulamaları gündelik politikanın parçası haline getirmiştir.
Dolayısıyla tek adam sistemini ayakta tutan ve besleyen tüm kurum, mekanizma ve bağımlılık ilişkilerini değiştirmek öncelikli amaçlarımızdandır. Seçim barajının kaldırılması, demokratik hakların ve siyasal özgürlüklerin en geniş şekilde kullanılmasının garanti altına alınması, demokratik, tarafsız ve bağımsız bir yargı sisteminin kurulması acil bir ihtiyaçtır.
Hedefimiz demokratik, özgürlükçü ve eşitlikçi ilkeler temelinde halkın gerçek egemenliğine dayanan bir demokrasinin inşasını sağlamaktır.
Bu kapsamda;
Yerinden ve yerelden demokratik yönetim için yerel yönetimlere merkezden kimi alanlarda yetki ve kaynak devrine bağlı, halkın güçlü katılım mekanizmalarının oluşması, yönetimin halkın oyuyla gelmiş kişilere ve yerel halk meclislerine devredilmesi, kayyum rejimine son verilmesi,
Bütün işçi ve emekçilerin sınırsız sendikal örgütlenme, her türlü (hak, dayanışma, siyasal ve genel) grev ve toplu sözleşme hakkının güvence altına alınması, günlük çalışma süresinin 7 saat olması ve lokavtın yasaklanması,
Demokrasiyi, eşit yurttaşlık taleplerini ve inanan inanmayan herkes için düşünce, inanç ve vicdan özgürlüğünü kapsayan bir laikliğin inşa edilmesi, Alevilerin eşit yurttaşlık hakkının güvence altına alınması,
Farklı kültürlere, kimliklere, inançlara ve yaşam tarzlarına saygıya dayalı eşit yurttaşlık hakkının temel bir ilke olarak benimsenmesi,
Kanun Hükmünde Kararnamelerle yaratılan hak gasplarının giderilmesi, kamuda işe alımda ve atamalarda her tür ayrımcılığa son verilmesi, halk egemenliğine dayanan demokratik bir düzen için atılması gereken acil adımlardır.
Yurtta, bölgede ve dünyada barıştan yana, uzun vadeli halklar arası işbirliğine yönelik politikalar acil ihtiyaçtır. Bunun için emperyalist güçlerin ve işbirlikçilerinin çıkarları değil halkların ihtiyaçları esas alınmalıdır. Komşularımız başta olmak üzere diğer ülkelerle savaş ve çatışmaya, askeri güç gösterisine dayalı yayılmacı politikaları terk etmek; eşit haklara dayalı ilkeli ve barışçıl bir dış politika yürütmek gerçek anlamda bir halk egemenliği için zorunludur.
KÜRT SORUNUNDA BARIŞÇIL VE DEMOKRATİK ÇÖZÜM
Türkiye’nin çözmesi gereken en köklü sorunlardan biri de Kürt sorunudur. Demokratik çözüm ve barış için ülkedeki bütün toplumsal kesimlerin yaklaşımlarını ve kaygılarını dikkate alan yapıcı bir politika, olması gerekendir.
Demokratikleşme ile doğrudan bağlantılı ve iç içe geçmiş olan Kürt sorununun çözümü için inkâr ve bastırma siyaseti yerine demokratik ve barışçı bir çözüm için adım atılması gereklidir. Savaş politikaları, silah ve çatışma yöntemleri yerine, diyalog ve müzakere seçeneklerinin kendini tarihsel olarak dayattığı ve güncel olduğu aşikârdır.
Diyalog ve çözüm zeminini kurmak ve güçlendirmek ve demokratik müzakere yöntemleriyle tüm toplum için geleceğin kazanılmasına önayak olmak; bu çerçevede, başta anadili hakkı olmak üzere tüm evrensel kimlik haklarının tanınması için gerekli düzenlemelerin yapılması büyük önem taşımaktadır.
KADINLAR İÇİN ADALET, EŞİTLİK VE ÖZGÜRLÜK
Kadınların toplumsal yaşamın bütün alanlarında eşit ve özgür olması için her türlü güvencenin sağlanması zorunludur. Erkek egemen zihniyetten ve uygulamalardan kaynaklanan kadınlara yönelik sistematik erkek şiddetiyle ve kadın cinayetleriyle çok kapsamlı bir mücadele şarttır.
İstanbul Sözleşmesi’nin yeniden geçerli hale getirilmesi ve uygulanması, kadınlar ve LGBTİ+’lar için toplumsal cinsiyet eşitliği önündeki siyasal, idari, ekonomik ve kültürel tüm engellerin kaldırılması ilk acil adımlardır.
GENÇLER, ENGELLİLER VE DEZAVANTAJLI GRUPLAR İÇİN EŞİTLİK VE ÖZGÜRLÜK
Gençlerin yaşam tercihlerine saygı duyan bir yaklaşımla, kendilerini serbestçe ifade edebilmeleri ve özgürce yaşayabilmeleri için başta eğitim ve kültür olmak üzere ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda bütün engeller kaldırılmalıdır.
Eğitim her kademede parasız, bilimsel, anadilinde ve demokratik olmalıdır. Gençlerin ekonomik olarak desteklenmeleri, her alanda daha fazla yönetime katılmaları, yaratıcı ve ilerletici fikirlerin toplumda daha belirleyici hale gelmesine yol açacaktır.
Çocuklar toplumun kendine ait hakları olan özneleridir. Bunu böyle kabul edip, maruz kaldıkları bütün ayrımcılıkla mücadele etmeliyiz.
Ülkemizde 10 milyonu aşkın engelli yaşıyor. Engellilik salt bedene indirgenen bir tıbbi yaklaşımla ele alınamaz. Toplumda her anlamda farkındalık yaratmak, engellilerin kamu hizmetlerinden eşit yurttaşlar olarak yararlanması için her çeşit düzenlemenin kamu tarafından yapılması hayati önemdedir.
DOĞANIN, ÇEVRENİN VE KÜLTÜREL VARLIKLARIN KORUNMASI
Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı keser. Neoliberal politikaların ülkede derinleşmesini sağlayan iktidar, bütün doğal varlıkları sermayeye peşkeş çekiyor. İklim krizine karşı acil durum ilanı, kar ve rant uğruna çılgınca doğa ve çevre tahribatına yol açan; ormanları, tarım alanlarını, akarsuları tahrip eden ve ekolojik dengeyi bozan, doğaya karşı işlenen suçların odağı olan tüm projeler durdurulmalıdır.
Enerji, ulaşım, kentleşme ve tarım başta olmak üzere tüm politikalarda doğanın korunması odaklı yaklaşım hem acil hem de zorunludur. Her canlının sağlıklı bir ekosistem içinde yaşam hakkı etkin yasalarla koruma altına alınmalıdır.
Tarihi ve kültürel varlıkların yağmasına son verilmelidir.
ÇAĞRIMIZ
Türkiye’nin aydınlık ve demokratik geleceğini düşünen tüm kurum, kuruluş ve partilere, tek tek yurttaşlaradır. Hep beraber sorumluluk alalım. Cumhuriyetin 2. yüzyılında yangın yerine çevrilen ülkeyi ortak talepler ve birlikte mücadele anlayışıyla özgür ve demokratik şekilde yeniden inşa edelim.
Türkiye halkları ayrımcılığa, nefret söylemine, kutuplaşmaya, Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı arasına sıkışmış bir egemen siyasete mahkûm değildir.
Emek, barış, özgürlük ve demokrasi değerleri temelinde halkın egemen olduğu bir toplumsal düzen kurabiliriz. Bunu başarmak ezilen ve sömürülen halk kitlelerinin değiştirici gücüyle mümkündür.
Herkesi bu anlayış ve çağrı doğrultusunda ortak ve birleşik mücadeleye davet ediyoruz!
Hep birlikte başaracağız…
EMEK VE ÖZGÜRLÜK İTTİFAKI
EHP-EMEP-HDP-SMF-TİP-TÖP
Laiklikten Vazgeçmeyeceğiz!
Yayınlanma: 2022-08-25 16:50:51
Türkiye’yi 20 yıldır yöneten Siyasal İslamcı Saray Rejimi, kaçınılmaz sona yaklaştığını anladıkça halka, sanatçılara, anayasal haklarımıza ve ülkemizin tarihsel kazanımlarına saldırılarını ağırlaştırıyor.
Sadece son haftalarda art arda gelen festival yasakları, kendini bilmez imamların küfür ve hakaretleri, Boğaziçi Mezunları Lokali’nin ‘içki içildiği’ gerekçesiyle mühürlenmesi gibi örnekler Saray iktidarının laiklik düşmanlığının kanıtları olarak görülmeli. Bu saldırıların son örneği gerici çevrelerin hedefi haline gelmiş olan şarkıcı Gülşen’in gözaltına alınmasıdır.
Ülkemizin kuruluşuna harç olmuş laiklik ilkesinin ve yurttaşlık haklarının Siyasal İslamcı iktidar ve gerici çevreler tarafından daha fazla aşındırılmasına karşı durmak, eşit ve özgür bir yaşamın güvencesi olan laiklik ilkesini yeniden hakim hale getirmek için mücadelemizi durmaksızın sürdüreceğiz.
Tüm yurttaşlarımızı laik bir ülke ve özgür sanat, özgür hayat için yürüttüğümüz bu mücadelede birlik olmaya davet ediyoruz.
Hutbelerle, fetvalarla, yasaklarla, yargıyla, linçle ülkemizi teslim alabileceğini sanan Saraylılar iyi bilsin. Mutlaka kazanacağız!
Laikliği de özgürlüğü de yaşatacağız!
Emek ve Özgürlük İttifakı Kuruluyor!
Yayınlanma: 2022-08-25 15:26:09
Basına ve kamuoyuna;
Emekçi Hareket Partisi (EHP), Emek Partisi (EMEP), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) temsilcilerinin TİP’in ev sahipliğinde İstanbul’da yaptığı toplantı başarıyla sonuçlanmıştır.
Kurumlarımızın girişimiyle, Eylül ayı sonunda kitlesel bir halk buluşması ve en geniş demokrasi güçleriyle birlikte Emek ve Özgürlük İttifakı’nın kuruluşunun ilan edilmesine karar verilmiştir.
Emekçi Hareket PartisiEmek PartisiHalkların Demokratik PartisiSosyalist Meclisler FederasyonuTürkiye İşçi PartisiToplumsal Özgürlük Partisi
Çağrımız Tüm Emekçilere: Hep Beraber Sorumluluk Alalım!
Yayınlanma: 2022-08-25 14:35:26
Basına ve kamuoyuna;
Emekçi Hareket Partisi (EHP), Emek Partisi (EMEP), Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Türkiye İşçi Partisi (TİP) ve Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) temsilcileri, TİP’in ev sahipliğinde İstanbul’da bir araya geldi. Toplantıya, EHP Sözcüsü Özge Akman ile Merkez Komite üyesi Hakan Öztürk; EMEP Genel Başkanı Ercüment Akdeniz ile Genel Başkan Yardımcısı Selma Gürkan; HDP Eş Genel Başkanları Pervin Buldan ile Mithat Sancar, Eş Başkan Yardımcıları Tuncer Bakırhan, MYK üyesi Sultan Özcan; SMF Sözcüsü Barış Kayaoğlu ile MYK üyeleri Mahir Gürz, Erdal Ataş; TİP Genel Başkanı Erkan Baş, TİP Sözcüsü Sera Kadıgil ve Genel Başkan Yardımcısı Doğan Ergün; TÖP Sözcüsü Perihan Koca, Sözcüler Kurulu üyesi Pelin Kahiloğulları ile TÖP MK üyesi Tamer Doğan katıldı.
Bu toplantıda siyasi gelişmelerle ilgi değerlendirmelerin yanı sıra, ittifakın isminin ve yol haritasının, hazırlanacak deklarasyonun kamuoyuna açıklanmasının yöntem ve tarihinin belirlenmesi gündeme alındı.
Toplantının sonuç metni aşağıdadır:
25 Ağustos’ta İstanbul’da, ülkemizin bugününde ve yarınında eşitlik, özgürlük, kardeşlik, barış ve demokrasi temelinde bir değişimi yaratacak birlikteliği vurgulamak, siyasal ve toplumsal iradeyi güçlendirmek, kararlı duruşumuzu, mücadelemizi, dayanışmayı ve umudu büyüten yürüyüşümüzü şekillendirmek üzere bir kez daha bir araya geldik.
Aylar süren emeklerimizin sonucunda;
Türkiye’nin tüm kentlerinde, sokaklarında ve meydanlarında, tarlalarında ve fabrikalarında, okullarında ve üniversitelerinde, her alanda mücadeleyi büyütmek;
Emekçilerin, işçilerin, kadınların, gençlerin, çiftçilerin ve üreticilerin taleplerini ve mücadelelerini ortaklaştırmak üzere sürdürdüğümüz ittifak çalışmasını tamamlama aşamasına geldik.
Yaşadığımız ve her gün daha da derinleşen ekonomik, sosyal ve siyasal kriz karşısında toplumsal adalet, eşitlik ve güçlü demokrasi temelinde değişim mücadelesini ortaklaştıracak bu ittifakın mücadele ilkelerini, siyasal program çerçevesini, seçimler öncesini ve sonrasını kapsayan yol haritasını Eylül ayında kamuoyuyla paylaşma kararına vardık.
Tarihsel sorumluluğumuzun farkındayız ve buna uygun davranma konusunda kararlıyız.
İttifakımız; AKP-MHP iktidarının halk düşmanı politikalarına direnen, bu düzenden ve iktidardan kurtulmak; sorumlulardan hesap sormak isteyen tüm kesimlerin, siyasal ve toplumsal muhalefet güçlerinin katılımı, katkısı ve desteğiyle büyüyecektir.
İttifakımız; bir yol arkadaşlığı, bir mücadele arkadaşlığı olacaktır.
İnsanca çalışılacak ve yaşanacak bir düzen için; halkın egemenliğine dayanan bir güçlü demokrasi için; Kürt sorununda barışçıl ve demokratik bir çözüm için; kadınlar, gençler ve dezavantajlı grupların eşitliği ve özgürlüğü için; doğanın ve kültürel varlıklarımızın korunması için hep birlikte mücadele edeceğiz.
Çağrımız tüm emekçilere, demokrasi, hak, hukuk, özgürlük, eşitlik mücadelesini yürüten bütün toplumsal hareketler, kurum, kuruluş ve yurttaşlaradır.
Hep beraber sorumluluk alalım. Yangın yerine çevrilen ülkeyi ortak talepler ve birlikte mücadele anlayışıyla özgür ve demokratik bir şekilde yeniden inşa edelim.
Emek, barış, özgürlük ve demokrasi değerleri temelinde, halkın egemen olduğu bir toplumsal ve siyasal düzeni kurmanın, ezilen ve sömürülen tüm toplum kesimlerinin gücüyle mümkün olduğunu biliyoruz.
Herkesi bu anlayış ve çağrı doğrultusunda ortak ve birlikte mücadeleye davet ediyoruz.
Tek adam iktidarına, sermayenin ve zulmün düzenine karşı hep birlikte başaracağız.
Emekçi Hareket PartisiEmek PartisiHalkların Demokratik PartisiSosyalist Meclisler FederasyonuTürkiye İşçi PartisiToplumsal Özgürlük Partisi
Şiddet Broşürü
Yayınlanma: 2022-08-20 11:54:00
ŞİDDET
Şiddet Nedir?
TEMEL TANIMLAR
Şiddet, kişinin kendine, başka bir kişiye veya bir gruba/topluluğa karşı, yaralama, ölüm, psikolojik zarar vermeyle, acı veya ızdırap çektirme ile sonuçlanan ya da sonuçlanma olasılığı yüksek olan eylemde bulunulmasıdır. Şiddet yalnızca fiili, bireysel güce dayalı eylem değildir. Kişi bireysel ya da temsil ettiği gruba dair olan çeşitli güç mekanizmalarından aldığı desteğe de dayanarak başka kişi/kişilere yönelik de kasıtlı olarak zarar verici davranışlarda bulunabilir.
Kadına Yönelik Şiddet Nedir?
Cinsiyeti nedeniyle özel alanda ya da kamusal alanda kadına uygulanan fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik zarar veren ya da verme ihtimali olan toplumsal cinsiyete dayalı her türlü tutum, davranış ve eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma olarak tanımlanmaktadır. Kadına yönelik şiddet bir insan hakkı ihlalidir ve ayrımcılıktır. Bu şiddetin ardında erkeklerin toplumun her alanında görülen egemenlikleri ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği yatar. Kadına şiddet uygulamanın nedeni: Güç göstermek, kadınları kontrol etmek ya da cezalandırmaktır. Şiddete maruz kalmak, fiziksel olarak gördüğü zarar dışında, kadınlarda travma sonrası stres bozukluğu tepkileri göstermeye neden olabilir. Ayrıca korku, çaresizlik ve güvensizlik içinde yaşamasına neden olur.
Kadına yönelik şiddet artık bir halk sağlığı sorunu ve dünya çapında önem taşıyan bir insan hakları ihlali olarak kabul edilmektedir. “Cinsiyet temelli şiddet” kavramı kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsizliğin vurgulanması açısından önemlidir. Toplumsal cinsiyet kadına ve erkeğe farklı roller biçmiştir. Erkekleri güç, iktidar, kontrol görevleriyle tanımlarken; kadınlara zayıf, itaatkâr, boyun eğen rolleri biçerek, kadını erkeğin karşısında ikincilleştirmiş; cinsiyet temelli şiddetin tetikleyiciliğini oluşturmuştur.
Şiddet türleri nelerdir?
a) Fiziksel Şiddet
Fiziksel şiddet, kadına yönelik şiddet türleri arasında en sık yaşanan şiddet türüdür. Daha çok bedene yöneliktir ve bedensel güce dayalıdır. Kontrol etmeyi, acı ve korku yaşatarak istekleri gerçekleştirmeyi hedefler. İtip-kakmak, tokat atmak, tekmelemek, yumruk atmak, saçını çekmek, boğazlamak, yakmak, bıçak çekmek, silahla yaralamak ve hatta cinayete kadar örneklendirilebilir. Fiziksel şiddetin kadınlar üzerindeki olumsuz etkileri; ölüm korkusu, acı hissetme korkusu, değersiz hissetme, öz saygısını yitirme ve korku olarak kendini göstermesidir.
b) Psikolojik Şiddet
Fiziksel şiddetin aksine psikolojik şiddet en zor tarif edilen şiddet türüdür. Bir davranışın psikolojik şiddet olup olmamasında temel belirleyen, karşısındakinde negatif etkilenme, korku yaratması ve süreklilik arz eden bir baskı unsuruna dönüşmesidir. Duygusal güç veya ihtiyaçlar, kadını kontrol etmek, denetlemek, küçük düşürmek, aşağılamak, cezalandırmak amacıyla şiddet aracı olarak kullanılıyorsa “psikolojik şiddet” söz konusudur. Duygusal ihtiyaçların karşılanmaması, isteklerini yaptırmak için küçük düşürücü, manipülatif, saldırgan davranışlarda bulunmak, duygu sömürüsü yapmak, suçlu hissettirmek, utandırmak, süreklilik arz edecek şekilde küserek ya da surat asarak yıldırmaya çalışmak, alay etmek, küfür ve hakaret etmek, beceri ve yeterliliği küçümsemek, ”kıskançlık” adı altında denetim altında tutmak, nasıl giyineceğine, kimlerle görüşeceğine karar vermek, çalışmasına ve kendisini geliştirmesine engel olmak, yalnızlaştırmak, sosyal ilişkilere müdahale, bedene dair olumsuz, rahatsız edici veya utandırıcı sözler söylemek, kadının bireysel ihtiyaçlarına onun adına karar vermek en bilinen psikolojik şiddet türlerindendir.
Mansplaining: Erkeklerin kendi uzmanlık alanlarında olsun ya da olmasın herhangi bir şeyi ondan daha iyi bildiğini ve anladığını gösterecek açıklamalar yapması yani erkeklerin kadınları susturmasıdır. Çocukluktan itibaren toplumsal cinsiyet rolleri sebebiyle öğretilen ‘‘Erkeğin sözü daha önemlidir’’ inancı mansplaining kavramının temelini oluşturur. Bu nedenle de mansplaining bir iletişim probleminden öte kadınların toplumsal ya da özel alanlarda güçsüzleştirilme girişimi olarak bir psikolojik şiddet türüdür.
c) Ekonomik Şiddet
Maddi güç ve üstünlük, bir şiddet aracı olarak kadını kontrol etmek, denetlemek, küçük düşürmek, aşağılamak, cezalandırmak amacıyla kullanılıyorsa “ekonomik şiddet” söz konusudur. En yaygın ekonomik şiddet biçimleri; kadının çalışmasına, meslek edinmesine, okulu ya da kursu bitirmesine veya işinde yükselmesine engel olmak, gelir ve birikimine el koymak, kadının gelirinin veya tasarruf hakkı bulunan herhangi bir maddi kaynağın nereye ve nasıl harcanacağına dair kararı elinde tutmak, parasız bırakmak, evin ekonomik ihtiyaçlarını karşılamama, borçlandırmadır.
d) Cinsel Şiddet
Onay almaksızın, onay inşa ederek (korkutarak, ısrar ederek, duygu sömürüsü yaparak, tehdit ederek) veya onay almanın söz konusu olmadığı durumlarda (yaş, zihinsel engellilik) kişi ya da kişilerin uyguladığı cinselliğe yönelik davranış, teşebbüs, tehdit içeren her türlü eylem; müdahaledir. Cinsel şiddet tamamen yabancı kişiler tarafından uygulanabildiği gibi aile üyeleri, yakın arkadaş ya da partner tarafından da uygulanabilir. Cinsel şiddetten söz edebilmemiz için olayın eyleme dökülmesi gerekli değildir, şiddet eylemi gerçekleştirmek üzere yarım kalmış, teşebbüse geçilmiş ya da tehdit boyutunda kalmış olabilir. Cinsel şiddet eylemine yönelik sözel ve fiziksel tehdit unsurları da cinsel şiddet kategorisinde değerlendirilir.
Cinsel Saldırı: Kişinin rızası dışında bedenine herhangi bir temasın (elleme, dokunma, sarılma, öpme vb.) kişinin beden dokunulmazlığını ihlal etmesi ile cinsel saldırı gerçekleşir. Cinsel amaçla yapılan istenmeyen herhangi bir temas cinsel saldırı kapsamına girer.
Cinsel Taciz: Kadının beden bütünlüğüne dokunmadan sözel, bedensel ve birtakım işaretler yoluyla yapılan, cinsel özgürlüğünü ihlal eden, rızasına dayanmayan cinsel içerikli her türlü söz ve davranışlardır. Fiili hayatta ve medya üzerinden yapılan rıza dışında atılan cinsel içerikli mesajlar, şakalar, fotoğraflar, cinsel organların teşhiri, cinsel amaçlı laf atmalar cinsel taciz sınıflamasına girmektedir.
Stealthing; Cinsel ilişki esnasında prezervatifi çıkarmak, prezervatif kullanmamak için ısrar etmek ya da ikna etmeye çalışmak, ilişki öncesinde ya da ilişki esnasında prezervatife zarar verme davranışında bulunup güvenli cinsel ilişkiyi riske atmak.
Cinsel İstismar: Uluslararası sözleşmelerde ve ulusal hukuk metinlerinde çocuk tanımı içerisine giren bireylerin bir yetişkin tarafından cinsel olarak sömürülmesine denir (18 yaşına kadar her birey çocuktur). Fiziki olarak dijital alanda, sosyal medya mecraları aracılığı ile gerçekleşebilir.
e) Dijital Şiddet
Siber zorbalık, siber taciz, cinsiyetçi dil, beden utandırma gibi çeşitleriyle bir psikolojik şiddet olan dijital şiddet de hayatımızın giderek artan bir parçası. Dijital şiddetin amacı, karşıdaki kişiyi utandırmak, aşağılamak, korkutmak, tehdit etmek ve susturmak olarak tanımlanabilir. Şiddete uğrayan kadınlar bu şiddet karşısında sıklıkla korku, endişe ve depresyon gibi duygular hisseder.
f) Israrlı Takip ( Stalking)
Fiziksel olarak ya da sanal yollarla takip etmek, özel alanlarına ve sınırlarına saldırarak kişinin güvenlik alanını daraltmak, izlemektir. Israrlı takip, kadına kendini güvensiz hissettirir. Israrlı takip, günümüzde çoğunlukla sosyal medya uygulamaları üzerinden gerçekleşiyor olsa da fiili olarak günlük yaşamımızda evi, işi, vakit geçirilen mekânları takip ile gerçekleşebilir.
g) Flört Şiddeti
Flört şiddeti, duygusal/romantik/cinsel bir beraberlik içerisinde ya da beraberlik bittikten sonra partnerlerden birinin diğerine ya da birbirlerine yönelik güç ve kontrol sağlamak için zarar verici davranış biçimlerine başvurmasına denir. İlişkide kıskançlık, sahiplenme girişimleri, partnerini sürekli kontrol etmek, rıza inşası yaparak onun bulunduğu alanlara dahil olmak, ilişki içinde bireysel sınırları, zamanları tanımamak, bu alanlara dair psikolojik yıldırma girişimleri, ilişki içindeki duygusal ve sözel şiddetin dışarıya açılmasına (dış kaynaklardan destek alınmasına) engel olmak flört şiddeti örneklerindendir. Flört şiddeti özellikle gençlik döneminde yaygındır ve flört şiddeti bu çerçevede daha genç yaşta “âşık” olunan kişi tarafından uygulandığında kadının sonraki ilişkilerinde de hem bilişsel hem duygusal zararlara yol açmaktadır.
h) Ev İçi Şiddet
Aynı hane içerisinde yaşayan üyelerden biri tarafından evdeki bir diğer üye ya da üyelerin yaşamının fiziksel ve/veya psikolojik bütünlüğünü ve bağımsızlığını tehlikeye sokan, kişiliğine ya da kişilik gelişimine ciddi boyutlarda zarar veren eylem ya da ihmal şeklinde tanımlanır.
Şiddet Döngüsü/Sarmalı Nedir?
Şiddet sonrası yaşamına devam edenler her zaman ilişkilere son verip güvenli alana geçemeyebilir. Şiddet kendi dinamikleri içinde bir döngü hâline girdiğinde sistematik şiddet söz konusu olur. Erkek; şiddet eylemlerinin ardından ilişkide kalmaya devam edebilmek, kadını ikna edebilmek için çeşitli sözel ve fiziksel davranışlarda bulunur. Bu davranışlar şiddet döngüsünün birer parçasıdır. Her defasında pişman olunur, sözler verilir, çeşitli hediyeler alınır, kısa bir zaman da olsa davranış değişikliği gösterilir. Ya da korku ve sindirme her defasında daha fazla artırılarak kadını döngüde kalmaya mecbur bırakır.
RIZA
Rıza Nedir?
Kişinin belirli bir davranışı özgür iradesi sonucunda gönüllü olarak sözlü veya bedensel ifade yoluyla onaylamasıdır. Rıza kavramı, cinsel davranışlar için oldukça önemlidir. Yaşanılan bir cinsel eylemde rıza gösterilmiş olsa dahi bu rıza; bir sonraki cinsel eylem ya da birliktelik için de rıza verildiği anlamına gelmez.Her cinsel eylem ya da birliktelik rıza gerektirir. Eylem içerisinde rıza beyanı geri çekilebilir, beyanın geri çekildiği andan itibaren rıza söz konusu değildir. Sessiz kalmak “Evet” demek değildir ve rıza anlamına gelmez. Tehdidin olduğu, baskı içeren koşullarda ya da fiil ehliyeti olmayanlarda (çocuklar, zihinsel engelliler vs.) rıza kavramından bahsedilemez.
“Hayır” demek rızanın olmadığına yeterli bir beyandır. Hayır’ı güçlendirmek için ek açıklama ya da fiziksel dirence gerek yoktur. Sözel olarak “Hayır” denemeyecek pek çok koşulu göz önünde bulundurarak açık rıza gösterilmeyen, “Evet olmayan” her davranış ve tutumu “Hayır” olarak değerlendirmek gerekir.
Geçersiz Rıza
Rıza, hukuk sisteminde cinsel suçların belirlenmesinde önemli bir yere sahiptir. Çocuklar ve zihinsel engellilerde rızanın varlığından söz edilemez.
Kişinin fiil ehliyetini geçici süre ile sınırlayan ve karar verme yetisini kısmi de olsa ortadan kaldıran durumlarda (alkol ve benzeri ürün tüketimi) verilen rızanın da geçersiz sayılması gerekir. Zira bu tip ürünlerin kullanımı ile kişi davranış ve kararlarının yaratacağı sonuçları idrak edebilme yetisini kısmi ya da tamamen yitirmiştir. Bu durumdan yararlanarak alınan rıza geçersizdir.
Rızanın İnşası Nedir?
Kişinin rıza göstermediği bir cinsel davranıştaki “Hayır” beyanını herhangi bir fiziksel zorlama içermeden “Evet”e çeviren yöntemlerin tamamıdır. Sürekli takip etmek, kişinin kendini suçlu hissetmesini sağlayarak baskı oluşturmak, durumu manipüle eden yalanlar söylemek, hediyelerle ikna etmeye çalışmak, geleceğine dönük güvence oluşturacak sözler vermek, “Hayır” beyanına karşılık başka birliktelikler yaşayacağının tehdidi bu yöntemler içinde en sık karşılaşılan örneklerdir. Rıza inşası; kişinin maruz kaldığı şiddeti, şiddetin üzerinden çok zaman geçtikten sonra fark etmesine yol açabilmekte ve bu fark ediş sonrası ciddi psikolojik sorunlar ortaya çıkabilmektedir.
“Hayır, hayır demektir.” Ne Anlama Gelir?
Toplumda var olan cinsiyetçi yaklaşımlar nedeniyle kadına biçilen “edilgen”, “itaatkâr” ve “onaylayan” kişi rolü ya da erkeğin kadından, kadına biçilen itaatkâr konumu almasını beklemesi nedeniyle kadınların “Hayır”ı yok sayılmakta ya da şiddetle karşılık bulmaktadır. Flört teklifine cevap vermeyen, flört aşamasından ilişki aşamasına geçmek istemeyen kadınların tehdit edildiği, şiddet gördüğü ya da öldürüldüğü bir ülkede yaşıyoruz. Bununla birlikte kadınlar, net bir şekilde hayır dedikleri hâlde "Beni reddedemez", "Naz yapıyor", "Cilve yapıyor", "Etraftan çekiniyor" gerekçeleriyle ısrarlı takibe, psikolojik ya da fiziksel şiddete maruz kalabiliyorlar. Bu nedenle kadını itaatkâr ve onaylayan bir konuma yerleştiren cinsiyetçi yaklaşımlar terk edilmelidir. Diğer taraftan, kadınların önemli bir kısmı toplumsal cinsiyet rollerinden dolayı “hayır”larını güçlü ve net bir biçimde dile getirememektedir.
En kısa biçimde, kadınlar “Hayır” diyorsa “Hayır”dır. Bu karar sorgulanamaz, altında başka nedenler aranamaz.
ÖZEL KAVRAMLAR
Mağdur Suçlayıcılık Nedir?
Mağduru suçlama, bir suçun mağdurlar kendilerine karşı işlenen suçlardan kısmen veya tamamen sorumlu tutulduğunda meydana gelen değersizleştirici bir eylemdir. Örtük ya da açıkça çeşitli gerekçeler göstererek kadının şiddeti hak ettiği beyan edilir. Mağdur suçlayıcılık yaşanılan şiddetin paylaşılmasını zorlaştırıcı bir etkiye sahiptir. Şiddet sonrası yaşamına devam etmeye çalışan kadınlar karşılaşacakları suçlayıcı, denetleyici söylemler sebebiyle şiddeti saklayabilirler. Ülkemizde kadına yönelik şiddete karşı verilen mücadelede aşılması gereken sorunlar arasında büyük yer kaplamaktadır. “O kıyafeti giymeseymiş, o saatte orada ne işi varmış, daha önce şiddete uğramış neden barışmış, evlenmeden aynı evde yaşıyorlarmış” gibi sonsuz sayıda üretebileceğimiz cümleler; toplum tarafından benimsenmekte, medya tarafından beslenmekte, yargı tarafından erkeğin cezasına iyi hâl indirimi olarak yansıtılmaktadır. Ayrıca mağdur suçlayıcılık şiddetin erkek üzerinden konuşulmasını engeller ve şiddetin önemsizleştirip unutturulmasına neden olur.
Şiddete Uğrayan Kadınlara Yönelik Psikolojik Destek
Destekleyici deneyim aktarımlarıYargılamadan dinlemek Mağdur suçlayıcılıktan uzak durmakDestekleyici mesajlar vermekSüreci değerlendirmeyi kolaylaştırmak (... olduğunda nasıl hissediyorsun?)Güvenlik planı yapmak (güvende hissetmediğim durumlar, güvendiğim ve yardım isteyebileceğim kişiler, partnerimleyken güvende hissetmediğim bir an olduğunda ona söyleyebileceklerim/yapabileceklerim, kendimi daha iyi ve güçlü hissetmek için yapabileceklerim)Zor zamanlarımızda yararlanabileceğimiz kaynaklar yaratmak (iç ve dış)Öz şefkatPsikolojik öz bakımDayanışma
“Kadın Beyanı Esastır” Ne Anlama Gelir?
“Kadın beyanı esastır.” ilkesicinsel suç/şiddet vakalarında delil yetersizliği olması durumunda, kadının beyanını esas alarak olay ile ilgili etkili bir kovuşturma yani etkin bir soruşturma ve araştırma yapılması ve hatta yargılama aşamasına gelindiği takdirde delil niteliği taşıyabilmesi anlamına gelmektedir.Yaygın olarak bilinenin aksine bu ilke, kadının tüm beyanları herhangi bir araştırma olmadan doğru kabul edilmesi anlamına gelmemektedir. Kadın beyanının esas alınması, öncelikle, ilgili beyanın kolluk ve adli birimlerce ciddiye alınması ve ilgili beyan doğruymuş gibi soruşturma yürütülerek delillerin toplanmasını sağlayan bir ilkedir. Maruz kaldığı cinsel saldırı sonrasında kadın, kendi beyanları dışında herhangi bir somut delil sunamamış olabilir. Kadın beyanı esastır ilkesi işte tam da bu noktada yaşanan olayın peşinen reddedilmesinin önüne geçer ve beyanların ciddiye alınarak soruşturma aşamasında araştırılmasını sağlar. Aynı zamanda soruşturma aşamasında herhangi bir başka delil bulunamamış olsa dahi kadının beyanının esas alınıp delil olarak kabul edilmesi ile dosyanın kovuşturma yani yargılama sürecine girmesini de sağlayan bir ilkedir.
“Kadın beyanı esastır” ilkesi ile beyanın kendisi, sürecin savcılık veya kolluk kuvvetleri tarafından çeşitli sebeplerle sona erdirilmesinin önüne çekilen bir engel hâline gelir. Kovuşturma aşamasında ise kadının beyanı tek başına bir delil niteliğindedir. Nitekim sadece kadının değil, cinsel saldırı mağduru herkes için beyanlar delil niteliğindedir. Kadınların toplumsal baskı altında bir cinsel saldırıyı ya da şiddeti ifşa etmelerinin zorluğu düşünüldüğünde bu beyanların delil olarak kabul edilme sebebini daha iyi anlayabiliriz.
İstanbul Sözleşmesi Nedir, Neden Önemlidir?
İstanbul Sözleşmesi ya da tam adıyla Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi, 11 Mayıs 2011’de İstanbul’da imzaya açılan, Ağustos 2014’te yürürlüğe giren ve ilk imzalayanın Türkiye Cumhuriyeti Devleti olduğu uluslararası bir sözleşmedir. Sözleşmenin 6. Maddesi uyarınca “Taraf devletler; İstanbul Sözleşmesi hükümlerinin uygulanmasında ve etkilerinin değerlendirilmesinde; toplumsal cinsiyet bakış açısına yer vermeyi, kadın erkek eşitliği ve kadınların güçlendirilmesine yönelik etkili politikalar geliştirmeyi ve uygulamayı taahhüt etmişlerdir.”
İstanbul Sözleşmesi şiddeti; nedenleri, sonuçları ve türleri ile inceleyerek kapsamlı biçimde ele alır. Sözleşmenin amacı kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve ortadan kaldırmaktır. Sözleşme, “şiddetin her türlü”sü şeklindeki ifade ile şiddetin en görünür biçimi olan fiziksel şiddetin yanı sıra psikolojik, ekonomik, sosyal ve cinsel şiddeti de kapsamına alır. Sözleşmede “kadın” teriminin 18 yaşından küçükleri de kapsayacağına yer verilmiştir.
Sözleşmede ev içi şiddet de oldukça kapsamlı bir şekilde ele alınmıştır. Sözleşmeye göre ev içi şiddet, hane halkının tüm üyelerini kapsamakla beraber biyolojik ya da hukuki bağ olup olmadığına bakmaksızın evlilik dışı birliktelik ile yaşanan hatta birlikte yaşanan kişiler tarafından yöneltilen şiddeti de kapsamına alır.
Sözleşme; cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, medeni hâl, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi herhangi bir temele dayalı olarak herhangi bir ayrım yapmamaktadır.
İstanbul Sözleşmesi’nin amaçları:
Kadınlar başta olmak üzere şiddet tehdidi altındaki bireyleri, her türlü şiddetten korumak, kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele etmek, şiddeti önlemek ve kovuşturmak,Kadına yönelik her türlü ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına katkıda bulunmak ve kadınları güçlendirerek gerçek anlamda kadın-erkek eşitliğini teşvik etmek,Şiddet mağdurlarını korumak ve desteklemek,Şiddetle mücadelede tüm kurum ve kuruluşlar arasında iş birliğini sağlamak amacıyla koordinasyonu sağlamaktır.
İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddeti ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yalnızca “cezalandırma” mekanizmaları ile çözümlemez. Cezalandırmanın yanı sıra devlete; cezalandırmaya ihtiyaç kalmaması için önlemler alma, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlamaya yönelik bütüncül politikalar ile kadınları güçlendirme, mağdurları korumak için tüm devlet organlarını seferber etme gibi yükümlülükler tanımlar.
Ayrıca İstanbul Sözleşmesi, gelenek-görenekler gibi kadınları ev içine hapseden ve şiddete uğrasa dahi sesini çıkarmamasını öğütleyen tüm toplumsal baskı mekanizmalarına karşı savaşan; şiddeti yalnızca fiziksel şiddete indirgemeden tüm türleri ile kabul eden bir sözleşmedir. İstanbul Sözleşmesi’nden hareketle 6284 Sayılı Kanun yürürlüğe girmiştir.
Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden 1 Temmuz 2021 tarihinde “tek adam” kararı ile usulsüz olarak çekilmiştir.
6284 Sayılı Kanun Nedir, Neden Önemlidir?
6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddettin Önlenmesi Kanunu 8 Mart 2012 tarihinde kabul edilmiştir. Yasa, kadına yönelik şiddeti önlemekte devlete asli sorumluluk veren anlayışı temel almaktadır. 6284 Sayılı Kanun, İstanbul Sözleşmesi’nin bütüncül sistemini (Önleme, Koruma, Kovuşturma, Ceza) kabul eder. Kanunun genel mekanizması şiddetin failini önleyen, şiddete maruz kalan kadın ve çocukları koruyup destekleyen, faili cezalandıran ve şiddeti izleyen bir teorik altyapıya dayanıyor.
6284 Sayılı Kanun, “kolay başvuru, barınma yeri talep etme, koruma, uzaklaştırma, adres ve kimlik belgelerini gizleme, geçici velayet ve tedbir kararı aldırma, sağlık güvencesi olmayanların sağlık sigortasından yararlanma” gibi aşağıda sayılacak olan pek çok hakkı güvence altına alır.
6284 Sayılı Kanun, şiddeti yalnızca akla gelen ilk anlamı olan fiziksel acı verme durumu olarak değil; cinsel, psikolojik ve ekonomik anlamda da ele almıştır. Bu kapsamda hakaret, tehdit, küçük düşürme, aşağılama, baskı kurma, paraya el koyma, ısrarlı arama, takip etme gibi birçok hareket şiddet tanımı içerisinde yer alır.
Kanunun en önemli noktalarından birisi; herhangi bir medeni hâl, kan bağı, akrabalık ayrımcılığı yapmamasıdır. Her kadının şiddete maruz kalabileceğinden ve her erkeğin şiddet uygulayabileceğinden hareketle “Şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi” amacını içermektedir. Herhangi bir medeni hâl ayrımı yapmaksızın tüm kadınlara; kendilerine yönelen şiddetin uygulayıcısı kim olursa olsun, şiddete karşı geniş ve çeşitli haklar bu kanunla tanınmıştır.
Kanundan yararlanmak için Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak gerekmez. Şiddete uğrayan mülteci ve göçmen kadınlar da bu kanundan yararlanabilirler.
6284 Sayılı Kanun Kapsamında Haklarımız Nelerdir?
6284 Sayılı Kanun; şiddete uğramış yahut şiddete uğrama tehlikesi veya tehdidi altında olan kadınlar için çeşitli haklar, tedbirler tanır. Aşağıda bu hakların başlıcaları sıralanmıştır.
Barınma Yeri Talep Hakkı
Barınma yeri talep etme hakkı; şiddete uğrayan ve gidebileceği güvenli bir yer bulunmayan kadınlar için hayati bir önem taşımaktadır. Şiddete maruz kalan kadın hem kendi hem de çocukları için barınma yeri talep edebilir. Barınma yeri talep etmek için şiddete dair herhangi bir kanıt sunulması gerekmez. Şiddete maruz kalan kadının şikayetçi olması ya da tedbir kararı aldırması gibi hususlar da kesinlikle aranamaz. Kadın; herhangi bir eylemi şikâyet etmeye, tedbir, darp raporu aldırmaya zorlanamaz. Fakat yapılan şikâyetlerin, alınan darp raporlarının, ileride yaşanacak her türlü durum için yargı sürecinde şiddete maruz kalan kadının lehine delil teşkil edeceğinin altını da ayrıca çizmek, önemini hatırlatmak gerekir.
Hangi saatte veya günde gidildiği fark etmeksizin herhangi bir karakola bir kadının başvurması hâlinde polis kadını dinlemek ve güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Bu bir zorunluluktur. Bir kadının, şiddete uğradığını veya şiddet tehdidi altında olduğunu söylemesine rağmen gerektiği gibi ilgilenmeyen yahut dinlemeyen polis suç işliyor demektir.
Geçici Koruma (Yakın Koruma) Talep Etme Hakkı
Şiddet uygulayan ya da uygulama ihtimali olan kişinin kendisine zarar vereceğinden endişe eden kadın, kendisine eşlik edecek bir polisin görevlendirilmesini talep edebilir. Yakın koruma kararı verildikten sonra koruma; yalnızca işe giderken, okula giderken vs. değil; dışarıya her çıkışta tehdit altında olan kadının yanında olmak zorundadır. Yakın koruma talebi karakollara, cumhuriyet başsavcılıklarına, valiliklere, kaymakamlıklara, şiddeti önleme ve izleme merkezlerine, aile mahkemelerine yapılabilir.
Şiddet Uygulayanın Konuttan Uzaklaştırılması, Şiddete Maruz Kalana Yaklaşmasının Engellenmesini, Rahatsız Etmemesini Talep Etme Hakkı
Kadın, kendisine şiddet uygulayan kişinin birlikte yaşanan konuttan uzaklaştırılmasını talep edebilir. Bu karar alındıktan sonra uzaklaştırılan kişinin yalnızca konuta değil, şiddete maruz bıraktığı kadının iş yerine, çocuğun okuluna ve doğrudan kadının kendisine yaklaşması engellenir. Konut şiddete maruz kalmış kadına tahsis edilir ve kadın yaşamına orada devam eder.
4) Adresin Gizlenmesini Talep Etme Hakkı
Can güvenliği tehdit altında olan veya şiddet uygulayandan gizlenen kadın, kimlik ve adres bilgilerinin tüm resmî kayıtlarda gizlenmesini isteyebilir. Aksi takdirde bu yolla fail veya potansiyel failin; sigorta kaydı, nüfus kayıt sistemi gibi pek çok yolla adres bilgisine ulaşması mümkündür. Bu talebe ilişkin başvuru karakollara, cumhuriyet başsavcılıklarına, valiliklere, kaymakamlıklara, şiddeti önleme ve izleme merkezlerine, aile mahkemelerine yapılabilir.
Geçici Velayet ve Tedbir Nafakası Talep Etme Hakkı
Çocuğu olan ve henüz boşanma davasını açmamış olan kadın, kendi ve çocukları eşinden şiddet görmüşse evlilik süresince ortak kullanılan velayetin geçici olarak kendisine verilmesini talep edebilir. Bu süreçte de düşülecek ekonomik güçsüzlükten kurtulabilmek amacıyla tedbir nafakası talep edebilir. Başvuru doğrudan aile mahkemelerine yapılmalıdır.
Geçici Maddi Yardım Talep Etme Hakkı
Şiddete uğrayan kadın doğmuş ve doğacak olan ihtiyaçları için geçici maddi yardım talep edebilir. Bu yardım diğer kurum ve kuruluşlardan para veya eşya yardımı alıp almama ile kesinlikle ilintili değildir. Verilen tüm desteklerden bağımsız olarak yalnızca 6284 Sayılı Kanun’dan kaynaklanan ve şiddete uğradığı için verilen bir yardımdır. Çocuğu olan kadınlar bu yardımı ayrıca çocukları için de talep edebilirler. Bu talebe ilişkin başvuru kaymakamlıklara, şiddeti önleme ve izleme merkezlerine, aile mahkemelerine yapılabilir.
Danışmanlık Hizmeti Talep Hakkı
Çocuklar için kreş imkânının sağlanması
SİYASİ DAYANAKLAR
Şiddete Karşı Mücadelenin Tarihçesi ve Türkiye İşçi Partisi’nin Kadına Yönelik Şiddetle Mücadelede Yol Haritası
Farklı disiplinlerin ilgi odağında olan ve üzerine çokça tartışmalar yürütülen “şiddet” kavramının hem tanımı hem türleri hem de biçimleri, toplumların gelişmesi ile yeni anlamlar kazanmakta, “şiddet”in kim/kimler tarafından uygulandığı, kime/kimlere ya da neye karşı uygulandığı, nasıl uygulandığı, nedeninin ya da amacının ne olduğu; şiddet failinin eyleminden ne gibi bir kazanım elde ettiği gibi sorulara verilen cevaplara göre şekillenmeye de devam etmektedir. Cevaplar yeniden şekillense de her şiddet türünün iktidarla, devlet örgütlenmesinin tarihsel karakteriyle ilişkisinin olduğu konusunda tüm cevapların ortaklaştığını söylemek mümkün ki “kadına yönelik şiddet”i tam da bu bağlamda değerlendirmek oldukça mühim.
Ataerkil yapı ve ilişkiler nedeniyle kadın, tarihsel olarak farklı nitelikler gösterse de erkek tarafından ezilmiş ve sömürülmüştür. Kadının doğurganlığı, lohusalık süreci, regl oluşu, fiziksel farklılıkları; insanlık tarihinin başlangıcından bugüne -tüm toplumlarda olmasa da- ezilme ve sömürülmenin itkilerinden olmuştur. Ailenin ve devletin oluşması ile birlikte ezme ve sömürü ilişkileri boyut değiştirmiş, kurumsallaşmış ve toplumun tüm mekanizmalarında tekrar tekrar inşa edilmiştir. Bu ataerki, bugün kapitalizmde de çeşitli değişikliklere uğrasa da gelişkin bir şekilde devam etmektedir.
Gerçekten de kadına yönelik şiddetin toplumsal yapılar analizi olmaksızın anlaşılması mümkün olmaz. (Walby, 2021:199) Ataerki, toplum yapısı temellerini cinsiyetler arası bir güç eşitsizliğine dayandırır. Bu güç eşitsizliği, kültürel anlamda “normal” olarak algılanan toplumsal cinsiyet resminin vazgeçilmez bir parçasıdır. (Lundgren, 2012:21) Erkekler, “erkeklik” rollerine dayanarak iktidarlarını fiziksel, cinsel, psikolojik, ekonomik (şiddetin her türü) şiddet ya da şiddet tehdidi ile kurar ve aynı şekilde iktidarlarının devamlılığını sağlarlar.
Fakat kadının ezilmişliği; yalnızca kadın ile erkek arasında kurulan bu eşitsiz iktidar ilişkisine indirgenemez. Kadınlar arasında da bazı eşitsizlikler ve değişik biçimlerde ezilmişlikler bulunur. Kapitalizmin gelişmesi ile birlikte işçi aile ile burjuva aile arasındaki farklar, kadının aile içindeki rollerini de farklılaştırmıştır. Ekonomik koşullar işçi sınıfı ailesini, burjuva ailesine göre daha cinsiyetçi bir iş bölümü yapmaya zorlar. İşçi kadın gündüzleri çalışıp akşamları yemek yapar, çocuk bakar, temizlik yaparken burjuva kadının yeniden üretim ve bakım işleriyle ilgilenmesine gerek yoktur. Tarih bize, burjuva kadınların kadın-erkek eşitliğini savunurken “işçi kadınların, erkeklerin dahi zor taşıdığı ağır yükleri taşıyarak hamallık yapmasını” savunduklarını göstermiştir. Kadına yönelik şiddetin bir kaynağı toplumsal yapılara dayanırken bir diğer kaynağı ise sisteme ve doğrudan sınıfın kendisine ulaşmaktadır.
Ataerki kavramına dair çalışmaların derinleşmesi ile beraber kavram yerini daha geniş kapsama sahip “toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı şiddet”e bırakmış olsa da kadına yönelik şiddetin özgül biçimleri ile var olması “kadına yönelik şiddet” kavramının ve buna dair verilen mücadelenin ayrımı da hâlâ yerini korumaktadır.
Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı toplumda, burjuvazinin ve ataerkinin iki yüzlülüğünü net biçimde görmek mümkündür. Bir yandan, ataerkil bir toplumda kadının “kadınlık” rolü, ağırlıklı olarak “aile” kavramı ve burada cereyan eden ilişkiler/olgular üzerinden tanımlanır. Çocuk doğurmaktan çocuğun bakımına, ev işlerinin yapılmasından ev içinde yaşayan aile üyelerinin -bakıma muhtaç biri var ise (yaşlı, engelli)- bakımına tüm işler kadının üstlendiği işlerdir ve bunların değeri yoktur. Kadın kamusal alandan soyutlanarak özel alana hapsedilir. Evin geçimini sağlayan erkek olduğu ya da öyle kabul edildiği için kadın ekonomik olarak erkeğe bağımlı kılınmış olur. Kadının bedeninden cinselliğine, üremesinden emeğine ve dahi yaşam hakkına dek her alanda tek söz sahibi; muktedir olan erkektir. Kadından “kadınlık” gereği beklenen ise -her durum ve şartta- bir tabiiyettir.
Diğer yandan ise kapitalizmin gelişmesi ile birlikte kadınlar ucuz iş gücü olarak görülmeye başlanmıştır ve büyük oranda proleterleşmiştir. Ataerki kadını eve hapsetmeye çalışırken kapitalizm kadınların yarattığı iş gücünden vazgeçememiştir, erkek egemen yapı ve ilişkiler çeşitli biçimlerde asimile edilmişlerdir. Kadınlar; sanayileşme ile birlikte erkeklerden daha düşük ücretlere, daha uzun saatlerde çalıştırılmışlardır. Bu uzun çalışma saatleri ve insanlık dışı çalışma koşulları, Sanayi Devrimi’nin ilk yıllarında kadın ve bebek ölümlerini korkunç düzeylere ulaştırmıştır. Kadınlar hem ağır şartlar altında çalışmaya hem de ev içinde kendilerine yüklenen işleri yapmak zorunda bırakılmışlardır. Tarihin ilerlemesi ile birlikte kadınların mücadeleleri ile bazı haklar kazanılmış olsa da modern dünyamızda hâlâ kadın hem evde yeniden üreten hem de ucuz işçi / yedek işçi / toplumsal proletarya olmaya zorlanmaktadır. Kadınlar iş hayatına girdiklerinde ise burada onları farklı zorluklar beklemektedir. Erkek ile aynı işi yapıp aynı ücreti alamama, taciz/mobbing gibi suçlara maruz kalma, kreş/süt izni gibi haklarını kullanamama veya tüm bu dezavantajlı konumu dolayısıyla doğrudan işe alınmamaya kadar varabilecek çeşitli problemlerle baş etmek zorundadır.
Yazının başında şiddet tanımının da türlerinin de biçimlerinin de her geçen gün yeni anlamlar kazandığını belirtmiştik. Kadına yönelik şiddetin tanımı, kazandığı anlamların günden güne çeşitlenmesi ve bu çeşitliliğin görünürlük kazanması, politik mücadele alanına girmesi ve hukuki düzenlemelerde yer alarak güvence altına alınması, kadın kurtuluş hareketinin gelişmesi ve uzun soluklu kadın mücadelelerinin yükselmesi sonucunda gerçekleşmiştir.
Özellikle ikinci dalga feminizm, kadına yönelik şiddetin tanımının ve biçimlerinin ne olup olmadığına dair verdiği politik mücadelenin yanı sıra, devletin sistematik hâle gelmiş bu şiddete kayıtsız kalışını da sorgulamıştır, sorgulamaktadır. Kadına yönelik şiddet başta olmak üzere toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı şiddetin her türüne kör kalınması, şiddetin kültürel/geleneksel/dinsel/hukuksal vb. araçlar kullanılarak meşru bir zemine oturtulma çabası, cezasızlık politikaları, kadına yönelik şiddetin sebebiyet verdiği suçların “suç” olarak dahi nitelendirilmemesi, nitelendirilse bile suça vücut veren eylemlerin ispatında –“Özel olan politiktir” söylemi ile şiddetin özgül biçimlerinin özel alanda gerçekleştiğinin görünürlük kazanmasına rağmen- kesin delil aranması, şiddet failinin değil şiddetten zarar görenin sorgulanması gibi nedenlere karşı verilen mücadeleler sonucunda devletlere -kadına yönelik şiddete kayıtsız kalmak şöyle dursun- detaylı ve bütüncül koruyucu/önleyici politikalar üretme konusunda sorumluluklar yüklenmektedir ki bu sorumlulukların da yasal metinlerde yerini bulması; feminist mücadelenin ve reel sosyalizm deneyimlerinin yarattığı atmosferin önemli kazanımlarındandır.
Bu yasal metinlerden ilki Türkiye’nin de 1985 yılında imzalayarak taraf olduğu Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW)’dir. Sözleşme, devletlere ulusal mevzuatlarının toplumsal cinsiyet eşitliğine göre değiştirilmesi için ön açmasıyla toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin kabul edildiği bir yasal metin olsa da sözleşmede kadına yönelik şiddete dair bir tanımın yer almadığına değinmek gerekmektedir.
Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun, kadına yönelik şiddeti tanımlayan ilk belgesi “93 Tarihli Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Bildirge” olmuştur. Bu bildirgenin genel kurul gündemine alınması için dünya genelinde imza kampanyaları başlatılmıştır. Bu imza kampanyası için Türkiye’deki kadın örgütleri de kampanya yürütmüşler hatta Türkiye en çok imza toplayan ülke olmuştur. Bu şekilde genel kurul gündemine alınan bildirge oylama yapılmaksızın kabul edilmiştir. Bildirge, ülkeler için bağlayıcı olmasa da şiddetin önlenmesi, şiddet failinin cezalandırılması ve şiddete uğrayanın korunması, ulusal mevzuatların değiştirilmesi, kadına yönelik şiddetin önlenmesi konusunda iş birliği yapılması, şiddete uğrayanların ihtiyaç duyduğu tedavilerin, desteklerin karşılanması konusunda devletlere birtakım sorumluluklar yüklemiştir. Bu bildirgede kadına yönelik şiddet; kamusal ya da özel alan fark etmeksizin kadınlara fiziksel, cinsel, psikolojik zarar veya ıstırap ile sonuçlanan ya da sonuçlanması muhtemel olan cinsiyete dayalı her türlü şiddet eylemi olarak tanımlanmaktadır.
Avrupa Birliği’nde kadına yönelik şiddete dair yasal çalışmalar başka bir bağlamda, iş yerinde ve çalışma yaşamıyla sınırlı olarak başlamış, iş yerindeki şiddetin –özellikle cinsel şiddetin- önlenmesine dair iç hukukta detaylı düzenlemeler yapılması için devletlere sorumluluklar yüklenmiştir. İlerleyen süreçte, kadına yönelik şiddete dair daha detaylı çalışmalar yapılması ve iç hukuk düzenlemelerinin değiştirilmesi konusunda devletlere sorumluluk yüklenmesi için birtakım tavsiye kararları alınmış, kadın örgütlerinin de yer aldığı imza kampanyaları düzenlenmiştir. Avrupa Konseyi’nin kadına yönelik şiddete dair en kapsamlı çalışması bizi de oldukça yakından ilgilendiren İstanbul Sözleşmesi’dir. İstanbul’da imzaya açılmış olması sebebiyle kamuoyunda İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen ve geldiğimiz noktada Türkiye’nin hukuksuz bir şekilde çekilme kararı aldığı “Kadına Yönelik Şiddetin ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Sözleşme”si ise kadına yönelik şiddet ile mücadelede önemli bir yer tutmaktadır. Zira metin, kadına yönelik şiddetin tanımı ve biçimleri çerçevesinde oldukça kapsamlı düzenlemeler içeren, toplumsal cinsiyet eşitliği gözeten önleyici ve koruyucu politikalar üretilmesi ve bu politikaların toplumsal yaşamın her alanına yansıması için devletlere sorumluluk yükleyen bağlayıcı bir metindir.
İstanbul Sözleşmesi; kadına yönelik şiddetin kadınlarla erkekler arasında tarihten gelen eşit olmayan güç ilişkilerinin bir tezahürü olduğunu ve bu eşit olmayan güç ilişkilerinin, erkeklerin kadınlara üstünlüğüne, kadınlara karşı ayrımcılık yapmalarına ve kadınların tam anlamıyla ilerlemelerinin engellenmesine yol açtığını, kadına karşı şiddetin yapısal özelliğinin toplumsal cinsiyete dayandığını kabul eder. (bkz. İstanbul Sözleşmesi) Sözleşme tüm esasları ile aile içi şiddet de dahil olmak üzere kadınları orantısız bir biçimde etkileyen kadına karşı her türlü şiddet için geçerli olacağına yer vererek şiddet ve şiddet tehdidi biçimlerini de detaylı bir biçimde açıklar.
Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddete Karşı Yürütülen Mücadele ve Kazanımları
Türkiye’de kadına yönelik şiddete dair kadın mücadelesi 1980’li yıllar ile beraber başlamıştır. Bir yandan feminist teori derinleşirken pratik de aynı paralellikle ve oldukça özgün biçimde çeşitlenmiş, kısa sürede feminist hareket sağlam bir ivme kazanarak önemli bir politik hat oluşturmuştur. Kısa süreli yayınlar, imza kampanyaları, bilinç yükseltme toplantıları, sokak eylemleri kadına yönelik şiddetin görünür olmasını sağlarken devlet aygıtlarının dönüşmesinin ve beraberinde birçok yasal kazanımın yolunu açmıştır.
Bu anlamda ilk mücadele 1986 yılında, yukarıda da sözünü etmiş olduğumuz Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun “93 Tarihli Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Bildirgesi”nin genel kurul gündemine alması için başlatılan imza kampanyasıdır. 1987 yılında bir mahkemenin “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmemek gerekir.” atasözüne atıf yaparak bir kadının boşanma talebini reddetmesi üzerine “Dayağa Karşı Kadın Dayanışması Kampanyası” başlatılmıştır. Dayağa Karşı Kadın Dayanışması çerçevesinde yürüyüşler düzenlenmiş, kadının özel alanda maruz kaldığı erkek şiddetine dair talep ve itirazlar ilk kez kamusal bir alanda dile getirilmiştir. Aynı dönemde şiddete maruz kalan kadınlara ses olan ve “Bağır Herkes Duysun” adıyla çıkan yayınlar yapılmıştır. 1989’da cinsel tacizin görünür kılınması için kadınların evde sürekli kullandıkları, gelir elde ettikleri bir araç olan iğnenin mor kurdele ile sarılarak kamusal alanlarda dağıtıldığı “Mor İğne Kampanyası”, 1990’da “Bedenimiz Bizimdir, Cinsel Tacize Hayır” gibi kampanyalar yürütülmüştür. Bu yılların etkili ve özgün bir başka mücadelesi –o dönem- yürürlükte olan Türk Ceza Kanunu’nun 438. Maddesi’ne karşı gerçekleştirilmiştir. Fuhuş yapan kadınlara yönelik cinsel saldırının cezada indirim sebebi olduğu yönünde düzenleme içeren bu maddenin Anayasa Mahkemesince eşitlik ilkesine aykırı bulunmaması üzerine ülke çapında yürüyüşler yapılmış, kararın temelinde kadınların iffetli-iffetli olmayan olarak ayrıştırıldığı, kadınların bu şekilde denetlendiği ve kadına yönelik şiddetin yeniden üretildiği dile getirilerek protestolar düzenlenmiştir. Protestolardan sonra madde yürürlükten kaldırılmıştır.
90’lı yıllarla beraber kadın mücadelesi yaygın bir hâl kazanmış ve güçlenmiştir. Özgün eylemlerle oluşturulan baskıyla beraber devlet kurumları kadına yönelik şiddet ile mücadele konusunda adımlar atmaya başlamıştır. Medeni Kanun ile Türk Ceza Kanunu’nda yer alan maddeler toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde ele alınarak maddelere ilişkin raporlar düzenlenmiştir. Kadının çalışmasını erkeğin onayına tabii kılan Medeni Kanun maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş, zina suç olmaktan çıkarılmış, kadının soyadının evlendikten sonraki soyadı ile beraber kullanabilmesinin önü açılmıştır. 1998’de, merkezine kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacından ziyade kutsal aile birliğinin korunması amacının yerleştirildiği “4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun” çıkarılmıştır. Kanun bu yönüyle feminist hareket tarafından eleştirilen bir metin olmuşsa da aile içinde şiddete uğrayan kadınların korunması adına şiddet faili aleyhine uygulanacak bir dizi tedbir öngörmesi bakımından önemlidir.
2000’li yıllara gelindiğinde şu anda yürürlükte bulunan Türk Ceza Kanunu ve Türk Medeni Kanunu değişmiştir. “Evlilik birliğinin reisi kocadır.” gibi toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dayalı maddeler kanunlardan çıkarılmıştır. Kadına yönelik işlenen suçların “aile düzenine ilişkin suçlar” başlığında ele alınması, cinsel saldırı suçunun faili ile mağdurun evlenmesi hâlinde failin cezasında farklı infaz rejiminin uygulanması (ceza almaması, erteleme vb.) gibi düzenlemeler değiştirilmiştir. 2003 yılında İş Kanunu’nda düzenlemeye gidilmiş, işçiye iş yerinde maruz kaldığı cinsel taciz sebebiyle iş sözleşmesini feshedebilme hakkı getirilmiştir. 2011 yılına gelindiğinde İstanbul Sözleşmesi’ne taraf olunmuş, 2012’de “6284 Sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” çıkarılmıştır. 6284 Sayılı Kanun hem 4320 Sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanuna dair eleştiriler hem de İstanbul Sözleşmesi’nden doğan yükümlülükler bağlamında düzenlenmiş bir yasa metnidir. Bu anlamda, 6284 Sayılı Kanun’da kadına yönelik şiddet olgusunun ön plana çıktığı ve düzenlemelerin bu bağlamda yapıldığı ancak İstanbul Sözleşmesi’nin temelini oluşturan toplumsal cinsiyet eşitliği ilkesinin göz ardı edildiğini ifade etmek gerekir. Kısacası 6284 Sayılı Kanun’un kapsamı İstanbul Sözleşmesi’nin kapsamına kıyasla oldukça daraltılmış vaziyettedir.
Kadına yönelik şiddet, 80’li yıllarda başlayan kadın kurtuluş hareketi ile beraber Türkiye’de görünür hâle gelmiştir.
Verilen mücadeleler neticesinde elde edilen her bir kazanımın yasalar ile güvence altına alınması bir hayli önemlidir. Bunun yanında kadına yönelik şiddetin tek başına “yasalar ile son bulacağı” yanılgısına düşülmemelidir. Yasalar değişiyor ancak zihniyet değişmiyor. Erkek egemen iktidarına ve devamlılığına ket vuran kazanımların yasalar ile düzenlenerek güvence altına alınmasının kırılgan yapısı her daim göz önünde bulundurulmalı ve mücadelemizde izleyeceğimiz hat buradan hareketle kurulmalıdır.
Türkiye İşçi Partisi Ne Yapacak?
Kadınların bedeni, doğurganlığı, cinselliği, evlenip evlenmeyeceği, çocuk doğurup doğurmayacağı, kürtaj hakkı, kadınların kamusal yaşamda yer almaları, çalışmaları; dini ve geleneksel referanslarla denetlenmeye, engellenmeye çalışılmakta, iktidar tarafından kadın düşmanı söylemler üretilmekte, bu söylemler politikalar ile bir gerçekliğe dönüştürülmekte ve kadına yönelik şiddetin her biçimi meşru bir zemine oturtulmaya çalışılmaktadır.
Kadına yönelik cinsel/fiziksel şiddet suçları etkin soruşturulamamakta, şiddete maruz kalan kadınlar için işletilmesi gereken koruyucu mekanizmalar; kolluk görevlileri, yargı mensupları başta olmak üzere devlet kurumlarındaki kişilerce erkek egemen zihniyet ile gölgelenerek bile isteye işletilmemektedir. Kadına yönelik cinsel/fiziksel şiddet suçları cezasız bırakılmaktadır. Yasalar gereği gibi uygulanmamakta, şiddet faillerinin cezalarında haksız tahrik, iyi hâl gibi nedenlerle indirim yapılmakta, verilen cezaların infazında erteleme gibi hukuki mekanizmalar işletilmektedir. Kadına karşı şiddetin -her türlüsünün- cezasız kalacağı algısı bu fail aklama ve cezasızlık politikaları ile topluma yerleştirilmiş vaziyettedir. Son zamanlarda şüpheli kadın ölümleri hızla artmaktadır. Fail aklamanın bir başka tezahürü olan “şüpheli kadın ölümleri”, etkin şekilde soruşturma/yargılama yapılmadan intihar olarak değerlendirilmekte ve kadın cinayetlerinin üstü kapatılmaktadır. Dahası “şüpheli kadın ölümleri”, medya ve yargı kararları aracılığıyla şiddet faillerine bir kurtuluş yolu açmaktadır.
Geleneksel aile yapısı, kadının fiziksel ve cinsel şiddete maruz kaldığı bir yapı olmakla beraber kadını toplumsal yaşamdan da soyutlamaktadır. Toplumsal cinsiyet rolleri ev içindeki işleri (ev işi, bakım emeği, akrabalık ilişkileri vb.) kadının sırtına yükleyip kadınları özel alana hapsetmekte, erkek ise hanenin geçimini sağlamakta ve dolasıyla kamusal alanda var olabilmektedir. Özel alana hapsolan kadının ev içindeki emeği görünmez kılınmakta, ekonomik açıdan da erkeğe bağımlı hâle getirilmektedir. Hâlihazırda maruz kalınan fiziksel ve cinsel şiddete ekonomik şiddet eklemlenmektedir.
Toplumsal cinsiyet temelli şiddet, sınıflı toplum yapısı ile eklemlendiğinde kapitalizmde olduğu kadar öncesinde de kadınların çalışırken de şiddetin ayrı bir türüne maruz kaldığını ifade etmek mümkündür. Bugün iş yaşamında cinsiyet temelli iş ayrımı yapılmakta, “iyi” işlere erkekler tarafından el koyulmakta, eşit şekilde çalışılmasına rağmen kadına daha düşük ücret ödenerek kadının emeği bu şekilde sömürülmekte, genellikle sigortasız, güvencesiz çalıştırılmakta, işten atılacaklar arasında ilk sırada gelmekte, doğurganlığı iş hayatında sorun olarak görülmekte, iş yerlerinde sıklıkla tacize ve mobbinge uğramaktadır.
Bu yüzden, kadına yönelik erkek şiddetine dair üreteceğimiz her sözün payandasını toplumsal cinsiyet eşitliğinden alacağız. Kadını erkek şiddetinden “koruyacak” politikalardan ziyade kadına yönelik erkek şiddetini önleyecek, ortadan kaldıracak, bu anlamda toplumun her alanında bu farkındalığı artıracak, her bir alanı -aile, iş yaşamı, eğitim, hukuk/yargı düzeni, siyaset, medya, akademi ve dahası- bu temel üzerine inşa edecek politikalar için mücadele edeceğiz. Kadınların yaşamın hangi alanında olursa olsun, maruz kaldığı her türlü şiddeti görünür kılacağız.
Kadın cinayetlerini, şüpheli kadın ölümlerini, cinsel şiddet suçlarını etkin soruşturmayan, kadın düşmanı yargı kararlarına imza atan, fail aklayıcı politikalar ile cezasızlık politikalarını üreten, uygulayan, şiddet failini değil şiddete maruz kalanı sorgulayan, şiddet faillerinin aklayan kişi ya da kurumları ifşa edeceğiz. İstanbul Sözleşmesi ve 6284 Sayılı Kanun başta olmak üzere yasaların hem önleyici ve koruyucu tedbirlerin uygulanmasına dair hükümlerinin hem de şiddet faillerinin cezalandırılmasına dair hükümlerin etkin şekilde uygulanması için mücadele edeceğiz.
Kadınları özel alana hapseden işleri kadınların üzerinden alacak, kadınların toplum ve iş yaşamına katılımlarını artıracak ve iş yaşamlarında onları güçlendirecek, bu şekilde erkek ile olan ekonomik bağını kökten koparacak politikalar üreteceğiz. İş yaşamında kadınlara özellikle doğum, gebelik, emzirme gibi gereksinimler üzerinden uygulanan psikolojik şiddeti önleyici tedbir olarak tüm bu gereksinimlerin karşılanması için kadınların çalıştığı her alanda mücadele edeceğiz dolayısıyla aynı sebeplere dayanılarak kadını iş yaşamının dışına iten anlayışı bitireceğiz. Toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılığa maruz kalarak iş yaşamında ekonomik şiddete maruz kalan işçi kadınların direnişlerinin öncüsü olacağız.
Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararını tanımadığımızı, çekilme kararının hukuksuzluğunu ve yok hükmünde olduğunu her daim dile getirecek, sözleşmeyi geri getirmeye dair verdiğimiz mücadeleye devam edeceğiz. İstanbul Sözleşmesi’ni toplumsal hayatın her alanında uygulatacağız. Sözleşmedeki bütüncül politikaları genişletecek, kadına yönelik şiddete dair sözleşmede yer alan önleyici ve koruyucu tedbir mekanizmalarının her bir toplumsal yapı içinde ve en etkin şekilde işlemesini sağlayacağız.
İş yaşamındaki kadına yönelik erkek şiddetine, tacize, kadının yoksullaştırılmasına dair önleyici ve koruyucu tedbir alınması ve ortadan kaldırılması; ev içi şiddetin iş yaşamı üzerindeki etkilerine ilişkin uluslararası düzeyde, ilk bağlayıcı yasal metin niteliğinde olan İLO 190 numaralı sözleşmeyi kamuoyu gündeminde görünür kılmak, sözleşmenin imzalanması için kampanyalar yürütmek, iş sahasındaki her bir kurum ve kuruluşta sözleşmenin öngördüğü önleyici ve koruyucu mekanizmaları en etkin şekilde uygulatmak için mücadele edeceğiz.
Gecelerde, sokaklarda, meydanlarda olacak ve örgütlü mücadelemizi günden güne büyüteceğiz.
Uğurlar Olsun Metin Ağabey... Sana Sözümüz Devrimdir!
Yayınlanma: 2022-08-17 16:05:41
Türkiye’nin devrim ve sosyalizm mücadelesinin çınarlarından, Marksist aydın, partimizin kurucularından ve Parti Meclisi üyemiz Metin Çulhaoğlu’nu kaybetmenin büyük üzüntüsü içindeyiz.Sayısız makalenin, kişisel ve ortak onlarca kitabın yazarı olmanın yanı sıra pek çok esere makale, önsöz ve çevirileriyle katkıda bulunan Çulhaoğlu, yaşadığı kalp rahatsızlığı nedeniyle hayata gözlerini yumdu.1947 yılında Balıkesir’de doğan Metin Çulhaoğlu, sosyalizm ve devrim mücadelesiyle öğrencilik yıllarında Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde tanıştı ve 1968-1969 yılında ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü'nün yöneticiliğini yaptı. Aynı yıllarda Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) üye oldu.1971 faşist muhtırasında kapatıldıktan sonra yeniden kurulan Türkiye İşçi Partisi’nde sorumluluk alan Çulhaoğlu, Yürüyüş dergisinde sırasıyla yazar, yazı işleri müdürü ve başyazar olarak görevler üstlendi.1979 yılı itibariyle arkadaşıyla birlikte Sosyalist İktidar dergisini çıkarmaya başlayan Çulhaoğlu, 12 Eylül darbesinin ardından 1983–1986 yılları arasında cezaevinde kaldı.1986’da tahliyesinin ardından Gelenek dergisi kolektifinin kuruluşuna öncülük etti. Sosyalist Türkiye Partisi (STP) ve ardılı Sosyalist İktidar Partisi’nin kuruluşunda sorumluluklar üstlendi.Birleşik Sosyalist Parti (BSP), Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) ve Türkiye Komünist Partisi’nde merkezi düzeyde görevler alan Çulhaoğlu, 1993-2001 yılları arasında yoldaşlarıyla birlikte Sosyalist Politika dergisini çıkardı.Gezi Direnişi’nin ardından sosyalist hareketin yeniden kuruluş ihtiyacına yanıt vermek üzere Halkın Türkiye Komünist Partisi'nin (HTKP) ve Birleşik Haziran Hareketi kuruluşlarında yer aldıktan sonra Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu için çalışmalara katıldı. 7 Kasım 2017'de tekrar kurulan Türkiye İşçi Partisi’nde (TİP) Merkez Komitesi ve Parti Meclisi üyeliği görevlerinde bulundu.Türkiye işçi sınıfı, 55 yıl boyunca kesintisiz biçimde örgütlü olarak sosyalizm mücadelesine katkı koyan, arkasında sayısız eser bırakan, 1970’li yıllardan bu yana binlerce devrimcinin yetişmesine katkı koyan devrimci Marksist bir aydınını, örnek bir bolşevik önderini kaybetti.Metin Çulhaoğlu, 12 Mart cuntası, 12 Eylül darbesi, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü gibi sosyalizme ve emek hareketine yönelen pek çok saldırı karşısında doğruda durmanın inadını sergiledi. Hayatını, işçi sınıfının iktidarı için mücadeleye adadı.Sosyalizmin kitlesel bir güce dönüşmesi için yola çıkan hareketimizin fikri önderliğini yaptı. Devrimin, yalnız bir grubun, bir ekibin yaptıklarıyla değil, sosyalist hareketin bütün olarak gelişiminin ürünü olacağını, bir aradalığı, birlikte ilerlemeyi öğütledi. Tek tahammül edemediği, grup/parti çıkarlarının, halkın ve sınıfın çıkarlarının üstüne konmasıydı.Tüm Türkiye İşçi Partisi üyelerinin, on yıllar boyunca birlikte mücadele ettiği tüm sosyalistlerin, Türkiye sosyalist ve devrimci hareketinin, uğruna ömrünü verdiği işçi sınıfının başı sağ olsun.
Metin Çulhaoğlu’na, Metin ağabeye, Metin yoldaşımıza sözümüz devrimdir.Yaşasın devrim ve sosyalizm!
NOT: Metin Çulhaoğlu yoldaşımız, 18 Ağustos Perşembe günü Ankara’da İnşaat Mühendisleri Odası Kongre Kültür Merkezi’nde saat 13.00’te düzenlenecek törenin ardından 16.00’da Karşıyaka Mezarlığı’nda defnedilecektir.
https://twitter.com/tipgenelmerkez/status/1559604389454589957
Alevilerin Üzerinden O Kirli Ellerinizi Çekin!
Yayınlanma: 2022-08-08 18:37:00
Son günlerde Ankara’da cemevlerine ve derneklere yapılan saldırılar, İstanbul'da cemevi başkanına düzenlenen saldırı ve cemevlerine saldırı girişimleri Alevi yurttaşlarımız açısından kaygı vericidir.
Süleyman Soylu’nun görevlendirdiği danışman üzerinden aylar öncesinden başlayarak yürütülen “düzene bağlama” çalışmalarının iktidar bloku içinde çatlaklar oluşturduğu görülmektedir. Yarattıkları şeriatçı güruhun gerçekleştirdiği saldırılar hafife alınmamalıdır.
Alevi inancına göre saygının hakim olduğu, daha iyiye daha güzele ve daha doğruya yönelmenin yolu olarak görülen, hiçbir canlıya zarar verilmeyen Muharrem orucu döneminde saldırıya maruz kalmak, inanca saygının AKP iktidarında geldiği boyutu bir kez daha gözler önüne sermektedir.
AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın bugün Ankara’da bir cemevine gidip oruç açacağı bilgisi gelince aklımıza ilk gelen “fail er ya da geç olay mahaline döner” sözü olmuştur.
AKP iktidarının mezhepçi, ayrıştırıcı, hedef gösteren ve saldırıların faillerinden hesap sormayan politikalarının ürünü olan bu saldırıların Alevileri korkutacağını ve sindireceğini sananlar ise büyük bir yanılgı içerisindedir.
Alevileri tarih boyunca fetva vererek yok etmeye çalışmış bir anlayışı sahiplenen AKP iktidarının, daha düne kadar hakaret ettiği, aşağıladığı ve meydanlarda yuhalattığı topluma karşı bir sözünün olacağını hiç sanmıyoruz.
Alevilerin Anayasal talepleri karşılanmalı, Alevilere karşı yapılan katliamlarla devlet yüzleşmeli ve özür dilemelidir. Eşit yurttaşlık bu taleplerin karşılanması sonrasında toplumda yansımasını bulacaktır.
Alevilere dönük saldırılar karşısında dayanışmaya, Alevilerin taleplerinin yerine getirilmesi için birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz.
TİP EŞİT YURTTAŞLIK KOMİSYONU
Etiketler:
Aleviler İçin Eşit Yurttaşlık Komisyonu
Ülkemiz Dünyanın Çöplüğü Değildir!
Yayınlanma: 2022-07-28 08:48:00
Uzun yıllar boyunca yüksek yalıtım sağladığı gerekçesiyle özellikle yapı elemanlarında ve yalıtım gerektiren gemicilik sektöründe yoğun bir biçimde kullanılan asbest minerali, Dünya Sağlık Örgütü’nce birinci derece kanserojen madde kabul edilmiş ve bu nedenle de dünyanın pek çok ülkesinde üretimi ve kullanımı yasaklanmıştır. Türkiye’de de 29.08.2010 tarih ve 27687 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan “Bazı Tehlikeli Maddelerin, Müstahzarların ve Eşyaların Üretimine, Piyasaya Arzına ve Kullanımına İlişkin Kısıtlamalar Hakkında Yönetmelikte Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik” ile 31.12.2010 tarihi itibariyle tümüyle yasaklanmıştır.
Brezilya Donanması’na ait, kullanım ömrünü tamamlamış ve bünyesinde 600 ton asbest bulundurduğu iddia edilen NAe São Paulo gemisi, Mart 2021’de SÖK Denizcilik ve Ticaret Anonim Şirketi tarafından satın alınmış ve gerekli izinler Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından 30 Mayıs 2022 tarihinde verilmiştir. İngiltere'nin çöpünü alan, Kanadalı şirketlerin altını için topraklarımızda siyanür havuzları yaratan sömürge zihniyeti hiçbir ülkenin kabul etmediği asbest gemisini kabul etmektedir.
Mevcut durumda dahi Türkiye’deki gemi söküm sektörü gerekli önlemler alınmadan, işçi sağlığı ve güvenliği, halk sağlığı tehdidi ve çevre kirliliği ile yürütülüyorken, bu çapta zehirli kimyasal taşıyan bir geminin Aliağa kıyılarında sökülmesi, çok daha büyük bir coğrafyanın tüm yaşayanları ile etkilenmesi anlamına gelecektir.
Bir tane lifinin bile 20 yıl sonra mezotelyoma (akciğer zarı kanseri) hastalığına neden olabileceği asbestin bertarafının, ülkemizde ne denli ciddiyetsizce yapıldığını kentsel dönüşüm yıkımlarında görmekteyiz. Bertaraf şöyle dursun, asbest sökümünün ve hatta tespitinin dahi yapılmadığı ortadadır.
Gemi sökümünde çalışan işçilerin kendilerinin, ailelerinin rutin akciğer kontrolleri yapılmalıdır. Aliağa Tersanesi’nin yakın çevresinde sürekli hava ve deniz suyu ölçümü takibi yapılmalı ve kimyasal analiz sonuçları halk ile şeffaf biçimde paylaşılmalıdır.
Bu konuda emek örgütlerinin, uzmanların, ekoloji platformlarının haklı tepkileri dikkate alınmalıdır.
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, 2013 yılında söküldüğü ve başarılı biçimde bertaraf ettiklerini söylediği asbest miktarını ve bertaraf alanını açıklamalıdır.
NAe São Paulo Gemisi’nin ülkemize gelişi bir an önce durdurulmalıdır.
Türkiye dünyanın çöplüğü değildir.
TİP Kent ve Ekoloji Bürosu - TİP Emek Bürosu
Etiketler:
Kent ve Ekoloji Bürosu
Bu Suça Ortak Olmayın!
Yayınlanma: 2022-07-28 08:46:00
Türkiye İşçi Partisi Bilim Kurulu üyemiz Fatma Gül Eryıldız Şenvardar bugün sabah saatlerinde kendisine yapılan bildirimle İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) tarafından işten çıkarıldığını öğrenmiştir. 2016 yılında “Bu Suça Ortak Olmayacağız” metnini imzaladığı için KHK ile çalıştığı üniversiteden ihraç edilen arkadaşımız bu sefer de Kod 42 ile İBB’deki işinden edilmiştir.
Saray Rejiminin ve onun Suç İşleri Bakanının hedef göstermesinin ardından başlatıldığı anlaşılan soruşturma süreci sonunda İBB yönetimi çalışanlarının yanında durmamış, aksine iktidarın temelsiz argümanlarını kullanarak açıkça haksız ve hukuksuz bir karar almıştır. Bir yandan “Barış Akademisyenleri işinin başına dönecek” diyenler diğer yandan AKP iktidarının yöntemleri ve söylemleriyle akademisyenleri işten çıkarmaktadır.
Fatma Gül Eryıldız Şenvardar ve aynı gerekçelerle işten çıkarılan tüm arkadaşlarımızın yanındayız.
İBB yönetimini ve bu karara imza atanları uyarıyoruz: Saray’ın suçlarına ortak olmayın!
Geç olmadan bu yanlıştan dönülmeli ve haksız bir biçimde işten çıkarılan arkadaşlarımız bir an önce işlerine iade edilmelidir.
TİP BİLİM KURULU
Etiketler:
Bilim Kurulu
International Bulletin of TIP / June-July '22
Yayınlanma: 2022-07-23 12:05:00
Savaş Politikalarının Çığırtkanlığını Yapanlar Halkı Soyanlardır!
Yayınlanma: 2022-07-22 09:40:00
Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) sınırlarında bulunan Zaho’ya 20 Temmuz günü düzenlenen ve aralarında çocukların da bulunduğu 9 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan saldırıyı şiddetle kınıyoruz. Yakınlarını kaybeden ailelerin acısını paylaşıyor, yaralılara acil şifa diliyoruz.TSK tarafından bölgede sınır ötesi operasyonların yapıldığı bir dönemde meydana gelen bu saldırıya ilişkin, Irak merkezi yönetimi ve IKBY Ankara’yı sorumlu tutmaktadır. Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “TSK'dan aldığımız bilgiye göre sivillere yönelik herhangi bir saldırımız olmamıştır” ifadesini kullanmaktadır.Zaho’da meydana gelen katliamın aydınlatılması için acil ve etkin bir soruşturma başlatılmalıdır. Türkiye, konunun aydınlığa kavuşturulması için Bağdat ve Erbil yönetimleri ve Birleşmiş Milletler’in yetkili organları ile ortak çalışmalıdır. TBMM’de konuyla ilgili araştırma komisyonu kurulmalıdır.İktidar sözcüleri, sorumluluğu üzerinden atamaz.Uygulanan kirli savaş politikalarının kimlerin eseri olduğu bilinmektedir.Saray Rejimi, ülkemizin adını bölgede dökülen kana, çatışma ve savaş politikalarına, yayılmacı emellere bulaştırmaktadır. Bu savaş politikasını reddediyoruz. Türkiye’nin rolü barış olmalıdır, olacaktır. Bölge halklarının acıya, düşmanlaşmaya değil barışa, kardeşliğe ihtiyacı vardır.Halkın her geçen gün daha da yoksullaştığı bugünlerde, bu ülkenin zenginliği sınır ötesi operasyonlara, silahlanmaya harcanamaz.Savaş politikalarının çığırtkanlığını yapanlar, halkı soyanlardır.
Sağlık Politikaları Belgesi
Yayınlanma: 2022-07-07 11:05:00
Yirmi yıldır ülkeyi yöneten AKP iktidarı uluslararası sermaye kuruluşlarının da desteğini alarak sağlık hizmetlerini büyük ölçüde piyasalaştırmış, sağlık hizmetlerini alınıp satılabilen bir meta haline getirme konusunda önemli bir mesafe almıştır. “Sağlıkta Dönüşüm Programı” adıyla yaratılan illüzyon özellikle pandemi döneminde dağılmış, neoliberal politikaların sağlık alanında oluşturduğu tahribat tüm gerçekliğiyle ve acı bir şekilde yurttaşlarımız tarafından deneyimlenmiştir.
Bugün gelinen noktada “paran kadar sağlık” anlayışı sağlık sistemini çöküşün eşiğine getirmiştir. Yurttaşlar sağlık hizmetlerine erişememekte, acil servisler dolup taşmaktadır. İlaçlar ve tıbbi malzemeler bulunamamakta, ameliyatlar ertelenmektedir. Sağlık gereksinimini karşılayamayanlara özel hastaneler adres gösterilmekte, yurttaşlar yüksek miktardaki ödemelerle uğraşmaktadır. Hastalar yardım kampanyalarına mecbur bırakılmakta, devlet en asgari sorumluluklarını bile yerine getirmemektedir. Sağlık göstergeleri gün geçtikçe kötüleşmektedir. Sağlık emekçileri şiddetle ve her gün yenisi eklenen hak gasplarıyla karşı karşıya kalmaktadır. Kısacası, bu sistemin sağlıktan para kazanan patronlar dışında kimseye faydası bulunmamaktadır.
Türkiye İşçi Partisi olarak sağlık alanındaki yıkımı görmekte ve ülkenin yeniden kuruluş sürecinde buradaki enkazın kaldırılarak toplumdan ve emekçilerden yana bir sağlık sisteminin kurulmasını önemsemekteyiz. Bu ihtiyaç doğrultusunda Türkiye İşçi Partisi Bilim Kurulu Sağlık Politikaları Çalışma Grubu tarafından hazırlanan belge ile sağlık başlığında genel bir değerlendirme yapılması, önemli gördüğümüz bazı sorunların temel nedenlerinin işaret edilmesi ve politika önerilerimizin ana hatlarıyla sunulması amaçlanmaktadır. Geçtiğimiz ocak ayında yayınlanan Türkiye İşçi Partisi Politika ve Tutum Belgesinde kısaca değinilen konular bu politika belgesinde daha geniş bir şekilde ifade edilmektedir.
Elbette mevcut durumun tüm yönleriyle ele alınması ve çözüm önerilerinin en küçük detayına kadar aktarılması birkaç on sayfalık bir metin ile mümkün değildir. Politika belgesiyle esas olarak hedeflenen bu alana dair partimizin tutumunu çerçevelendirmek, önümüzdeki dönemde yapılması planlanan çalışmalar için temel ilkeleri belirlemek ve sağlık alanında halihazırda sürmekte olan tartışmalara katkıda bulunabilmektir.
Türkiye’nin bugün en önemli halk sağlığı sorunu kapitalizm ve onun ülkemizdeki sürdürücüsü Saray Rejimidir. Patronlar servetlerine servet katacak diye milyonlarca yurttaşımızı açlığa, yoksulluğa ve hastalığa sürükleyen bu düzene mahkûm değiliz. Sağlıklı ve insanca bir yaşam hepimizin en temel hakkıdır.
Herkesin parasız, eşit ve nitelikli sağlık hizmetlerine erişebileceği, sağlıksızlık dışında hiçbir şey sunamayan piyasacı anlayışın geri dönüşsüz şekilde sağlık sisteminden silineceği bir ülkeyi hep birlikte kuracağız.
Etiketler:
Bilim Kurulu
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca İstifa!
Yayınlanma: 2022-07-06 21:05:10
Konya Şehir Hastanesinde görev yapmakta olan Dr. Ekrem Karakaya bugün hasta yakını tarafından uğradığı silahlı saldırı sonucu çalıştığı hastanede hayatını kaybetti. Ailesine, sevenlerine ve çalışma arkadaşlarına baş sağlığı dileklerimizi iletiyoruz.
Cinayetin ardından taziye mesajıyla olayı geçiştirmeye çalışan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya soruyoruz:
Dr. Ekrem Karakaya’yı öldüren yalnızca tetiği çeken midir?
Yıllardır sağlık emek ve meslek örgütlerinin itirazlarına kulaklarını tıkayıp sağlıkta şiddete karşı etkili önlemler almayan, cezasızlık politikasıyla adeta şiddetin önünü açan sizin iktidarınız değil midir?
Sağlık sistemini çöküşün eşiğine getiren, sağlık emekçilerini ve halkı birbirine düşüren, patronlar dışında kimseye faydası olmayan bu düzen sizin eseriniz değil midir?
Haklı talepleri karşısında hekimleri iş beğenmemekle itham eden, “giderlerse gitsinler” diyerek parmak sallayan partinizin başkanı değil midir?
Tam da bu nedenlerle saldırının gerçekleşmesi için tüm koşulları hazırlayan AKP iktidarı ve onun bakanı cinayeti işleyen kadar bu cinayetten sorumludur.
Benzer saldırıların bir kez daha yaşanmaması adına Sağlık Bakanı Fahrettin Koca derhal istifa etmeli, sağlıkta şiddete kalıcı olarak son verecek adımlar vakit kaybetmeden hayata geçirilmelidir.
https://twitter.com/tipgenelmerkez/status/1544766794254225410
Nefret Değil, Direniş Kazanacak!
Yayınlanma: 2022-06-25 19:41:00
YASAKLARI TANIMIYORUZ! DİRENİŞİMİZ HER YERDE!NEFRET DEĞİL DİRENİŞ KAZANACAK!
Bu yıl otuzuncusu düzenlenecek olan Onur Haftasını, LGBTİ+ yoldaşlarımızı geçmişten, yıldönümü 28 Haziran olan Stonewall İsyanından aldığımız güçle, direnişimizle ve inadımızla selamlıyor; yıllardır maruz bırakıldığımız şiddete, yoksulluğa ve görülmemeye var olma savaşımızla cevap veriyoruz.
Türkiye’de LGBTİ+’lar olarak varoluşumuz, yaşam hakkımız için mücadele ederek bugünlere geldik. Bugün hala insan hakları mücadelelerinin karşısında durmayı gelenek edinmiş iktidar, yasaklarıyla; gerici kurum ve kuruluşlar ise tehditleriyle bizlerin bu onurlu mücadelesini durdurmaya çalışıyor. Ancak hiçbir yasak, baskı ve saldırı bizi durdurmadı, durduramayacak. Hayatın her alanında türlü ayrımcılıklara maruz kalan bizler, haklarımız için sonuna dek mücadele etmeye devam edeceğiz.
Bugün LGBTİ+’lar barınma hakkından yoksun bırakılarak, toplumsal yaşamdan dışlanarak, işe alınmayarak veya bulduğu işlerde ayrımcılığa maruz bırakılarak, en temel yurttaşlık haklarından mahrum, ölümle burun buruna, tehditler altında iktidarın alenen açtığı bir savaşın gölgesinde hayatta kalmaya çalışıyor. İktidar, gerici/yobaz örgütlenmelere göz yumarak, kimi zaman da onlara alan açarak bu savaşta LGBTİ+’ları kriminalize etmeyi ve yalnızlaştırmayı hedefliyor. Ancak biliyoruz ki yıllardır süregelen bu mücadelemizde hiçbir zaman yalnız olmadık, bugün de yalnız değiliz. Bu ülkedeki tüm direnişlerden ve mücadelelerden güç alıyoruz. 26 Haziran Pazar günü de isyanımızı büyüterek haklarımız için hep birlikte direnişte olacağız.
Öldürülen, yaşadığı ayrımcılıklar nedeniyle intihar eden tüm LGBTİ+’ların hesabını soracağız!
Bir kez daha LGBTİ+ hakları insan haklardır diyeceğiz.
NEFRET DEĞİL DİRENİŞ KAZANACAK!
Türkiye İşçi Partisi LGBTİ+ Komisyonu
https://twitter.com/tipgenelmerkez/status/1540711674445008897
Etiketler:
LGBTİ+ Bürosu
Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi'ne Dair Değerlendirme
Yayınlanma: 2022-06-23 13:22:00
AKP, iktidarı boyunca geleneksel medya alanını devlet aygıtlarının gücüyle yeniden şekillendirmiştir ve günümüzde bu medya alanının neredeyse tamamını doğrudan kontrol etmektedir. AKP tarafından geleneksel medyaya yönelik bu kontrol ve takip koşulları altında, internet haberciliği ve sosyal medya önem kazanmıştır. “Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”nin amacı, AKP’nin susturamadığı bu iki alanı sansür ve otosansür marifetiyle boğmaktır. AKP’nin gazetecilere müjde olarak sunduğu maddeler (Basın Yasası, 5953 Sayılı iş yasası, ilan geliri) bile teklifin sansürcü yapısını örtememektedir. Öyle ki, iktidar kendi aleyhine olan her haberi ve bilgiyi dezenformasyon olarak mahkûm etmek, gerçekleri halktan saklamak ve kendi yarattığı alternatif gerçekliği ise hakikat diye zorla kabul ettirmek istemektedir. Yalan haber konusunda Sabah, Akşam, Yeni Şafak gibi iktidar gazetelerine, kişilik haklarına saldırı konusunda Süleyman Soylu’nun tweetlerine, örgütlü manipülasyon konusunda AK Troll kampanyalarına, “kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yalan bilgi yayma” konusunda Erdoğan’ın “Gezi’de cami yaktılar” açıklamasına, alenen hakaret konusunda yine Erdoğan’ın Gezicilere yönelik küfrüne bakmak yararlı olacaktır.
Gazeteci örgütlerinin teklife karşı seslerini yükseltmesini mutlulukla karşılıyoruz. Söz konusu teklifin etkilerinin sadece gazetecilik mesleğinin yapılmasıyla değil, bireylerin ifade özgürlüğü, haber alma özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü de dahil olmak üzere temel haklara ilişkin olumsuz etkiler yaratacağı kanaatini taşıyoruz. Bu teklifin yasalaşması durumunda Türkiye’deki takip ve kontrol sistemlerinin hukuki bir zeminde yaygınlaşacağını ve devamında gelmesi muhtemel düzenlemelerin devletler lehine, bireyler aleyhine sonuçlar yaratacağını düşünüyoruz.
“Basın Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” hakkındaki ayrıntılı değerlendirmemiz aşağıdaki gibidir:
1- Bu kanun teklifiyle internet haber siteleri 5187 sayılı Basın Kanunu kapsamına alınmaktadır. Kuruldukları günden beri yasal bir statüye sahip olmayan haber sitelerinin bu kanun kapsamına alınması ve bu sitelerde çalışan gazetecilerin basında çalışma ilişkilerini düzenleyen ve gazetecilere çeşitli haklar tanıyan 5953 sayılı iş kanununa dahil edilmesi, kendi içerisinde değerlendirildiğinde, olumludur. Ancak, medya patronlarının uzun yıllardır gazetecileri 212 olarak bilinen bu iş yasası dahilinde değil, normal iş kanunu içerisinde istihdam ettiği bilinmektedir. İlgili teklif bu durumu değiştirmeyecektir. Teklifin geneline bakıldığında ise haber sitelerinin Basın Kanunu kapsamına alınmasının temel amacı, bu siteleri güvenceye kavuşturmak değil daha rahat kontrol etmeye çalışmaktır.
2 - Teklif doğrultusunda Basın İlan Kurumu’nun (BİK) haber sitelerine resmi ilan vermeye başlayacak olması, matbu şekilde yayımlanan yaygın ve yerel gazetelerin büyük gelir kaynaklarından birisi olan ilanların haber siteleri için de erişilebilir olmasını sağlayacaktır. Ancak BİK’in 2020 yılı boyunca dağıttığı resmi ilanların yüzde 78’inin iktidar medyasına gittiğini göz önüne aldığımızda, bu değişiklik AKP medyası içerisinde yer alan haber sitelerinin daha fazla fonlanmasına, ilan geliri elde etmek için iktidara yakın yeni haber sitelerinin kurulmasına ve ilanları göz önünde bulunduran haber sitelerinin otosansüre boyun eğmesine neden olacaktır. Diğer yandan 2020 boyunca BİK’in Basın Ahlak Esasları’nı ihlal etmek gerekçesiyle verdiği ilan kesme cezalarının yüzde 97’lik bir kısmı muhalif gazetelere, özellikle Cumhuriyet, Evrensel ve Birgün’e uygulanmıştır. Evrensel gazetesine 2019’un Eylül ayından beri ilan verilmemektedir. Bu nedenle “haber sitelerine ilan geliri müjdesi” sadece iktidara yakın haber siteleri için bir müjde niteliğini taşımaktadır. Bu değişiklikle birlikte, zaten iktidar tarafından çeşitli yollarla finanse edilmekte olan yandaş medya bloğuna yeni bir kaynak yaratılmış olacaktır.
3 - Teklif doğrultusunda haber sitesi çalışanlarına basın kartı verilmesi de aynı şekilde düşünülmelidir. Basın kartını verecek kurum iktidarın iletişim aygıtı olan İletişim Başkanlığı, meslek ahlakını ihlal gerekçesiyle kartı iptal edecek kurum ise BİK’tir. Gazeteciler arasında devletin dağıttığı Basın Kartı’nın meşruiyeti oldukça düşük seviyededir. Bunun yerine Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’nun (IFJ) verdiği uluslararası basın kartı tercih edilmektedir. Yanı sıra süreli bir yayın çıkartırken savcılıklara bildirim yapma mecburiyeti, bu teklif doğrultusunda haber siteleri için BİK’e yönlendirilmektedir. Gücü ve yetkisi artırılan BİK, matbu ve dijital medya için bir RTÜK haline getirilmeye çalışılmaktadır.
4 - Bu teklifle birlikte Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) erişim engelleme ve sitelerden içerik kaldırma yetkisi genişletilmektedir. Uzun süredir kullanılan ve öncesinde AYM kararıyla kısmi olarak sınırlandırılan bu sansür yöntemi, bu teklifle birlikte daha güçlü, yaygın ve keyfi şekilde sürdürülecektir. Yine teklif doğrultusunda, sitelerde yer alan haberlere yönelik düzeltme ve cevap metinlerinin, sitede ilgili haberin bulunduğu yerde 1 hafta süreyle yayımlanması zorunluluğu da bu sansürü güçlendirecek bir uygulama olacaktır. Üstelik ilgili yazı içerik çıkarma veya erişim engeli ile siteden kaldırılsa bile cevap ve düzeltme metni 1 hafta boyunca sitenin ana sayfasında yayımlanacaktır. Bugüne kadar haklarında açılan onlarca dava ile susturulmak istenen araştırmacı gazetecilerin ürettiği haberler, cevap ve düzeltme kakofonisi ile bulandırılmaya ve etkisizleştirilmeye çalışılacaktır. Herhangi bir haber sitesinde bulunan haber, güncellik gereği sitenin aynı yerinde bir hafta boyunca kalamazken, düzeltme ve cevap metninin sitenin aynı yerinde 1 hafta boyunca kalması zorunluluğu, haber sitelerini işlemez kılma tehlikesini taşımaktadır.
5 - Teklifle birlikte Türk Ceza Kanunu’na eklenmesi öngörülen “Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır” maddesi yoruma açıktır ve devletin internet kullanıcıları aleyhine yapacağı suistimallere kapı aralamaktadır. Yalan terörü, dezenformasyon, kişilik hakları gibi söylemlerin arkasına saklanan bu madde, neyin dezenformasyon olduğunu belirleme yetkisinin kimde olacağı sorusunu yanıtsız bırakmaktadır. Dezenformasyon konusu uluslararası alanda iletişim bilimciler ve gazeteciler tarafından halen tartışılmaktadır ve bu konuda net bir tanım ve yöntem ortaya konulamamıştır. Teklifin geneline bakıldığında, neyin dezenformasyon olduğuna karar verecek olanın iktidarın aparatları olduğu ortadadır. Aynı maddenin ikinci bendinde yer alan “Suçun, failin gerçek kimliğini gizlemek suretiyle veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır” ifadesiyle birlikte anonim hesaplar ve siyasi bir örgütün sosyal medya kampanyası hedef alınabilecektir.
6 - Yine teklifte yer alan sosyal medya platformları ile ilgili maddeler, 2020 yılında çıkan Sosyal Medya Yasası’nın kapsamını genişletmektedir. Sosyal medya platformlarının Türkiye’deki temsilcilerinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmasını ve Türkiye’de ikamet etmesini zorunlu kılan değişiklikler ayrıca devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma, anayasal düzene karşı suçlar ile devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk gibi suç isnatlarında suçlarda kullanıcı bilgilerinin mahkemeye verilmesini şart koşmaktadır. Aksi halde ilgili platformlara yüzde 90 oranında bant genişliği azaltma cezası verilecektir. AKP’nin gerek 2020’deki yasayla, gerekse şimdiki teklifle amacı Twitter başta olmak üzere sosyal medya kullanıcılarının kimlik bilgilerine istediği an erişebileceği bir sisteme kavuşmak, böylece sansürü etkili kılabilmektir.
7 - Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü’nün yayınladığı basın özgürlüğü endekslerinde Türkiye 2005 yılında 98. sıradayken 2022 yılında yayımladığı raporda 180 ülke arasında 149. Sırada yer almıştır. Bunda internet gazeteciliğine getirilen sınırlamalar da önemli rol oynamıştır. Freedom House tarafından 2021 yılında yayımlanan ‘Nette Özgürlük’ isimli raporda ise Türkiye İnternetin Özgür olmadığı ülkeler kategorisine girmiştir. Uluslararası Basın Enstitüsü (IPI) ise bu yıl yayınladığı raporda, hazırlanan ‘dezenformasyon’ yasasının bağımsız gazetecilik adına son kalan alanların da kontrol altına alınmasına, sosyal medya şirketleri üzerinde AKP-MHP’nin sansür rejimiyle uyumlu çalışma yönündeki baskının arttırılmasına zemin hazırlayacağı öngörüsünde bulunmuştur.
8 - Söz konusu kanun teklifi AKP rejiminin çevrimiçi ifade hürriyetini ve bilgiye erişme hakkını kısıtlamaya dönük ilk girişimi değildir. Bu daha ziyade, 2007 Yılında 5651 Sayılı “İnternet Üzerinden Yapılan Yayınların Denetlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanunun” yürürlüğe girmesi, 2011 Yılında BTK’nin yayımladığı “İnternetin Güvenli Kullanımına İlişkin Uslu ve Esaslar” başlıklı kararla zorunlu internet filtresi uygulamasının devreye sokulmaya çalışılması, son olarak ise İnternet yayıncılığının RTÜK denetimine alınmasını öngören “Radyo, Televizyon ve İsteğe Bağlı Yayınların İnternet Ortamında Sunumu Hakkında Yönetmeliğin’ 2019 yılında yürürlüğe girmesi gibi süreçlerin devamı olarak okunmalıdır. Tümünün ortak özelliği, muğlak ifadelere ve şeffaf olmayan süreçlere dayanılarak keyfi (iktidarın kendi ahlak anlayışını, ideolojisi ve dünya görüşünü topluma dayattığı) bir sansür ve otosansür ortamının yaratılması, erişim kısıtlama ve içerik engelleme gibi işlemlerde yargı süreçlerini baypas ederek idari kurumların yetkilerinin ölçüsüz şekilde genişletilmesi olmuştur. Öyle ki İfade Özgürlüğü Derneğinin raporuna göre, söz konusu düzenlemelere dayanılarak Türkiye’de 2020 yılı sonu itibariyle çoğunluğu idari 464 farklı kurum tarafından 467 binden fazla web sitesi ve alan adına erişim engellenmiştir. Erişime engellenen içeriklerin tam sayısı ve engellenme gerekçesi ise kamuoyundan saklanmakta, HDP ve CHP milletvekillerinin mecliste konuyla ilgili araştırma taleplerine ise yanıt verilmemektedir.
9 - AKP’nin interneti denetleme girişimleri kadar Türkiye halklarının buna karşı direnme pratikleri de geçmişe dayanmaktadır. Örneğin 2011 yılı içerisinde Sansüre Sansür, Netdaş Hareketi, Sansüre Karşı gibi pek çok internet sitesi ve platform üzerinden düzenlenen sanal eylemler, yine aynı yıl içerisinde Facebook üzerinden örgütlenen 500 bin kişinin Türkiye’nin 31 ilinde eş zamanlı olarak ‘internetime Dokunma’ sloganıyla sokak eylemleri gerçekleştirmesi Hükümeti zorunlu internet filtresi uygulamasından geri adım atmak zorunda bırakmıştı. Dünyada internette ifade özgürlüğünü savunmak için o güne kadar yapılmış bu en geniş katılımlı sokak eylemlerinin yanında, çeşitli hacktivist gruplar sansürcü devlet kurumlarına karşı siber saldırılar örgütleyerek tepkilerini ifade etmiş, bireyler ise DNS ayarlarını değiştirerek, bunu yetmediği durumlarda ise VPN veya web trafiklerinin izlenmesini engelleyecek çeşitli yazılımları kullanmayı öğrenerek sansür mekanizmalarını kadük hale getirmiştir. Dolayısıyla Türkiye’de internetin demokratik yapısını iktidara karşı korumaya dönük ciddi bir bilincin ve bu anlamda duyarlı bir sivil toplumun var olduğunu söylemek mümkündür.
Türkiye İşçi Partisi Bilim Kurulu Dijitalleşme ve İletişim Siyaseti Çalışma Grubu
Etiketler:
Bilim Kurulu
Diyarbakır'da Tutuklanan Gazetecilere İlişkin Rapor
Yayınlanma: 2022-06-23 08:40:00
İstanbul Milletvekilimiz Ahmet Şık, Diyarbakır'da 16 gazetecinin tutuklanmasına ilişkin hazırladığı araştırma raporunu, Dicle Fırat Gazeteciler Derneği (DFG) Eş Başkanı Dicle Müftüoğlu ve tutuklu gazetecilerin avukatlarından Resul Temur ile beraber yaptığı açıklamayla kamuoyuyla paylaştı.
Ne Akp’nin Çarpık Göç Politikası Ne de Mülteci Düşmanlığı: Kardeşçe Yaşamak, Ortak Mücadeleyle Çözüm Geliştirmek Mümkün!
Yayınlanma: 2022-06-20 05:52:42
Türkiye’de son dönemde mutlak yoksulluk alametleri belirmeye başladı. Buna mukabil göçmen düşmanlığı düzen partileri eliyle kışkırtıldı ve yükselişe geçti. Türkiye işçi sınıfını, emekçileri ve halklarımızı bu ırkçı kışkırtmalara karşı uyanık olmaya çağırıyoruz. Göçmenler ve mülteciler yaşadığımız yoksulluğun sebebi asla değildir. Yaşadığımız bu kâbus günlerin, açlık ve yokluk döneminin asıl sebebi ülkeyi soyup soğana çeviren yağmacı ve talancı sermaye iktidarıdır; yandaşı, 5’li Çetesi ve tüm sermaye örgütleriyle birlikte AKP hükümetidir.
Göç bir sonuçtur, kapitalist dünya ve emperyalist savaşlar ise göçlerin ana nedenidir. 90'lı yıllardaki karanlık siyasi atmosferde Kürt halkına yönelik baskı, siyasi cinayetler, köy yakma operasyonları iç göçü körüklemiş, ırkçılık bu politikalarla beslenmeye devam etmişti. AKP’nin Neo-Osmanlıcı hayalleri ve “Bir koyup beş alacağız” hesabıyla Türkiye’nin de dâhil olduğu Suriye savaşının geldiği bu aşamada ise Türkiye en büyük göç nüfusunu barındıran ülkelerden biri haline geldi. Savaş tezkeresi için kalkan eller felaketi büyüttü. Ve bugün gerçeklikten uzak ve AKP iktidarının suiistimaline çok açık bir “geri gönderme” tartışması gündemde. Geçmişte Ermenilere, Rumlara, Kürtlere, Alevilere ve diğer ezilen kesimlere karşı yürütülen şoven kampanyalar bu kez mülteciler üzerinde deneniyor. Mülteci düşmanlığı yaparak AKP hükümetiyle sağcılık yarışına girişen düzen muhalefeti ise esasında iktidarın elini güçlendiriyor. “Geri gönderme” propagandası ise Suriye’de yeni cephelerin açılmasına, AKP’nin elinin kuvvetlenmesine ve göçmenlerin çatışma alanlarına doğru sürülmesine hizmet ediyor.
Bizler aşağıda imzası bulunan parti ve örgütler olarak; sosyolojik, ekonomik, politik, psikolojik, hukuki çok katmanlı bir sorunu ifade eden göç meselesinde acilen atılması gereken adımları şöyle formüle ediyoruz:
1- Göç meselesi güvenlikçi bir anlayışla ele alınamaz, İçişleri Bakanlığının keyfine bırakılamaz. Göç sorunu göç ve iltica hakları temelinde yeniden düzenlenmelidir. 1951 Birleşmiş Milletler Cenevre Mülteci Sözleşmesi dâhil olmak üzere uluslararası hukuktan doğan haklar sığınmacılara tanınmalıdır. Geri Gönderme Merkezlerinin yerini Göç ve İltica Ofisleri almalı; keyfi ve hukuk dışı uygulamalar sona ermelidir. Göçmenlerin statüsüz kalmasına sebep olan mevcut uluslararası göç yönetimi anlayışı değişmeli; kayıtsız-belgesiz nüfus ivedilikle kayıt altına alınmalı ve uluslararası koruma sağlanmalıdır.
2- Türkiye önceki yıllarda göçmenler için bir transit ülke iken, AB ile imzalanan Geri Kabul Anlaşması sonrasında bir zorunlu ikamet adresi haline geldi. Sonuçta sığınmacıların üçüncü ülkeye geçiş hakkı, hukuk çiğnenerek tırpanlanmış oldu. Geri Kabul Anlaşması derhal iptal edilmeli, mültecilere AB ve Batı ülkelerine gitme hakkı tanınmalı; bu ülkeler, Türkiye ile eşit sorumluluk almalıdır.
3- İç savaşların gösterdiği tarihsel gerçek, geri dönüşlerin en az 15-20 yıl sonra başladığı yönündedir. Savaşın devam ettiği alanlara göçmenlerin zorla gönderilmesi suçtur. Dolayısıyla “Bir yılda göndeririz, davul zurna ile göndeririz” gibi propagandif vaatlerin karşılığı yoktur. Geri dönüşler Suriye’de savaşın derhal sonlandırılması, kalıcı barış ve demokratik ortamın sağlanması ve mülteciler için garantör yapıların oluşmasına bağlıdır. Ayrıca dönmek isteyenler için ekonomik, politik, sosyolojik ve psikolojik alt yapının sağlanması gerekir.
4- Türkiye’de göçmen ve mülteciler de dahil olmak üzere herkes için kayıt dışı sigortasız ve güvencesiz çalışma son bulmalıdır. Türkiye’de çoğu çocuk 2 milyon mülteci ve göçmen işçi çok ağır koşullarda sömürülmektedir. Buna karşılık çalışma izni olan Suriyeli işçilerin sayısı 38 bin civarındadır. Göçmen ve mülteci işçilerin yerli işçiler ile aynı sendikada örgütlenmesinin, toplu sözleşme ve grev yapabilmelerinin önü açılmalıdır. Çünkü onlar Türkiye işçi sınıfının bir parçasıdır. Sermaye rekabeti kışkırtırken, işçiler birliği ve ortak mücadeleyi esas almalıdır.
5- Mülteci kadınlar ve çocuklar en ilkel biçimleriyle cinsel istismara maruz kalmaktadır. Mülteci kadınların yaygın şekilde tacize ve cinsel saldırıya uğradığı Türkiye’nin batısından doğusuna bir gerçekliktir. Mülteci kadınlar, LGBTİ+’lar ve çocuklar İstanbul Sözleşmesi referans alınarak erkek şiddetine karşı korunmalıdır. Önleme ve koruma politikaları geliştirilmeli, şiddet önleme merkezlerinde çok dilli danışmanlık sunulmalıdır.
6- Yerel yönetimler vatandaşlık esasına göre bütçe aldığından mülteci nüfusun yoğunlaştığı belediyeler mali açıdan zorlanmaktadır. Burada çözüm mültecileri dışlamak olamaz. Bizler “hemşerilik” hukukuna göre Belediyeler Yasasının yeniden düzenlemesini talep ediyoruz. Merkezi bütçe vatandaş sayısına göre değil o il ya da ilçede yaşayan tüm insanlara göre yeniden belirlenmelidir.
7- AKP-MHP, cihatçı çeteler için Türkiye’yi cephe arkası olarak kullandırma faaliyetinden vazgeçmelidir. Savaş suçları başta olmak üzere insanlık suçlarına bulaşmış kişileri uluslararası yargıya teslim edecek bir mekanizma oluşturulmalıdır. Göçmen kaçakçıları ve devlet içindeki uzantıları için ağır cezai düzenlemeler yapılmalıdır. Sınır ötesi operasyon vb. gerekçelerle cihatçı çete mensuplarına vatandaşlık ve çeşitli imtiyazlar verilme uygulaması sonlandırılmalı, cihatçı çeteler derhal dağıtılmalıdır.
Sonuç olarak göçmenler Saray’ın kozu, paryası ve sistem muhalefetinin hedef tahtası değildir. Göçmenlik savaş, ekolojik ve ekonomik yıkımın tetiklediği bir insanlık halidir. Göçmenleri araçsallaştırarak kullanan AKP-MHP ve seçim kaygısıyla göçmenleri hedef haline getiren sistem muhalefetinin savaş politikaları bitmediği sürece göç sorunu çözülemeyecektir. Herkesin özgürce yurdunda yaşayacağı politikaları savunmak; yurdundan olmuşların hakların ve hukuklarını savunmak ve demokratik alternatifi büyütmek için emekçileri, halkları mücadeleye çağırıyoruz.
EMEP – EHP – HALKEVLERİ – HDP – SMF – TİP – TÖP
17 Haziran 2022
Sorularla TİP'li Kadınlar Broşürü Çıktı.
Yayınlanma: 2022-06-17 14:26:00
Türkiye İşçi Partili Kadınlar, onları daha yakından tanımanız için bir broşür hazırladı.
Bu broşürde TİP'li Kadınların ne amaçladıklarını ve neler yaptıklarını bulabilirsiniz.
Etiketler:
TİP’li Kadınlar
Gezi Kalır, Zorbalar Gider!
Yayınlanma: 2022-06-01 13:46:38
1 Haziran 2013 günü Taksim Meydanı’na giren on binler, tüm ülkede Gezi direnişine destek veren, ona katılan milyonlar bir zorbaya hep birlikte “Yeter” demenin heyecanını ve gururunu paylaşıyordu. TEKEL işçilerine kış ayazında sıkılan suya, ODTÜ öğrencilerine atılan gazlara, Emek Sineması’nın talan edilmesine, Reyhanlı Katliamı’na, iktidarın Suriye politikasına, cemaatçilerle ortaklığına, “iki ayyaş” sözlerindeki aymazlığa, doğanın yağmasına, kadına düşmanlığına, LGBTİ+ nefretine karşı biriken öfke yan yana geldi, umuda dönüştü.
Zorba zorbalığına devam ediyor.Meydanlara inmek belki bugün daha zor. Halka küfreden şahıs bizim yan yana gelmememiz için elinden geleni yapıyor.
Oysa biz çoğunluğuz.Gezi’de yan yana duran bizler, o gün bize kızsa da sonra memleketin geldiği hali görüp bize hak veren yeni dostlarımız, 2013’te çocuk olup şimdi aramıza katılanlar… Gencecik kardeşlerimizi yitirdik ama şimdi daha da fazlayız. Zorbanın topu tüfeği, paralı adamları, çeteleri var ama çevresinde “insan” kalmadı. Biz çoğunluğuz ve umudumuz bir gram azalmadı.
Gezi’nin yıl dönümünde Boğaziçi Köprüsü’ne “Her Yer Taksim Her Yer Direniş” pankartını asarken, milyonların sesini haykırdığımızı biliyorduk. Genç arkadaşlarımız Taksim Meydanı başta olmak üzere memleketin dört bir yanında yeri göğü inletirken azalmayan umudumuza güveniyorduk. Umudumuz azalmadı ama yapmamız gereken işler arttı.
Bu ülkenin onurlu insanı, işçisi emekçisi, genci, kadını…Gel bu işleri, Gezi ruhuyla, el ele vererek, dayanışmayla, şarkıyla, türküyle el birliğiyle halledelim. Değmediğimiz tek bir el, derdini paylaşmadığımız tek bir dostumuz, isyanını haykırmadığımız tek bir yurttaşımız kalmasın.Gel Gezi’de başladığımız işi birlikte bitirelim. El ele verip bu iktidardan kurtulalım.Gezi hepimizin, TİP senindir.
Yaşasın Gezi!Yaşasın birlikte mücadelemiz!
Türkiye İşçi Partisi
https://twitter.com/tipgenelmerkez/status/1531975098462257155
Özel Tiyatrolar İçin Yasa Teklifini Sunduk. Faturaları Bakanlık Karşılasın!
Yayınlanma: 2022-05-27 16:55:00
Genel Başkan Yardımcısımız ve Hatay Milletvekili Barış Atay, partimiz adına ekonomik kriz ve fahiş zamlar nedeniyle birer birer kapanan özel tiyatroların faturalarının Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ödenmesine ilişkin TBMM’ye kanun teklifi sundu.
Kanun teklifinde, Kültür Yatırımları ve Girişimleri Teşvik Kanunu’nda, “50 kişi ve üzeri kapasitede olan ve tiyatro olarak faaliyet gösteren kültür sanat mekânlarının elektrik, su ve doğal gaz kullanım bedelleri Bakanlıkça karşılanır” şeklinde değişikliğe gidilmesini öneriyoruz.
Teklifte, enerjiyi 21. yüzyılda insanların yaşamlarını sürdürebilmesi için önemli bir unsuru olarak görüyor ve ‘enerji hakkını’, temel insan haklarından biri olarak kabul ediyoruz. Bu doğrultuda aydınlatmadan ısınmaya, iletişimden beslenmeye değin pek çok yaşamsal faaliyet için gerekli olan enerjinin, yurttaşlara sunulmasında devletin kamusal bir yükümlülüğü olduğunu savunuyoruz.
Yasa teklifimizi okumak ve indirmek için tıklayınız.
‘Özel tiyatrolar için yeni bir tanım yapılmazsa yok olacaklar’
“Pandemi dönemi boyunca gelir elde edemeyen özel tiyatrolar KDV, muhtasar, geçici vergi, gelir vergisi/kurumlar vergisi ve istihdam ettiği personelin SGK ödemelerinin yanı sıra kira, elektrik-su-doğalgaz gibi sabit giderlerle baş başa bırakılmış ve yapılan desteklerde yeterli olmamıştır. Ayrıca verilen desteklerde SGK ve vergi borcunun olmaması şartının bulunması nedeniyle birçok tiyatro bu desteklerden yararlanamamış ve tamamen mekanlarını kapatmak zorunda kalmıştır.
Ekonomik, kültürel ve sosyal kalkınmaya önemli katkılar sunan özel tiyatrolar mevcut mevzuata göre ‘tacir’ statüsü taşımakta ve birer ticari işletme olarak faaliyetlerini yürütmektedirler. Ve bu nedenle daha pahalı olan ‘iş yeri’ tarifesine tabi tutulmaktadır. Oysa sanatın tüm dallarının kamusal bir faaliyet olması nedeniyle özel tiyatrolar için ayrı bir tanımın acilen yapılması gerekmektedir. Aksi halde bu zor şartlar altında üretimlerine devam etmeye çalışan özel tiyatrolar ayakta kalacak gücü bulamayacak ve teker teker yok olacaktır!”
‘Faturaları bakanlığın karşılamasını talep ediyoruz’
Anayasanın 64. maddesinde yer alan “Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır” ifadesinin de hatırlatıldığı teklifte şöyle devam edildi: “Ancak Ocak 2020’de 3 bin TL elektrik faturası ödeyen bir tiyatro salonuna Ocak 2022’de elektrik faturası yedi kat artarak 20 bin TL’lik fahiş zamla gelmiştir. Yani devlet anayasal görevini yerine getirmemekte sanatı ve sanatçıyı desteklememektedir.
Tiyatro sahnelerimizin birer birer kapanmaması ve mesleğini icra edemeyecek olan binlerce sektör çalışanının işsiz kalmaması için hazırladığımız yasa teklifimizde 50 kişi ve üzeri kapasitede olan ve tiyatro olarak faaliyet gösteren kültür sanat mekanlarının elektrik, su ve doğal gaz faturalarının Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından karşılanmasını talep ediyoruz.”
Hakkımız Olanı Alacağız, Tüm Ücretler Arttırılsın
Yayınlanma: 2022-05-24 13:34:18
Ülkemizde baskı, şiddet ve faşizmin her geçen gün yükseldiğine, demokratik hak ve özgürlüklerin gözaltılar, soruşturmalar ve cezalar ile kısıtlandığına hep birlikte şahit oluyoruz.
Halkın sıkıştırılmaya çalışıldığı bu şiddet sarmalının, gittikçe derinleşen ekonomik krizi, yoksulluğu ve sefaleti görünmez kılma çabalarının bir parçası olduğunu biliyoruz.
İktidarın ve sermayenin kendi çıkarları ve politikalarının bir sonucu olan ekonomik krizin faturasının halka kesilmesini kabul etmiyoruz.
Enflasyon oranının yükselen grafiğinin karşısında her geçen gün eriyen asgari ücretin ve tüm ücretlerin alım gücü azalırken, kirasını, faturasını ödeyemeyen ve beslenme, barınma gibi en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamayan ve geçinemeyen milyonlarca insan gerçekliği büyüyor.
Enflasyon oranının artmasıyla doğru orantılı olarak yapılan zamların karşısında ise asgari ücret ve tüm ücretler sabit kalıyor.
Biz, aşağıda adı geçen 7 kurum olarak halkın karşı karşıya kaldığı yıkım ve derin yoksulluğa karşı insanca ve onurlu bir yaşamı kurmak ve hakkımız olanı almak için bir kampanya başlatıyoruz. Bu kampanya kapsamında günden güne eriyen asgari ücretin arttırılması için bir dizi eylem ve etkinliği önümüze koyuyoruz.
“Hakkımız Olanı Alacağız!” şiarıyla çıktığımız bu yolda bildiri dağıtımları ve imza kampanyası ile eylem ve etkinliklerimizin sokak ayağını örerken sosyal medya çalışmaları ile mücadelemizi yaymayı ve İlçelerde, mahallelerde bir araya gelmeyi ve kampanyamızın yerel ayaklarını kurarak genişletmeyi hedefliyoruz.
Asgari ücretin ve tüm ücretlerin artırılması ve hakkımız olanı almak için mücadeleyi bırakmayacağımızı bildiriyoruz.
Tüm kamuoyunu, siyasi partileri, demokratik kitle örgütlerini ve halktan yana halk için mücadele eden, etmek isteyen tüm milletvekillerini bizimle birlikte sesini yükseltmeye, mücadeleyi dayanışma ile büyütmeye ve kazanmaya davet ediyoruz.
https://twitter.com/tipgenelmerkez/status/1530251703202856965
International Bulletin of TIP – April / May 2022
Yayınlanma: 2022-05-23 21:12:00
Boğaziçi Üniversitesi’ne Yönelik Saldırılara Son Verilsin
Yayınlanma: 2022-05-21 17:36:52
Üniversite bileşenlerinin iradesini yok sayan kayyum uygulamalarına, her türlü baskıya ve saldırıya karşı mücadelesinde 500 günü geride bırakan Boğaziçi Üniversitesi bugün yeniden polis ve özel güvenlik saldırısıyla karşı karşıya kaldı. Akşam saatlerinde kampüs içerisinde yapılması planlanan Onur Yürüyüşüne saldıran polis 50’den fazla öğrenciyi darp ederek gözaltına aldı. Polisin işkenceye varan kötü muamelesine engel olmak isteyen bazı akademisyenler de benzer şekilde polis şiddetine maruz kaldı.
Bugün öğrencilere ve akademisyenlere saldıranlar bu cüreti iktidarın LGBTİ+’ları her fırsatta hedef göstermesinden ve hayat tarzı üzerinden toplumsal kutuplaşmayı amaçlayan söylemlerinden almaktadırlar.
Kayyum, polis ve özel güvenlik marifetiyle üniversiteleri abluka altına almak, kampüsleri karakola çevirmek isteyenlere karşı mücadelede inat eden tüm arkadaşlarımızın yanındayız. Baskıcı, gerici, özgürlük ve bilim düşmanı Saray Rejimine üniversitelerimizi teslim etmeyeceğiz.
Boğaziçi Üniversitesi’ne yönelik saldırılara ve işkenceye varan uygulamalara son verilsin. Gözaltına alınan öğrenciler derhal serbest bırakılsın.TİP Bilim Kurulu
Konut Krizine Karşı Kanun Teklifi Sunduk
Yayınlanma: 2022-05-19 14:17:00
Genel Başkanımız ve Milletvekilimiz Erkan Baş ile Milletvekilleri Sera Kadıgil, Ahmet Şık ve Barış Atay, Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik kriz koşullarıyla birlikte milyonlarca yurttaş için her geçen gün daha da hayati bir sorun haline gelen barınma sorununun giderilmesi amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlığına kanun teklifi sundu.
https://www.youtube.com/watch?v=8OXylbXpoQw
KONUT KRİZİNE KARŞI NELER YAPILABİLİR?
1) Liberal ve bireyci hukuk sistemlerinin temel kuralı olan irade özerkliği ilkesi doğrultusunda Türk Borçlar Kanunu’nda tanımlanan sözleşme serbestisi ile kiracı ile kiraya veren arasındaki anlaşma usulleri tamamen bireylerin inisiyatifine bırakılmaktadır. Ancak barınma hakkının temel bir yaşam hakkı olduğu ya da mekanlar aracılığıyla kentlerin, yaşam biçimlerinin şekillendirildiği ve dahası ideolojilerin yansıtıldığı düşünülerek hem konut hem de işyeri kirası ilişkilerinin sistem içinde dahi sözleşme serbestisi anlayışına bırakılmaması elzemdir.
Uzatma ile 10 yıllık süresini dolduran konut kira sözleşmeleri, kiralayanların konutu daha yüksek bedelle kiraya verme yönündeki iradesi ile sonlandırılmakta, kiracılar ise yıllardır yaşadığı yerlerinden edilmektedir. İş yerleri de yüksek kira bedeli talebinin yanı sıra sosyal dokunun dönüştürülmesi için araçsallaştırılmaktadır.
2) Konutu metalaştıran, inşaat ve emlak şirketlerinin sermayesine sermaye katmasını sağlamayı hedef tutan ekonomi ve kent politikaları konut ve kira krizine yol açmış, bu kriz pandemi koşullarının da etkisiyle derinleşmiştir.
Mülkünde ikamet etmeyen mülk sahiplerinin piyasada spekülatif fiyat belirlenmesinin ve konut varlığı üzerinden zenginleşmesinin önüne geçmek amacıyla varlıklara uygulanan vergilerin artırılması gerekmektedir. Kentlerdeki boş konut ve iş yerlerinin tespiti ile boş konut varlığının niceliksel verisi kamuoyu ile paylaşılmalıdır.
3) Konut ve çatılı iş yeri kira sözleşmelerinde devam eden yeni sözleşme döneminde geçerli olacak kira bedelinin artışında TÜFE esas alınmaktadır. Kiraya verenler, azami TÜFE oranında kira bedellerine zam yapabilmektedir. TÜFE, kiracının korunması maksadıyla kiraya vereni sınırlayan bir gösterge olarak ele alınıyor. Artan enflasyon ve bu bağlamda belirlenen TÜFE, kiracıları korumak şöyle dursun kiracıların sırtında yük halini almıştır.
TÜİK’in açıklamış olduğu Nisan 2022 dönemine ait TÜFE oranı %34,46. Yine TÜİK verilerine göre bu oran bir önceki yılın aynı ayına göre %69,97 artmış oldu. Öte yandan, artan konut taleplerine rağmen kiralanabilir vaziyette konutların bulunmaması ve bu nedenle boş konutlara biçilen değerlerin sistematik biçimde yükselmesi, halihazırda kira sözleşmesi devam eden yurttaşların, oldukça fahiş olan TÜFE’yi dahi aşar kira zam talepleri ile karşılaşmalarına, bu talep kabul görmediğinde ise ev sahipleri tarafından fiziksel şiddet dahil baskı görmelerine, tahliye ile tehdit edilmelerine, yaşadıkları yerlerden olmalarına, kent merkezlerinden kent çeperlerine itilmelerine neden olmaktadır. Kira bedelinde yapılan artışta azami olarak TÜFE oranının esas alınması prensibi sebebiyle, kiraya verene kira sözleşmesinin 5. yılının bitiminden itibaren kiracı aleyhine kira tespit davası açma hakkı tanındığından, kira sözleşmesinin 5. yılı biten yurttaşlar kira tespit davaları neticesinde mahkemece “güncel piyasa şartlarına göre” belirlenmiş kira bedellerinin altında ezilmekte ve nihai olarak yıllarca yaşadıkları mahallerinden olmaktadır. 2022’nin başından bu yana, kira bedelleri sebebiyle kiracılar aleyhine açılan kira takipleri ve tahliye davalarında ciddi bir artış söz konusudur.
4) Konut ve kira krizi tüm emekçiler ve ezilen sınıflar için yakıcı bir sorun halini almış vaziyettedir ancak bu krizin yaşamsal pratikleri dönüştürmesi toplumda dezavantajlı konumda bulunan kesimler nezdinde oldukça hızlı bir şekilde gerçekleşmektedir. Bunların başında da öğrenciler gelmektedir. Kendilerine yurt imkânı sağlanmayan öğrenciler kolektif bir şekilde yaşamalarına rağmen artan kiralarını karşılayamamakta, hatta evde kalan öğrenci sayısının artması kiralayanlar için kira bedelinin artışına sebep teşkil etmektedir. Başka illere eğitim amacıyla taşınmayı planlayan öğrenciler, kira gelirlerini ve yaşam masraflarını karşılayamama korkusu ile ataerkil düzenden “kaçış” olarak gördükleri bu amacı gerçekleştirememektedirler.
‘KENTSEL DÖNÜŞÜM, SADECE MÜLKİYET HAKKINI MERKEZE ALAN BİR ANLAYIŞ İLE YÜRÜTÜLMEMELİ’
5) Nüfusun artması, doğal afet ve sair gerekçeler ile kentlerin yenilenmesi için ilerletilen kentsel dönüşüm süreçleri Türkiye’de sadece rant elde etme amacıyla ve mekanların fiziksel dönüşümüyle sınırlı kalacak şekilde ilerletilmekte, toplumsal, sosyolojik, ekonomik yönleri ise göz ardı edilmektedir. Kentsel dönüşüm süreçlerine ilişkin yasal düzenlemeler ve fiili uygulamalar sadece “mülkiyet hakkı” üzerinden ilerlediği için bu durumun, kiracıların dönüşüm süreçlerinin her aşamasında mağdur edildiği bir düzlem yarattığını gözlemlemek mümkündür.
Kentsel dönüşüm bölgelerinde, projelerden evvel, emekçilerin, öğrencilerin, hatta göçmelerin makul bedeller ile yaşadıkları kiralık konutlar sadece projenin konuşulmasıyla bile fahiş fiyatlara varmaktadır. Yaşadıkları yeri terk etmeyenler elektrik, su gibi temel ihtiyaçlarından bile isteye mahrum bırakılmaktadır. Projenin yapıldığı esnada verilen destekler sadece mülkiyet hakkı sahipleri ile sınırlı tutulmaktadır. Projenin bitiminde inşa edilecek yapılara kiracıların geri döneceğine dair hukuki güvence sağlanmamaktadır. Bunun yanı sıra, kentsel dönüşümle beraber bölgenin ekonomik değeri arttığı ve bu durum kira bedellerini de etkilediği için kiracılar yıllarca yaşadıkları mahallerinde yaşayamamaktır. Bu uygulamalar sebebiyle ait oldukları sosyal ortamdan veyahut alıştıkları yaşam biçimlerinden koparılan insanlar barınabilmek için kent çeperlerine doğru ilerlemektedir. Bu durum da kent çeperlerindeki konutların kira bedellerinin fahiş şekilde artmasına sebep gösterilmektedir.
Kentsel dönüşüm süreçlerinin sadece mülkiyet hakkını merkeze alan bir anlayış ile yürütülmemesi, dönüşümün gerçekleştirileceği bölgedeki tüm yaşayanların sürece dahil edilmesi, sosyal dokuya uygun bir proje inşası; bölgede yaşayanların barınma ve kent haklarının korunması, projenin sürdüğü süre boyunca bölgeye yakın yerlerde kendileri için konut kiralanması ve kira yardımlarının yapılması, proje kapsamında inşa edilecek yapıların belirli bir yüzdesinin kiracılara tahsis edileceği hususu başta olmak üzere bu anlamda gerekli tüm hukuki ve ekonomik güvencelerin sağlanması için yasal düzenlemeler yapılması önerilmektedir.
MADDE GEREKÇELERİ
MADDE 1- Madde teklifi ile konut veya çatılı işyeri niteliğinde gayrimenkul sahibi olan gerçek ya da tüzel kişilerin elde ettiği kira gelirleri ikiden fazla ise bu kişiler vergi muafiyetlerinden ve istisnalardan yararlandırılmaması ve bu kira gelirleri üzerinden Gelir Vergisi Kanunu düzenlemeleri uyarınca her bir gayrimenkul için alınan gelir vergisinin yüzde beşi oranında ek vergi alınarak Barınma Fonuna aktarılması amaçlanmaktadır.
MADDE 2- Madde teklifi ile Emlak Vergisi Kanunu düzenlemeleri uyarınca değerli konut vergisine tabii gayrimenkullerin, bina vergi değerinin, asgari ücretinin 1000 katı ve üzeri olması durumunda değerli konut vergisine tabii tutulması, gayrimenkulün mülkiyet, intifa, kira vb. haklara dayanılarak kullanılıp kullanılmadığına bakılmaksızın, değerinin yüzde ikisinin değerli konut vergisi olarak alınması, değerli konut vergisine tabii gayrimenkullerin vergi muafiyetlerinden ve istisnalardan yararlandırılmaması, elde edilen vergilerin Barınma Fonuna aktarılması amaçlanmaktadır.
MADDE 3- Madde teklifi ile konut veya çatılı işyeri niteliğinde gayrimenkul sahibi olan gerçek ya da tüzel kişilerden bu gayrimenkulleri için Emlak Vergisi Kanunu düzenlemeleri uyarınca her bir gayrimenkul için alınan emlak vergisinin, gayrimenkullerin aynı ilde ve kiralanmış olması durumunda, kiralanan ikinci konut için 2 kat, üçüncü konut için 3 kat, dördüncü konut için 4 kat, 5 ve daha fazlası için %50 oranında ek vergi alınarak Barınma Fonuna aktarılması amaçlanmaktadır.
MADDE 4- Madde teklifi ile konut ve çatılı iş yeri niteliğindeki gayrimenkullerden mülkiyet, intifa, kira vb. haklar kapsamında kullanılmadığın ve boş olduğunun tespit edilmesi, tespit edilen bu gayrimenkullerin tespit tarihinden itibaren iki aylık süre içinde aynı durumda olduğunun tespit edilmesi halinde vergi cezasının tahakkuk ettirilmesi, bu cezaların Barınma Fonuna aktarılması amaçlanmaktadır.
MADDE 5- Derinleşen konut krizi ve ekonomik kriz sebebiyle kira bedellerinin fahiş şekilde artması yurttaşları, barınma giderlerini dahi karşılayamayacak noktaya getirmiştir. Madde teklifi ile, ülke nüfusunun ciddi bir kısmının barındığı meskenlerde kiracı olduğu düşünülerek, derinleşen kriz karşısında yurttaşlara kira desteği sağlayabilmek için kaynak temin etmek adına Barınma Fonu kurulması ve kurulan fonun gelir kalemlerinin belirlenmesi, kaynakların dağıtılması ve denetimine ilişkin usul ve esasların düzenlenmesi amaçlanmaktadır.
MADDE 6– Madde teklifi ile, barınma ve konut krizinin etkilerini en yakıcı şekilde hisseden öğrencilere eğitim hakkı ile tamamlayıcı nitelikte olacak şekilde kira yardımı desteği yapılması amaçlanmaktadır.
MADDE 7- Madde teklifi ile, kiralanacak konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinde kira bedelinin belirlenmesinde kira tavan fiyat uygulamasına geçilmesi amaçlanmaktadır. Öte yandan, konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinin sonlandırılması kiraya veren bakımından belirli hallerin mevcudiyeti ile sınırlandırılmıştır. Piyasa koşullarının kira bedellerini etkilemesi ve kiralananın yeni kiracıya oldukça yüksek bedeller ile kiraya verebilmesinin yolu kanunda sayılan bu sınırlı sebepler aracılığıyla açılarak halihazırdaki konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinin sonlandırılması ve kiralananın yeni kiracılara yüksek bedeller ile kiraya verilmesi ile neticelenmektedir. Madde teklifi ile, kiralayanın yeni kiracısı ile yapacağı kira sözleşmesini, ancak eski kiracının ödediği son kira bedeli üzerinden yapabileceği yönünde bir sınırlama getirilmesi amaçlanmaktadır.
MADDE 8- Barınma hakkının temel bir yaşam hakkı olduğu ya da mekanlar aracılığıyla kentlerin, yaşam biçimlerinin şekillendirildiği ve dahası ideolojilerin yansıtıldığı düşünülerek hem konut hem de işyeri kirası ilişkilerinin sistem içinde dahi sözleşme serbestisi anlayışına bırakılmaması elzemdir. Uzatma ile 10 yıllık süresini dolduran konut kira sözleşmeleri, kiralayanların konutu daha yüksek bedelle kiraya verme yönündeki iradesi ile sonlandırılmakta, kiracılar ise yıllardır yaşadığı yerlerinden edilmektedir. İşyerleri de yüksek kira bedeli talebinin yanı sıra sosyal dokunun dönüştürülmesi için araçsallaştırılmaktadır. Madde teklifi ile, 10 yıllık kira sözleşmesinin sonlandığı durumlarda eski kiracının hakkının korunması ve yerinden edilmesinin önüne geçilmesi için yeni yapılan sözleşmelerde eski kiracıya öncelik hakkı tanınması, kira bedelinin eski kira bedeli üzerinden kira artış usulüne uygun olarak artırılması için yasal zeminin oluşturulması amaçlanmaktadır.
MADDE 9- Konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinde yasal kira artış oranı TÜFE olarak belirlenmiş ve kira artış miktarı bu oranla sınırlandırılmış ise de hali hazırda uygulanan ekonomi ve kent politikaları ile TÜFE, kiracıları korumak şöyle dursun kiracıların sırtında bir yük halini almıştır. Artan konut taleplerine rağmen boş konutların piyasaya arz edilmemesi ise kira bedellerinin yasal artış oranını aşar nitelikteki zamlar için gerekçe gösterilmektedir. Madde ile, sözleşme serbestisi ilkesi gözetilerek barınma hakkı ve konut hakkını aşındıran hatta söz konusu hakları ortadan kaldıran uygulamaların önüne geçilmesi, mevcut ekonomik düzenin kiracılar üzerindeki etkisinin azaltılması için TÜFE oranları ve piyasa koşulları gözetilerek 2022 Ocak ayından itibaren geçerli ve devam eden 2 yıl ile sınırlı olmak üzere, konut ve çatılı işyerlerine ait kira sözleşmelerine konu kira bedellerinin dondurulması amaçlanmaktadır.
MADDE 10- Konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinde yasal kira artışının sınırı TÜFE oranı belirlenip kiracıların bu yasal artış sınırı ile korunması hedeflenmiş, ancak hakkaniyeti sağlama gerekçesiyle uzayan konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinin beşinci yılında kiraya verene kira tespit davası açma hakkı tanınmıştır. Kira bedellerinin serbest piyasa koşullarına göre belirleniyor oluşu gelinen noktada kiraya verenlerin kira tespit davası açma haklarını kötüye kullanmaları ile neticelenmiş vaziyettedir. Madde teklifi ile, konut ve çatılı işyeri kira sözleşmelerinin beşinci yılının dolması sebebiyle kira tespit davası açılması yönündeki yasa düzenlemesinin kaldırılması amaçlanmaktadır.
MADDE 11- Madde teklifi ile, kentsel dönüşüm projeleri gerekçesiyle meskenlerinden olan kiracılara, riskli olduğu tespit edilen ve yıkım kararı verilen gayrimenkuller için karara itiraz hakkı tanınması ve bu kiracıların kira yardımı alabilmesi amaçlanmaktadır.
MADDE 12- Madde teklifi ile, kentsel dönüşüm projesiyle yıkılıp yeniden inşa edilen binalarda kiracı sıfatıyla ikamet eden kiracıların yeni yapılan binada tekrar kiracı olabilmesi için hukuki ve ekonomik güvence oluşturulması amaçlanmaktadır.
MADDE 13- Yürürlük maddesidir.
MADDE 14- Yürütme maddesidir.
Bir Ufka Vardık ki Artık Yalnız Değiliz Sevgilim
Yayınlanma: 2022-05-17 14:36:00
NE YANLIŞIZ
Dünya Sağlık Örgütü 17 Mayıs 1990’da eşcinselliği “Uluslararası Hastalık Sınıflandırması”ndan çıkardı. LGBTİ+ların varoluşlarına yönelik ayrımcı ve dışlayıcı söylemlerin dünyanın en büyük sağlık otoritesi tarafından terk edilmesinin yıl dönümü olan 17 Mayıs, 32 yıldır “Uluslararası Homofobi, Bifobi ve Transfobi Karşıtlığı Günü” olarak kutlanıyor. Biz de 17 Mayıs’ta LGBTİ+ varoluşları “hastalık” olarak nitelendiren, ayrımcılığı ve nefreti körükleyen çağdışı zihniyetle mücadelemizde, cinsel kimliklerin yanlış olmadığını inatla bir kez daha haykırıyoruz.
NE YALNIZ
LGBTİ+’lar olarak işte, okulda, sokakta, meydanlarda; kısacası hayatın her alanında varız. Bizi yalnızlaştırmaya çalışan düzene inat varoluş mücadelemizi büyütüyoruz. Gücümüzü dayanışmamızdan ve mücadelemizden alıyoruz. Bugün en temel yurttaşlık haklarımız için mücadele verirken LGBTİ+ haklarının insan hakları olduğunu inatla bir kez daha haykırıyoruz.
Hayatın her alanında LGBTİ+’ların haklarını savunmak, sesi ve sözü olmak için mücadeleyi büyütmeye, birlikte yürümeye söz veriyoruz
Vardık, varız, var olacağız.
Türkiye İşçi Partisi LGBTİ+ Komisyonu
The Refugee And Mıgratıon Polıcy Of The Workers’ Party Of Turkey (TİP) In 6 Poınts
Yayınlanma: 2022-05-16 10:27:27
1. TURKEY WILL BE FREED OF THE QUAGMIRE OF WARS IN THE MIDDLE EAST!
A significant part of the refugees and asylum seekers living in Turkey had to leave their countries due to wars and conflicts. AKP has made Turkey complicit in these wars and conflicts that displaces masses of people, such as the one in Syria. The fact that Turkey today hosts the largest number of refugees in the world is a result of the deliberate foreign policy choices of the government. By initially making Turkey complicit in the Syrian Civil War as part of its neo-Ottoman fantasies and, later, through the agreements it signed with Western powers, AKP has created a Turkey that manages irregular migration and refugee waves for the benefit of Western powers. These policies only serve global imperialist power struggles and help to enhance the lifespan of the AKP government. As long as these reckless policies, which stand against the common interest of the people in the region, and the AKP government’s participation in the Syrian Civil War stay intact, crowds of refugees and asylum seekers will continue to pile up at the Turkish borders. TİP will get Turkey out of the Syrian war and stand against the wars, conflicts, and the imperialist interventions that force the region’s residents to migrate.
Research shows that a considerable number of Syrian refugees in Turkey are willing to return to their countries so long as peace and their safety in Syria are established. There is, however, also a growing tendency to stay in Turkey, independent of the situation in Syria. TİP acknowledges that in order for refugees to consider willingly and freely returning to their home countries, peace and prosperity in Syria must be restored. Our foreign policy and relations with Syria will be established to provide these conditions. Indispensable to TİP’s perspective on the refugee crisis is the establishment of a foreign policy and diplomacy that can create alternatives to living in Turkey for the immigrants and make voluntary return a viable and desirable option for refugees.
2. WE WILL NOT LET AKP CAPITALISE ON BORDER CROSSINGS!
The border and migration policies, which are designed to benefit AKP’s ideological views and political benefits, have resulted in inconsistent and non-transparent border regulations. TİP points out the need for a border policy and admission system that will not allow in the country people who have taken arms during the ongoing conflicts in their countries as well as those who are wanted or tried for crimes against the freedom, life, honour, dignity, and bodily integrity of anyone.
TİP defends the protection of individuals who have a fear for their life or are subjected to discrimination in their countries according to the UN principles. However, capitalist countries, especially the US and those in the EU, break international laws by limiting the labour migration and pushing refugees back away from their borders. Claiming that Turkey should have an “open-door” policy is not realistic in these unequal and unfair circumstances. We need to establish a border and migration policy that benefits not the government’s ideological choices but the public interests and safety as well as the refugee rights.
3. WE WILL WITHDRAW FROM THE 2016 EU TURKEY DEAL!
The EU and the US can push the migration waves that have been caused by their policies out of their borders through their imperialist positions. The 2016 Deal between Turkey–a transit country for the refugees of Syria, Iraq, and Afghanistan– and the EU is a key element of the EU strategy to keep the migration waves out of its borders. The EU has given Turkey the role of policing the migration waves. This role is not acceptable. When in power, TİP will announce the absolute withdrawal from this agreement at a certain date. We will also call for an international conference in order to discuss the principles of a voluntary relocation of the Syrian refugees in other countries and the planning of international deals and agreements regulating migration waves in accordance with theUNHCR and universal human rights.
4. REFUGEES WILL NO LONGER BE THE SLAVES OF THE CAPITALISTS!
The AKP government has condemned refugees in Turkey to the brutal conditions of the unregulated labour market by not executing any realistic plan for their integration and therefore creating a segregated population from the Turkish society that is open to exploitation and abuse. The opportunity to provide the capitalists with a large, cheap, and unorganised labour force to exploit is a reason why the AKP government finds the refugees valuable to “govern.” Migrant workers offer the capitalists a “disposable” labour force that they can easily suppress, pay under the poverty line, and use as a “threat” against other workers struggling for better conditions. TİP will create its migrant policy not according to the expectations of the capitalists but in consideration for the migrant rights as well as public interest and peace. Unlike the current government’s unconcerned attitude towards the unregulated migrant employment, TİP will lay the groundwork for a work-life ensuring job security, channels for self-organisation, and proper wages for everyone. TİP will create an economic recovery and employment program that will not let workers fear being “deprived of their jobs” by cheaper labour. Under TİP, no one will work illicitly, uninsured, nor under inhumane conditions.
5. WE WILL UNITE IN OUR STRUGGLE!
There is not even a trace left of the unity of compatriotism that unites the people of Turkey based on social, political, and civil rights and responsibilities as well as common humanitarian values and ethics. Deprived of their social rights, labourers in the country are left to the mercy of the exploitative market; Kurdish people are deprived of their right to elect their own representatives; and the principle of equality before the law, which constitutes the very basis of citizenship, has been destroyed within a jurisdiction that has turned into a mere toy in AKP’s hands. The status to be granted to the refugees in the country can be discussed only within the context of Turkey’s overall transformation and current condition which makes citizenship rights practically void. TİP asserts the necessity that the process of determining the status and future of the Syrian refugees in our country should run simultaneously with a political struggle to obtain equal citizenship rights for all the people living in Turkey. We suggest that an integration program for the refugees and immigrants that wish to continue to live in our country can only be established through such a holistic approach. We underscore that every single person who earns their living with their labour and wishes to live in this country should have equal social, political, and civil rights and responsibilities whatever ethnicity, religion, or country of origin they may have.
Accordingly, TİP will safeguard that the social and political rights that are granted to all the people who wishes to live in this country are also granted to the immigrant/refugee labourers, who, in the face of relentless exploitation, discrimination, and abuse that they have been exposed to, seem to create large and “isolated societies” in different Turkish cities and have withdrawn into their shells. TİP will fight to ensure that they can equally benefit from these rights. We will include immigrant labourers in our common struggle to reform these rights according to the recently emerging needs of our people. Eliminating the disconnection, tension, and distance between the “settled people” and the immigrants as well as the isolation of the immigrants from the urban life is only possible through the elimination of the widespread poverty in our country. This can only be possible through the participation of all oppressed people living in our country in the fight for equal citizenship, and only once they can all equally benefit from these rights gained through our common struggle. The addressee of our strategy of “uniting for a common struggle” is anyone who cannot see themselves as an equal part of the whole, who has been pushed aside and outside of the AKP regime’s idea of the “nation,” alongside the immigrants.
6. WE WILL ESTABLISH A NEW TURKEY NOT OUT OF HATRED BUT OUT OF FRATERNITY!
The wars ongoing in our region and the irrational foreign policy adopted by AKP have in the last ten years turned Turkey into the country with the highest population of refugees in the world. It is only natural that people in Turkey are concerned against the backdrop of this extraordinary setting, which is practically incomparable to any other in history. Yet, it is but a hoax to hold asylum-seekers/refugees responsible for this process and to offer their expulsion out of the country as a solution. Our people should neither believe the disinformation disseminated by certain groups that seek to “invest in the elections” for the benefit of their own political future, nor the provocative appeals that sow the seeds of hatred among our society against the background of the prevailing apprehension.
Unemployment in Turkey is growing rapidly. However, the reasons for the rising unemployment among the citizens of Turkey are not the immigrants “stealing” available jobs but the increasing spread of arbitrary dismissals and the intentional enfeeblement of trade unions that can stand up for workers’ rights. Public funding in Turkey is no longer used for the benefit of its citizens. Nor is it used in support of the immigrants, a vast majority of whom are workers themselves. Instead, a handful of capitalists are offered the entirety of our country’s wealth to ceaselessly loot it to the desire of their hearts. Even though it may not be experienced to the same degree by all, poverty, unemployment, precarious employment, and inequality in accessing education and health services today are the common problems of all labourers.
We state it once again: What we need to stand against is the political power that plants the seeds of hatred among people and engorges itself in chaos, and the capitalists that exploit our labour and steal our future no matter to which ethnicity, or religion, or linguistic community we belong.
The struggle to ensure that everybody of every origin who earns their living with their labour and has the will to live in this country lives in an equal, free, democratic, and secular country is more urgent than ever. The Workers’ Party of Turkey will work to keep this struggle alive and resilient, prevent partitions among labouring classes, and ensure a socialist republic for every single person living in this country. It is with all the people earning their living with their own labour that we will build the foundations of a peaceful life together and of social justice.
Baskıcı ve Hukuksuz Uygulamaları Asla Kabul Etmiyoruz!
Yayınlanma: 2022-05-13 18:43:35
AKP-MHP iktidarı kendi bekası için demokratik hak ve özgürlükleri kullanılamaz hale getiriyor, zorbalığa, hukuksuzluğa dayalı bir baskı rejimi yaratıyor. Baskıcı hamleler sistematik bir biçimde hayata geçiriliyor. Her gün bunun bir başka örneğiyle karşı karşıya kalıyoruz.
Yapılan saldırılar, iç güvenlik mekanizmasının ve yargının demokratik muhalefete karşı partizan bir saldırı grubu haline getirildiğini gösteriyor. Aynı zamanda Erdoğan ve ortaklarının, halka sopa göstererek, iktidarını sürdürme politikasına karar verdiğini gösteriyor.
HDP hakkında kapatma davası süreci işletiliyor, yönetici ve üyelerine karşı siyasi kumpas davaları başlatılıyor, genel merkezi polis tarafından kuşatılarak çalışmaları engelleniyor.
Genel olarak sosyalist parti ve örgütlere baskılar sürüyor ve yakın zamanda 1 Mayıs çalışması yapan TÖP üyeleri ev baskınıyla gözaltına alınıyor.
İşçi sınıfına göz açtırılmıyor ve sınıfın sendikalaşması her türlü hukuksuzluğa başvurularak engelleniyor. Kuryelerin, tekstil işçilerinin, metal işçilerinin, gemi söküm işçilerinin hak arama eylemlerinin karşısına derhal polis gücü yığılıyor. Grevler yasaklanıyor.
Kadınların emekleri, bedenleri ve yaşam hakları için yürüttüğü mücadeleye büyük bir şiddetle set çekilmeye çalışılıyor. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu Derneği’ni kapatmak üzere dava açılıyor.
Gezi Davası’nda halkın nefes alacağı son yeşil alanı savunmuş olanlara en ağır mahkûmiyet cezaları yağdırıldı. Gezi mücadelesini sırtlanmış memleketin yüz akı insanlarımız şimdi cezaevinde. Toplumsal muhalefet sindirilmek isteniyor.
Dün bu baskı ve hukuksuzluk politikaları zincirine bir yenisi daha eklendi. Yargıtay, CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’nun 3 davadan aldığı cezayı onadığını açıkladı. Bu cezalarla birlikte Kaftancıoğlu’na siyaset yasağı da getirildi.
Ülkede mevcut otoriter rejime muhalefet edenlerin hepsi tehdit altında ve susturulmak isteniyor. Verilen son ceza, toplumsal muhalefete yönelik baskıların bir plan dahilinde uygulandığının ve daha da arttırılacağının işaretini veriyor.
Bu baskıcı müdahalelere karşı Canan Kaftancıoğlu’nun yanındayız.
Başta YSK olmak üzere tüm yargı, görevini adil olarak yerine getirmeli, iç güvenlik kurumları bağımsız ve tarafsız bir yönetim yapısına sahip olmalıdır. Bu konuda bütün demokratik ve toplumsal güçlere mücadele görevi düşüyor.
Toplumsal mücadelenin farklı alanlarında eşitliği, özgürlüğü, demokrasiyi, barışı, emeği, adaleti, toplumsal cinsiyet eşitliğini ve ekolojiyi ortak şekilde savunmak üzere bir araya gelen bizler; bu baskıcı ve hukuksuz uygulamaları asla kabul etmiyoruz.
Ülkemize yaraşır bir demokrasiyi inşa etmek için mücadele edeceğiz.
EMEP, EHP, HALKEVLERİ, HDP, SMF, TİP, TÖP
Death To Fascism, Socialism Will Prevail!
Yayınlanma: 2022-05-09 18:12:33
Today, humanity remembers a historic landmark, May 9, the 77th anniversary of the victory over fascism. The Soviet Union and its people as well as the anti-fascist partisans across Europe have greatly defended the values of humankind against Nazi Fascism and their collaborators.
This year’s celebration of May 9 happens at a time marked by war in Ukraine and the deepening crisis of world capitalism. Moreover, Western imperialists are materializing the war to legitimize their long-awaited aspirations of fascism that was defeated by anti-fascists, progressives and working-class people. Western imperialists are pouring war equipment into Ukraine in which neo-Nazi elements are actively fighting on the frontlines. Meanwhile, the historical monuments belonging to Soviet history are under attack in several European countries and European governments are actively fuelling racist sentiments. We have seen this before. We have defeated them before.
We pay our respects to all those who have fallen in the fight against fascism, especially to the heroic Soviet people and partisans. We reaffirm our commitment to the anti-fascist and progressive struggle. We also reaffirm our confidence that the unity and struggle of the world's anti-fascist and anti-imperialist forces will defeat the disturbing threats to freedom and peace.
Workers' Party of Turkey (TİP)
6 Maddede Türkiye İşçi Partisi Göçmen ve Sığınmacı Politikası
Yayınlanma: 2022-05-09 09:29:00
TÜRKİYE ORTADOĞU’DAKİ SAVAŞ GİRDABINDAN ÇIKACAK!
Türkiye’de yaşayan göçmenlerin büyük bir kısmı ülkesini savaş ve çatışmalar nedeniyle terk etmek zorunda olan insanlardan oluşmaktadır. AKP iktidarında Türkiye, Suriye’de söz konusu olduğu gibi geniş toplulukların yerinden edilmesine yol açan savaş ve çatışmaların parçası haline getirilmiştir. Türkiye’nin bugün dünyada en fazla sığınmacıya sahip ülke haline gelmesi bizzat AKP iktidarının yaptığı dış politika tercihlerinin ürünüdür. AKP iktidarı, öncelikle Yeni-Osmanlıcı hayallerle Suriye’deki iç savaşın bir parçası haline gelerek, sonrasında da diğer ülkelerle yaptığı anlaşmalarla bu savaşın yarattığı göç dalgasını yönetmeye talip olarak Türkiye’yi düzensiz göçün ve mülteci hareketliliğinin idare edildiği bir ülke haline getirmiştir.. Tüm bu politikalar, dünyadaki emperyalist güç mücadelelerinin belirleniminde ve Türkiye’deki AKP iktidarının ömrünü uzatmaya yönelik olarak tasarlanmaktadır. Türkiye’de yaşayan yurttaşların ve bölge halklarının çıkarlarıyla hiçbir alakası olmayan bu savruk dış politika anlayışı değişmediği ve AKP iktidarı bölgedeki savaşların bir parçası olmaya devam ettiği müddetçe sığınmacı ve göçmenler Türkiye sınırlarını zorlamaya devam edecektir. TİP iktidarında Türkiye Suriye’deki savaşın bir parçası olmaktan çıkacak, başta Suriye olmak üzere bütün bölge coğrafyasında halkların yerinden edilmesine yol açan savaş ve çatışmaların ve emperyalist müdahalelerin karşısında duracaktır.
Sığınmacılar arasında Türkiye’de kalma eğilimi Suriye’deki koşullardan bağımsız olarak güçlenmiş olsa da yapılan araştırmalar bir kısmının can güvenliklerinin sağlanması ve barışın ve istikrarın tesis edilmesi durumunda ülkelerine dönme isteğinde olduklarını göstermektedir. TİP, ülkemizdeki göçmenlerin anavatanlarına gönüllü bir şekilde dönme seçeneğinin ortaya çıkabilmesi için öncelikle Suriye’de barışın ve istikrarın gerçekleşmesi gerektiğinin farkındadır. Benimseyeceği dış politika ve Suriye devleti ile kuracağı ilişkiler Suriye’deki bu güvenli koşulların sağlanmasına yönelik olarak şekillenecektir. Ülkemizdeki sığınmacılar için Türkiye’de yaşamayı tek seçenek olmaktan çıkarmaya dönük ve gönüllü bir şekilde ülkelerine dönebilmelerini mümkün kılacak bir dış politika ve diplomasi anlayışı TİP’in göçmen meselesine bakışının ayrılmaz bir parçasıdır.
2. SINIRDAN GEÇİŞLER AKP’NİN KEYFİNE BIRAKILMAYACAK!
AKP iktidarının kendi ideolojik tercihleri ve politik hesapları üzerine kurulu sınır ve göç politikası sınır geçişlerine yönelik tutarsız ve şeffaflıktan uzak uygulamaların hayata geçirilmesine neden olmuştur. Türkiye İşçi Partisi, kendi ülkesinde yürüyen çatışmalarda savaşçı gruplar içerisinde yer almış ve yanı sıra insan hayatına, hürriyetine, onuruna ve cinsel dokunulmazlığına kasteden suçlar yüzünden aranan ve yargılanan bireylerin Türkiye’ye geçmesini katiyetle engelleyen bir sınır politikasının benimsenmesi ve kayıt sisteminin geliştirilmesi gerektiğini düşünmektedir.
TİP, Birleşmiş Milletler’in esasları uyarınca gerçekten can güvenliği kaygısı ve ayrımcılık yaşayan başka ülke yurttaşlarının sığındıkları ülkede koşulsuz bir şekilde koruma altına alınması gerektiğini savunmaktadır. Öte yandan, başta AB ve ABD olmak üzere kapitalist ülkeler, uluslararası hukuka aykırı bir biçimde kendi sınırlarına dayanan sığınmacıları geri püskürtmekte, kendilerine yönelen emek göçünü hiçbir evrensel ilkeye bağlı kalmadan istedikleri gibi sınırlamaktadır. Bunun ortaya çıkardığı eşitsiz bir durumda, Türkiye’nin bütünüyle bir açık kapı politikası izlemesi gerektiğini savunmak gerçekçi değildir. Bu durum karşısında mülteci hakları yanında, kamu yararını ve güvenliğini de gözeten, siyasal iktidarın ideolojik tercih ve hedeflerine bağlı olmayan bir sınır ve göç politikasının geliştirilmesi zorunluluktur.
3. GERİ KABUL ANLAŞMASI İPTAL EDİLECEK!
ABD ve AB kendi politikalarının ürünü olan göçmen/sığınmacı hareketliliği sorununu emperyalist konumunun sağladığı avantajla kendi toprakları dışına itebilmektedirler. Suriye, Irak ve Afganistan’dan gelen göçmen ve sığınmacılar için bir transit ülke konumundaki Türkiye’nin 2016’da imzaladığı “Geri Kabul Antlaşması” AB’nin göç dalgalarını “dışsallaştırma” stratejisinin en önemli görünümlerinden birisidir. AB’nin, Türkiye’ye savaşların sonucunda ortaya çıkan iltica hareketlerini yöneten bir merkez işlevi yüklemesi kabul edilemez. TİP, iktidara geldiğinde 2016’da imzalanmış geri kabul anlaşmasının belirli bir tarihte mutlak suretle iptal edileceğini uluslararası kamuoyuna duyuracaktır. TİP, bu belirlenmiş tarihe kadar özel olarak Suriyeli sığınmacıların başka ülkelere gönüllü yerleşim esaslarının belirleneceği genel olarak da mülteci hareketlerinin idaresine yönelik BMMYK esaslarına ve insan haklarına uygun bağlayıcı sözleşme ve anlaşmaların tasarlanacağı BM bünyesinde acil bir uluslararası konferansın toplanmasını talep edecektir.
4. GÖÇMENLER SERMAYENİN KÖLESİ OLMAKTAN ÇIKARILACAK!
AKP iktidarı, ülkemizdeki göçmenlerin geleceklerine dair hiçbir gerçekçi plan ortaya koymayarak Türkiye’nin genel nüfusundan ayrışmış, sömürüye ve istismara açık milyonlarca göçmeni Türkiye’deki kayıt dışı emek piyasasının acımasız koşullarına mahkum etmiştir. AKP iktidarı için Türkiye’deki göçmen ve sığınmacı nüfusunu “yönetmeye” değer kılan şeylerden birisi de böylesine büyük, ucuz ve savunmasız emek gücünü sermayenin istismarına sunabilmiş olmasıdır. Göçmen emekçiler sayesinde sermaye sınıfı açlık sınırının çok daha altında ücretlerle çalıştırabileceği, daha kolay baskı altına alabileceği ve yerli işçilerin ücret artış taleplerine karşı bir tehdit unsuru olarak kullanabileceği geniş bir artık-nüfusa, “kullan-at” işçi havuzuna sahip olmuştur. TİP, sığınmacı ve göçmen politikasını sermayenin beklentilerine göre değil kamu yararını, göçmenlerin haklarını ve toplumsal barışı gözeterek oluşturacaktır. Bu doğrultuda, siyasal iktidarın kayıt dışı göçmen istihdamı karşısında sürdürmekte olduğu ciddiyetsiz tavrın yerine TİP ülkede yaşayan herkes için iş güvencesinin ve öz-örgütlenme kanallarının olduğu, insan onuruna yakışır ücretlerin sunulduğu bir çalışma hayatının temellerini atacaktır. TİP, Türkiye’de yaşayan hiçbir kimsenin “yerime daha ucuza çalışacak başkasını mı alırlar” endişesi taşımadan çalışacağı bir ekonomik iyileşme ve istihdam politikası geliştirecektir. TİP iktidarında kayıtsız, sigortasız, insanlık dışı şartlarda çalışan hiçbir işçi olmayacaktır.
5. MÜCADELE İÇİNDE BÜTÜNLEŞECEĞİZ!
Türkiye’de bugün ülke insanını sosyal, siyasal ve medeni haklar, yükümlülükler ve ortak insani değer ve erdemler temelinde bir araya getiren bir yurttaşlık ortaklığından eser kalmamış durumdadır. Emekçiler sosyal haklarından mahrum bir şekilde piyasanın istismarına terk edilmiş, Kürtlerin kendi temsilcilerini seçme hakları ellerinden alınmış ve AKP’nin güdümünde işleyen bir yargının varlığında yurttaşlığın en temel unsuru olan hukuk önünde eşitlik iddiası delik deşik edilmiş durumdadır. Yurttaşlığın ülkede yaşayan kimse için fiilen esamisinin okunmadığı bir durumda TİP, sığınmacılara hangi statünün verilmesine dair tartışmanın Türkiye’nin genel dönüşüm perspektifinden ayrıştırılarak tartışılmasını yerinde bulmamaktadır. TİP, Suriyeli sığınmacıların ülkemizdeki geleceği ve statüsünün belirlenmesi süreci ile Türkiye’de yaşayan bütün halkların eşit yurttaşlık haklarına dair verilecek bir siyasal mücadelenin eş zamanlı olması gerektiğini, ülkemizde yaşamaya devam etmek isteyen göçmen ve sığınmacılara dair herhangi bir entegrasyon programının bu bütüncül mücadele içerisinden çıkabileceğini savunmaktadır. TİP, emeğiyle geçinen ve Türkiye toplumunun içerisinde yaşama arzu ve iradesine sahip herkesin etnik, köken, dinsel inanç ve geldikleri yer fark etmeksizin eşit sosyal, siyasal ve medeni haklara ve yükümlülüklere sahip olması gerekliliğinin altını çizmektedir.
Bu doğrultuda TİP bugün Türkiye kentlerinde karşı karşıya kaldıkları dizginsiz sömürü, ayrımcılık ve istismar karşısında kendi kabuklarına çekilerek geniş bir “yalıtık toplum” görüntüsü sunmaya başlayan sığınmacı/göçmen emekçilerin bu ülkede yaşama iradesine sahip her insan için tanınan sosyal ve siyasal hakların güvencesi altına alınmasını savunacak, göçmenlerin bu haklardan eşit bir şekilde yararlanması için mücadele verecek, bu hakların yeni ortaya çıkan ihtiyaçlara göre yeniden içeriklendirilmesi mücadelesine göçmen emekçileri de katmaya çalışacaktır. Göçmenlerin kentsel yaşamdaki izolasyonunun ve “yerleşik halk” ile göçmenler arasındaki kopukluk, gerilim ve mesafenin ortadan kaldırılması ancak bugünkü genel sefalet koşullarının son bulmasıyla, ülkemizde yaşayan bütün ezilenlerin eşit yurttaşlık mücadelesinin parçası olmasıyla ve bu mücadeleyle kazanılan haklardan eşit bir şekilde yararlanmasıyla mümkündür. Böyle bir “mücadele içinde bütünleşme” stratejisinin muhatabı göçmenler yanında bugün Türkiye’de kendisini ortak bütünün eşit bir parçası olarak göremeyen Saray rejiminin kendi “millet” dairesinin dışına attığı herkestir.
6. DÜŞMANLIĞIN DEĞİL, KARDEŞLİĞİN TÜRKİYE’SİNİ KURACAĞIZ!
Bölgemizdeki savaşlar ve AKP’nin izlediği akıldışı dış politika son 10 yılda Türkiye’yi dünyanın en büyük sığınmacı nüfusuna sahip ülkesi haline getirmiştir. Türkiye toplumunun böyle bir olağanüstü ve tarihte eşi benzeri bulunmayan tablo karşısında tedirginliğe kapılması doğaldır. Öte yandan sığınmacıları/göçmenleri bu süreçten sorumlu tutmak ve onların geri döndürülmesini sorunun çözümü olarak sunmak bir aldatmacadır. Halkımız; bu yaygın tedirginliğe kendi siyasal ikballeri için “seçim yatırımı” yapan kimi öbeklerin sundukları yanlış bilgilere ve topluma düşmanlık tohumları eken kışkırtıcı söylemlere itibar etmemelidir.
Türkiye’de bugün işsizlik derinleşmektedir; fakat Türkiyeli bir yurttaş, göçmenler onun işini kaptığı için değil, keyfi işten çıkarmalar yaygınlaştığı ve işçinin hakkını savunacak sendikal örgütlenmeler zayıflatıldığı için işsiz kalmaktadır. Türkiye’de bugün kamu kaynakları yurttaşların yararına kullanılmamaktadır. Fakat, ezici çoğunluğu işçi olan göçmenlerin yararına da kullanılmamaktadır. Ülkemizin bütün zenginlikleri, AKP iktidarıyla bütünleşmiş bir avuç sermayedarın yağmasına sınırsızca açılmış durumdadır. Aynı biçimde yaşanmıyor olsa da yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik, eğitime ve sağlığa erişimde eşitsizlik bugün tüm emekçilerin ortak sorunudur.
Bir kez daha belirtiyoruz: Karşı durmamız gereken; halkların arasına nefret tohumları eken, kaostan beslenen siyasi iktidardır, din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin emeğimizi sömüren, geleceğimizi çalan patronlardır.
Yaşamını alın teriyle kazanan ve birlikte yaşama iradesine sahip, hangi kökenden olursa olsun herkesin bu topraklarda eşit, özgür, demokratik ve laik bir toplumda yaşaması için verilen mücadele her zamankinden daha günceldir. Türkiye İşçi Partisi bu mücadelenin güç kaybetmemesi için, emekçiler arasındaki bölünmeleri engellemeye ve sosyalist bir cumhuriyeti bu ülkede yaşayan herkes için kazanmaya çalışacaktır. Sosyal adaletin, barışın ve birlikte yaşamın temellerini hangi kökenden gelirse gelsin bu toplumda emeğiyle geçinen tüm insanlarla birlikte atacağız.
Provokasyona Geçit Yok! Hdp Yalnız Değildir!
Yayınlanma: 2022-05-06 14:26:32
Yoksulluğa itilen halkın büyük öfkesi karşısında AKP iktidarı, bir kez daha Kürtleri, kadınları ve HDP’yi hedef alan provokasyonlara ve zorbalığa sarıldı. İktidarı uyarıyoruz. Bu tehlikeli girişime derhal son verin. Sizi bu kumpaslarınız da kurtaramayacak.
HDP Genel Merkezi sabah saatlerinden itibaren, talimatını AKP’nin içişleri bakanının verdiği ve polislerin kullanıldığı bir provokasyon girişimine sahne oluyor. Provokasyonun parçası olmamak ve girişimi boşa çıkarmak için sağduyu içinde çaba sarf eden HDP üyeleri, avukatları, merkez yöneticileri zorbaca saldırıya uğradı ve gözaltına alındı. HDP Kadın Meclisi Sözcüsü ve Batman Milletvekili Ayşe Acar Başaran, kendisine polis diyen bir kişinin ölüm tehdidine maruz kaldı. HDP Genel Merkezi önündeki polis ablukası sürüyor.
Bu provokasyonun bir benzerini İzmir’de yaşamıştık. Deniz Poyraz yoldaşımız, İzmir HDP il binasında bu tür bir provokasyonun sonucunda katledilmişti.
Bu kez izin vermeyeceğiz. Milyonlarca yurttaşımızın oyunu ve desteğini kazanmış HDP yalnız değildir. Barış ve kardeşlik sahipsiz değildir.
Kirli bir oyun oynamaya çalışan iktidarı uyarıyoruz.
Gözaltına alınan HDP üye, yönetici ve avukatları derhal serbest bırakılsın.
HDP Genel Merkezi önündeki polis ablukası derhal kaldırılsın.
Batman Milletvekili Ayşe Acar Başaran’ı tehdit eden kişi hakkında derhal soruşturma ve yargılama başlatılsın.
Kahrolsun faşizm!Yaşasın barış, yaşasın kardeşlik!
https://twitter.com/tipgenelmerkez/status/1522257897484341250
Erkan Baş'ın Tbmm 23 Nisan Oturumu Konuşması
Yayınlanma: 2022-04-24 08:54:00
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) 23 Nisan Özel Oturumu'nda konuşan Genel Başkanımız Erkan Baş, AKP'ye seslendi "Sizi, sevdalısı olduğunuz koltuklardan yarınını çaldığınız çocuklar indirecek" dedi. Erkan Baş'ın konuşmasının tamamı şöyle:
İŞÇİNİN, EMEKÇİNİN, YOKSUL KÖYLÜNÜN HAKKINI SAVUNAN TÜM VEKİLLERİ SAYGIYLA ANIYORUM
"Sesimizin ulaştığı, emeğiyle alın teriyle yaşayan yurttaşlarımızı yürekten selamlıyorum. Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Meclis'i kuranları, Meclis'te işçinin, emekçinin, yoksul köylünün hakkını savunan tüm vekilleri saygıyla anıyorum. Meclis’in kuruluş yıl dönümünü kutluyorum.
HER DEVRİM SONRASINDA ÜÇ İNSAN OLUŞUR
Bugün, Meclisimizin kuruluş yıl dönümü, egemenliği kayıtsız şartsız halka ait kılan büyük bir devrimin önemli adımlarından birisi... Her devrim sonrasında üç tarz insan oluşur. Birincisi devrimi savunanlar. İkincisi onu daha ileri taşımaya çalışanlar. Ve üçüncüsü karşı devrimciler.
ÜÇÜNCÜLER GÜÇLENDİ Mİ BUGÜN OLDUĞU GİBİ OLUR
Bunların mücadelesi bitmez, birinciler ve ikinciler ağırlık kazanırsa o devrimin yıl dönümleri, neşeyle, coşkuyla kutlanır... Ama üçüncüler güçlendi mi... Üçüncüsü güçlendi mi bugün olduğu gibi olur. Önce birileri sonra onların sözde rakibi bir tek adam koltuğa kurulur. O tek adam Saray’ından kalkıp Meclis’e gelmeye bile tenezzül etmez, göstermelik kutlamalar yapılır... Göstermelik törenlerde saygı duruşuna davet ediyoruz ya çocukları, ben de sizleri çocuklarımız için 'kaygı duruşuna' davet ediyorum.
SARAY'DAKİLERİN KASALARI DOLSUN DİYE HEPİMİZ ÇİLEYLE DOLUYORUZ
Evet, kaygılıyız. Mesela çocukluğumuzdan bir ezberdir 'Bugün 23 Nisan neşe doluyor insan' derdik. Şimdi artık neşe dolan pek yok ama içimizde çeşit çeşit duyguyla sayelerinde bayağı doluyuz! Çetelerin, yardakçıların, Saray'dakilerin kasaları dolsun diye... Çarşıdan, pazardan fileler boş dönüyor, hepimiz çileyle doluyoruz.
KADIN DÜŞMANI POLİTİKALARINIZ NEDENİYLE ORTALIK KATİLLERLE DOLUYOR, BİZ UTANÇLA DOLUYORUZ
Kadın düşmanı politikalarınız nedeniyle ortalık katillerle doluyor, biz utançla doluyoruz. Yıllarca bin bir çileyle okumuş insanlara 'giderlerse gitsinler' diyorlar, insanca yaşamak için yurt dışına göç edenlerin ardından biz özlemle doluyoruz, giden memleket hasretiyle doluyor.
DEVRİ İKTİDARINIZDA TÜM ACI DUYGULARLA DOPDOLUYUZ
Yiyecek bulabilmek için akşam pazar artıklarını toplayanları görünce gözlerimiz doluyor. Evlatlarının katillerini aramak için mücadele eden anne babaları görünce kahırla doluyoruz. Yurttaş kirasını ödeyemezken 'ev alana vatandaşlık bedava' oldukça kederle doluyoruz. Ezcümle devri iktidarınızda tüm acı duygularla dopdoluyuz.
SİZDEN DEĞİLLERSE YOK MU OLACAKLAR?
Eskiden çocuklarımıza 'Büyüyünce ne olacaksın?' diye sorardık. Onlar da 'Doktor olacağım, öğretmen olacağım, mühendis olacağım' derdi. Şimdi çocuklara değil, size soruyorum. Ne olacak bu çocuklar? Ne olacak! Gurbetçi mi olacaklar? Mülteci mi olacaklar? Cemaat yurtlarında canlarından mı olacaklar? İstismar kurbanı mı olacaklar? Sizden değillerse yok mu olacaklar? Size kalsa öyle olacak!
TEK ADAM DİYE YOLA ÇIKTIĞINIZDAN BERİ ÇOCUKLARIMIZ TEK ÖĞÜNLE GÜNÜ GEÇİRMEYE ÇALIŞIYOR
Bugüne kadar bu kürsüde hep sizin yediklerinizi konuştuk. Bugün bizim çocuklarımızın 'yiyemediklerini' konuşacağız. Çocuklar et yiyemiyor. Yumurta, peynir yiyemiyor. Süt içemiyor. Meyveyi, sebzeyi reklamlarda ya da ana haber bültenlerindeki zam haberlerinde görüyorlar. Değil artık 'püskevit, çikolata' istemek, çocuklar ana-babasının haline üzülüp bir dilim ekmeği bile istemeye çekiniyor. Tek adam diye yola çıktığınızdan beri, çocuklarımız tek öğünle günü geçirmeye çalışıyor.
SİZİ NE TARİH AFFEDECEK, NE DE YILLARDIR ATANMAYI BEKLEYEN TARİH ÖĞRETMENLERİ
Sizler o küçücük çocukların hayallerini çaldınız. Umutlarını, geleceğini çaldınız. İşte bu yüzden bilin ki bizler aynı zamanda isyan doluyuz. Çocukken öğretmen olma hayaliyle büyümüş binlerce genç atanamıyor. Onların hayali aydınlık nesiller yetiştirmekti; sayenizde faturalara, ev kiralarına para yetiştirmeye çalışıyorlar. Matematik öğretmenleri sizin hesaplayamadığınız enflasyonun altında eziliyor. Sizi ne tarih affedecek, ne de yıllardır atanmayı bekleyen tarih öğretmenleri!
SİZİ, SEVDALISI OLDUĞUNUZ KOLTUKLARDAN YARININI ÇALDIĞINIZ ÇOCUKLAR İNDİRECEK
Ve bilin ki; sizi, sevdalısı olduğunuz koltuklardan bugünü, yarınını çaldığınız çocuklar indirecek! Genç kardeşlerim. Tarih sizi yazacak. 'Doğduklarında iktidarda olan partiyi defettiler' diye anılacaksınız. 'İçine doğdukları karanlığı yırtıp attılar' diye anılacaksınız. 'Bu ülkeyi aydınlığa çıkardılar' denecek sizin için.
ERDOĞAN’IN PORTRELERİNİ İNDİRDİĞİMİZDE MEMLEKET NEŞEYLE DOLACAK
Evet, buramıza kadar doluyuz! Her şeyi çalan iktidar inadımızı, umudumuzu kararlılığımızı çalamadı! Bilin ki biz artık o güzel günler için yaşıyoruz. Çalışmak zorunda bırakılan çocuklarımızı, sokakta dilencilik yaptırılan çocuklarımızı, zorla evlendirilen kızlarımızı törenle okullarına göndereceğimiz günler için... Çaresiz kalıp yurt dışına gidenleri şarkılarla, türkülerle geri getireceğimiz için... Hani o her devlet kurumunun her odasına astığınız Tayyip Erdoğan portreleri var ya, onları indirdiğimizde göreceksiniz memleket nasıl neşeyle dolacak. Ve arkadaşlar bu neşeyle ülkeyi, hep birlikte yeniden kuracağız.
BU ÜLKEDE HALK NE ZAMAN SIKIŞSA ORADAN BİR DEVRİMLE ÇIKTI, YİNE ÇIKACAĞIZ
Çocuklarımız için aydınlık bir gelecek, sosyal adalet, toprak, ekmek, güven, eşitlik, özgürlük, barış dolu bir dünyayı hep birlikte kuracağız. Bizim bu iddiamızı duyunca, gülümsediğinizi görüyorum ama aklınızdan çıkarmayın. 102 yıl önce yaptığımız şey bir devrimdi. Bu ülkede halk ne zaman sıkışsa oradan bir devrimle çıktı. Yine çıkacağız. 102 yıl önce Meclis'i kurarar egemenliği biz sülaleden aldık, yine alacağız.
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ OLARAK SÖZ VERİYORUZ, SÜLALE DEVRİ BİTECEK
23 Nisan 2022’de Türkiye İşçi Partisi olarak söz veriyoruz. Sülale devri bitecek, saltanat rejimi bitecek, egemenlik yeniden halkın olacak.
I. Tarım Konferansı Sonuç Bildirisi
Yayınlanma: 2022-04-18 18:08:00
17 Nisan 2022’de Türkiye’nin dört bir köşesinden gelen çiftçiler köylüler, ziraat mühendisleri, orman köylüleri, gıda egemenliği aktivistleri, akademisyenler ve çok sayıda yurttaş İzmir Kemalpaşa’da bir araya gelerek Türkiye’de tarım ve gıda krizinin kaynaklarını ve buradan çıkışın nasıl mümkün olabileceğini tartıştı.
Doğanın talanı, çiftçinin geçinememesi, yurttaşların doyamaması aynı temel sorunun yani sermaye merkezli politikaların sonucudur. İklim krizi, yangınlar, seller, kuraklaşma, gıda krizi, tarımın geçim kaynağı olmaktan çıkması, büyük kentlere yığılma, çiftçinin borç altında ezilmesi birer doğa olayı değil siyasi kararların sonucudur. Saray Rejimi altında geçirilen son 20 yıl ise geçmiş yıllardan biriken sorunları bir kriz-çöküntü noktasına getirmiştir. AKP çiftçinin, köylünün, üreticinin karşısında olan kim varsa onların siyasi koruyucusu olarak davranmaktadır.
Tarımsal desteklerin verilmemesi ya da yetersizliği, devlete ait tarım ve tarımsal destek işletmelerinin, kurumlarının tasfiyesi ya da özelleştirilmesi, bu yaşamsal işletme ve kurumların yerli ve yabancı yandaş şirketlere satılarak yok edilmesi de Özal dönemiyle başlayan, Erdoğan ile doruk noktasına ulaşan uygulamalardır.
Bu topraklar üzerinde yaşayan, eken, biçen, üreten emekçilerin, çiftçilerin geniş halk kitlelerinin doğasına, tarımına, ekmeğine yeniden sahip çıkmasının zamanı çoktan geldi, hatta geçiyor bile.
Üreticilerin yoksullaştırılması, tarımsal üretimin sürdüremez hale gelmesiyle gıdanın metalaşması ve karşı karşıya olduğumuz kitlesel açlık tehlikesi bir ve aynı sürecin ürünüdür. İçinde bulunduğumuz ve yakın gelecekte daha da derinleşmesi beklenen gıda krizinin çözümü için gıdanın üretim ve dağıtım sürecinde, meta ilişkilerinin dışında köklü bir değişim zorunludur. Bunun için hem tarımsal üretim hem de kırsal yaşamın yeniden yapılandırılması gereklidir.
Tarım Konferansı’nda Tarım ve Gıda Krizi başlıklarında atılması gereken temel ve öncelikli adımları tüm konferans bileşenleri ile birlikte tespit edilmiş ve gelecek konferanslarda da genişletilecek bir politika çerçevesi oluşturulmuştur. Temel başlıklarda öncelikle atılması gereken adımlar şu şekilde somutlanmıştır:
1. Tarım politikalarında piyasacı yaklaşıma; gıdanın metalaştırılmasına; doğayı ve küçük üreticinin toprağını talan eden tarım ve enerji politikalarına derhal son verilmelidir. Kırsal alan, Türkiye’nin kendi kendine yeten bir ülke olmasını sağlamak üzere yeniden yapılandırılmalıdır.
2. Hem daha az dış girdi kullanımına dayanan uygulamaların ihtiyaç duyduğu emeğin karşılanması, hem de şehirlerde artan nüfus ve istihdam baskısının hafiflemesi için, şehir ile kır arasında artan iktisadi ve toplumsal eşitsizliğin azaltılması ve kırsal nüfustaki düşüşün yavaşlatılmasına dönük bir kırsal kalkınma programı uygulanmalıdır. Bu program kapsamında kırsal yerleşimlere geniş kapsamlı kamu yatırımları yapılmalı, özellikle genç nüfusun kırla bağını korumak ve yeniden kurmak üzere gençlere teşvikler sağlanmalı; köylerde eğitim, sağlık, kültür ve spor alanında kamusal yatırımlar öncelik olmalıdır.
3. Kırsal alanlarda sosyal hizmetler, özellikle eğitim ve sağlık politikaları, yeniden yapılandırılmalıdır. Kırsal nüfusun tamamının bu hizmetlere eşit erişimi sağlanmalıdır.
4. Kırda toplumsal ve kültürel yaşam yeniden yapılandırılmalıdır. Her köye tiyatro, sinema, kütüphane ve spor merkezleri yapılmalı; kır ve kent arasındaki sosyal etkileşimin artması için ‘çocuk ve gençler için köy kampları’ düzenlenmeli, geleneksel şenlikler canlandırılmalı ve yeni ‘kırsal şenlikler’ düzenlenmelidir.
5. Küçük çiftçiye gerekli kamusal destek sağlanmalı, bunun için Kamu İktisadi Teşekkülleri kurulmalıdır. Özelleştirilmiş olanlar yeniden kamulaştırılmalıdır. Küçük üreticinin piyasa bağımlılığı nedeniyle yaşadığı güvencesizliğe son verilmelidir.
6. Ürün deseninde piyasa odaklı yaklaşım terk edilmeli, halkın temel gıda ihtiyaçlarının ülke kaynakları ile karşılanmasını sağlayacak, ekolojik dengeyi ve iklim krizine karşı dirençli bir ürün çeşitliliğini gözetecek tarımsal bir planlama yapılmalıdır.
7. Tarım politikası çevresel, toplumsal ve ekonomik faydanın bir arada ele alındığı, farklı bölge ve dönemlere uygun araç ve politikaların belirlendiği ve etkisinin değerlendirildiği dinamik ve bütüncül bir bakış açısıyla şekillenmelidir. Bu planlamanın yapılabilmesi için tarım-gıda sistemindeki tüm mal, ürün ve hizmetler için girdi-çıktı ve maliyet bilgilerinin toplandığı ve erişilebilir olarak sunulduğu bir kamu bilgi sistemi kurulmalıdır.
8. Köylerin kentlerle bağının yeniden kurulması için üretici-tüketici kooperatifleri arasında koordinasyon sağlayacak mekanizmalar tesis edilmelidir.
9. Tarım Kooperatifi Birlikleri etkin hale getirilmelidir. Küçük üreticilerin örgütlenerek değer zincirinde daha büyük bir paya sahip olması sağlanmalı, bunun için yasal düzenlemeler iyileştirilmeli, kooperatif mevzuatı düzenlenmeli; küçük üreticilerin tüccara ve aracılara finansal bağımlılığını ortadan kaldıracak alım destek mekanizmaları yeniden tesis edilmeli ve tabandan yukarıya örgütlenen ‘kredi kooperatifleri’ özendirilmelidir. Kentli tüketicilerin doğrudan küçük üreticiye ulaşmasını sağlayacak üretici pazarları kurulmalı, küçük üreticinin tüketiciye erişimini kolaylaştıracak kolektif ve kamusal çözümler (lojistik, soğuk-zincir depolama kooperatifleri ve kamu teşebbüsleri gibi) tesis edilmesi sağlanmalıdır.
10. Enerji, maden vb yatırımlar yüzünden verimliliğini kaybetmiş tarım arazileri rehabilite edilmelidir. İklim değişikliğine uyum kapsamında oluşturulan kaynaklar kömür ve maden gibi sürdürülebilir olmayan sektörlerden çıkışta sermayenin kaybının telafi edilmesi için değil bu sektörlerde çalışan emekçiler için kırsal istihdam ve gelir imkanlarının yaratılmasına yönelik bir planlama için kullanılmalıdır. Adil dönüşüm süreçlerinin planlamasında başta üreticilerin yer aldığı demokratik katılımcı süreçler tesis edilmelidir.
11. Tarımda kayıt dışı çalışmaya son verilmelidir. Çoğunluğu kadınlar ve göçmenlerden oluşan tarım işçilerinin çalışma koşulları yeniden düzenlenmeli, işçi sağlığı ve iş güvenliği sağlanmalı, tarımda sigortasız ve yaşam ücretinin altında ücretlerle işçi çalıştırmak yasaklanmalıdır.
12. Tarımda kadınların ve çocukların ücretsiz emek sömürüsüne son verilmelidir. Sosyal güvenlikten faydalanamayan aile işletmelerinin Bağkur primleri devlet tarafından karşılanmalıdır.
13. Kırda küçük üreticinin kuşaklar boyunca oluşturduğu bilgi birikiminin, kadim uygulamaların ve atalık tohumların korunması ve yeni kuşaklara aktarılması sağlanmalıdır. Uzun vadede petrole dayalı dış girdi kullanımı ihtiyacını düşürecek, toprağın bereketini ve direncini koruyacak, iklim değişikliğine direnç sağlayacak ve halk sağlığını gözetecek geleneksel ve modern ‘agroekolojik’ uygulamaların araştırılması ve teşvik edilmesini sağlayacak tarım araştırma ve uygulama merkezleri kurulmalıdır. Üreticilerin emek yoğun agroekolojik uygulamalarının karşılığını almasını sağlayacak teşvikler sağlanmalı, yerel-katılımcı denetim mekanizmaları teşvik edilmeli, üretici pazarları yaygınlaşmalı ve teşvik edilmeli, yerel yönetimler ve kamu kuruluşlarında alım önceliği üretici örgütlerine verilmelidir.
14. Çiftçilerin agroekolojik üretime geçişini sağlayacak, doğa ve ekoloji dostu tarımsal üretim teknolojilerine kamusal yatırım yapılmalı ve bu teknolojilere tüm çiftçilerin eşit erişimini olanaklı kılacak sosyal, örgütsel ve iktisadi mekanizmalar geliştirilmelidir.
15. Tarım-gıda sisteminde taşıma ve perakende sürecinde özellikle sebze meyve kayıplarının azaltılması için belediye ve üretici örgütlerinin katılımıyla döngüsel uygulamalar (pazar atıklarının komposta çevrilmesi, vb.) yaygınlaştırılmalıdır.
Hem ülkemizin kırsal kalkınma ve eğitim tarihinde özel bir yeri olan Köy Enstitülerinin kuruluş yıldönümü, hem de Dünya Çiftçileri Mücadele Günü olan 17 Nisan’da “Yeniden Tarım, Herkes için Gıda” başlığında yaşamsal sorunların ele alındığı konferansın önümüzdeki dönemde Türkiye’nin farklı bölgelerinde de tekrarlanması kararlaştırıldı.
TİP I. Tarım Konferansı 17 Nisan'da
Yayınlanma: 2022-04-13 16:36:00
Dünyamız krizler çağının içinden geçiyor. Bir yanda iklim krizi, kuraklık ve ormansızlaşma, bir yanda ekonomik kriz, derin yoksulluk ve açlık, bir yanda savaşlar… İnsanlar ve tüm canlılar için ölüm-kalım mücadelesi verdiğimiz günlerdeyiz.
Ülkemizde ise AKP iktidarının her alanda uyguladığı yanlış politikalar nedeniyle yaşamımız ve doğamız büyük tehdit altında. On yıllardır tarımı, hayvancılığı ve çiftçiyi çökerten politikalar, tarım alanlarının betonlaşması ve sanayiye açılması, birkaç uluslararası tekelin tüm sektörü eline geçirmesi, mazottan gübreye üretim maliyetlerinin hızla artması, vb. nedenlerle “kendi kendine yeten ülke” olmaktan çıktık, tahıl ambarı olmakla övündüğümüz yurdumuz buğday üretemez, bereketli topraklarımız ürün veremez duruma geldi, gıdada dışa bağımlı olduk.
Türkiye İşçi Partisi bu kötü gidişata bir son vermek üzere kolları sıvıyor ve TİP Bilim Kurulu öncülüğünde 17 Nisan Pazar günü İzmir, Kemalpaşa’da TİP I. Tarım Konferansı’nı düzenliyor.
Konferansın I. ve II. oturumları akademik sunumları içerirken III. oturum ise açık halk forumu şeklinde gerçekleşecek.
Oturum aralarında müzik dinletisi sunulacak. Katılımcılar için ayrıca tohum takas masası, kitap stantları, çocuklar için etkinlik alanı, vb. olanaklar konferans mekanında bulunacak.
Ülkenin dört bir yanından gelen çiftçiler, köylüler, ormancılar, hayvancılıkla geçinenler, gıda hakkı savunucuları ve kooperatifçiler ile alanında uzman bilim insanlarının yer alacağı konferansa TİP Genel Başkan Yardımcısı ve Hatay Milletvekili Barış Atay Mengüllüoğlu da katılacak.
Türkiye İşçi Partisi, toprağı, suyu, tohumu, ürünü hep birlikte konuşmak, “Bitti” denen tarımı yeniden kurmak ve herkes için gıda hakkını savunmak üzere çiftçileri, üreticileri ve tüm yurttaşları TİP I. Tarım Konferansı’na davet ediyor.
Etiketler:
Bilim Kurulu
Tarım ve Kooperatifçilik Komisyonu
Hakkımız Var Vaktimiz Yok
Yayınlanma: 2022-04-12 17:29:04
Alın terinin hakkı için örgütlenen emekçilerin önüne çıkartılan hukuki engellerin kaldırılması için Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu'nda değişiklik öneren yasa teklifimizi Meclis'e sunduk.
Kanun teklifimize PDF biçimine buraya tıklayarak erişebilir, vekillerimiz tarafından meclise sunulan ıslak imzalı biçimine buraya tıklayarak indirebilirsiniz.
Aşağıda yasa teklifimizin amacını anlatan animasyonu ve Türkiye İşçi Partisi Emek Bürosu'nun yasa teklifinin TBMM'ye sunulması öncesinde detayları kamuoyu ile paylaştığı basın toplantısını izleyebilirsiniz.
https://www.youtube.com/watch?v=o3wujLsqI9k
https://www.youtube.com/watch?v=zKSNtDdq3cI
Siyasi Kumpas Davalarına Karşı Daha Fazla Kenetleneceğiz
Yayınlanma: 2022-04-12 14:39:25
Sabah saatlerinde Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından HDP’li parti yöneticilerini, daha önceki dönemlerde görev yapmış belediye eş başkanları, parti üye ve yöneticilerine dönük siyasi bir kumpas operasyonu başlatılmıştır.
AKP-MHP iktidarının elinde bir şiddet aygıtına dönüştürülen yargı eliyle HDP’ye ve muhalif kesimlere yönelik yürütülen bu saldırılar ne ilk ne de sondur. İktidar kaybettikçe toplumsal muhalefete ve demokratik siyaset alanına saldırmaktadır. AKP-MHP iktidarı başta Kürt halkı olmak üzere bütün toplumsal muhalefet güçlerinin siyaset yapabileceği demokratik mücadele zemini ortadan kaldırmaya çalışmaktadır.
Bütün dönemlerde farklı bahaneler ve isimlerle demokratik siyasetin tasfiyesine yönelik gerçekleştirilen bu operasyonların ortak amacı, Türkiye’de tekçi ve otoriter bir rejime karşı mücadele eden ve Türkiye halklarının, ortak, eşit ve özgür yaşamını kurma iddiasında olan muhalif güçleri tasfiye etmektir.
Demokratik siyasetten korkanların başvurduğu siyasi kumpas operasyonları ucuzdur, tehlikelidir ve karanlıktır. Özgürlükten, eşitlik ve barış mücadelesinde ısrar edenler olarak her türlü kumpas davasının karşısında durmaya devam edeceğiz.
Siyasi operasyonlar ve hukuk dışı uygulamalarla, demokratik mücadele alanının yok edilmeye çalışıldığı bir dönemde, demokrasi güçleri olarak bu saldırıları boşa çıkarmak için daha fazla kenetlenip mücadeleyi büyüteceğiz.
Demokrasi güçleri olarak çok bedel ödedik, korkmadık, yılmadık ve geri adım atmadık. Türkiye halklarının demokratik, ortak ve özgür geleceği için inatla ve kararlılıkla demokrasi yürüyüşümüzü sürdüreceğiz. HDP’ye yönelik bu saldırılar ortak mücadelemize ve halkların kardeşliğine yönelik saldırılardır. Bu çerçevede, halklarımız ve demokratik kamuoyunu HDP ile dayanışmaya çağırıyoruz.
EMEP, EHP, Halkevleri, HDP, SMF, TİP, TÖP
12 Nisan 2022
Ekmek, Barış, Özgürlük İçin Haydi 1 Mayıs’a!
Yayınlanma: 2022-04-05 17:12:58
Zamlara, yoksulluğa, savaşa ve sömürüye karşı 1 Mayıs’ta alanlardayız
Ekmek, barış, özgürlük için haydi 1 Mayıs’a!
İşçi ve emekçileri acımasızca çarklara süren patronlar pandeminin ve ekonomik krizin tüm yükünü yoksul halkın sırtına bindiriyor. AKP’li bakanların gözlerindeki ışıltı arttıkça yoksulların gözlerinde fer sönüyor! Maalesef ki 2022 1 Mayıs’ını zenginlerle yoksullar arasında uçuruma dönüşen mesafe ile karşılıyoruz. Neoliberal politikalarla tarımı bitme noktasına getiren, ülkeyi uluslararası tekellerin ucuz emek cennetine dönüştüren ve talan politikalarına yol veren AKP hükümeti, yaşanan yoksulluğun asıl siyasi sorumlusudur.
Asgari ücret şimdiden pul oldu. Toplu İş Sözleşmesinde belirlenen ücretler enflasyona ezdirildi. İktidar ülkeyi hiper-enflasyona mahkum etti. Saray’ın şatafatı arttıkça halkın sofrasındaki porsiyon küçüldü. Temel tüketim ürünlerinde zam yağmuru pervasızlaşarak rutinleşti. Elektrik, doğalgaz, internet, ulaşım, iletişim faturaları cep yakıyor. Bebekler ve çocuklar besin ürünlerine erişemiyor. Hastalanan insanlar ilaca, parasız ve nitelikli sağlık hizmetlerine erişemiyor.
Hükümet KDV’de indirim yaparak göz boyasa da zam makinesi harıl harıl çalışıyor. TL dolar karşısında kar gibi eriyor, aradaki fark yine halka ödetiliyor.
Kürt sorunu ve diğer toplumsal sorunları şiddet ve savaş politikalarıyla çözme ısrarı Türkiye’yi uçuruma, krize, açlık ve yoksulluğa sürükledi. “Bir mermi kaç para?” diyenler halkın sofrasına ateş düşürdü. Kayyımlar, irade gaspları, siyasi darbeler emeğe, ekmeğe, alın terine saldırıya dönüştü. Yoksul halkın sırtına vergi ve zam yükü bindiren Hükümet, sıra sermaye çevrelerinin taleplerine gelince kıyakta, teşvikte, vergi borçlarını silmekte sınır tanımıyor. “Beşli çete” başta olmak üzere patron örgütlerinin önüne kırmızı halılar seriliyor. Yangından mal kaçırırcasına yandaşa haksız ihaleler dağıtılıyor. Her açılan köprü ya da otoban yolundan, doğmamış bebeklere borç biçiliyor. Asgari ücret, temel ücrete dönüştürüldü; açlık olağan hale getirildi. Gençler gelecekten umudunu kesti, işsizlik çığ gibi büyüdü, büyüyor. Üretici köylü gübre atmadan mahsul ekiyor, traktöre haciz geliyor.
Pandemi ile beraber ev içi emeği giderek artan kadınlar işlerinden de ilk ayrılanlar oldu. Yaşlı, çocuk bakımı üzerinde olan kadınlar, hem yeniden üretim alanında hem de üretim alanında giderek eziliyor. İktidarın kadınlara açmış olduğu savaş her gün kadınların öldürülmesi ile sonuçlanıyor. Katiller, tecavüzcüler, çocuk istismarcıları sokaklarda gezerken hayatını savunan kadınlar tutsak ediliyor. Kadınlar tüm bunlara karşı emekleri, bedenleri, kimlikleri, yaşamları için mücadele veriyor. 8 Mart alanları kadınların yoksulluğa, işsizliğe ve kendi yaşamlarına yönelik saldırılara karşı mücadele alanlarına dönüştü.
Toplum tüm bu yıkım karşısında elbette isyan ediyor, 2022 yılı işçi sınıfının grev dalgasıyla başladı. Aralık ayından bu yana 120 fabrika ve işyerinde grevler yapıldı. Pandemi sürecinin başında önemi tartışılan kuryelerin isyanıyla başlayan eylem dalgasında tekstil işçilerinin, metal işçilerinin, gemi söküm işçilerinin direnişleri birbirini izledi. Migros depo işçilerinin zaferi, tüm Türkiye’ye umut oldu. Sağlık emekçileri de greve giderken belediye ve metal işçileri meydanları doldurdu. Zam dalgasına karşı Türkiye halklarının eylem dalgası da yaşandı. Marmaris’ten Yüksekova’ya, Bodrum’dan Bazid’e kadar binlerce kişi sokaklara çıkıp “geçinemiyoruz” isyanını yükseltti.
1 Mayıs halkın katlanan yoksulluğuna, bitmek bilmez zam dalgasına ve işsizliğe karşı ayağa kalkma günüdür. 1 Mayıs, işçi sınıfı ve yoksul halkın bu gidişata en güçlü şekilde “dur” deme günüdür. 1 Mayıs, bütün mücadeleleri birleştirme ve emekçilerin topyekün olarak soyguncuların, talancıların, sermaye sınıfının karşısına çıkma günüdür. 1 Mayıs Türk, Kürt, Arap her milliyetten işçilerin ve Alevi-Sünni, inanan-inanmayan demeden her kesimden emekçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günüdür. Bunun en güçlü örneklerinden birini bu yıl 1 Mayıs’ta Türkiye işçi sınıfı ve halkımız gösterecektir.
İktidar kendi bekasını sürdürmek için halk üzerinde her türden baskıyı artırırken düzen muhalefeti halkı sokaktan geri çekiyor, tüm çözümü sandığa havale ediyor. Oysa son seçim yasası değişikliğinde de görüldüğü üzere ne sandık güvende ne de seçim. Bizler 7 parti ve örgüt olarak halkımızı ekmek, demokrasi ve özgürlük için 1 Mayıs alanlarını doldurmaya çağırıyoruz. Sermayenin iktidarını değil; halkın iktidarını sağlamanın güvencesi sokaktır, meydanlardır, dayanışmadır, mücadeledir.
Bunu 8 Mart’ta alanları dolduran kadınların direnişi gösterdi. Kürt halkı başta olmak üzere eşitlik ve özgürlük için Newroz alanlarını dolduran yüz binlerin görkemli serhildanı gösterdi. Şimdi 8 Mart’taki kadın direnişinden, Newroz’daki milyonların mücadelesinden ilham alarak 1 Mayıs alanlarını büyük halk denizine çevirme zamanıdır.
1 Mayıs meydanları zeytinin sesiyle, özgürce akan derelerin kardeşliğiyle, doğanın talanına karşı toprağına, havasına, suyuna sahip çıkanların çığlıyla coşacak. Adına uygun olarak 1 Mayıs; yerlisiyle, mültecisiyle tüm işçi ve emekçilerin ortak hak taleplerine sahne olacak.
7 parti ve örgüt olarak 1 Mayıs’ın tüm ülke çapında yaygın ve kitlesel kutlanması için sendika konfederasyonlarına, emek ve meslek örgütlerine çağrıda bulunuyoruz: Çalışmalara gecikmeden ve bir an önce başlayalım. 1 Mayıs haftasında fabrika, işyerleri ve mahallelerde kutlamalar gerçekleştirelim.
Uluslararası işçi sınıfının “1 Mayıs Birlik Mücadele ve Dayanışma Günü”, uluslararası sermayeye ve gericiliğe karşı enternasyonal dayanışma ve mücadelenin bir parçası olacaktır.
Tüm halkımızın 1 Mayıs’ını şimdiden kutluyoruz.
Haydi 1 Mayıs’a!
International Bulletin of TIP - February / March 2022
Yayınlanma: 2022-04-05 16:09:00
Antidemokratik Seçim Sistemini Kabul Etmiyoruz! Hileli Seçim Sistemine Karşı Ortak Mücadele!
Yayınlanma: 2022-03-30 14:23:57
Seçim kanununda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi, muhalefet partilerinin itirazlarına, seçim güvenliği için oluşturulan demokratik kitle örgütlerinin ve kamuoyunun tepkisine rağmen iktidar vekilleri tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’na sunulmuştur.
Toplumsal desteğini kaybeden, halka sefalet, adaletsizlik ve şiddet dışında bir şey sunamayan, iktidar partilerinin masa başı oyunlarla milletvekili sayısını artırma hevesinin bir sonucu olan bu teklif, zaten antidemokratik olan seçim sisteminde seçime katılım, temsilde adalet, eşitlik, denetim gibi sorunları daha da derinleştirecektir. Antidemokratiktir, hukuk dışıdır.
Bu teklif, halkın gerçek sorunları karşısında tek bir adım atmayan iktidarın, konu koltukları olunca nasıl gayretkeş hale gelebildiğini yeniden gözler önüne sermiştir.
Partili cumhurbaşkanının seçim yasaklarından muaf tutulmasını, il ve ilçe seçim kurullarında en kıdemli hâkimlerin görev alması uygulamasının terk edilmesini ve baraj sisteminin devamını öngören bu teklif Anayasa’nın 10. 37. ve 67. maddelerine de aykırıdır.
Toplumsal mücadelenin farklı alanlarında eşitliği, özgürlüğü, demokrasiyi, barışı, emeği, adaleti, toplumsal cinsiyet eşitliğini ve ekolojiyi ortak şekilde savunmak üzere bir araya gelen bizler, AKP-MHP işbirliğiyle geçirilmek istenen bu kanun teklifini kabul etmiyoruz.
TBMM’deki geçici çoğunluğuna güvenerek bu anti-demokratik kanunu geçirmek isteyen iktidar partileri, bizim ortak mücadele irademize en ufak bir zarar veremeyecektir. Aksine, bizler halkımızın çıkarlarını gözeterek her alanda birlikte mücadeleyi büyüterek sürdüreceğiz.
Tüm yurttaşlarımızı bir kez daha, iktidarın halka düşman politikalarına, seçimleri güvensiz ve adaletsiz kılmaya çalışma oyunlarına karşı ortak mücadeleye davet ediyoruz.
Barışta İnat Ediyoruz!
Yayınlanma: 2022-03-21 12:51:43
Bugün Newroz’u, bugün baharı ülkemize getirecek emekçi halkların direniş gününü kutluyoruz. Zalim Dehaklara karşı direniş ateşini yakan Demirci Kawa’ya selam olsun. 20 yıllık zalim AKP iktidarına karşı mücadele edenlere selam olsun. AKP ve MHP’nin başında olduğu bu Saray Rejimi ölüm getirdi, gözyaşı getirdi ama asla korku değil. Korku onların mayasıdır, bizim değil! Bize yoksulluk, açlık, göç ve savaş dayatan, yarınlarımızı elimizden alan AKP’ye karşı dimdik ayakta olan halkımızın inadına selam olsun. Bu inat, beyhude değil! Biliyoruz, Bir Yol Var! Bu yolda direnen kadınlar, geleceği çalınan gençlik ve barışta inat eden emekçiler var. Bu yolda hepimiz varız! İktidarını sürdürmek uğruna Kürtlere savaş açan, halkın barış umuduna savaş açan Saray Rejimi de biliyor ki “Yarınlar bizimdir!” 33 Kurşun, Roboski, Suruç, 10 Ekim katliamları bir daha yaşanmasın diye… Boşaltılan köylerimiz, yıkılan kentlerimiz için… Musa Anter’ler, Tahir Elçi’ler, Kemal Kurkut’lar, Taybet Ana’lar için… Bu düzenle, bu iktidarla mutlaka hesaplaşacağız!
Halkın iradesine ipotek konmayan, kayyumların olmadığı, eşit yurttaşlık haklarına sahip olduğumuz bir geleceği birlikte yaratacağız. Yerli yabancı zalimlere, emperyalistlere, onlarla bir olup bölgemize savaş tohumları ekenlere karşı barışı birlikte getireceğiz. Çocuklarımız anadillerinde eğitim görebilecek. Siyasi tutuklular özgürlüğüne kavuşacak. Silahların sustuğu, barış dilinin konuşulduğu bir ülke kuracağız.
“Biz, can evimizden bir salkım sevinç gönderdik, siz o sevincimizi çığlığa çevirdiniz.”
Bu çığlık eşitlik, özgürlük, adalet ve barış isteyen halkların yükselen sesidir. Bugün bir kez daha yaktığımız Newroz ateşi, eşit ve kardeşçe yaşayan halkların özgürlük ateşi olarak yanmaya devam edecek.
Yaşasın Newroz!
Newroz pîroz be!
Barışta inat ediyoruz! Yaşasın Newroz!#Newroz2022 #NewrozPirozBe pic.twitter.com/PdujAf7wpe
— Türkiye İşçi Partisi (@tipgenelmerkez) March 21, 2022
Türkiye İşçi Partisi Bilim İnsanları Buluşması
Yayınlanma: 2022-03-19 10:51:00
Türkiye İşçi Partisi Bilim Kurulu, "Bir Yol Var" başlıklı tutum belgesini ve parti çalışmalarını 26 Mart Cumartesi İstanbul'da bilim insanlarıyla paylaşacak.
G(Ö)Reve Çıkacak Sağlık Emekçilerini Selamlıyoruz
Yayınlanma: 2022-03-14 09:16:00
Piyasacı sağlık politikalarının iflası pandemiyle birlikte hepimiz için en acı şekilde deneyimlenmiş ve “Sağlıkta Dönüşüm” illüzyonu artık sona ermişken, sağlık sisteminin yükünü en fazla çeken sağlık çalışanları Saray iktidarına karşı 14-15 Mart tarihlerinde bir kez daha hakları için ayağa kalkıyor. Başta hekimler olmak üzere, 14 Mart Tıp Bayramı’nı mücadeleyle karşılayan tüm sağlık emekçilerini selamlıyoruz.
Sağlıkta şiddetin engellenmesi ve güvenli çalışma ortamlarının oluşturulması, insanca yaşanabilecek ve emekliliğe yansıyacak temel ücret, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ayrımcı uygulamalardan vazgeçilmesi, yeterli dinlenme süresi ve nöbet ertesi izin hakkı, iş yerlerindeki baskı ve mobbingin son bulması, ek göstergenin düzenlenmesi gibi acil ve temel talepleri sahipleniyoruz. Türkiye İşçi Partisi olarak tüm imkanlarımızla sağlık emekçilerinin mücadelesini destekliyoruz.
Bir çağrı da yurttaşlarımıza yapmak istiyoruz: Sağlık emekçilerinin verdiği mücadele aynı zamanda nitelikli sağlık hizmeti alabilmemiz içindir. O gün görülen sekseninci hasta olmamak için, 5 dakikada bir verilen randevularla kimse derdine derman bulamayacağı için, çöken sağlık sisteminin altında kalan sağlık emekçilerine kulak verelim. 14-15 Mart’ta acil sağlık hizmetleri dışında yapılacak iş bırakma eyleminde sağlık emekçileriyle dayanışma içinde olalım.
Sağlık emekçilerinin insanca şartlarda çalışabildiği ve emeklerinin karşılığını alabildiği, nitelikli ve bilimsel sağlık hizmetine her yurttaşımızın parasız ve eşit bir şekilde erişebildiği bir ülkeyi kurana kadar mücadele etmeye devam edeceğiz.
Türkiye İşçi Partisi
G(ö)REVE Çıkan Sağlık Emekçilerini Selamlıyoruz!
Başta hekimler olmak üzere #14MartTıpBayramı'nı mücadeleyle karşılayan sağlık emekçilerini selamlıyoruz. Sağlık emekçilerinin insanca şartlarda çalışabildiği bir ülkeyi kurana kadar mücadelemiz sürecek.#HaklarımızİçinGöREVdeyiz pic.twitter.com/gG62d9ow8S
— Türkiye İşçi Partisi (@tipgenelmerkez) March 14, 2022
Öykü Yazma Atölyesi'nden Seçilmiş 5 Kadın Öyküsü
Yayınlanma: 2022-03-04 17:29:00
8 Mart'a bir direnç, geleceğe ise kadınların hikayelerini bırakmak isteyen Türkiye İşçi Partili Kadınlar, Şubat ayı boyunca 4 oturumluk yazarlık atölyesi sürecini Türkan Kebeci ile tamamladı.
Emeği geçenlere teşekkürü borç bilen kadınlar, sizlere keyifli okumalar diliyor.
Haydi Başlıyoruz! 8 Mart'ta Sokaklara!
Yayınlanma: 2022-03-04 13:00:00
Türkiye İşçi Partili Kadınların ülke genelinde düzenlenecek Dünya Emekçi Kadınlar Günü gündemli mitinglere yönelik çağrısıdır.
Savaşa Karşı Barış, Hemen Şimdi ve Her Yerde
Yayınlanma: 2022-03-01 16:10:25
EMEP, EHP, Halkevleri, SMF, TİP ve TÖP'le ortak açıklamamız:
Dünya pandeminin yaralarını sarmaya çalışırken büyük ve yeni bir savaş tehdidiyle karşı karşıya kaldı. Kapitalizm insanlığın ekmeğini, sağlığını düşünmüyor; enerji ve silah tekellerinin çıkarları için halkların boğazlaştığı yeni bir savaşa alan açıyor.
Donbas üzerinden tırmanan Ukrayna-Rusya gerilimiyle başlayan savaş ve işgalin arkasında esas olarak bu gerçeklik vardır. Rusya ve ABD öncülüğündeki NATO’nun halkların iradesini yok sayan yayılmacı politikalarının tarafı değiliz. Halklar, bu iki odaktan birine taraf olmak zorunda değildir. Haksız savaşları ve savaşa güç toplama çağrılarını reddediyoruz. Tarafımız barıştır, tarafımız bütün dünyada savaşa karşı ayağa kalkan halklarla aynıdır.
Türkiye’de “Barış hemen şimdi!” diyerek sokaklara çıkan emek ve demokrasi güçlerini selamlıyoruz. Savaş aygıtlarının küresel tahkimatına karşı küresel barışın hayat bulması için tüm halklarımızı alanları doldurmaya çağırıyoruz. Türkiye, 3. Dünya savaşının ateşini fitilleme ihtimali olan bir kamplaşmanın ve çatışmanın tarafı olmamalıdır. Dış politikasında uzunca bir dönemdir küresel ve bölgesel güçlerle işbirliği halinde agresif ve komşu halklarla sürekli çatışma pozisyonunda olan AKP iktidarını uyarıyoruz. Türkiye ne NATO’nun ne de Rusya’nın savaş blokuna dahil edilemez. Barış isteyen halklar da buna geçit vermeyecektir.
Savaş, eşitlik ve insanca bir yaşam için mücadele eden emekçinin düşmanıdır. Savaşların en büyük kaybedeni emekçiler, yoksullar, kadınlar ve gençlerdir. Ülkemizin bütün halkları, işçi ve emekçileri savaşa, militarizme ve şovenizme karşı birleşmelidir. Savaş aynı zamanda demokrasinin düşmanıdır. Diktatörlüğe, otokrasiye, oligarşiye giden en kestirme yol savaşlardır. Savaş kadınlar için daha çok göç, taciz ve tecavüzdür. Savaş doğanın yıkımıdır. Sadece insanların değil tüm canlıların yaşamlarına kast eder. Ülkemizde demokrasi için mücadele eden tüm kesimler savaşa karşı birleşmeli, halkların boğazlanmasından ve savaş baronlarının daha da güçlenmesinden başka hiçbir işe yaramayacak bu savaşı bertaraf etmek için büyük bir dayanışma göstermek demokrasi mücadelesinin zorunlu bir parçasıdır.
Donetsk, Lugansk ve Ukrayna’da siviller hayatını kaybediyor, halklar yerinden yurdundan edilerek kitlesel göçe maruz kalıyor. Bütün savaş ve işgal güçleri bölgeden çekilmeli, halklara kendi kaderini tayin hakkı tanınmalıdır. Emperyalizm ve faşizm, verilen talimatlardan da görüldüğü üzere; nükleer silahları dahi devreye sokacak kadar gözü dönmüş ve çılgındır. Hiroşima, Nagazaki, Vietnam ve Halepçe bu vahşetin tarihsel vesikalarıdır. Bu vahşete seyirci kalmayacağız! Savaşa karşı, barış ve kardeşlik için şimdi seslerimizi yükseltme zamanı!
EMEP-EHP-Halkevleri-HDP-SMF-TİP-TÖP
1 Mart 2022
Ortak Mücadele İçin Düzenlenen İkinci Toplantı Tamamlandı
Yayınlanma: 2022-02-26 19:31:00
Basına ve Kamuoyuna,
18 Ocak 2022 tarihinde ortak mücadele hattını büyütmek için bir araya gelen siyasal yapılar olarak bugün ikinci toplantımızı gerçekleştirdik.
Bölgede ve küresel düzeyde savaş politikaları giderek artıyor. Ülkemizde ekonomik kriz her geçen gün derinleşiyor. Krizin faturası halka kesilirken işçiler, emekçiler ve yoksullar insanca ve onurlu bir yaşam için mücadeleyi yükseltiyor.
Gerek dünyanın içerisinde bulunduğu durum, gerekse AKP-MHP iktidarının ülkeyi getirdiği çıkmaz, tam da ortak mücadele etrafında bir araya gelecek güçler için sahada örgütlenmenin ve genişlemenin zeminini her zamankinden daha fazla olanaklı kılıyor.
Savaşa karşı barıştan, sermayenin sömürüsüne karşı emekten, doğanın talanına karşı yaşamdan, eşitlikten, özgürlükten ve demokrasiden yana olan tüm kesimlerle birlikte yürümekte kararlıyız.
Toplantı sonucunda ortak mücadele programının inşası, çalışmaların planlanması ve eşgüdümün sağlanması için bir koordinasyon oluşturduk. Bu kapsmda;
Savaşa karşı “barış hemen şimdi ve her yerde” iddiasını yükseltmeyi,
Ekonomik kriz ve zamlar karşısında insanca bir yaşam hedefini gerçekleştirmeyi,
8 Mart, 21 Mart ve 1 Mayıs mücadele ve dayanışma günlerini hayatın her alanında birlikte örgütlemeyi,
Yerel mücadele platformlarını bütün çevrelerle birlikte güçlendirmeyi, demokratik mücadele deneyimimizi ve birikimimizi yeni toplumsal hareketlerle buluşturmayı,
Genişleme çalışmalarını en geniş siyasal ve toplumsal mücadele dinamikleriyle sistematik olarak büyütmeyi karar altına aldık.
Bu cinayet, talan ve soygun düzenini birlikte durdurmak ve değiştirmek için ortak mücadele programını hayata geçirmek tarihsel sorumluluğumuzdur.
Dayanışma, mücadele ve umutla…
EMEP-EHP-Halkevleri-HDP-SMF-TİP-TÖP
Peace Is The Only Way! We Oppose Both Nato’s Eastward Expansion And Russia’s Attack.
Yayınlanma: 2022-02-25 00:53:52
Russia's military action against Ukraine has begun. Moscow Government’s justification for its expansionist attempts on some historical references is unacceptable. The welfare of the peoples of the world will be ensured not by glorifying the bloody colonial and nationalist legacy, but by the steps towards peace. The military action of the Russian Army must end immediately, and the comprehensive negotiation process that will bring stability and peace to the region must begin as soon as possible.
On the other hand, the main factor destabilizing not only the Russia-Ukraine line but also many regions of the world is the NATO itself and its expansion goals. Led by the USA and functioning as a war device of imperialism, NATO means the most important threat to the peoples of the world. The primary objective of the comprehensive negotiation process should be to discuss NATO's enlargement perspective and expansionist policies.
The global arms race is another major threat to the people of the world. NATO member states including Turkey, and countries like India, China and Russia have entered into an arms race that is rare in the world history. The retreat in recent years from the agreements between Washington and Moscow which were aimed at limiting weapons of mass destruction dating back to the days of the Soviet Union is worrisome, as it shows that a constructive and compromise-based understanding has been abandoned. Another pillar of the comprehensive solution is to create a basis for controlling and the arms race.
This war, which is also very closely related to our country, means a great threat to all the peoples of the region. Military tensions and conflicts, wars and occupations bring death, destruction, poverty, mass migration and instability.
The Workers' Party of Turkey is against the pursuit of military solutions, aggression, imperialist and expansionist initiatives. It is clear that in our country, there are those who want to pour fuel on the fire, those who aim to be a part of the arms race, and those who hope to take advantage of a conflict. However, the solution lies in comprehensive negotiations and peace.
We warn the ruling AKP Government. All requests from any party that would constitute a violation of the Montreux Straits Convention should be rejected. It is not in our people's interest to support war and arming in an unstable and firing-line region. Turkey should be a party to peace and take the necessary initiatives for this.
Workers’ Party of Turkey
Tek Yol Barış!
Yayınlanma: 2022-02-24 19:31:32
Rusya'nın saldırısına da NATO'nun genişlemesine de DUR diyoruz.
Rusya’nın Ukrayna’ya dönük askeri harekatı başladı. Moskova iktidarının, yayılmacı girişimleri için kimi tarihi referansları gerekçe göstermesi kabul edilemez. Dünya halklarının refahı, kanlı sömürgeci ve milliyetçi mirası yüceltmekle değil barış adımlarıyla sağlanacaktır. Rusya ordusunun harekatı derhal sona ermeli, bölgeye istikrar ve barış getirecek kapsamlı müzakere süreci bir an önce başlamalıdır.
Öte yandan, yalnız Rusya-Ukrayna hattını değil, yerkürenin pek çok bölgesini istikrarsızlaştıran başlıca etken NATO’nun kendisi ve genişleme hedefleridir. Başını ABD’nin çektiği ve emperyalizmin savaş aygıtı olarak işlev gören NATO, dünya halkları için en önemli tehdit anlamına gelmektedir. Kapsamlı müzakere sürecinin birincil hedefi NATO’nun genişleme perspektifini ve yayılmacı politikalarını masaya yatırmak olmalıdır.
Silahlanma yarışı, dünya halkları için bir diğer önemli tehdittir. Gerek Türkiye’nin de aralarında olduğu NATO müttefikleri, gerek Rusya, gerekse Çin ve Hindistan gibi ülkeler dünya tarihinde eşine az rastlanır bir silahlanma yarışı içine girmişlerdir. Washington ile Moskova arasında, Sovyetler Birliği’nin var olduğu günlere dayanan kitle imha silahlarını dizginlemeyi amaçlayan anlaşmalardan son yıllarda geri adım atılması, yapıcı ve uzlaşmaya dayalı bir anlayışın terk edildiğini göstermesi bakımından kaygı vericidir. Kapsamlı çözümün bir diğer ayağı da silahlanma yarışını denetim altına alacak bir zemin oluşturmaktır.
Ülkemizi de çok yakından ilgilendiren bu savaş, tüm bölge halkları için büyük bir tehdit anlamına gelmektedir. Askeri gerilim ve çatışmalar, savaş ve işgaller ölüm, yıkım, yoksulluk, kitlesel göç ve istikrarsızlık getirmektedir.
Türkiye İşçi Partisi, askeri çözüm arayışlarına, saldırganlığa, emperyalist ve yayılmacı girişimlere karşıdır. Ülkemizde, ateşe benzin dökmek isteyenler, silahlanma yarışının parçası olmayı hedefleyenler, çatışmadan medet umanlar olduğu açık. Oysa çözüm kapsamlı müzakereler ve barıştadır.
İktidarı uyarıyoruz. Herhangi bir taraftan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ihlali anlamına gelecek tüm talepler reddedilmelidir. İstikrarsız ve ateş hattındaki bir bölgede savaşı ve silahlanmayı desteklemek halkımızın çıkarına değildir. Türkiye barışın tarafı olmalı, bunun için gerekli girişimleri başlatmalıdır.
Türkiye İşçi Partisi
Politika ve Tutum Belgesi - Ocak 2022
Yayınlanma: 2022-02-16 10:27:00
Aşağıdaki Politika ve Tutum Belgesi, Türkiye İşçi Partisi Merkez Komitesi yönlendiriciliğinde Bilim Kurulu çalışma gruplarında kaleme alınmış değerlendirme ve politika önerilerini içermektedir.
Müdahale Kongresi Hazırlık Konferansı Tamamlandı: Haydi Başlıyoruz!
Yayınlanma: 2022-01-31 09:55:00
Türkiye İşçi Partisi Müdahale Kongresi Hazırlık Konferansı, Türkiye’nin dört bir yanından ve yurtdışı örgütlerimizden seçilen delegasyonumuzun katılımıyla 29-30 Ocak 2022 tarihlerinde İstanbul’da toplandı.
Delegasyonumuz, iki günlük konferansta siyasi ve örgütsel durum raporlarını birlikte değerlendirerek geçmiş döneme ilişkin bütünlüklü bir yaklaşım ortaya koydu, eksiklerimizin tespitini yaptı. Ardından yaklaşmakta olan seçim süreci, sosyalizmin ülkede bir seçenek haline getirilmesi ve TİP’in kitleselleşmesi gibi başlıklarda öngörülerini ve önerilerini paylaştı.
Tüm konuşmalar, öneriler ve alınan kararlar doğrultusunda Müdahale Kongresi Hazırlık Konferansı’nın sonuç bildirisi aşağıdaki gibidir:
Haydi Başlıyoruz!
Türkiye İşçi Partisi “Müdahale Kongresi”, bugün ülkemizde yaşanan kapsamlı yönetim krizine müdahale etme, emekçilerin yüz yüze olduğu ağır saldırıya karşı koyma iradesini ortaya koymuştur.
Şimdi harekete geçme zamanı!
Saray Rejimi’nin bile isteye yoksullaştırdığı, her geçen gün özgürlüklerini elinden aldığı tüm yurttaşların siyasi temsilcisi olarak Türkiye İşçi Partisi’ni Türkiye’nin tüm kentlerinde ve köylerinde, tüm kasabalarında ve mahallelerinde örgütlüyoruz. Bu kokuşmuş, yobaz ve barbar sermaye düzeninin halkımızı ittiği çıkmaz sokak dışında bir yolun daha olduğunu anlatmak için seferber oluyoruz.
Hangi siyasi gelenekten gelirse gelsin, daha önce hangi partiye oy vermiş olursa olsun, sesini sesimize katmak isteyen, Saray Rejimi ve onu var eden sermaye düzeniyle hesaplaşmak isteyen tüm yurttaşlarımıza partimizin kapıları açıktır. Sizinle öğreneceğiz, sizinle büyüyeceğiz, sizinle iktidara yürüyeceğiz. Türkiye İşçi Partisi’nde yeriniz hazır. Yerinizi almaya davet ediyoruz.
Patronlar, tarikatlar ve çeteler, bu ülkeye bir tek adam rejimini reva gördü. Bu rejimi hem sokaklarda ve meydanlarda, hem de seçimlerde alt etmek için üzerimize düşen sorumluluğun farkındayız. Bu Saray Rejimi’ni, bu tek adam rejimini ve onun Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen kılıfını tarihin çöplüğüne atacağız.
Saray Rejimi yıkılacak ama işimiz bitmeyecek. Biz başka alem, başka düzen, eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve sosyalizm isteriz. Sosyalizmi milyonların talebi, seçeneği haline getireceğiz. Hızla yaklaşan seçimleri bunun için bir araç olarak kullanacağız. Türkiye İşçi Partisi, milyonların tercihi olacak.
Tüm dost partilere, emeğin hakkını savunan demokratik kitle örgütlerine, sendikalara ve derneklere, platformlara ve dayanışma ağlarına açık çağrıda bulunuyoruz. Milletvekili seçimlerinde emeği, özgürlükleri, adaleti, barışı, laikliği, demokrasiyi, eşit yurttaşlığı, toplumsal cinsiyet eşitliğini, doğayı savunan güçler olarak halkın ittifakını kurmaya biz varız.
Ülkenin dört bir yanında Saray Rejimi’ne direnen tüm yurttaşlarımıza açık çağrıda bulunuyoruz. Halkın ittifakında sizlerin temsil edilmesi için, bu ittifakın sizlerin de eseri olması için biz varız, biz hazırız.
Gelin, ellerimiz buluşsun.
Gelin, ülkemizin kaderini ellerimize alalım.
Türkiye İşçi Partisi Müdahale Kongresi Hazırlık Konferansı Delegasyonu
International Bulletin of TIP - December 2021, January 2022
Yayınlanma: 2022-01-27 18:34:00
8 Kurumdan Ortak Açıklama: Mücadele Zeminlerini Güçlendireceğiz
Yayınlanma: 2022-01-18 19:29:19
Emekçi Hareket Partisi (EHP), Emek Partisi (EMEP), Halkevleri, Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sosyalist Meclisler Federasyonu (SMF), Türkiye İşçi Partisi (TİP), Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) temsilcileri Ankara’da bir araya geldi.
Mücadele zeminlerini ortaklaştırmak ve ortak mücadeleleri büyütmek amacıyla gerçekleştirilen görüşmenin ardından katılımcı kuruluşların imzasını taşıyan ortak bir açıklama yapıldı.
Basına ve Kamuoyuna,
Türkiye’nin içinde bulunduğu toplumsal, siyasal ve ekonomik sorunlar çığ gibi büyümektedir. İktidarın sömürü, talan ve ayrımcılık politikaları, toplumun ezilen bütün kesimlerinin her türlü insani haklarının ellerinden alınmasına, yoksullaşmaya neden olmakta ve doğanın talan edilmesine yol açmaktadır. Bu gidişattan çıkmak için umudu büyütecek, topluma güven verecek güçlü bir birliği kurabilir, mevcut baskı rejiminin önünü kesebilir, demokratik değişim ve dönüşümün önünü açabiliriz. Bu nedenle Türkiye’nin demokratik, sol, sosyalist ve devrimci güçlerinin geniş bir mücadele ortaklığı sağlaması gerektiğine inanıyoruz.
Bu çerçevede, HDP’nin yapmış olduğu çağrıyla 18 Ocak 2022 tarihinde aşağıda imzası bulunun siyasal yapılar olarak bir araya geldik. Bu toplantıda aldığımız kararları kamuoyuyla paylaşıyoruz:
Ortak mücadeleyi sürdürmeyi, bu mücadele zeminlerini çoğaltmayı ve güçlendirmeyi,
Ortak mücadele konularını belirlemek, bunları hayata geçirmeye yönelik içerik, yöntem ve takvimi oluşturmak için düzenli görüşmelere devam etmeyi,
Mevcut katılımla kendini sınırlamayan, ortak mücadelenin Türkiye’nin bütün demokratik, sol, sosyalist ve devrimci güçlerini kapsayacak şekilde genişletilmesini hedeflemeyi karar altına aldık.
Türkiye’nin bütün ezilenleri, ötekileştirilenleri, mağdurları, emekçileri, kadınları, gençleri ve ekoloji mücadelesi verenleri ile en geniş demokrasi, eşit yurttaşlık ve mücadele ortaklığını kurmanın yol ve yönetmelerini konuşmaya devam edeceğiz. Demokratik, sol, sosyalist ve devrimci güçler olarak üzerimize düşen toplumsal sorumluluğu yerine getirmeye kararlıyız.
Dayanışma, mücadele ve umutla…
EMEP - EHP - HALKEVLERİ - HDP - SMF - TİP - TKP - TÖP
Asgari Ücret Raporu 2021
Yayınlanma: 2021-12-08 09:42:00
Hükümet İstifa! Hemen Seçim!
Yayınlanma: 2021-11-24 11:06:04
Dolar 13 lirayı, Euro 14 lirayı aştı. Türk Lirası tarihi bir değer kaybı yaşıyor.
Saray’ın yarattığı ekonomik kaos sonucunda marketler gıda satışına sınırlama getiriyor, gübre ve zirai ilaç satışı yapılamıyor, bankaların internet şubelerine ulaşılamıyor.
Maaşlarımız günden güne erirken, undan mazota her şey bir bir zamlanıyor.
Tahıl ambarı denilen ülkemiz, buğdayı bile dolarla ithal eder hale geldiği için ekmeğin fiyatı 4 liraya dayanmış durumda.
Uzatmamıza gerek yok. Hepimiz bu kaosun içinde yaşıyoruz, görüyoruz.
Tüm bu yaşananlar, Saray Rejimi’nin ülkeyi a’dan z’ye batırdığının resmidir.
Kendileri Saraylarda yaşar, lüks makam arabalarıyla gezerken halkı soğan ekmek yemeğe davet edenler bu ülkenin asalakları, ihanetin mimarlarıdır.
“Ekonominin kitabını yazdık” diyen Erdoğan, bu çöküşün baş sorumlusudur. İş bilmezlik ya da hata sonucu değil, göz göre göre, bile isteye ülkeyi uçuruma sürüklemiştir.
Her geçen gün yoksullaşan halk, geçinemeyenler, barınamayanlar, atanmayanlar, maaşı gün be gün eriyen işçiler, bir çıkış umudu bulamayan, yurt dışına gitmek dışında seçeneği kalmayan gençler Erdoğan’ın umrunda değildir.
O, yandaş patronlarını, dolarla ödeme garantisi verildiği için şimdi servetlerine servet katan ihale baronlarını, TÜGVA gençliğini nasıl besleyeceğini düşünmektedir.
Bu böyle gitmez. Ülkemizin, Saray Rejimi altında kaybedecek tek bir saati bile kalmamıştır.
Hükümet derhal istifa etmeli ve hemen erken seçime gidilmelidir.
Üç beş asalağın, 80 milyonu felakete sürüklemesine izin vermeyeceğiz. Emekçi halkımızı, Saray’ın ihanetine karşı birlikte mücadeleye, sendikaları ve demokratik kitle örgütlerini genel grevi örgütlemeye çağırıyoruz.
International Bulletin of TIP - November 2021
Yayınlanma: 2021-11-18 16:55:00
Esaret Değil, Cumhuriyet!
Yayınlanma: 2021-10-28 22:22:41
ESARET DEĞİL, CUMHURİYET!
Emeğin Cumhuriyetini Kuracağız.
Ülkemizde saltanat ve hilafetin egemenliğinin sona erişini simgeleyen Cumhuriyet, 98 yaşında. Ancak 98 yılın sonunda, gerici, piyasacı, halk düşmanı politikalar nedeniyle, emperyalizmle işbirliği yapan sermaye temsilcileri eliyle Cumhuriyet artık bugün yıkılmıştır!
Bugün ülkemizde bir Cumhuriyet’ten söz etmenin imkanı yoktur.
Laiklik yoksa, adalet yoksa, emeğin hakları yoksa, kadınların ve gençlerin güven içinde yaşadığı, emekçilerin alın terinin karşılığını aldığı bir ülke yoksa, Cumhuriyet de yoktur.
Emperyalizmle, gericilikle, piyasacılıkla Cumhuriyet’in yan yana gelemeyeceği açıkça ortaya çıkmıştır.
Tüm baskılara rağmen emperyalizme, gericiliğe ve piyasacılığa teslim olmayan, bağımsızlığı, ilericiliği, kamuculuğu, laikliği ve adaleti temsil eden bir Cumhuriyet’i arayan milyonlarca yurttaşımızın varlığı da ortadadır.
Esarete karşı ayaklanan Türkiye halklarının elleriyle var edilmiş olan Cumhuriyet, bugün bir kez daha emekçilerin mücadelesinde yerini alıyor. Günümüz, esarete karşı yeniden, yeni bir Cumhuriyet için mücadelenin günüdür.
Ülke yönetiminin tek adama devredilmesine, halkın iradesinin Saray’da alınan kararlarla yok sayılmasına karşı, emekçiler, kadınlar ve gençler, yani bizler, halkın iradesine dayanan, emekçinin alın teriyle kurulan gerçek bir Cumhuriyet’te inat ediyoruz.
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nı kutluyor, Cumhuriyet’i kuran Mustafa Kemal Atatürk, mücadele arkadaşları ve emekçi halklarımızı saygıyla anıyor ve bir kez daha ilan ediyoruz:
Cumhuriyeti esaretten kurtaracak ve onu emekçilerin ellerinde yeniden var edeceğiz.
Özgürce, barış içinde yaşayacağımız ülkeyi, emeğin cumhuriyetini, Sosyalist Türkiye’yi mutlaka kuracağız.
Türkiye İşçi Partisi
Kurtuluş ve Kuruluş İçin... Bir Yol Var!
Yayınlanma: 2021-10-20 14:18:19
Kurtuluş ve Kuruluş için…
BİR YOL VAR!
Türkiye, çok önemli ve keskin bir yol ayrımında.
Ya son 20 yılımızda elimizden hak ve özgürlüklerimizi, geçmişimizi ve geleceğimizi, düşlerimizi ve zenginliklerimizi alan bu iktidardan, Saray Rejimi'nden kurtulacağız ya da bu yağma, hukuksuzluk ve yobazlık sürecek.
Türkiye İşçi Partisi, yakın geleceğe ilişkin planlarını, geldiğimiz bu ciddi aşamanın bilinciyle yapıyor.
TİP, seçimler de dahil, yaşamakta olduğumuz ve daha da yaşayacağımız zorlu süreçlerde yurttaşlarımıza bir yol öneriyor.
Yağmadan, hukuksuzluktan ve yobazlıktan usanmış yurttaşlarımızla, direnen emekçilerle, temel ilkeler doğrultusunda bizimle yol arkadaşlığı yapacak tüm siyasi parti ve çevrelerle konuşup o yolu birlikte açacağız.
1. Türkiye, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ve Saray Rejimi’ne bir gün daha tahammül edemez. Derhal adil ve şeffaf bir erken seçime gidilmelidir.
Türkiye, Saray Rejimi’nden, onun türettiği Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen ucube sistemden, yarından tezi yok kurtulmalı.
Halkın bu yağma düzenine dayanacak bir günü dahi kalmadı.
Seçimler, olabilecek en kısa sürede yapılmalı.
Şeffaf ve adil bir seçim sürecinin yaşanması için her türlü tedbir alınmalı, tüm yurttaşların ve onların temsilcilerinin bu süreci özgürce takip edebilmesi sağlanmalı.
Saray Rejimi’ni ortadan kaldırma iradesine sahip olanlarla yol alacağız.
2. Saray Rejimi’nden kurtuluşun reçetesi hakiki bir hesaplaşmadır.
Saray Rejimi'nden gerçek anlamda kurtuluş, ancak hakiki bir hesaplaşmayla mümkün olabilir. Alın terine kastedilen emekçiler, özgürlüğe hasret kalmış kadınlar, geleceği ellerinden alınmış gençler, onlarca yıllık emekleri yok sayılan emekliler, traktörlerini dahi kredi borçları nedeniyle kaybetmiş köylüler, barış umutları her gün biraz daha tüketilen Kürtler, eşit yurttaşlık isteyen Aleviler, alenen düşman hukuku uygulanan LGBTİ+’lar, nehirleri, havası, dağları ve ovaları zehirlenmiş yurttaşlar, aydınlar, bilim insanları, sanatçılar bu hesaplaşmanın özneleridir.
Bizden çalınanların hesabını yine biz sormadığımızda, başımıza gelecekleri acı bir şekilde öğrendik.
Hesaplaşacağız!
Bu düzenin suçlarıyla hesaplaşmak isteyenlerle yoldaş olacağız!
3. Bir yeniden kuruluş için meclisi işlevli hale getirmenin de ötesine geçilmelidir.
Yeniden kuruluşu düşlemeyen, tarihin tekerrüründen kurtulamaz.
Kurtuluşu ve kuruluşu birlikte öreceğiz.
Bizim düşlerimiz, parlamenter sistemi kapsar ama ufku çok daha geniştir.
Meclis elbette işlevli hale gelmeli.
Ancak bundan daha ötesi ve doğrusu;
- Yurttaşların üç -beş parti başkanının istediği kişileri değil kendi temsilcilerini seçip gönderebildikleri bir meclis,
- Patronlardan ve onların temsilcilerinden, büyük çoğunluğu zengin ve yaşlı erkeklerden oluşan bir yasama organına izin vermemek,
- Halk düşmanlığına heves edenlere karşı denetimin halkın temsilcileri tarafından yapıldığı bir mekanizma kurabilmek,
- Kendi çıkarını halkın çıkarının üstünde tutan veya başarısız olan temsilcilerin geri çağrılabilmesi,
- Yurttaşların yaşadıkları mahallede, çalıştıkları iş yerinde, okudukları okulda örgütlenme ve karar alabilme haklarına sahip olmalarıdır.
İşte bu yüzden, "Yeni bir kuruluş, yeni bir yurttaşlık bilincinin örgütlenmesiyle mümkün olacak" diyenlerle yol arkadaşı olacağız.
4. Yeniden kuruluş solun eseri olacaktır, olmalıdır.
Kurtuluş ve yeniden kuruluş için Türkiye yüzünü sola, sosyalizmin değerlerine dönmeli.
Yalnız bu iktidar döneminde değil, on yıllardır solu tasfiye etmeye çalışan partilerin memleketi getirdiği durum ortada.
12 Eylül’ün çocukları, darbecileri iktidara buyur eden NATO’cular, patronlar, yobazlar ve faşistler şimdi eserleriyle övünüyor olmalılar; AKP onların eseridir.
Solun, halkın güçlenmediği bir ülkenin AKP’den gerçekten kurtuluşu mümkün değil.
Emekçinin haklarından bahsetmeden, ırkçılığa, siyasal İslamcılara “dur” demeden ne Saray Rejimi’nden kurtulabiliriz, ne yeni bir kuruluşa imza atabiliriz.
Kurtuluş, solun temel ilkelerinin açacağı yoldadır.
Sorumluluğumuzun farkındayız.
Yüzünü sola dönenlerle bu yolu açacağız.
Çağrımız, yalnız siyasi partilere değil tüm yurttaşlaradır.
Gerçek bir kurtuluşa, halkın özne olacağı bir yeniden kuruluşa emek koyacak herkesle birlikte yürümeye hazırız.
TİP, kaderini halkla, halkın çıkarlarıyla, umutlu bir yarında inat eden yurttaşlarla birleştirmiş bir partidir.
Gelin, halkın seçeneğini birlikte yaratalım.
Hesap soranların; kurtuluş ve kuruluş için inat edenlerin; eşitlikte, özgürlükte, laiklikte, adalette ve barışta ısrar edenlerin tarafını yaratalım.
Bir yol var!
Bu yolda biz varız!
Türkiye İşçi Partisi Merkez Komitesi
Barışta, Yaşamda, Kardeşlikte İnat Ediyoruz!
Yayınlanma: 2021-09-01 09:58:32
Dünya halkları salgın belasıyla, eşitsizlik ve adaletsizlikle, iklim kriziyle boğuşurken egemenler silahlanma peşinde.
Savunma sanayisi için bir yılda yapılan harcamalar 2 trilyon dolara yaklaştı ve bu son 33 yılın en yüksek seviyesi.
Adaletsizlikle mücadele etmek istemeyen bu yağma düzeni, halkları birbirleriyle savaştırmak, çatıştırmak ve kendini öyle kurtarmak istiyor.
Türkiye’de AKP ile MHP’nin başını çektiği Saray Rejimi de silahlanma yarışında uluslararası güçlerden geri kalmıyor.
Pandemi ile mücadele için Gayrisafi Yurt içi Hasıla’dan en az pay ayıran iktidarlardan olan AKP yönetimi, geçen yıl silahlanmaya 18 milyar dolara yakın kaynak aktardı. Her gün yüzlerce yurttaşımızı COVID-19 nedeniyle kaybetmeye devam ediyoruz. Her gün binlerce yurttaşımız işsiz kalıyor, yoksullaşıyor. Her gün yeni bir felaket kapımızı çalıyor. Ancak yangın söndürme uçağı almayı ya da üretmeyi tercih etmeyen iktidar, sürekli yeni İHA ve SİHA üretmekle övünüyor, savaş ve çatışmaları kışkırtmaktan geri durmuyor.
Yayılmacı politikalar uygulayan bu iktidar, bölgemizdeki tüm çatışmalarda rol kapmak, emperyalist sistemdeki konumunu yükseltmek, Kürt sorununu çözümsüz bırakıp halkları birbirine düşürmek için var gücüyle uğraşıyor.
Bu bir tercih.
AKP iktidarı, koltuğunu korumak için;
Barışı değil savaşı,
Kardeşliği değil yayılmacı ve militarist politikaları,
Adaleti değil çatışmayı tercih ediyor.
Dünya haklarınının, Türkiye’de yurttaşlarımızın tercihi ise kardeşçe bir yaşam.
Yapabiliriz!
Türkiye, Ortadoğu’da, Doğu Akdeniz’de, Kafkaslarda ve Balkanlar’da adı savaşlarla, yayılmacılıkla değil barışla anılan bir ülke olabilir.
Kürt sorununu çözebiliriz.
Silahlanma için ayrılan milyarlarca doları, insanı, tüm canlıları, doğayı yaşatmak için kullanabiliriz.
Hem sınır güvenliğini sağladığımız, hem de ayrımcılığa geçit vermediğimiz bir sığınmacı politikası üretebiliriz.
Bugün 1 Eylül 2021.
Dünya Barış Günü’müz kutlu olsun.
Tercihimiz ve inadımız, barış olsun, kardeşlik olsun!
Türkiye İşçi Partisi
International Bulletin of TIP - July, August 2021
Yayınlanma: 2021-08-29 21:07:00
Okullar Açılıyor Ama Devlet Hep Tatilde!
Yayınlanma: 2021-08-24 14:38:02
Felaketlerde halka neredeyse hiçbir destek vermeyip IBAN gönderen iktidar, salgının artarak devam ettiği bu dönemde tüm sorumluluğu okullara bırakan bir genelgeyle okulları açıyor.
Evet okullar açılmalıdır! Geç bile kalınmıştır! Ancak okullar toplum sağlığını gözeten her türlü önlem alınarak açılmalıdır. Bunun için aşılamada en yüksek seviyeye ulaşılmalı, eğitim paydaşlarının tamamının aşı olması için kampanyalar düzenlenmeli, aşılar 12 yaş üstüne de açılmalıdır. Bakanlığın yayınladığı genelgede 12-15 yaş için aşılamadan söz edilmemektedir.
Sınıf mevcutlarının azaltılması şarttır. Bunun için sınıf sayılarının artırılması, yeterli öğretmen alımlarının yapılması gerekir. Bakanlığın yayınladığı genelgede; yeni dönemde öğretmen atamalarından söz edilmemiş, yapılacağına dair herhangi bir bilgi de verilmemiştir!
Okullardaki hijyen koşullarının COVID-19'dan korunmaya uygun hale getirilmesi şarttır. Bunun için hizmetli kadrosunun artırılması, hijyen ve havalandırmayı sağlayacak malzeme ve araçların ücretsiz sağlanması gerekir. Bakanlığın yayınladığı genelgede hizmetli sayılarının artacağından da söz edilmemiş, hijyenin sağlanması ise tamamen okulların bütçesine bırakılmıştır. Okulların bütçesi ise, velilerden bağış adı altında toplanan paralardan oluşmaktadır.
İktidar, bir kez daha elini halkın cebine atarak çözüm üretmeye çalışmaktadır!
Bir buçuk yıldır, yüz yüze eğitim için gerçek bir hazırlığın yapılmaması hem ideolojik hem siyasi bir tercihtir. Hijyen koşulları sağlanmış yüz yüze ve nitelikli eğitim almak isteyenler özel okula, kamu okuluna gidenlerse dinselleştirilmiş, niteliksiz eğitime mahkum edilmektedir. Piyasacı ve gerici anlayışını yaygınlaştırmak isteyen iktidar, pandemi dönemini de bulunmaz bir fırsata çevirmiştir.
Sorumluluğu okul yönetimi ve velilere bırakan bu sorumsuz yaklaşımı da depremde, yangında, selde, salgın hastalıkta çözümü yurttaşlarını soymakta bulan bir devlet anlayışını da kamusal eğitimin niteliksizleştirilmeye çalışılmasını da kabul etmiyoruz!
Eğitim olmazsa olmazdır, eğitimin sağlıklı, parasız, eşit koşullarda ve bilimsel bir içerikle yürütülmesi ise devletin birincil sorumluluklarındandır!
Okullar tüm gereklilikler yerine getirilerek açılmalıdır.
Türkiye İşçi Partisi
Başka Yangın İstemiyoruz: Irkçı Provokasyonlara Geçit Yok!
Yayınlanma: 2021-08-12 10:16:30
Ormanlarımız yanıyor, kentlerimiz sele teslim. Tüm bunlar yaşanırken halkımızı göçmenlerle karşı karşıya getiren, korku ve kaygı ikliminden medet uman anlayış, tüm ülkede ırkçılık ve nefreti körüklüyor. Bu iklim içinde Emirhan Yalçın isimli genç bir yurttaş Ankara Altındağ’daki bir kavgada yaşamını kaybetti. Yalçın’ın ailesine ve yakınlarına baş sağlığı diliyoruz. Ancak olayın sorumluları henüz yakalanıp yargılanmadan olay bir kitlesel hezeyana dönüşmüş, Suriyeli göçmenlere/mültecilere dönük bir pogrom gerçekleşmiştir. Saldırılarda yaralanan, evleri ve iş yerleri yağmalanan, tahrip edilen Suriyelilere geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.
Altındağ’da yaşananlar münferit bir vaka ya da geçici bir reaksiyon olmanın ötesinde göçmen ve mülteci sorununda bir bütün olarak düzen siyasetinin içerisine girdiği açmazın kaçınılmaz bir sonucudur. Artan mülteci düşmanlığının ve dün gece pogroma varan saldırıların zeminini hazırlayan temel etmen AKP’nin emperyalistlerle kapalı kapılar ardında tasarladığı şeffaflıktan ve akılcılıktan uzak göçmen/mülteci siyasetidir.
Diğer yandan bu durumun halk içerisinde yarattığı endişelere ve gittikçe artan mülteci karşıtlığına ırkçı infiallere çanak tutacak şekilde “yatırım yapan” düzen siyasetinin bütün aktörleri bu saldırılardan sorumludur.
Daha önce söylemiştik, yine söylüyoruz. Göçmenler etrafında yaşanan sorunlar bir mülteci krizi değil, bir düzen krizidir.
AKP; Osmanlıcı dış politikasıyla Suriye’deki iç savaşa müdahil olarak Suriyelilerin kendi yurtlarından göç etmesine yol açan savaş ve istikrarsızlıkta pay sahibidir. Türkiye’ye gelen milyonlarca Suriyeli’yi AB’ye karşı bir pazarlık kozu olarak kullanmış, AB’yi “sınır kapılarını açar, size göndeririz” diye tehdit ederek göçmenlere/mültecilere küçük düşürücü bir muameleyi reva görmüştür. Bununla birlikte yalnızca savaştan kaçıp sığınma hakkı isteyen mültecilere değil, kendi siyasal İslamcı politikalarını desteklemek üzere cihatçılara da kucak açmış, onları koruyup kollamış, Suruç ve 10 Ekim gibi tarihimizin en kanlı katliamlarını gerçekleştirmelerine göz yummuştur.
Tüm bunlar AKP’nin göçü sağlıklı bir biçimde yönetmek gibi bir derdinin olmadığı, yalnızca siyasi rant elde etmek üzere göçmenleri/mültecileri bir oyuncak gibi kullandığının kanıtıdır.
Bunların yanında Saray Rejimi’nin din, dil, ırk, cinsiyet ayrımını sürekli körükleyen kin ve düşmanlık politikaları, “Bunlar daha iyi günleriniz” biçimindeki muhalefeti hedef gösteren sözleri, linç kültürünü besleyen hedef göstermeleri dün geceki saldırılara zemin hazırlamıştır.
Diğer yandan, bulanık suda balık avlama derdinde olan kimi öbeklerin sistemli ve ısrarlı bir şekilde yalan haber ve görüntülerle sosyal medyayı kullanarak Afganları ve Suriyelileri hedef alan provokatif paylaşımları da ırkçılığı beslemiş ve linçleri tetiklemiştir.
Halkımız, varlıklarını halkları birbirine düşman etmeye borçlu bu provokatörlerin oyununa gelmemelidir!
Siyasal iktidarın neredeyse bir aydır yoğunlaşan göçmen ve mülteci düşmanlığı karşısında hiçbir tatmin edici açıklama yapmayıp, artan öfkeye “dışarıdan” seyircilik yapması, kolluk kuvvetlerinin Altındağ’daki saldırılara neredeyse seyirci kalması basit bir ihmal değil, bir stratejidir. Bundan bir ay öncesine kadar gündeminde, kaybolan 128 milyar dolar, artan zamlar ve bir suç örgütü liderinin ifşaatıyla ortaya serilen kirli ilişkiler olan emekçiler, bugün biriken öfkesini bunlarla hiçbir alakası olmayan mültecilere yöneltiyor. Bundan en fazla AKP’nin memnuniyet duyduğu açıktır.
Bir kez daha belirtiyoruz: Karşı durmamız gereken; halkların arasına nefret tohumları eken, kaostan beslenen siyasi iktidardır, din, dil, ırk ayrımı gözetmeksizin emeğimizi sömüren patronlardır. Ekonomik ve siyasi krizlerden yurttaşlarımız kadar etkilenen, sürekli ayrımcılığa ve nefrete karşı yaşamını sürdürmeye çalışan masum insanlara saldırmak hiçbir sorunun çözümü olamaz.
Türkiye İşçi Partisi, ülkemizin şovenizm batağına saplanmasına izin vermemekte kararlıdır. Türkiye İşçi Partisi, bir yandan artan mülteci/göçmen karşıtlığına karşı etkin bir şekilde mücadele ederken bir yandan da halkımızın kaygılarına zemin hazırlayan ve mültecilerin de en temel haklarına aykırı göçmen politikasının tümden değiştirilmesini savunmaktadır. Bu doğrultuda:
- AB ile yapılmış olan Geri Kabul Anlaşması derhal iptal edilmelidir.
- Afganistan’daki kriz sürecinde ABD ile gizli pazarlıklara son verilmelidir.
- Mültecilerin ülkeye girişleri kontrol ve kayıt altına alınmalıdır.
- Tüm sığınmacıların bir güvenlik tehdidi gibi algılanmasına yol açan savaş suçlusu cihatçıların ülkeye girmesine izin verilmemelidir.
Türkiye İşçi Partisi olarak, tüm yurttaşlarımızı provokatif paylaşımlara karşı uyanık olmaya, kin ve nefret politikalarına, kışkırtıcı söylemlere karşı aklıselime davet ediyoruz.
Ülkemizin katliamlar ülkesi olmasına izin vermeyeceğiz. Irkçılığa, ayrımcılığa, faşizme karşı barışta ve ortak yaşam mücadelemizde inat ediyoruz.
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
Pandemi Koşullarında En Son Okullar Kapanmalı, En Önce Okullar Açılmalı!
Yayınlanma: 2021-08-10 10:45:58
Pandemi Koşullarında En Son Okullar Kapanmalı, En Önce Okullar Açılmalı!
Geçtiğimiz günlerde, aslen özel okul sahibi bir tüccar olan Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk “görevden affını istedi” ve bakanlıktan ayrıldı. Yerine ise, devletten çift maaş almakta sakınca görmeyen, eğitimci bile olmayan Mahmut Özer atandı. Okulların açılmasına haftalar kala yapılan bu “al birini, vur ötekine” değişikliği AKP’nin eğitim alanındaki ilk fiyaskosu değil.
AKP, 19 yıllık iktidarı boyunca 8 Eğitim Bakanı değiştirdi. Müfredat ve sınav sistemi değişiklikleriyle eğitimi tam anlamıyla yapboza çevirdi. İmam Hatipleri ve özel okulları yaygınlaştırdı, müfredatı bilimsel, laik eğitimden tamamen uzaklaştırdı. Okulların yönetiminde tarikat ve cemaatlerin sözü geçer oldu.
Pandemi döneminde de eğitim, uzaktan eğitim programındaki başarısızlıklarla, plansız aç-kapa uygulamalarıyla, telafi eğitimine zaman ve kaynak ayrılmamasıyla tam bir kaosa dönüştü.
Bu dönemde öğrenciler eğitimden geri kaldılar, gelişimlerinin önemli bir parçası olan okul ortamında sosyalleşme olanağına erişemediler. Gelecekte tüm yaşamlarını etkileyecek temel donanımları edinmekten mahrum kaldılar.
Uzmanların da belirttiği üzere okulların uzun süre kapalı kalması, özellikle okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocuklarda bilişsel, fiziksel, psikolojik açılardan geri dönüşü olmayan hasarlar bırakacak.
Bu koşullar altında, görevde hangi bakan olursa olsun, çocukların ve gençlerin kaybedecek tek bir günleri dahi yok.
Eğitim öğretim yılının başlamasına haftalar kalmışken ve Covid-19 vakaları yeniden artarken okulların açılıp açılmayacağına dair belirsizlikler derhal giderilmeli; kaç kişilik sınıflarla, haftada kaç gün ve nasıl bir sistemle eğitimin gerçekleştirileceği bilgisi kamuoyuyla hemen paylaşılmalıdır. Parayı eğitimin önüne koyan anlayıştan derhal vazgeçilmeli, oteller, AVM’ler yerine okulların açılmasına öncelik verilmelidir.
İktidar, pandeminin gerektirdiği önlemleri bir an önce almalı ve okulların açılmasını sağlamalıdır.
Öğrencilerin, öğretmenlerin ve tüm eğitim emekçilerinin sağlığını gözeterek, okulların açılması için gerekli adımlar bir an önce atılmalıdır:
- Yaygın aşılama için ülke genelinde gerekli kampanyalar planlanmalıdır.
- Kalabalık sınıflar seyreltilmelidir.
- Geçici ya da kalıcı olarak, derslik sayıları artırılmalıdır.
- Tüm sınıf ve branşlarda öğretmen ihtiyacı karşılanmalı, yeni öğretmen atamaları yapılmalıdır.
- Okulların hijyeni için yeterli sayıda temizlik personeli istihdam edilmeli, tüm hijyen malzemeleri okullara ücretsiz temin edilmelidir.
- Birçok okulda kapılar, pencereler bozuk durumdadır. Gerekli havalandırmanın sağlanması için tüm okullar titizlikle elden geçirilmeli, uygun olmayan tüm kapı ve pencereler onarılmalı, hava dolaşımını sağlayacak gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
- Özellikle okul öncesi ve ilkokul düzeyindeki öğrencilerle tam zamanlı yüz yüze eğitimin sağlanması için gerekli planlama yapılmalı ve hemen hayata geçirilmelidir.
Türkiye İşçi Partisi
Türkiye Saray Rejimi'nden Kurtulmalıdır
Yayınlanma: 2021-08-05 14:52:32
Türkiye yanıyor.
Eşi benzeri görülmemiş bir ihmal katliamında insanları, hayvanları, doğayı, tüm canlarımızı kaybediyoruz.
Saray Rejimi'nin tercihinin yangını söndürmek değil büyütmek olduğu bir felaketle daha karşı karşıyayız. İktidarın ülkenin yaşadığı her krizi kendisi için fırsata çevirme girişimlerinin çok acı bir örneğini daha yaşıyoruz.
İktidara rağmen yangınlara karşı canla başla mücadele eden tüm yurttaşlarımıza, itfaiye ekiplerine ve belediyelere minnettarız.
Halkımızın yalnız yangına karşı değil bir ihanete karşı onur mücadelesi vermekte olduğunu biliyoruz, görüyoruz.
Tüm yurttaşlarımızı bu mücadelenin parçası olmaya, hem yangından hem de bu çete düzeninden kurtulmak için var gücüyle görev almaya davet ediyoruz.
Yangın yerine dönen ülkemizde devletin tüm imkanlarını bu felaket için seferber etmek yerine bir yandan sahte vatanseverlik nidaları atarken bir yandan da ellerini ovuşturarak kupon arazilere çökme hesapları yapanları tanıyoruz!
Öfkeliyiz!
İçimiz yanıyor!
Oturup beklemeyi, alışmayı, bu ülkenin bu karanlığa mahkum olduğunu kabullenmeyi reddediyoruz.
İçinden geçtiğimiz günler normal günler değildir ve hiçbirimizin hayatını olağan biçimde sürdürmeye hakkı yoktur.
1. Saray Rejimi'nin bu topraklardaki tüm canlıların yaşamını hiçe sayan, bir yağma ve talan iktidarı olduğu açığa çıkmıştır. Kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, çeteleşmiş bu iktidar ve gözlerimizin önünde yanarak can veren, binlerce hayvanı “beyaz et” olarak gören lideri, ülke topraklarının yanmasına, yurttaşlarımızın ve canlıların yaşamlarını yitirmesine yol açmış, yangınları bile isteye durdurmamış ve nihayet sorumluluğu üzerinden atmaya çalışmıştır.
Ağır bir ihanet sergileyen, yönetme ehliyeti ve meşruiyetini tamamen yitirmiş partili cumhurbaşkanı derhal istifa etmelidir. Türkiye vakit kaybetmeden bu Saray Rejimi'nden kurtulmalıdır.
2. Savaş koşullarında kurulmuş TBMM ve halkın oylarıyla seçilmiş milletvekilleri, yaşadığımız olağanüstü koşullar karşısında sorumluluğunu yerine getirmelidir.
Ülkemizin ve halkımızın kaderi tek bir kişinin iki dudağı arasına tek edilemez!
Bir metrekare toprağımızın daha yanmaması, tek bir canlının dahi hayatını kaybetmemesi ve gereken yasal ve idari tedbirlerin alınması için TBMM bir gün dahi kaybetmeden harekete geçmelidir.
Vakit tatil vakti değildir!
Meclis olağanüstü toplanarak Saray’ın sırtını döndüğü bu krize çözüm üretmekle mükelleftir.
Bizler bugün burada TBMM’nin göreve başlaması için acil çağrı yapıyoruz. Meclis’i halkın verdiği görevlerini derhal yerine getirmeye çağırıyor, vicdan sahibi tüm milletvekillerinin bu çağrıya kulak vereceğine inanıyoruz.
Meclis Başkanının bugüne dek böyle bir çağrı yapmamış olması Meclis iradesinin Saray’a nasıl teslim edildiğinin en net resmidir. Bu durum kabul edilemez. Tüm muhalefet inisiyatif almalı, 120 milletvekili ile TBMM olağanüstü toplantıya çağırılmalı ve genel kurul acil gündemle toplanarak Saray’ın almadığı tedbiri almak zorundadır.
Derhal adım atılması gereken başlıklara ilişkin önerilerimiz şunlardır.
- Sorumlu Bakanlıklar Genel Kurul’da ve akabinde yargı önünde hesap vermelidir.
- Orman alanlarındaki tüm maden ruhsatları iptal edilmelidir.
- Tüm turizm ruhsatları, yapılaşma, imar planları iptal edilmelidir.
- Yangın söndürme işleri, uçakları, helikopterlerinin özelleştirilmesi ya da orman yangınlarına ilişkin asli ve alt işlerin özel sektöre devri yasaklanmalıdır.
- Hava araçları dahil yangın söndürme envanteri için gerekli bütçe ayrılmalıdır.
- Ülkemizde ve tüm dünyada yaşanan yangınların baş sorumlusu olan İklim Krizi ile mücadele için fosil yakıta dayalı enerji politikalarından derhal vazgeçilmeli, Paris İklim Anlaşması onaylanmalıdır.
- Yangınlarla mücadele eden emekçiler için yapılan altı boş “hakkınızı ödeyemeyiz” söylemine son verilmeli, günlerdir canla başla mücadele eden emekçilerin hakları derhal yasal düzenlemelerle teslim edilmelidir. Orman işçilerinin hakları verilmeli, itfaiyeciler ayrı meslek grubunda tanımlanmalı, 3600 ek gösterge hakları verilmelidir. Emekçilere kadro, lojman gibi iyileştirici düzenlemeler getirilmelidir.
- İtfaiye emekçilerinin yıllardır talep ettiği gibi yangın müdahalesi sırasında hayatlarını kaybetmeleri halinde şehit, yaralanmaları halinde gazi sayılmalıdır.
- Meclis Dışişleri Komisyonu ve dostluk grupları dış yardımlar için katkı sağlamalı, uluslararası dayanışma Saray Rejimi'nin kibrine ve ırkçı yaklaşımlarına kurban edilmemelidir.
3. Türkiye’nin, ormanlarımızın, havamızın, derelerimizin, tüm canlıların ve yurttaşlarımızın bu iktidardan meşru yollarla en kısa sürede kurtulması için gereken ne varsa Türkiye İşçi Partisi olarak yerine getireceğimizi ilan ediyoruz. Bunun için, diğer muhalefet partileriyle de istişareye açık olduğumuzu duyuruyoruz. Memleketin geleceğine dair sorumluluk hisseden tüm siyasi partilere, sendikalara, meslek örgütlerine, demokratik kitle örgütlerine ve yurttaşlarımıza birlikte mücadele çağrısı yapıyoruz. Sorumluluk hepimizindir!
4. Parti vekillerimiz ve merkez yöneticilerimiz yangın ve sellerden zarar gören Antalya, Muğla, Van başta olmak üzere pek çok kentte varlıklarını sürdürecek, kurtarma ve destek faaliyetlerine belediyelerle eşgüdümlü şekilde dahil olmaya devam edecektir. Yaşadığımız bu felaket karşısında yurttaşlarımızı yalnız ve çaresiz bırakmamak için, bu yaşadıklarımızın hesabını sormak için elimizden gelen her şeyi yapacağımızı ilan ediyor, halkımızı bu seferberliğe katılmaya çağırıyoruz.
Türkiye İşçi Partisi
Not A Refugee Crısıs, A Crısıs Of The Capıtalıst Order!
Yayınlanma: 2021-07-26 15:05:32
The past few months’ developments in Afghanistan have shifted the national attention towards a new immigration wave. Erdogan’s AKP (Justice and Development Party) regime has announced its desire to fill in the void left by the withdrawal of US troops from the country. Already having faced a deadlock in the Syrian Civil War, the regime is once again trying its “chance” in Afghanistan.
In absolute numbers, Turkey is the country that is home to the highest number of refugees in the world. This situation is a product of the decisions made by the AKP regime. The regime, first through its participation in the civil war in Syria, then through arrangements made with other countries, has made Turkey into a country that “plays” irregular immigration and refugee movement. Through turning this situation into a bargaining chip in relationships of dependency set up with the EU, the US and with the Gulf states, the regime profits from the crisis. The 2016 return deal with the EU is built on such premises, and has fixed Turkey’s position as a center of refugee control in international capitalism. The Workers’ Party of Turkey (TİP) argues for the immediate annulment of this arrangement.
TİP advocates for the right of asylum & the designation of refugee status for foreign citizens who face discrimination and threat of life. In contrast, capitalist entities (like the US and the EU) repel refugees who press in at their borders in transgression of international law and regulate incoming workforce at will with no regard for any universality. In such an unequal conjuncture, it is not realistic to advocate for an open-door policy in Turkey. What is necessary to develop is a border and immigrations policy that stands with refugee & asylum rights as well as with public good & welfare, a policy that is not bound to the ideological decisions and aspirations of the current regime.
By forwarding no concrete plan concerning their future, the AKP regime has calcified the precarious position of a population of refugees vulnerable to abuse and exploitation, separated out from the general populace of Turkey. One of the things that has made the “management” of this population of refugees profitable for the AKP regime is the cheap & prostrate labor-power it provides for the boundless use of capital.
It is natural for our people to grow concern at such a situation. On the other hand, it is a deception to place blame on the refugees, and to provide as a solution, their deportation.
It is a fact that unemployment is worsening in Turkey; but a citizen of Turkey is not unemployed because an immigrant has stolen their job, but rather, they are unemployed because of the spread of at-will employment and the weakening of unions that would have looked out for the worker.
In the Turkey of today, public resources are not appropriated for the benefit of the people of Turkey. Neither are they used for the benefit of immigrants. Instead, the riches of our country are made available for the free plunder of a group of capitalists merged with the AKP regime.
While they do not experience it in the same manner, poverty, unemployment, precarity, unequal access to health and education are common problems for all workers. The will to live in unity is more needed than ever, the struggle for the free and equal life, a prosperous society is more urgent then ever. So as to not let this struggle lose momentum, The Workers’ Party of Turkey will work to prevent fractures among workers and win a socialist republic for all those who inhabit this country.
Workers’ Party of Turkey (TİP)
Irkçı Saldırılara Son!
Yayınlanma: 2021-07-23 14:52:51
Irkçı saldırılara son!
Failler kin ve nefret suçlarından yargılansın!
Mevsimlik tarım işçileri ile Kürt köylülerine yönelik saldırılar her geçen gün şiddetlenerek sürüyor.
Konya’nın Meram ilçesinde ikamet eden Hakim Dal ve ailesi iki gün önce köy muhtarı dahil 60 kişilik bir grubun ırkçı saldırısına uğradı. Saldırı sonucu Hakim Dal linç edilerek yaşamını yitirdi.
Üç gün önce Ankara Altındağ’da bir Kürt aileye yönelik saldırıda ikisi ağır olmak üzere dört kişi yaralandı.
Dört gün önce ise Diyarbakır ve Mardin’den Afyon’a çalışmak için giden mevsimlik tarım işçileri Kürtçe konuştukları gerekçesiyle saldırıya uğradı, yedi kişi yaralandı, işçilerden İsmail Tan arabayla kaçırılıp darp edilerek kolu kırıldı. Polisler linç edilen işçileri korumak yerine “üç gün içerisinde burayı terk etmezseniz can güvenliğinizi sağlayamayız” diyerek saldırıyı gerçekleştirenleri korumayı tercih etti.
Konya valisi saldırının ırkçılıkla ilgisinin olmadığını söylerken, Afyon ve Ankara valileri ile İçişleri Bakanlığı suskunluklarını sürdürüyorlar.
AKP ve iktidar ortağı MHP’nin milliyetçi söylemleri emekçi halklar arasında kutuplaşmayı derinleştirmektedir. Miting alanları ve yandaş medya kanalları başta olmak üzere her platformda tekçilik yapan, emekçi halklar arasına kin ve nefret tohumları eken politikalar sonucunda ırkçı saldırganlık devlet koruması altına alınmaktadır. Özellikle mevsimlik işçilere ve inşaat işçilerine yönelik ırkçı saldırılara göz yumulmakta, emekçilerin can güvenliği hiçe sayılmaktadır.
Bu saldırılar münferit ya da adli vakalar değildir, AKP iktidarının bilinçli tercihlerinin sonucudur. Saldırıların önüne derhal geçilmeli, failleri yargılanmalıdır. Bu saldırılara göz yuman sorumlular, açıklamaları ile ırkçı saldırıları kışkırtan tüm yetkililer hemen istifa etmelidir!
Kürt halkının yaşama ve çalışma hakkı güvence altına alınmalı, yurttaşların can güvenliği sağlanmalı, ırkçılık en ağır cezalarla cezalandırılmalıdır.
Bu ülkenin devrimcileri, sosyalistleri, yurtseverleri olarak Kürt emekçilerine yönelik saldırılara ve ayrımcı politikalara karşı eşit yurttaşlık mücadelemizde inat ediyoruz.
Biz halkız, milyonlarcayız. Irkçı, tekçi dayatmalar karşısında barışı ve kardeşliği savunmaya devam edeceğiz!
Türkiye İşçi Partisi
Mülteci Krizi Değil, Düzenin Krizi!
Yayınlanma: 2021-07-22 13:55:41
Son aylarda Afganistan’da yaşanan gelişmeler Türkiye’nin karşı karşıya kalabileceği yeni bir göç dalgasını gündeme getirmiş durumda. AKP iktidarı, ABD’nin Afganistan’dan askerlerini çekme kararının ardından bu boşluğu doldurmaya talip olduğunu ilan ediyor. Bundan 10 yıl önce Suriye’deki iç savaşa ortak olarak, bir çıkmazla karşı karşıya olan iktidar bu kez “şansını” Afganistan’da denemeye çalışıyor.
Türkiye bugün dünyanın en fazla mülteci barındıran ülkesi konumunda. Türkiye’nin bu konumu, bizzat AKP iktidarının yaptığı tercihlerin ürünüdür. AKP iktidarı, öncelikle Suriye’deki iç savaşın bir parçası olmaya devam ederek, sonrasında da diğer ülkelerle yaptığı anlaşmalarla bunun yarattığı göç dalgasını yönetmeye talip olarak Türkiye’yi düzensiz göçün ve mülteci hareketliliğinin idare edildiği bir ülke haline getirmiştir. AKP iktidarı, bugün AB, ABD ve Körfez ülkeleriyle girdiği ilişkilerde ülkemizdeki mülteci nüfusunu bir pazarlık aracı ve koz olarak kullanmakta; bu ülkelerle içerisine girdiği bağımlılık ilişkisinden bu yolla kazançlı çıkmaya çalışmaktadır. 2016’da AB ülkeleriyle yapılan geri kabul anlaşması bu esaslar üzerine kurulmuştur ve Türkiye’nin uluslararası kapitalizmdeki “göçmen ve mülteci idare merkezi” olma rolünü sabitlemiştir. TİP, bu anlaşmanın derhal iptal edilmesini savunmaktadır.
TİP, Birleşmiş Milletler’in esasları uyarınca gerçekten can güvenliği kaygısı ve ayrımcılık yaşayan başka ülke yurttaşlarının sığındıkları ülkede koruma altına alınması ve kendilerine mülteci statüsü verilmesi gerektiğini savunmaktadır. Öte yandan, başta AB ve ABD olmak üzere kapitalist ülkeler, uluslararası hukuka aykırı bir biçimde kendi sınırlarına dayanan sığınmacıları geri püskürtmekte, kendilerine yönelen emek göçünü hiçbir evrensel ilkeye bağlı kalmadan istedikleri gibi sınırlamaktadırlar. Bunun ortaya çıkardığı eşitsiz bir durumda, Türkiye’nin bütünüyle bir açık kapı politikası izlemesi gerektiğini savunmak gerçekçi değildir. Bu durum karşısında mülteci hakları yanında, kamu yararını ve güvenliğini de gözeten, siyasal iktidarın ideolojik tercih ve hedeflerine bağlı olmayan bir sınır ve göç politikasının geliştirilmesi zorunluluktur.
AKP iktidarı, ülkemizdeki mültecilerin geleceklerine dair hiçbir gerçekçi plan ortaya koymayarak Türkiye’nin genel nüfusundan ayrışmış, sömürüye ve istismara açık bir mülteci nüfusunun varlığını kalıcılaştırmaktadır. AKP iktidarı için Türkiye’deki mülteci nüfusunu “yönetmeye” değer kılan şeylerden birisi de bu ucuz ve savunmasız emek gücünü sermayenin istismarına sunmuş olmasıdır.
Halkımızın, böyle bir tablo karşısında tedirginliğe kapılması olağandır. Öte yandan bu sürecin sorumlusu olarak mültecileri göstermek ve onların geri döndürülmesini sorunun çözümü olarak sunmak bir aldatmacadır.
Türkiye’de bugün işsizlik derinleşmektedir; fakat Türkiyeli bir yurttaş, mülteciler onun işini kaptığı için değil, keyfi işten çıkarmalar yaygınlaştığı ve işçinin hakkını savunacak sendikal örgütlenmeler zayıflatıldığı için işsiz kalmaktadır.
Türkiye’de bugün kamu kaynakları Türkiyeli yurttaşların yararına kullanılmamaktadır. Fakat, mültecilerin yararına da kullanılmamaktadır. Ülkemizin bütün zenginlikleri, AKP iktidarıyla bütünleşmiş bir avuç sermayedarın yağmasına sınırsızca açılmış durumdadır.
Aynı biçimde yaşanmıyor olsa da yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik, eğitime ve sağlığa erişimde eşitsizlik bugün tüm emekçilerin ortak sorunudur. Yaşamını alın teriyle kazanan ve birlikte yaşama iradesine sahip, hangi kökenden olursa olsun herkesin bu topraklarda eşit ve özgür yaşaması için verilen mücadele her zamankinden daha günceldir. Türkiye İşçi Partisi bu mücadelenin güç kaybetmemesi için, emekçiler arasındaki bölünmeleri engellemeye ve sosyalist bir cumhuriyeti bu ülkede yaşayan herkes için kazanmaya çalışacaktır.
Türkiye İşçi Partisi
Hayasız İşten Çıkarma Dalgasına Hayır!
Yayınlanma: 2021-07-02 15:12:36
HAYASIZ İŞTEN ÇIKARMA DALGASINA HAYIR!
TÜM EMEK GÜÇLERİNİ BU DALGAYA KARŞI BARİKAT ÖRMEYE ÇAĞIRIYORUZ!
Emekçiler Covid-19 pandemisini çok ağır biçimde yaşadı. Pandemi giderek bir işçi sınıfı salgınına dönüştü, emekçi mahalleleri salgın haritalarında kırmızı noktalarla doldu, sağlık alanında ve ön cephede çalışan işçiler başta olmak üzere sayısız emekçi yaşamını yitirdi. İşçiler çarkların durmaması için feda edildiler. Yasaklarda bile organize sanayi bölgelerinde, denetimden uzak çalışma kamplarına dönüşen fabrikalarda angarya çalıştırıldılar. Ciddi gelir kaybıyla derin bir yoksulluğa sürüklendiler. İşsizlik ve gerçek işgünü kaybı devasa boyuta ulaştı.
Tüm bunlar olurken ilan edilen gösterişli sosyal koruma kalkanları fos çıktı. İktidarın kamu kaynaklarından sosyal koruma için ayırdığı pay dünyanın en alt sıralarında yer aldı. İşsizlik Sigortası Fonu’ndan yararlanabilenlerin sayısı da, yararlandırılan miktarlar da son derece yetersiz kaldı. Oysa bu fondan sermayeye teşvik için oluk oluk para akıtıldı.
İşten çıkarma yasağı uygulaması, Kod-29 istisnası ile delik deşik oldu. Yüzbinlerce işçi tazminat haklarından da mahrum edilerek, damgalanarak, ahlaksızca işinden edildi.
Bu zor dönemde Kısa Çalışma Ödeneği ve Nakdi Ücret Desteği en görünür sosyal koruma önlemleri oldu. 2.2 milyon kadar emekçi bunlardan yararlanmaktaydı. Ancak 1 Temmuz itibarıyla işten çıkarma yasağı uygulaması ile birlikte KÇÖ ve NÜD’e son verildi.
Ve daha dün, uygulama sona erer ermez dört bir yandan toplu işten çıkarma haberleri gelmeye başladı. Pandemide açıkladıkları kâr oranları ile yeni rekorlara imza atan patronlar, süreci maliyetsiz aşmak ve ucuz işgücüne erişmek amacıyla şimdi işçileri, gereksiz bir safra gibi, hayasızca kapı önüne koyuyor.
Biz Türkiye İşçi Partisi olarak, işsizlik ve yoksullaşmayı daha da derinleştirecek bu hayasız işten çıkarma dalgasına hayır diyoruz. Tüm konfederasyonları, sendikaları, emek örgütlerini, iş hukukçularını, sosyal politika uzmanlarını, akademisyenleri ve tüm işçileri bu dalgaya karşı emeğin barikatını örmeye çağırıyoruz.
İşten çıkarma yasağının istisnalar kaldırılarak uygulanması, İşsizlik Sigortası Fonu’nun gerçekten işçiler ve işsizler için kullanılması talepleriyle bir araya gelelim, bu saldırıya dur diyelim. Pandeminin yükünü artık işçiler taşımasın.
İşten çıkartılan tüm işçi kardeşlerimize sesleniyoruz: Asla yalnız değilsiniz. TİP bu meselede taraftır. TİP gelişen, gelişecek olan tüm hak alma mücadelelerinde işçilerin yanlarındadır.
Türkiye İşçi Partisi
Çocuklar İçin Neşe, Güvenli Yaşam, Özgürlük ve Adalet İstiyoruz!
Yayınlanma: 2021-06-30 13:12:04
Antalya Elmalı’da iki çocuğu istismar eden faillerin, çocukların çizim ve yazılı anlatımları ile adli tıp raporuna rağmen tahliye edilmesi adalet arayışındaki milyonları derinden yaraladı ve ülkemizin içinde bulunduğu sorunlar yumağını bir kez daha gözler önüne serdi.
Ülkede adalet can çekişiyor. Mahkemelerden hukuki değil siyasi ya da keyfi kararlar çıkıyor. Öğrenciler, gazeteciler, seçilmiş siyasetçiler, en temel haklarını savunan işçiler, kadınlar, hatta yalnızca bir tweet atanlar sorgusuz, delilsiz hapis cezasına çarptırılırken en insanlık dışı suçları işleyenler, istismarcılar, uyuşturucu kaçakçıları, mafya artıkları, kadın ve iş cinayetlerinin failleri bir çırpıda serbest bırakılıyor. Bu çarpık yargı sistemini reddediyoruz!
Çocuklarımız güvenli bir ülkede yaşamıyor. Çocukların yaşam ve eğitim haklarını koruyacak mekanizmalar, yasalar ve kurullar işletilmiyor. Çocuktan sorumlu bir bakan Ensar Vakfı’ndaki taciz vakalarını “bir kereden bir şey olmaz” diyerek savunurken, bir diğeri koruma altındaki bir çocuğu kamu önünde teşhir edebiliyor. Dahası, sadece 2020 yılında, 18 yaşından küçük 13 bin kız çocuğu evlendirilmişken İstanbul Sözleşmesi gibi yalnızca kadınları değil, istismara karşı çocukları da koruyan yaşamsal önemdeki bir sözleşme bir gecede feshediliyor. Çocukların haklarını korumayan bu düzeni reddediyoruz!
Tüm bu yaşananların sorumluları istismar failleri, failleri serbest bırakan hakimler ve 20 yıldır yargının altını oya oya ortada adalet adına hiçbir şey bırakmayan ve tüm insani değerleri ayaklar altına alan, çürümüş AKP iktidarıdır.
Karşımızda karanlık bir tablo duruyor ancak alın teriyle yaşayan, dürüst, onurlu yurttaşlarla el ele vererek bu karanlıktan çıkacağımızı biliyoruz.
Türkiye İşçi Partisi olarak ilan ediyoruz.
Elmalı Davası’nda sürecin sonuna kadar takipçisi olacağız.
Kadınların, çocukların ve LGBTİ+’ların yaşam güvencesi İstanbul Sözleşmesi’nde inat etmeyi sürdüreceğiz.
Adaleti yok eden, toplumsal çürümeyi körükleyen AKP iktidarı ile hesaplaşacağız.
Çocukların akıl ve bedensel bütünlüğünün, yaşam ve eğitim hakkının güvence altında olacağı, neşe, barış, özgürlük ve kardeşlik içinde büyüyecekleri aydınlık bir geleceği mutlaka kuracağız.
Türkiye İşçi Partisi
Baskılara Teslim Olmuyoruz!
Yayınlanma: 2021-06-05 18:36:08
Baskılara teslim olmuyoruz!
"Mafya iktidarına son verelim, memleketi yeniden kuralım" başlığıyla EMEP, Halkevleri, HDP, TİP ve TÖP olarak çağrısını yaptığımız İstanbul Kadıköy’deki ortak basın açıklaması için toplanan, aralarında İstanbul Milletvekilimiz Ahmet Şık'ın da bulunduğu yurttaşlar polisin saldırısı ile engellenmek istendi. Çok sayıda mücadele arkadaşımız gözaltına alındı. Gözaltılar derhal serbest bırakılmalıdır.
İçişleri Bakanı’nın emriyle hareket eden polisin bu saldırısı Saray Rejimi’nin mafyayı koruyan bir çete düzeni olduğunun resmidir.
Saldırı sonrasında İstanbul İl Binamızın önünde milletvekilimiz Ahmet Şık’ın dile getirdikleri sözümüzdür: Ülkeyi yandaşlara peşkeş çekenlerin, Saray bahçesinden halkı sülük gibi sömürenlerin geleceğimizi çalmalarına izin vermeyeceğiz!
Vaktimiz yok! Şimdi yan yana gelme, sesimizi çıkarma, mücadeleyi büyütme zamanıdır.
Bu mafya iktidarı, bu kötülüğün organize olmuş halini yeneceğiz.
Biz kazanacağız!
International Bulletin of TIP – April-May 2021
Yayınlanma: 2021-05-29 11:10:00
Yaşanabilir Bir Ülke İçin Suçlular İttifakı ile Mücadeleye!
Yayınlanma: 2021-05-25 10:24:21
Siyaset-mafya-medya ağına ve kirli ilişkilere dair Emek Partisi (EMEP), Halkevleri, Halkların Demokratik Partisi (HDP), Sol Parti, Türkiye İşçi Partisi (TİP), Türkiye Komünist Partisi (TKP) ve Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP) tarafından yapılan ortak açıklamadır:
Türkiye halkları, devlet-siyaset-mafya ortaklığında işlenen suçların ortalığa saçılmasına bir kez daha tanık olmaktadır. Çıkar ilişkilerinden kaynaklı çelişkiler sonucunda, Türkiye halklarına karşı işlenen suçlar, yolsuzluk ve uyuşturucu ticareti, yargısız infaz ve faili belli cinayetler birer birer ifşa olmaktadır.
Siyasi cinayetlerden dünyanın her tarafına uzanan uyuşturucu ve benzeri kirli ticaret ağlarına, telaffuzu güç rakamlara ulaşan yolsuzluk çarkına ilişkin ifşalar, bu ifşalar karşısında söylenen yalanlar, suskunlukla geçiştirme ve üzerini örtme çabaları devletin kurumlarıyla içinde, hatta merkezinde bulunduğu bir suç örgütlenmesiyle karşı karşıya olduğumuzu tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır.
Türkiye’de demokrasinin ve özgürlüklerin tamamen tasfiye edilmesi, Kürt sorununda çözümsüzlük, çıkar çetelerinin halklara karşı işlediği suçlar, kamu kaynaklarının, yeraltı ve yerüstü varlıkların, doğanın talanı ve yerli, yabancı tekellerin yağmasına kalkan olma, kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz ve kadın cinayetleri, yolsuzluk ve rüşvet bu ülkeyi yönetenler açısından istisna değil kural haline gelmiştir.
Siyasi çıkarları için milliyetçiliği örtü olarak kullananlar, emekçilerin alın terine ve halkların geleceğine el koymayı meşrulaştırmaya çalışmaktadır.
Bu tür kirli ittifaklar, talan, ölüm ve gasp düzeni siyasallaşmış yargı ve iktidara bağlı işleyen hukuk sistemi tarafından bizzat korunmakta ve kollanmaktadır. Bu ittifakları var eden siyasi, iktisadi ve toplumsal düzen değişmeden Türkiye halkları nefes alamayacaktır.
Bu suçlular ittifakı ile mücadele etmek; emekçiler için ekmek ve iş, kadınlar için yaşam, gençler için gelecek, Kürtler ve Aleviler için eşit haklarla yaşam mücadelesidir.
Çetelerin, tarikatların, soyguncuların, yağmacıların zorba iktidarına karşı mücadele etmek sadece geçmiş ve günümüzün değil geleceğimize sahip çıkmanın da gereğidir.
Bizler bu ülkenin emekten, ezilenlerden, yoksullardan, dışlanmaya çalışılan kesimlerinden yana olan güçler olarak bu kirli ittifaka karşı ortak mücadele etmeye çağrısı yapıyoruz. Halka karşı işlenen suçların tüm failleri ile siyaset, sermaye ve mafya üçgeninde girilen tüm gizli ve kirli ilişkiler açığa çıkarılmalı, sorumlular halkın önünde hesap vermelidir.
Siyasi egemenliğini bu baskı, terör ve yolsuzluk mekanizmasının üzerine kuran iktidarın, ortaya dökülen bu muazzam suçların hesabını kendiliğinden vermeyeceğini biliyoruz. Türkiye işçi sınıfı, emekçileri ve halk güçleri olarak örgütlü bir güçle hesap sormazsak ve sorumluların cezalandırılmasını sağlayamazsak iktidar çarkı bu çamurun içinden çıkmayı becerebilecektir.
Yargının gözlerini kapadığı bu talan düzenine karşı toplumsal itirazı, mücadeleyi büyütmek ve tüm gerçekleri ortaya çıkarmak için Türkiye halkları başta olmak üzere siyasi partilere, sendikalara, demokratik kitle örgütlerine ve toplumsal kesimlere çağrı yapıyoruz: Sesimizi yükseltmeli, itirazlarımızı büyüterek örgütlemeliyiz. Türkiye halklarına karşı tarihsel sorumluluğumuzla sesleniyor ve bu kirli ittifaktan kurtularak herkesi yaşanabilir bir ülke için seferber olmaya ve mücadele etmeye çağırıyoruz.
EMEP - Halkevleri - HDP - SOL Parti - TİP - TKP - TÖP
Tuğlayı Biz Çekeceğiz, Duvarın Altında Hepsi Kalacak!
Yayınlanma: 2021-05-23 13:30:46
Bir suç örgütü liderinin kapana sıkıştıktan sonra yayınlamaya başladığı, siyaset-mafya-medya ağının kirli ilişkilerini ifşa-itiraf eden videoları ülkenin gündeminde.
Bizlerin uzun yıllardır işaret ettiği bu çürümüş mafya düzenine ilişkin gerçeklerin bu videolarla görünür olması haklılığımızı bir kez daha kanıtladı. Ancak biz, bir mafya bozuntusunun sözlerine sırtımızı yaslamayacağız. Temiz toplumu kirli ağızlardan çıkan laflarla yaratmayacağız.
Bu suç duvarının birbirlerine görünmez bir çimentoyla bağlanmış tuğlalarını tek tek alın teriyle geçinen emekçiler, öldürülmeleri “tolere” edilen kadınlar, hayalleri çalınmış gençler, bizler çekeceğiz. O duvarın altında ise hepsi kalacak.
Bizim gücümüz kendi ellerimizde.
Saray Rejimi’nin kılcal damarlarını oluşturan bu kirli düzenin failleri, tüm suçlular yargılanacak.
Aydınların, gazetecilerin, devrimcilerin, emekçilerin kanları üzerine kurdukları mafya düzeninin tüm sorumluları hesap verecek.
Biliyoruz, “Bu mafya iktidarı, bu kötülüğün organize olmuş hali hak ettiği sonu bulacak.”
Şimdi, hemen:
Hükümet istifa!
Türkiye İşçi Partisi
Stop Occupation, Annexation And Displacements İn Palestine!
Yayınlanma: 2021-05-14 20:07:29
Established on the basis of dispossession and displacement of Palestinians, the State of Israel has been trying to escalate its annexation of the settlements in West Bank and make East Jerusalem a part of the occupation-annexation process. The past months have seen the Zionist regime once again show its true colours, as Palestinians rose in protest against state-sponsored Zionist settlers who forcibly occupied the homes of Palestinians especially in East Jerusalem's Sheikh Jarrah district. The regime did not hesitate to fire plastic and real bullets on tens of thousands of civilians who gathered in Jerusalem, in Israel and the West Bank, and in besieged Gaza in front of TV cameras.
Disregarding nearly 300 resolutions passed by the UN Security Council and its affiliated organizations in the last 72 years, the Israeli State continues to resort to military force that will render the peaceful resolution of the problem impossible. Indeed so, what allows these oppressive policies to persist is the hypocrisy of states: states who made declarations affirming the righteousness of Palestinians, states who refuse to follow up on these declarations with sanctions.
The AKP regime is also guilty of this hypocritical policy. AKP, which feigns pro-Palestinianism, is one of the biggest trade partners of the occupation. It is no surprise that the companies facilitating imports from and exports to Israel are supporters and beneficiaries of the AKP-MHP alliance. This policy can be pursued no longer, and all economic relations with the Israeli state must be terminated.
The AKP and the reactionary governments of other countries in the region, using Palestine as a trump card for their political Islamist policies and as a means of consolidation in domestic politics, cannot be the defenders of the just cause of the Palestine. These are essentially the enemies of the Palestinian people as they are hiding their true face.
The exploited and oppressed peoples of Turkey, workers and anti-imperialists of these lands, unconditionally stand by the struggle of the Palestinian people against occupation and dispalacements, as they have been doing so since 1948.
As the Workers' Party of Turkey, we recognize that in all countries, autocratic regimes like that of Erdoğan’s, which are hostile to labour, freedom and justice are partners to each other.
We express our unswerving solidarity with the Palestinian people who are exiled, displaced, dispossessed, and discriminated against and we stand up for their just cause.
Stop evictions in Sheikh Jarrah, stop the annexation of East Jerusalem!
Down with the Apartheid regime and the Zionist project!
Long live the Palestinian resistance, long live international solidarity!
Workers' Party of Turkey
Filistin’de İşgale, İlhaka ve Sürgüne Hayır!
Yayınlanma: 2021-05-13 14:04:42
Filistinlileri yerinden etme ve işgal üzerine kurulu İsrail Devleti son yıllarda Batı Şeria’daki yerleşimleri ilhak etmeye ve Doğu Kudüs’ü de işgal-ilhak sürecinin bir parçası kılmaya çalışıyor. Son aylarda Doğu Kudüs’te, özellikle Şeyh Cerrah Mahallesi’nde Filistinlilerin evlerini zorla işgal eden devlet destekli Siyonist yerleşimcilere yönelik protestolar artınca Siyonist rejim acımasız yüzünü bir kez daha gösterdi. Kudüs’te, İsrail İçinde, Batı Şeria’da, Gazze’de bir araya gelen on binlerce sivile plastik ve gerçek mermilerle ateş açan rejim bütün bunların kameraların önünde gerçekleşmesinden çekinmedi.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi ve bağlı kuruluşların son 72 yılda yayınlamış oldukları 300’e yakın kararı hiçe sayan İsrail Devleti, sorunun barışçıl çözümünü olanaksızlaştıracak şekilde askeri güce dayalı fiili adımlar atmaya devam etmektedir. İsrail’in Filistinli sivillere yönelik belgelenmiş, inkar edilemez zulüm siyasetini fütursuzca sürdürmesini olanaklı kılan başlıca unsur ise Filistinlilerin haklılığını ortaya koyan sayısız hukuki karara imza atan hükümetlerin bunların uygulanması için gerekli yaptırım kararlarına katılmama ikiyüzlülüğüdür.
AKP iktidarı da bu ikiyüzlü siyaseti sürdürmektedir. Sözde Filistin dostu sözler sarf eden AKP, işgalci rejimin en büyük ticari ortaklarından biridir. İsrail’in Türkiye’yle ihracat ve ithalatında rol alan şirketlerin çoğunun AKP-MHP yandaşı iş çevreleri oldukları ortadadır. Bu ikiyüzlü çıkar ilişkileri derhal sonlandırılmalı, İsrail ile ekonomik ilişkiler askıya alınmalıdır.
Filistin’i siyasal islamcı politikaları için bir koz, iç siyasette bir konsolidasyon aracı olarak kullanan AKP ve bölgedeki diğer ülkelerin gerici hükümetleri Filistin’in haklı davasının savunucuları olamaz. Bunlar Filistin halkının, gerçek yüzlerini gizleyen düşmanlarıdır.
Türkiye emekçileri, anti-emperyalistleri ve hak savunucuları 1948’den bu yana olduğu gibi bugün de hiçbir çıkar gözetmeksizin, Filistin halkının işgal ve yerinden edilme karşısında sürdürdüğü mücadelenin yanındadır.
Türkiye İşçi Partisi olarak tüm ülkelerde emeğe, özgürlük ve adalete düşman Saray Rejimlerinin birbirlerinin ortağı olduğunu biliyoruz.
Dünyanın gözü önünde her gün horlanan, sürülen, yerinden edilen, toprağı, evi alınan, ülkesi işgal edilen Filistin halkının yanındayız ve haklı davalarına sahip çıkıyoruz.
Şeyh Cerrah’da zorla ev boşaltmalara, Doğu Kudüs’ün ilhakına hayır!
İlhak ve işgale dayalı Siyonist rejime hayır!
Yaşasın Filistin halkının onurlu direnişi, yaşasın uluslararası dayanışma!
Türkiye İşçi Partisi
We Are With The People Of Colombia Against The Dictator And Neoliberalism
Yayınlanma: 2021-05-08 16:31:49
In Colombia, the fourth largest economy of Latin America, the government enacted a heavy tax law on April 15 instead of solving the unemployment problem of more than 20% through social support and employment policy. In the country where half of the population lives below the poverty line, the people took to the streets saying that enough is enough. Hundreds of thousands took their objections to the streets. In the country where 75,000 people died during the pandemic, neoliberal president Duque had to step back and withdraw the law, but the people continued to protest to see concrete progress in pensions, health, and education services and to end police violence.
The US-backed Duque government has increased the horrific violence against the people by using pandemic conditions as an excuse. Especially in the last two years, combined with the land grabbing, the killing of indigenous peoples, peasants and opponents through paramilitary organizations, the pandemic and increasing unemployment, the people showed a determination not to return to their homes without seeing concrete change.
Approximately 30 activists have been killed by police bullets in front of the cameras so far. Nearly 1000 people were injured. All over Colombia, the activists who filled the streets faced violent pressure from the US-trained riot police called ESMAD. In order to legitimize this extreme violence, the Department of Defense claimed that the actions contained a "terrorism threat and Vandalism". However, despite these statements full of lies, which were given to the international press and supported by Washington, the anger of the people does not stop. Colombians continue to fight against police violence, poverty and the chaos created by the pandemic.
As Workers’ Party of Turkey, we stand by the struggle of the workers, the youth, women and all the oppressed, wherever they are in the world. We are not silent that no dictator bears the burden of the pandemic to the laborers and shows violence to people who take to the streets for their democratic rights.
We stand by the Colombian people.
Long live international solidarity!
Kolombiya’da Halkın Yanında, Diktatörün ve Neoliberalizmin Karşısındayız!
Yayınlanma: 2021-05-08 09:31:26
Latin Amerika’nın dördüncü büyük ekonomisi olan Kolombiya’da hükümet, %20’yi aşan işsizlik sorununu sosyal destekler ve istihdam politikası ile çözmek yerine 15 Nisan’da ağır bir vergi yasası çıkarttı. Nüfusunun yarısı yoksulluk sınırının altında yaşayan ülkede halk bu son adıma artık yeter diyerek sokağa çıktı. Yüzbinler itirazlarını sokaklara taşıdı. Pandemi boyunca 75 bin insanın yaşamını kaybettiği ülkede neoliberal başkan Duque geri adım atarak yasayı geri çekmek zorunda kaldı ama halk emeklilik, sağlık ve eğitim başlıklarında somut ilerlemeler görmek ve polis şiddetinin son bulması için protestolarını sürdürdü.
ABD destekli Duque hükümeti pandemi koşullarını bahane ederek halka yönelik korkunç şiddeti daha da arttırdı. Özellikle son iki yılda toprak gaspı, paramiliter yeniden yapılanma yoluyla yerli halkların, köylülerin ve muhaliflerin öldürülmesi, pandemi ve artan işsizlikle birleşince halk somut değişim görmeden evlerine dönmeme kararlılığı gösterdi.
Şimdiye kadar yaklaşık 30 eylemci kameraların önünde polis kurşunlarıyla katledildi. 1000’e yakın insan yaralandı. Kolombiya’nın her yerinde sokakları dolduran eylemciler ABD tarafından eğitilen ESMAD adı verilen çevik kuvvet polisinin şiddetli baskısı ile karşı karşıya kaldı. Savunma Bakanlığı, bu aşırı şiddeti meşrulaştırabilmek için eylemlerin “terörizm tehdidi ve Vandalizm” barındırdığını iddia etti. Ancak uluslararası basına verilen ve Washington’un da desteklediği yalanlarla dolu bu demeçlere karşın halkın öfkesi durulmuyor. Kolombiyalılar polis şiddetine, yoksulluğa ve pandeminin yarattığı kaosa karşı mücadele etmeye devam ediyorlar.
Türkiye İşçi Partisi olarak, dünyanın neresinde olursa olsun emekçilerin, gençlerin, kadınların ve bütün ezilenlerin mücadelesinde yanlarındayız. Hiçbir diktatörün pandeminin faturasını emekçilere kesmesine, demokratik hakları için sokaklara dökülen insanlara şiddet göstermesine sessiz kalmıyoruz.
Kolombiya halkının yanındayız.
Yaşasın enternasyonal dayanışma!
Yaşasın 1 Mayıs! Emeğin İktidarında İnat Ediyoruz!
Yayınlanma: 2021-04-29 10:46:30
Madenlerde, şantiyelerde, fabrikalarda, marketlerde, mağazalarda, sokaklarda çalışan işçiler,
Sağlığımızı emanet ettiğimiz doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar,
Çocuklarımızı eğiten öğretmenler,
Hayatımızı kolaylaştıran teknolojiyi üretenler, yazılımcılar, çağrı merkezi çalışanları,
İşini kaybetmiş milyonlarca yurttaşımız,
Emekliler, emekli edilmeyenler,
Güvencesiz çalıştırılanlar,
Çoğu zaman hiçbir ücret almadan ev işlerini, bakım işlerini üstlenen, iş yerlerinde eşit işe eşit ücret alamayan, mobbinge, şiddete maruz kalan kadınlar,
Mühendisler, mimarlar, avukatlar, gazeteciler, grafikerler, çevirmenler, kültür sanat emekçileri,
Toprağı süren, ekini toplayan tarım emekçileri,
Ve adını anamadığımız onlarca sektörde çalışan tüm insanlar…
Farkında olsak da olmasak da hepimizi yan yana getiren, bizi birleştiren bir adımız, bir unvanımız var.
Biz hep birlikte işçi sınıfıyız. Hepimiz o sınıfın değerli bir parçasıyız.
Biz ürettiği tükettiğinden fazla olanlarız.
Biz, başkasının emeğine el koymadan, yalnız kendi alın terimizle hayatını kazanan insanlarız.
Ve bu Saray Rejimi’nin hep ezmeye çalıştığı, sindirmeye çalıştığı biziz.
Çünkü biz işçi sınıfıyız, Saray ise patron sınıfının.
Biz işçi sınıfıyız ve 1 Mayıs bizim günümüz.
Saray, bir kez daha bizim sesimizi kısmak, günümüzü elimizden almak için elinden geleni yapıyor.
Ama başaramıyor, başaramayacak.
Virüsü, yolsuzlukları, kayıp milyarları, bozuk düzeni bizim üzerimize yıkıp kaçamayacak.
Biz işçi sınıfıyız. Yaşamı nasıl üretiyorsak işsizliği, yoksulluğu, güvencesiz çalışmayı ortadan kaldırıp yeni bir düzeni de öyle kurarız, kuracağız.
Biz işçi sınıfıyız.
Emeğin iktidarında inat ediyoruz!
Yaşasın 1 Mayıs!
Yaşasın işçi sınıfının birlik mücadele ve dayanışma günü!
Türkiye İşçi Partisi
Demokrasi, Adalet, Bağımsızlık, Özgürlük ve Laikliği Tehdit Eden Odak Bellidir: Saray Rejimi
Yayınlanma: 2021-04-05 09:43:55
104 emekli amiralin 4 Nisan’da yayımladıkları bildirinin ardından yaşananlara ilişkin Türkiye İşçi Partisi’nin tavrıdır:
1. Bireysel ve toplu şekilde görüş beyan etmek her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının Anayasa’nın 26. maddesiyle tanınmış bir hakkıdır. Görevde olmayan amirallerin kendi uzmanlıklarına ve uzun yıllar çalıştıkları bir kuruma ilişkin görüş beyan etmeleri suç teşkil etmez. Buradan bir suç yaratmaya çalışmak, hukukun bir kez daha ayaklar altına alınmasıdır. Bugünkü gözaltılar derhal serbest bırakılmalı, açılan soruşturma durdurulmalıdır. Adalet duygusu ve özgürlüklerimiz saldırı altındadır.
2. Devletin bütün kurumlarında olduğu gibi orduda da tarikatlar ve cemaatler cirit atmaktadır. Cumhurbaşkanına güvenlik danışmanlığı yapan kişi, “şeriat” çığırtkanlığı yapabilmektedir. Geçen ay yapılan düzenlemelerle “irticai ve bölücü görüşleri benimsemiş veya bu faaliyetlere karışmış” kişilerin de Harp Okulları ile Astsubay Yüksekokulları’na kabulünün önü açılmıştır. Eğitimde, hukukta, toplumsal yaşamda dinselleşme ve laikliği fiilen ortadan kaldıran uygulamalar hız kazanmıştır. Bu çerçevede, bir tarikat evinde sarık ve cübbeyle görüntülenen tuğamiral hakkında soruşturma dahi açılmamıştır. Laiklik saldırı altındadır.
3. İstanbul Sözleşmesi’nden Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’yle çekilme yönünde alınan karar başlı başına bir hukuk tanımazlık örneğidir. TBMM’ye ait olan bir yetki hiçe sayılarak, kadın mücadelesinin kazanımı olan bir uluslararası sözleşmeden çıkmaya cüret edilmiştir. TBMM Başkanı, aynı yoldan gidilerek diğer uluslararası antlaşma ve sözleşmelerden de çıkılabileceğini söylemiştir. Demokrasi saldırı altındadır.
4. Bir çevre katliamı projesi olan Kanal İstanbul, aynı zamanda Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile edindiği kazanımları tehdit etmektedir. Her Türkiye Cumhuriyeti yurttaşının, gerek ekosistemde olası tahribat, gerekse ülkenin bağımsızlığına ilişkin yarattığı soru işaretleri nedeniyle, bu akıl dışı projeye itiraz etme hakkı ve sorumluluğu vardır. Dahası, AKP iktidarının Suriye ve Irak deneyimlerinde çok açık bir şekilde tanıklık ettiğimiz ABD çıkarlarıyla uyumlu dış politikasının Karadeniz’de de uygulanmak istenmesi mümkündür. Türkiye’nin bağımsızlığı saldırı altındadır.
İktidar eliyle düzenlenen bu saldırıların amacı bellidir. Tarihin en büyük ekonomik yıkımlarından birini yaşayan, pandemi koşullarında kendi kaderlerine terk edilen emekçilerin üzerine basarak Saray Rejimi’nin bekası güvence altına alınmaya çalışılmaktadır.
Saldırılara direnen herkes “darbeci”, “terörist” ilan edilerek bir korku iklimi yaratılmak istenmektedir.
Biz bu filmi daha önce de gördük.
Kendi planlarını hayata geçirmek için “darbe” yaygarası koparanların kimler olduğunu, yargının bir silah olarak kullanılmasının nasıl sonuçlara yol açtığını biliyoruz.
Tüm yurttaşlarımıza sesleniyoruz:
En temel haklarımıza ve değerlerimize bir saldırı varsa, direniş meşrudur.
Saray Rejimi’ne direnenler kazanacaktır!
International Bulletin of TIP – March 2021
Yayınlanma: 2021-03-30 17:05:00
Tek Bir Ölüm Daha İstemiyoruz
Yayınlanma: 2021-02-15 08:37:36
Milli Savunma Bakanlığı, Irak’ın kuzeyindeki Gara bölgesinde PKK tarafından alıkonulan 13 yurttaşımızın hayatlarını kaybettiğini duyurdu. Malatya Valiliği, kaçırılanlar arasında kimlikleri tespit edilen 10 kişinin asker, polis ve devlet görevlileri olduğunu paylaştı. Uluslararası basın kuruluşları ise hayatını kaybedenlerin arasında istihbarat görevlilerinin de olduğu yönünde haberler yaptı. Resmi makamlardan yapılan açıklamalarda, sınır ötesi operasyonda hayatını kaybeden insan sayısının söylenenden çok daha fazla olduğu da anlaşılmaktadır.
Bu toplu kıyımı lanetliyor, insan yaşamına kast eden her tür eylemi reddediyoruz. Türkiye İşçi Partisi olarak, tüm yaşamını yitirenlerin ailelerine ve yakınlarına başsağlığı ve sabır diliyoruz.
Bu operasyonla birlikte 40 yılı aşan savaşta yitirdiğimiz on binlerce insan arasına yenileri eklendi. Görevi çözüm bulmak olması gereken siyasi iktidar, son 40 yılda 400 defa tekrarlanmış intikam yeminlerini paylaştı. Oysa önce acının paylaşılması, sonra doğru bilginin aktarılması ve nihayet bu bitmeyen denklemden çıkış yolunun tartışılması gerekirdi.
Hükümet, süreci bir propaganda malzemesi olarak görmeye son verip, tüm ülkeyi ilgilendiren konularda kamuoyuna acilen açık ve şeffaf bilgi vermelidir:
- Kaçırılan kişilerin bulunduğu bölgeye neden operasyon yapılmıştır? Bu operasyonun neden olabileceği kayıplar gözetilmiş midir?
- Esir olan güvenlik görevlileri için 6 yıldır hiçbir girişimde bulunulmuş mudur?
- Aileler ve aracı olabilecek kişilerle bu süreçte iletişim kurulmuş mudur?
- Sorunun diyalog ve barışçıl yöntemlerle çözümü için tüm yollar tüketilmiş midir?
Türkiye İşçi Partisi olarak, tüm kesimlere, Kürt sorununa silahla çözüm bulunamayacağını bir kez daha hatırlatıyoruz. Sorunlara siyasi, barışçıl bir yaklaşım geliştirmekten başka çıkış yolu yoktur.
Siyaset sorunları çözmek için vardır. 6 milyon seçmenin oyunu almış yasal ve meşru bir partiyi kapatmaktan söz etmek, siyasi yolları kapatmaya çalışmak, halkı kin ve nefrete tahrik etmekten başka bir anlama gelmemektedir.
Hükümeti uyarıyoruz. İnsan yaşamına mal olan bu tür konuları işinize geldiği zaman, işinize gelen şekilde propaganda malzemesi olarak kullanmaktan vazgeçin. Gerektiğinde “analar ağlamasın” diye oy toplayıp kırmızı bültenli kişiler ile görüşebiliyor, ardından Kürtçe şarkı söyleyen çobanı bile terörist ilan edebiliyorsunuz. Boğaziçili öğrencileri, LGBTİ+’ları, Somalı madencileri ve sizinle aynı düşünmeyen herkesi terörizmle itham ediyorsunuz. Askeri çözüme hayır diyenlere terörist destekçisi, iltisaklı vb. diyerek suç işlemekle kalmıyor, daha fazla genç insanın ölümüne neden olacak bir çözümsüzlük girdabına tüm ülkeyi sürüklemiş oluyorsunuz.
Şiddet, her defasında daha fazla şiddeti doğuruyor, bölge halkları kendi yurtlarında emperyalist güçlere mahkûm ediliyor.
Halkları birbirine düşman etmek için var gücüyle çalışan tüm kesimleri uyarıyoruz. Esir etme politikasını da, esir edilen savunmasız kişilerin katledilmelerini de kesinlikle kabul etmiyoruz.
Bu halk, daha fazla kan ve gözyaşı istemiyor.
TİP 60 Yaşında!
Yayınlanma: 2021-02-13 08:41:00
“Türkiye’de ezilen işçi sınıfının haklarını korumak için” ortaya çıkan, “Bu dünyada insan eliyle yapılmış ne görüyorsanız bizim nasırlı ellerimizin eseridir!” sözleriyle yankılanan maceramız bugün 60. yıl dönümünü kutluyor.
İşçiler tarafından 13 Şubat 1961’de kurulan, memleketin dört bir yanına “Bağımsızlık, Demokrasi ve Sosyalizm” fikrini ilmek ilmek işleyen partimiz, Türkiye İşçi Partisi, 60 yaşında hâlâ genç, hâlâ dimdik ayakta.
Kemal Türkler, Behice Boran, Mehmet Ali Aybar, Yaşar Kemal, Çetin Altan, Avni Erakalın…
Ve onlarla birlikte, gündelikçi Ayşe’ler, madenci Recep’ler, tütün işçisi Hüseyin’ler, basın emekçisi Attila’lar…
El ele verdiler. Kendi güçlerine ve memleketin bereketli topraklarına güvendiler.
Kendilerinden sonraki kuşaklara ilham verdiler, umut verdiler.
Bu düzeni değiştirebileceğimize olan inancımızı büyüttüler.
Açtıkları yolda yürüyoruz.
Köklerimiz kuvvetli biliyoruz.
Bir çınar dallanıp budaklanıyor görüyoruz.
Aramıza katılan her bir gencin, her bir emekçinin, aydının, kadının gözlerinde 60 yıl önce bu yola baş koyanların heyecanını görüyoruz.
Alın teriyle geçinen tüm yurttaşlarımız, size sesleniyoruz!
Bu heyecan paylaşarak büyüyecek.
Emekçilerin, yani hepimizin iktidarına giden bu yolda, gelin birlikte yürüyelim.
Bize işi, ekmeği, özgürlüğü, barışı, adaleti, insanca yaşamayı çok gören bu düzeni ancak birlikte değiştiririz.
Yalnız çocuklarımız için değil kendimiz için.
Yalnız yarınları değil bugünü de kazanmak için.
Emekçilerin iktidarı için.
Yaşamak için…
Yaşasın Türkiye İşçi Partisi!
International Bulletin of TIP – January&February 2021
Yayınlanma: 2021-02-10 15:02:00
Anıl’a, Şilan’a, Doğu’ya ve Selo’ya Özgürlük!
Yayınlanma: 2021-02-05 13:39:18
Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan kayyum rektöre karşı yaklaşık bir aydır süren öğrenci ve akademisyenlerin haklı direnişi Saray’ı çok korkutmuş olacak ki direnişin önünü kesmek için dört öğrenciyi, önce Doğu’yu ve Selo’yu, ardından dün Şilan’ı ve Türkiye İşçi Partisi üyesi yoldaşımız Anıl’ı tutuklattırdı.
Şurası çok açık:
Arkadaşlarımız aslında tutuklanmadı, Saray Rejimi’nce rehin alındı. Hiçbir yasal dayanağı olmayan, normal koşullarda tutuklamaya bağlanmaması gereken bu tutuklama kararı hukuki değil, siyasi bir karardır.
Saray bu kararla yalnızca öğrencilere değil, öğrencileri desteklemek için her akşam 9’da cama çıkıp tencere tavalarla baskı ve şiddeti protesto eden tüm yurttaşlara gözdağı vermek istemiştir ama nafile…
Bizler bu gözdağına pabuç bırakmayacağız, sinmeyeceğiz, aşağı bakmayacağız.
Hepimiz biliyoruz ki ülkenin geleceği için, özgür yarınlar için mücadele eden gençlerin hiçbir suçu yok.
Bu mücadele, yoldaşımız Anıl’ın da dediği gibi, içeride dışarıda hepimizin mücadelesidir.
Bu mücadele yalnızca bir kişi olarak Melih Bulu’ya değil, halkın özgür iradesini tanımayan, seçimleri yok sayan, tepeden inme kayyumlar atayan tek adam düzenine karşı mücadeledir.
Bu mücadele yurttaşlar arasında din, dil, ırk, cinsel yönelim ayrımcılığı yapan, nefret söylemiyle halkı kin ve düşmanlığa tahrik eden soysuzlara karşı mücadeledir.
Bu mücadelede Anıl’ı, Şilan’ı, Doğu’yu ve Selo’yu yalnız bırakmayacağız.
Rehin alınan dört arkadaşımızı Saray’ın zindanlarından çekip alacağız.
Onlar ellerinden geleni yaptı. Bundan sonrası bizde!
Türkiye İşçi Partisi
Workers Party Of Turkey (TİP) Calls For Solıdarıty Wıth Students And Academıcs
Yayınlanma: 2021-02-03 21:40:06
Turkey’s Erdogan Regime continues to undermine the rights and freedoms of individuals as well as the principle of autonomy of universities. On January 1, 2021, President Recep Tayyip Erdoğan used an “emergency decree” to appoint Professor Melih Bulu, a loyal member of the ruling party, rector of Boğaziçi University. Bulu is not a member of the Boğaziçi University faculty, which violates the established rules and practices of University governance.
Erdoğan Regime, seeking to dominate all areas in life, is trying to take over the Academy by violating all universal rules, since Erdoğan Regime cannot conquer Academy through other channels. Erdoğan Regime assigned Melih Bulu as the new rector of Boğaziçi University in Istanbul, who was not member of the university. Since then both students and academics of the university protest this decision of the regime despite all post-truth claims and provocations of the regime.
While the Erdoğan Regime describes students as terrorists, the police do not refrain from attacking students and raiding their homes. The last drop of their Vandalism was the humiliating directive of the police ordering; “bend your heads” to those students who were peacefully leaving the campus.
Turkey stands up against the new rector appointed to the Boğaziçi University. The protests held yesterday in many cities of the country confronted with the state violence, directed by the Erdoğan Regime.
During those protests police blockaded TİP's headquarters in Ankara. Our comrades did not allow police to raid in the headquarters with their resistance. TİP MP Barış Atay was attacked by the police in Istanbul. Many of our comrades were detained.
Despite the aggression of Erdoğan Regime, the attitude of TİP and the working class is clear: We stand by Boğaziçi students and "we will not bend our heads."
Workers Party of Turkey (TİP) calls the international progressive forces for solidarity with students and academics in Turkey.
#AşağıBakmayacagiz
#wewontlookdown
#WeWontBowDown
Workers Party of Turkey (TİP) International Relations Committee
International Bulletin of TIP – November&December 2020
Yayınlanma: 2020-12-25 12:12:00
Hukuk Devleti İlkesi Ayaklar Altına Alınırken Sessiz Kalmak Suça Ortak Olmaktır
Yayınlanma: 2020-12-24 13:08:54
Anayasa’nın 2’nci maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti bir “HUKUK DEVLETİ”dir. Anayasa Mahkemesi kararlarında Hukuk Devleti’nin bir niteliği de Anayasa ve yasalarla kendini BAĞLI sayması olarak tanımlanmıştır.
Anayasa’nın 153’üncü maddesine göre, Anayasa Mahkemesi’nin kararları Resmi Gazete'de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri BAĞLAR.
Anayasa’nın 90’ıncı maddesi uyarınca milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Öyle ki, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni 1950 yılında imzalamış, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) zorunlu yargı yetkisini 1990'da kabul etmiştir.
Anayasa’nın 138’inci maddesine göre, hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.
Anayasa Mahkemesi’nin Mehmet Altan ve Şahin Alpay ile Enis Berberoğlu hakkında verdiği kararlar, alt mahkemelerce uygulanmamış veya kararların gereği yerine getirilmemiştir. Bu kararların uygulanmaması veya yerine getirilmemesi, Anayasa’nın 2 ve 153 no’lu maddelerinin açık ihlalidir.
AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan dün, AİHM’in HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş hakkındaki kararına ilişkin “Bizi bağlamaz” ifadelerini kullanmıştır.
Erdoğan’ın dünkü sözleri Anayasa’nın 2 ve 90 no’lu maddelerine aykırıdır. Dahası, 138’inci madde ihlal edilerek açıkça anayasal SUÇ işlenmiştir. Erdoğan, mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat vermiş, tavsiye ve telkinde bulunmuştur.
AİHM kararlarının uygulanmaması Avrupa Konseyi yaptırımıyla sonuçlanabilir. Ancak bundan daha önemlisi, HUKUK DEVLETİ ilkesinin fiilen ortadan kaldırılmasıdır.
Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne (TDK) göre, diktatörlük kelimesinin anlamı “Egemen ve mutlak siyasi bir gücün, bir veya birçok kişinin oluşturduğu bir yürütme organınca, denetimsiz olarak yürütüldüğü siyasi düzen”dir. Yürütme organının başındaki şahsın içine girdiği yol, TDK Sözlüğü’ne göre “DİKTATÖRLÜK” rejimlerini anımsatmaktadır.
Gelinen aşama, yürütmenin başındaki Erdoğan’ın, kendisine siyasi rakip olarak gördüğü herhangi bir kişi veya kurumu yargıya talimat vererek etkisiz hale getirmesini tarif etmektedir. AİHM’in Demirtaş kararı da esas olarak, mahkemelerin kararlarındaki bu siyasi amaca işaret etmektedir.
Bu yöntem pekâlâ, yürütmenin başındaki şahsın, meşru siyasi yollarla kendisini koltuktan indirebilecek nitelikte siyasi rakip olarak gördüğü herhangi bir kişi için de uygulanabilir. Bugün HDP ve onun eski eş genel başkanı için işletilen ve açık ki milyonlarca yurttaşımızın siyasi iradesine saldırı anlamına gelen yol, sosyalistler, Millet İttifakı’nı oluşturan partiler veya gelecekte kurulacak herhangi bir siyasi parti ve onun liderini de hedef alabilir.
Öte yandan, görevlerinde bağımsız olması gereken, anayasa, kanun ve hukuka uygun karar vermeleri anayasal bir zorunluluk olan hakimlerin siyasi talimat veya saiklerle karar vermeleri suç olmanın ötesinde ADALET duygusuna vurulan en büyük darbedir.
Türkiye İşçi Partisi olarak, kendisini muhalefet olarak adlandıran tüm siyasi parti başkan ve yöneticileri ile Hukuk Devleti ilkesini savunan tüm yurttaşlarımıza açık çağrıda bulunuyoruz.
Bugün sessiz kalınacak gün değildir. Bugün sessiz kalmak, Hukuk Devleti ilkesinin ayaklar altına alınmasına destek vermek, suça ortak olmak ve kendi sonunu hazırlamaktır.
Tüm hakimlere sesleniyoruz.
Mesleğinizin onuru, tarafsızlık ve bağımsızlık gibi en temel ilkeleri açık bir saldırı altındadır. Bu saldırıya boyun eğmek, telafisi mümkün olmayan sonuçlara neden olacaktır.
Kamuoyuna saygıyla duyurulur.
Türkiye İşçi Partisi
Saray’ın Soygununa, Asgari Yaşama Hayır! Asgari Değil, İnsanca Ücret!
Yayınlanma: 2020-12-09 17:37:45
Saray düzeninde hayat patrona sefa, işçiye cefa demek.
Saray düzeninde hayat patrona keyif, işçiye sefalet demek.
Bugün ülkemizde milyonlarca yurttaş günde 39 lirayla geçinmek zorunda.
Milyonlarcası kayıt dışı çalışıyor.
Kayıtlı olanlar ise sefalet ücretine mahkum.
Ülkenin neredeyse yarısı asgari ücretle çalışıyor.
Öyle ki bugün ülkemizde asgari ücret, ortalama ücrete dönüşmüş durumda.
4 kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 8 bin TL’nin üzerindeyken,
İşçinin ayda 2 bin 500 mü, yoksa 3 bin TL mi alması gerektiği tartışmasını REDDEDİYORUZ.
Biz diyoruz ki,
Asgari ücretin adı İNSANCA ÜCRET olsun, belirlenecek ücret en temel insani gereksinimleri karşılasın.
Devlet bütçesinden ayda 1 milyar 800 milyon TL aktarılan Saray’ın işçiler için önerdiği İNSANCA ÜCRET neymiş görelim!
Yüz milyarlarca liralık teşvik ve destek alan patronlar, insanca yaşamaktan ne anlıyormuş ortaya çıksın!
Biz işçiyiz.
İnsanca yaşam, insanca yaşanacak ücret istiyoruz!
Soygunu durduracağız, insanca yaşayacağız!
Yaşamak İçin Sosyalizm! Yaşasın Sosyalizm!
Yayınlanma: 2020-11-07 10:58:25
Ne zor bir dönemden geçiyoruz, hepimiz.
Artık, birkaç yılda bir küresel salgınlarla boğuşuyoruz.
COVID-19 pandemisinde dünya genelinde 1 milyon 200 binden fazla insan hayatını kaybetti.
Doğaya savaş açan, iklim krizini derinleştiren, sağlık sistemlerini piyasa ilişkilerine teslim eden kapitalist düzen tüm insanlığı tehdit ediyor.
Pandemide yalnız insanlarımızı kaybetmedik. Ekmeğimize de göz diktiler. Aşırı yoksulluk altında yaşayanların sayısı, pandemi nedeniyle neredeyse ikiye katlandı.
Dünyanın dört bir yanı savaş yeri. Yalnız bu yıl, çatışma ve terör saldırılarında 100 bine yakın insan hayatını kaybetti. Silah satışları, savunma sanayisine harcanan paralar rekor seviyeye ulaştı.
Savaşlar, çatışmalar, yoksulluk ve iklim krizi, son 10 yılda insanlık tarihinin gördüğü en büyük göç dalgalarına neden oldu. Milyonlarca insan yurtlarını terk etmek zorunda kaldı. Savaşların, yoksulluğun ve doğa tahribatının sorumlusu olan güçler, göçe zorlananları ya ölüme terk etti, ya toplama merkezlerine veya ayrımcılığa mahkum bıraktı. Son 6 yılda 33 binden fazla insanı göç yollarında yitirdik.
Kadınlar tehdit altında… Dünyada her yüz kadından 35’i erkekler tarafından fiziki veya cinsel şiddete maruz kalıyor. Kadınlar çalışma hayatında, sosyal yaşamda ayrımcılığı en acımasız şekilde yaşamaya devam ediyor.
Faşist-otoriter yönetimler palazlandı. Faşizmin sembolleri daha fazla görünür, ırkçılık ve yobazlık kanıksanır oldu.
Yaşam hakkımız elimizden alındı. Özgürlüklerimiz elimizden alındı. Haklarımız elimizden alındı. Ekmeğimiz, işimiz elimizden alındı.
Ve en önemlisi, bu düzen, insanca bir yaşama olan umudumuza saldırıyor.
Zengin semirsin diye fakirleştik. Zengin yönetsin diye fakirin umuduna da savaş açtılar.
Geçmişte yıktığımız sarayları yeniden yaptılar.
Boşuna adına Saray Rejimi demiyoruz. İşte, tüm bu zulmün Türkiye’deki adıdır…
*
Bundan tam üç yıl önce Türkiye İşçi Partisi’ni yeniden kurmaya karar verdiğimizde, 100 yıl önce sarayları saltanatları sarsan bir büyük devrime sırtımızı dayamıştık.
“Kentleri, meydanları, okulları, iş yerleri yaşam, sevinç ve umut dolu bir ülke kuralım” derken, sosyalizm bu memlekete pek güzel yakışacak, biliyorduk.
1917’nin Büyük Sosyalist Devrimi’nin bu yıl dönümünde, hayatta kalabilmek için sosyalizmden başka yol kalmadığını görüyoruz.
Hayat öğretiyor…
Emekçiler iktidara gelmediği her gün, ekmek, özgürlük, barış, adalet azalıyor.
İstanbul’da bir emekçi daha hayatını kaybediyor.
Bursa’da bir kadın şiddete uğruyor.
İzmir’de bir çocuk enkaz altında kalıyor.
Van’da bir yoksul işkenceye uğruyor.
“Böylesine sevilecek bu dünya, ‘yaşadım’ diyebilmen için…” diyordu Nâzım Usta.
1917’nin 103. yıl dönümünde, bugün daha büyük bir inançla:
Kadını ve erkeği, insanı ve tüm canlıları, doğayı büyük bir ciddiyetle sevdiğimiz için…
Barış ve adalet için…
Özgürlük ve emek için…
Umut için…
Yaşamak için sosyalizm!
Yaşasın sosyalizm!
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
Emeğin Cumhuriyetini, Sosyalist Türkiye’yi Kuracağız
Yayınlanma: 2020-10-29 09:49:45
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana 97 yılı geride bıraktık. Neredeyse bir asırlık ömründe bugün cumhuriyet tek adamın elinde esirdir. Tüm kurumları lağvedilmiş, ilerici tüm değerleri ve kazanımları yerle bir edilmiş, cumhuriyetin ayrılmaz bir parçası olan laiklik yok edilmiştir.
Bugün adında “Cumhuriyet” geçen ülkemizde yönetim halkın elinde değil, Saray’daki tek adamın iki dudağı arasındadır. Halkın iradesiyle seçilen temsilcileri, milletvekilleri, belediye başkanları bir tek adamın emriyle hukuksuzca tutuklanır hale gelmiştir.
Bunun sorumlusu yalnızca bir tek adam mıdır? Ne yazık ki hayır.
Cumhuriyetçi olduğunu söyleyip, neredeyse yüzyıl boyunca halka, işçiye, emekçiye karşı tarafını hep patronlardan yana seçenler, bağımsızlığı savunup ülkeyi Amerikan üsleriyle donatanlar, eşitlikçi olup halklar arasında ayrım yapanlar, laik olup cemaatlerle kol kola girenler, demokratlık adına bağnazlığa kapı açanlar da bugünkü esaretin sorumlusudur.
Bu esirlik, cumhuriyet işçi tulumu giymesin, halkla bütünleşmesin diye çaba harcayanların eseridir.
Bugün yeni yaşı kutlanacak, son kırıntıları korunacak bir Cumhuriyet değil, yeniden kurulması gereken bir Cumhuriyet vardır.
97 yıl önce Cumhuriyet bir gecede kurulmamıştı. Coğrafyamızın bu ilerici atılımı, yoksul halkların uzun soluklu mücadelesinin ürünü olarak doğmuştu.
Bugün de yeni bir cumhuriyeti kurmak bizlerin, işçilerin, işsizlerin, gençlerin, kadınların mücadelesinin ürünü olacak.
Cumhuriyeti esaretten kurtaracak ve ona yeni bir elbise giydirecek olan bizler olacağız.
Özgürce, barış içinde yaşayacağımız ülkeyi, emeğin cumhuriyetini, Sosyalist Türkiye’yi mutlaka kuracağız.
Türkiye İşçi Partisi
29.10.2020
International Bulletin of TIP – October 2020
Yayınlanma: 2020-10-27 15:42:00
Hukuk Devletini Fiilen Kaldıran Saldırılara Karşı Mücadelemiz Sürecek
Yayınlanma: 2020-10-14 08:53:04
13 Ekim 2020 günü, Türkiye hukuk ve siyaset tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Milletvekili dokunulmazlığı ile ilgili bir yerel mahkemenin, Anayasa Mahkemesi'nin kararlarını tanımaması, hukuk devleti ilkesinin fiilen ortadan kaldırılması anlamına gelmektedir. Bir "anayasal darbenin", sahte "darbe" söylemleriyle örtbas edilmesine izin vermeyeceğiz.
Bilindiği gibi, CHP'li Enis Berberoğlu ile HDP'li Leyla Güven ve Musa Farisoğulları'nın milletvekillikleri usulsüzce ve teamüllere aykırı olarak kaldırılarak seçme ve seçilme hakları gasp edilmişti.
Enis Berberoğlu hakkında Anayasa Mahkemesi'ne yapılan başvuruda hak ihlali olduğu tespit edilmiş ve yargılamanın yenilenmesine karar verilmişti.
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi ise dün Anayasa Mahkemesi kararını tanımadığını ilan ederek yargılamanın yenilenmesi kararını yerine getirmeyeceğini duyurdu.
Saray Rejimi'nin hüküm sürdüğü ülkemizde hukukun ve yargının tamamen siyasi iktidarın belirleniminde olduğu bir kez daha açıkça ortaya çıkmıştır. Anayasa Mahkemesi kararını tanımayan bir mahkemenin varlığı, yargının yalnızca "şahsının" tercih ve isteklerini dikkate aldığını, bunun haricinde herhangi bir anayasal ya da kanuni düzenlemenin hükmünün olmadığını ilan eder niteliktedir.
Gelinen aşamada hukuksuzluğun bizatihi kendisi rejimin yeni hukuku haline gelmiştir. Mahkemeler hukuk tanımadıklarını göstermekte, yürütmeye ait kurumlar yargı ile açık bir çatışma içine girmekte ve dahası, Anayasa'ya yapılan darbe, bir sosyal medya paylaşımından yola çıkılarak örtbas edilmeye çalışılmaktadır.
Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması, belediyelere atanan kayyumlar ve son olarak Anayasa Mahkemesi kararının tanınmaması, yaşadığımız rejimin bir diktatörlük olduğunun en açık göstergeleridir.
Bugün yurttaşlarımızın acil ihtiyacı adalet talebinin ve mücadelesinin yükseltilmesidir. Bu mücadele olmaksızın, geldiğimiz aşama itibariyle Saray Rejimi'nin her türlü zor kullanımını deneyeceği açıktır.
Anayasa Mahkemesi, kararlarına sahip çıkmalıdır.
Anayasa Mahkemesi'ni tanımadığını ilan eden 14. Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararında imzası olanlar derhal görevden alınmalıdır.
Seçilmiş milletvekilleri, meclisteki sıralarına dönerek görevlerine başlamalıdır.
Türkiye İşçi Partisi olarak, Saray Rejimi’nin hukuk devletini fiilen ortadan kaldıran saldırılarına karşı mücadelemizi sürdüreceğimizi ve her türlü gerçek direnişin yanında olacağımızı ilan ediyoruz.
International Bulletin of TIP – September 2020
Yayınlanma: 2020-10-13 15:39:00
Barış Atay Mengüllüoğlu'na Yapılan Saldırıyı Azmettirenler Hesap Versin!
Yayınlanma: 2020-09-07 07:18:08
Demokratik Kitle Örgütleri ile sol parti ve örgütlerin temsilcileri, aydın, yazar ve sanatçılar, Genel Başkan Yardımcımız Hatay Milletvekili Barış Atay Mengüllüoğlu’na yönelik saldırıyı kınayan bir açıklama yayınladı.
***
Barış Atay Mengüllüoğlu’na yapılan saldırıyı azmettirenler hesap versin!
TİP Hatay Milletvekili Barış Atay Mengüllüoğlu, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun tehdit ve hakaretlerinin ardından örgütlü bir saldırıya uğramıştır.
Barış Atay Mengüllüoğlu, kadınların, emekçilerin, gençlerin haklarını savunduğu için iktidar tarafından hedef gösterilmektedir.
Barış Atay Mengüllüoğlu halkın vekili, halkın sesidir.
Barış Atay Mengüllüoğlu'na yapılan saldırıyı azmettirenler hesap vermelidir.
Ülkeyi bir bataklığa dönüştürmeye çalışanlara karşı susmayacağımızı ilan ediyoruz.
No
Ad-Soyad
Kurum
1
Adalet İçin Hukukçular
2
Adana Devrimci Gençlik Dernekleri
3
Aka-Der Batıkent Şubesi
4
Almanya Alevi Birliklikleri Federasyonu
5
Almanya Göçmen İşçiler Federasyonu
6
Almanya Türkiyeli İşçiler Federasyonu
7
Antalya HDK
8
Antalya HDP İl Örgütü
9
Antalya Kadın Dayanışma Derneği
10
Antalya Konyaaltı Alevi Bektaşi Kültürü Cemevi Derneği
11
Antalya Özgürlükler Derneği
12
Antalya Tabip Odası
13
ATIF (Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu)
14
ATIK Britanya (Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu)
15
Avrupa Alevi Birliklikleri Konfederasyonu
16
Avusturya Alevi Birliklikleri Federasyonu
17
Başlangıç Kolektifi
18
Belçika Alevi Birliklikleri Federasyonu
19
Britanya Alevi Federasyonu
20
CHP İstanbul Kağıthane İlçe Örgütü
21
Çağdaş Hukukçular Derneği
22
Çaresiz Değiliz Meclisleri
23
ÇHD Antalya Şube
24
Danimarka Alevi Birliklikleri Federasyonu
25
DAY-MER (Türk ve Kürt Toplumu Dayanışma Merkezi)
26
Dersimliler Eyüp, Kağıthane, Göktürk Kültür ve Yardımlaşma Derneği
27
Dev-Güç
28
Devrimci Anarşist Faaliyet
29
Devrimci Gençlik Dernekleri
30
Devrimci Hareket
31
Devrimci Parti
32
Devrimci Parti İzmir İl Örgütü
33
Devrimci Parti Mersin İl Örgütü
34
Devrimci Turizm İşçileri Sendikası
35
DIDF Almanya (Demokratik İşçi Dernekleri Federasyonu)
36
DİSK / Dev Yapı İş Sendikası
37
Divriği Kültür Derneği
38
Emekçi Hareket Partisi
39
Ezilenlerin Sosyalist Partisi
40
Fransa Alevi Birliklikleri Federasyonu
41
GIKDER Britanya (Göçmen İşçiler Kültür Derneği)
42
Grup Yorum Antalya Halk Korosu
43
Halkevleri
44
Halkevleri İstanbul Kağıthane Şubesi
45
Halkların Demokratik Partisi İstanbul İl Örgütü
46
HDP Almanya
47
HDP İstanbul Eyüp İlçe Örgütü
48
HDP İstanbul Şişli İlçe Örgütü
49
HDP İzmir İl Örgütü
50
Hollanda Alevi Birliklikleri Federasyonu
51
İHD İzmir Şubesi
52
İlerici Kadınlar Meclisi
53
İngiltere Alevi Birliklikleri Federasyonu
54
İnsan Hakları Derneği Antalya Şubesi
55
İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi
56
İsveç Alevi Birliklikleri Federasyonu
57
İsviçre Alevi Birliklikleri Federasyonu
58
İtalya Alevi Birliklikleri Federasyonu
59
Kağıthane Vartolular Derneği
60
Kolektif
61
Komite Dergisi
62
KÖZ
63
Kültür Sanat Sen Antalya Şubesi
64
Norveç Alevi Birliklikleri Federasyonu
65
Nurtepe Güzeltepe Dayanışma Ağı
66
Nurtepe Hacıbektaş Cemevi
67
Odak Dergisi
68
ODAK Dergisi Almanya
69
ODTÜ Savunulmalıdır İnisiyatifi
70
Öğrenci Faaliyeti
71
Öğrenci İnisiyatifi
72
Özgürlükçü Hukukçular Derneği
73
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yenimahalle Şubesi
74
Romanya Alevi Birliklikleri Federasyonu
75
Sol Parti Almanya
76
Sol Parti İstanbul Beşiktaş İlçe Örgütü
77
Sosyalist Demokrasi İçin Yeniyol
78
Sosyalist Emekçiler Partisi
79
Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu
80
Sosyalist Meclisler Federasyonu
81
Sosyalist Öğrenci Hareketi
82
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi
83
SPOT (Solidarity with People of Turkey)
84
SYKP Antalya İl Örgütü
85
SYKP İstanbul Kağıthane İlçe Örgütü
86
SYKP İzmir İl Örgütü
87
SYKP Muğla İl Örgütü
88
Toplumsal Özgürlük Partisi
89
Trabzon Umut Tiyatrosu
90
Yeşiller ve Sol Gelecek Adana İl Örgütü
91
Abdulcebar Dağ
CHP Diyarbakır İl YK Üyesi
92
Abdurrahim Doğan
Avukat, İstanbul Barosu YK Üyesi
93
Abdurrahman Atalay
94
Abidin Gökçan
Ankara Batı Sitesi Mahalle Meclisi
95
Adem Atar
Tiyatro Emekçileri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği Başkanı
96
Adil Eroğlu
Tüm Emekliler Sendikası Muğla İl Başkanı
97
Ahmet Abakay
Gazeteci, Yazar
98
Ahmet Çiçek
İHD İzmir Şube Sekreteri
99
Ahmet Dindar
Avukat
100
Ahmet Haşim Parlak
Sol Parti Rize Temsilcisi
101
Ahmet Subaşı
Dev-Tekstil Mersin
102
Ahmet Telli
Şair / 78'liler Derneği Genel Başkanı
103
Ahmet Yıldız
Sosyal Demokrasi Derneği Mersin İl Başkanı
104
Akın Olgun
Yazar
105
Akif Yıldırım
Stj. Av.
106
Ali Can Atalay
Avukat
107
Ali Deniz Sarıhan
Mersin Halkevleri Temsilcisi
108
Ali Ekber Çelik
Yeni Yaşam Derneği Ankara Yenimahalle
109
Ali Haydar Kara
DİSK Genel İş 5 Nolu Şube Başkanı
110
Ali İhsan Özcan
Ezilenlerin Sosyalist Partisi Adana YK Üyesi
111
Ali Koçak
HDK İstanbul Ataşehir
112
Ali Mahir Başarır
CHP Mersin Milletvekili
113
Ali Mendillioğlu
CHP İstanbul Beyoğlu
114
Alper Dizdar
Akademisyen
115
Alper Fırat Gedik
SYKP Mersin İl Başkanı
116
Altan Gördüm
Oyuncu
117
Anıl Aktaş
Halkevleri Ankara
118
Anıl Karaoğlan
CHP Adana İl Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı
119
Anılcan Hacıboncuk
CHP Adana Çukurova Gençlik Kolları Başkanı
120
Asuman Aydoğdu
Sinop Eğitim-Sen Temsilcisi
121
Ata Yazıcıoğlu
Avukat
122
Ataberk Mest
Halkevleri Ankara
123
Atakan Sönmez
Cem TV Haber Programcısı
124
Ateş Aktaş
Halkevleri Ankara
125
Atilla Sarp
Eski Dev-Genç Genel Başkanı
126
Aycan Kaya
Avukat
127
Aycan Özkan
Nükleer Karşıtı Platform Mersin Dönem Sözcüsü
128
Aydın Atlı
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Diyarbakır İl Başkanı
129
Aydın Yiğit
Emek Partisi Adana İl YK Üyesi
130
Aygün Koçak
EYTSYD Sinop
131
Ayhan Erdoğan
Avukat
132
Ayhan Tuncer
Avukat
133
Ayşe Füsun
CHP Adapazarı İlçe Başkanı
134
Ayşe Nil Bektaş
CHP Trabzon İl Kadın Kolları Başkanı
135
Ayşegül Demirkol
HDP Sinop İl Eşbaşkanı
136
Aysel Aydın
Sol Parti Antalya İl Başkanı
137
Ayşen Şahin
Yazar
138
Aysun Gençtanır
Halkevleri Ankara
139
Aytaç Kavak
CHP Muğla Menteşe İlçe Başkanı
140
Azat Öztürk
Avukat
141
Aziz Durdu
Haçovalılar Derneği Başkanı
142
Azmi Toğuzata
Sanatçı
143
Bahar Aslan
HDP Mersin İl Eş Başkanı
144
Bahri Akkan
Eğitim Sen Eski İzmir 1 Nolu Şube Başkanı
145
Bahri Bayram Belen
Avukat
146
Barış Aydın
Avukat
147
Barış Can
TİP Hatay İl Örgütü Başkanı
148
Barış Yıldırım
Çevirmen, Yazar
149
Başak Alp
Avukat
150
Batuhan Batan
Gazeteci
151
Bedi Yarayıcı
Avukat
152
Begül Kılıççöte
Avukat
153
Bekir Sıtkı Keçeci
Wernice Korsakofflular Derneği Başkanı
154
Belgizar Burcu
CHP Antalya İl YK Üyesi
155
Belgün Baba
Avukat
156
Belkıs Özgen
DİSK Emekli Sen Antalya Şube Başkanı
157
Berat Aktaş
CHP Diyarbakır İl Başkan Yardımcısı
158
Berat Kangal
Halkevleri Ankara
159
Betül Öztürk
SDGF Ankara
160
Betül Süel Altan
TMMOB ÇMO Trakya Eski Temsilcisi
161
Beyzade Sayın
Eğitim Sen İstanbul 6 Nolu Şube Başkanı
162
Bilgin Bekiroğlu
Sinop Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği
163
Birgül Temel
HDK İstanbul Ataşehir
164
Birtan Altan
TMMOB MMO Trakya Şube Çorlu Temsilcilik Eski Sekreteri
165
Boyser Sarıyıldız
Avukat, Özgürlükçü Hukukçular Derneği Mersin Şube Eş Başkanı
166
Bülent Emrah Parlak
Oyuncu
167
Bülent Müftüoğlu
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi İstanbul Beyoğlu
168
Bülent Şık
Akademisyen
169
Burak Ustaoğlu
KESK-Haber Sen Genel Sekreteri
170
Burhan Şeşen
Müzisyen
171
Buse Üçer
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Ankara
172
Can Tazebaş
Halkevi Sinop Gerze İlçe Temsilcisi
173
Caner Erdem
Oyuncu
174
Celal Yalçın
CHP İstanbul Ataşehir
175
Cemal Bozoğlu
Yeşiller Partisi Bavyera Milletvekili
176
Cemre Aşlamacı
Kaldıraç İstanbul
177
Cengizhan Karaşin
Avukat
178
Cenk Dost Verdi
Oyuncu
179
Cenk Saraçoğlu
Akademisyen
180
Cumhur Yavuz
Halkevleri Ankara
181
Çağatay Tarhan
Akademisyen
182
Çetin Ali Nergis
ADAM-DER Genel Başkanı
183
Damla Atalay
Avukat
184
Deniz Akar
CHP Sakarya İl Başkan Yardımcısı
185
Deniz Demir
CHP Genel Başkan Yardımcısı / PM Üyesi
186
Deniz Demirdöğen
Avukat
187
Deniz Doğan
Avukat
188
Deniz Öztürk
Mimar
189
Devrim Mol
Büro Emekçileri Sendikası Antalya Şube Başkanı
190
Dicle Naz
Avukat, Özgürlükçü Hukukçular Derneği Mersin Şube Eş Başkanı
191
Dilara Doğanbaş
Halkevleri Ankara
192
Dilek Gökçin
HDK Muğla İl Eşsözcüsü
193
Dilek Kale
Halkevleri Ankara
194
Dilek Ural
Çanakkale Kadın Platformu YK Üyesi
195
Dilşat Aktaş
Halkevleri Eş Genel Başkanı
196
Dilşat Canbaz
HDP İstanbul Milletvekili
197
Diren Cevahir Şen
Avukat
198
Diren Yeşil
Avukat
199
Doğan Emrah Zıraman
Sosyolog
200
Doğan Ergün
Gazeteci
201
Doğu Tuncer
Avukat
202
Durmuş Kandemir
DİSK / Emekli-Sen Başkanı
203
Efe Çolak
İstanbul Sarıgazi Halkevi
204
Efkan Bolaç
Avukat
205
Egemen Ergun
Çanakkale Belediye Meclis Üyesi
206
Elif Çongur
Akademisyen, Yazar
207
Elif Torun Öneren
Devrimci Parti Genel Başkanı
208
Emel Uzman
Pir Sultan Abdal 2 Temmuz Kültür ve Eğitim Vakfı Başkan Yardımcısı
209
Emin Ergun
Tüm Emekli Sen Çanakkale Şube Başkanı
210
Emre Gelir
TMMOB MMO Trakya Şube Eski Başkan Yardımcısı
211
Emre Gürcanlı
Akademisyen
212
Engin Korkmaz
Çağdaş Gazeteciler Derneği Antalya Şube Başkanı
213
Engin Nur
KESK Trabzon Şubeler Platformu Dönem Sözcüsü
214
Erdal Bayrakoğlu
Müzisyen
215
Erdal Çanakçı
Avukat
216
Erdem Dalar
Avukat
217
Erdoğan Tedik
10 Ekim Barış ve Dayanışma Derneği YK Üyesi
218
Eren Can
Avukat
219
Eren Gönen
Avukat
220
Ergin Çevik
Halkevleri İstanbul Okmeydanı Şube
221
Ergun Çağlayan
İktisatçı
222
Ergün Özcan
Sol Parti Muğla İl Örgütü Başkanı
223
Erhan Cebeci
CHP Giresun Eynesil İlçe Başkanı
224
Erkan Kabal
Tüm Bel-Sen Sinop Şube Başkanı
225
Erkin Özalp
Çevirmen, Yazar, Yordam Kitap Editörü
226
Erman Öztürk
Avukat
227
Evrim Çakır
İzmir Halkevleri Şube Sekreteri
228
Ezgi Önalan
Avukat
229
Fatin Kanat
İHD Ankara Şube Başkanı
230
Fatma Gül Eryıldız Şenvardar
CHP İstanbul İl Başkan Yardımcısı
231
Fatma İnce
SODAP
232
Fatoş Osmanağaoğlu
SYKP İstanbul
233
Faysal Sarıyıldız
TBMM Önceki Dönem HDP Milletvekili
234
Ferhat Sönmez
Yeminli Mali Müşavir
235
Feyzi Erçin
Avukat, Akademisyen
236
Fikri Aytan
68'li / Dev-Genç Üyesi
237
Filiz Aydın
Avukat
238
Füsun Çetin
CHP Sakarya Adapazarı İlçe Başkanı
239
Füsun Demirel
Oyuncu
240
Gazi Uzun
Avukat
241
Gençağa Karafazlioğlu
Çağdaş Gazeteciler Derneği Rize Şube Başkanı
242
Gökhan Aslan
MAFAV
243
Gökhan Dağdeviren
Sol Parti Mersin İl Başkanı
245
Gökhan İmrek
DİSK Gıda İş Sendikası Adana Bölge Temsilcisi
246
Gökmen Yeşil
Avukat
247
Gönül Manga
Avukat
248
Gönül Özel
CHP Diyarbakır İl Başkanı
249
Gül Büyükbeşe
Yönetmen-Belgesel Sineması
250
Gülçin Akça
Abdal Musa Derneği Başkanı
251
Güleda Erensoy
Çanakkale Tabip Odası Şube Başkanı
252
Gülser Kayır
Akademisyen
253
Gültekin Koçdemir
HDP PM Üyesi
254
Güray Öz
Gazeteci
255
Gürbüz Reçber
İstanbul Sarıgazi AKADER
256
Gürkan Korkmaz
ALİKEV
257
Habip Çalışkan
68'li / Dev-Genç Üyesi
258
Hacer Aydın
Sinop Eğitim-Sen Temsilcisi
259
Hacer Çekiç Gündüz
Avukat
260
Hadi Sinan İskit
Tüm Emekli Sen Ankara
261
Hakan Dakoğlu
SYKP Trabzon Temsilcisi
262
Hakan Güneş
Akademisyen
263
Hakan Koçak
Akademisyen
264
Hakkı Demir
İHD Mersin Şube Başkanı
265
Halil Özcan
Halkevleri Ankara
266
Halis Yıldırım
Avukat
267
Haluk Yurtsever
Yazar
268
Hamiyet Şabudak
Çekmeköy Dayanışma Derneği
269
Hasan Ali Kılıç
Eğitim Sen Eski İzmir 2 Nolu Şube Başkanı
270
Hasan Balı
CHP Muğla Eski İl Başkanı
271
Hasan Tantıkulu
Mersin Dersimliler Derneği Başkanı
272
Hasibe Akpınar
PSAKD Antalya Şube Başkanı
273
Haşim Korkmaz
Avukat, DİSK / Emekli-Sen Hukuk Dairesi Başkanı
274
Hatice Can
Avukat
275
Hayati Can
Halkevi İstanbul
276
Hayri Erdoğan
Yordam Kitap Genel Yayın Yönetmeni
277
Hilal Nesin
Sanatçı
278
Hilmi Yarayıcı
Müzisyen, CHP Eski Hatay Milletvekili
279
Hıdır Yangın
ESP Antalya İl Temsilcisi
280
Hülya Eryetli
Kültür Sanat Sen Genel Başkanı
281
Hülye Ökmen
HDP Diyarbakır İl Eş Başkanı
282
Hüseyin Aslantaş
İstanbul Sarıgazi Mahallesi Muhtarı
283
Hüseyin Atılgan
Emek Partisi Sakarya İl Başkanı
284
Hüseyin Aygün
24. Dönem Tunceli Milletvekili
285
Hüseyin Bulut
İstanbul Sarıgazi HDP
286
Hüseyin Çolak
Mersin Tüm Emekli Sen
287
Hüseyin Naval
Gazeteci
288
Hüsnü Bediroğlu
Kent Hayat Dergisi
289
Hüsnü Yıldırım
AKADER Ankara Batıkent
290
Hüseyin Ayçiçek
Antalya Halkevi Başkanı
291
İbrahim Bilen
Mersin 78'liler Girişimi
292
İbrahim Kara
Halkevleri Ankara
293
İbrahim Öztürk
İstanbul Sarıgazi Yerel Demokrasi Meclisleri
294
İbrahim Tuncay
Avukat
295
İbrahim Yıldırım
Eğitim-Sen Sivas Şubesi Eski Başkanı
296
İlhan Cihaner
CHP Eski Denizli Milletvekili
297
İlhan Yiğit
Halkevleri Ankara
298
İlke Bereketli
Akademisyen
299
İlke Çandırbay
Avukat
300
İlker Yıldırım
68'li / Dev-Genç Üyesi
301
İnan Savaş Yüksel
CHP Sinop İl Başkanı
302
İsa Yalçın
İstanbul Sarıgazi SMF
303
İshak Kocabıyık
Tüm Emekli Sen Genel Sekreteri
304
İsmail Demirci
Avukat
305
İsmail Öztok
TSİP Eski Trakya Bölge Sekreteri / TİP Tekirdağ İl Başkanı
306
İsmet Süzer
İzmir Eğitim Sen 6 Nolu Şube Başkanı
307
İzel Sezer
Gazeteci
308
İzge Günal
Akademisyen
309
Jülide Kural
Oyuncu
310
Kavel Alpaslan
Gazeteci
311
Kayhan Konuk
Sol Parti Sinop Merkez İlçe Başkanı
312
Kemal Aytaç
Avukat
313
Kemal Dama
Akdeniz Sosyal Forumu Derneği Başkanı
314
Kemal Göksoy
DİSK Genel İş Mersin Şube Başkanı
315
Kemal Güllü
Sahaflar ve Bağımsız Kitapçılar Derneği Girişimi
316
Koray Türkay
Halkların Demokratik Partisi İstanbul
317
Kutay Meriç
Halkevleri MYK Üyesi
318
Levent T. Gümüş
Yazar
319
Levent Üzümcü
Oyuncu
320
Leyla Kalın
Özgür Öğrenci İnisiyatifi
321
Mahir Arduç
Avukat
322
Mahmut Süngü
Eğitim Sen Mersin Şube Başkanı
323
Malik Bakır
CHP Ankara Batıkent Temsilciliği
324
Mehmet Çalık
Sol Parti İstanbul
325
Mehmet Demir
Sol Parti İstanbul Ataşehir
326
Mehmet Öztürk
Halkevleri Çanakkale Şube Başkanı
327
Mehmet Torun
Maden Mühendisleri Odası Eski Başkanı
328
Mehmet Yörden
HDP Ankara İl Örgütü
329
Melike Öztürk
Avukat
330
Mehmet Fırat Özgür
Gazeteci
331
Mehmet Şafak Sarı
Gazeteci
332
Memet Ali Alabora
Oyuncu, Yönetmen
333
Merdan Yanardağ
Gazeteci
334
Mert Ekinci
DGD Ankara
335
Mesut Baylav
Emek Partisi Adana İl YK Üyesi
336
Metin Cihan
Gazeteci
337
Metin Çulhaoğlu
Yazar
338
Metin Karaca
TSİP Eski Çerkezköy İlçe Başkanı
339
Mevlüt Aykoç
HDK İstanbul Beyoğlu
340
Mithat Can
İHD
341
Muazzez Özkan
Avukat
342
Muhsin Taşar
HDP Antalya İl Eşbaşkanı
343
Mukaddes Akdeniz
Emek Partisi Tekirdağ İl Başkanı
344
Murat Erdoğan
Emek Partisi Ankara Yenimahalle
345
Murat Kara
Avukat
346
Murat Şahin
Emek Partisi Sinop İl Başkanı
347
Murat Uyurkulak
Yazar
348
Murat Yıldırım
Halkevleri İstanbul Beşiktaş
349
Musa Piroğlu
HDP İstanbul Milletvekili
350
Müslüm Karabulut
Hopa Halkevi Başkanı
351
Mustafa Aslan
İzmir Narlıdere Alevi Bektaşi Kültürünü Tanıtma Derneği Başkanı
352
Mustafa Atalay
353
Mustafa Eberliköse
Devrimci Parti Ankara İl Örgütü
354
Mustafa Emre Atmaca
Avukat
355
Mustafa Güler
Alevi Kültür Dernekleri Antalya Şubesi YK Üyesi
356
Mustafa Türksev
Devrimci İşçi Partisi Adana Temsilcisi
357
Muzaffer Asma
Antalya Ekoloji Meclisi
358
Muzaffer Dağtekin
Emek Partisi Çanakkale İl Örgütü Başkanı
359
Muzaffer Koç
Sol Parti Çanakkale İl Başkanı
360
Müzeyyen Şevkin
CHP Adana Milletvekili
361
Nadi Öztürk
Eğitim Sen Uzunköprü Şubesi Eski Başkanı
362
Nazlı Eda Piyade
Gazeteci
363
Nebiye Merttürk
Halkevleri Kadın Sekreteri
364
Necdet Okcan
Avukat
365
Nesrin Tatlıoğlu
Kültür Sanat Sen İzmir Şube Başkanı
366
Nevaf Bilek
CHP Parti Meclisi Üyesi
367
Nevzat Kutluay
HDP Çanakkale İl Başkanı
368
Nezahat Yıldız
Halkevleri Ankara
369
Nilgün Özdemir
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Ataşehir Şube Sekreteri
370
Nilüfer Ergin
Avukat
371
Niyazi Koyuncu
Müzisyen
372
Nurcan Akça
Avukat
373
Nurettin Abacıoğlu
Akademisyen
374
Nurettin Özmen
TMMOB MMO Keşan Temsilciliği Başkanı
375
Nurettin Sönmez
Eğitim Sen Antalya Şube Başkanı
376
Nurrettin Erdoğan
Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı Antalya Şube Başkanı
377
Nurullah Esat Ünsal
Divriği Kültür Derneği
378
Oğuz Özcanlı
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Mersin Şube Başkanı
379
Onur Güneş
Avukat
380
Onur Öncü
Gazeteci
381
Onur Şahin
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Yenimahalle Şubesi
382
Onur Şahin
Gazeteci
383
Onursal Özbek
Avukat
384
Orhan Karataş
CHP Siirt Kurtalan İlçe Başkanı
385
Orhan Kılıç
Avukat
386
Orhan Özömer
HDP İstanbul Beşiktaş İlçe Eş Başkanı
387
Osman Kara
Ezilenlerin Sosyalist Partisi Parti Meclisi Üyesi
388
Osman Koçaman
Halkevleri Ankara
389
Osman Yılmaz
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Mersin İl Eş Başkanı
390
Oya Tekin
CHP Adana İl Kadın Kolları Başkanı
391
Ömer Faruk Eminağaoğlu
Avukat
392
Öner Korkmaz
Avukat
393
Önder Alıcı
BTS Mersin Başkanı
394
Özer Can
Devrimci Parti Muğla İl Sekreteri
395
Özge Çetin
Avukat
396
Özge İnce
Avukat
397
Özgür Doğan
AKADER Ankara Yenimahalle Şube
398
Özgür Ersoy
Dev-Güç Ankara
399
Özgür Eryılmaz
Avukat
400
Özgür Oran
HDP PM Üyesi
401
Özgür Topsakal
Gazeteci
402
Özgür Urfa
Avukat
403
Özlem Kortel
Avukat
404
Pınar Dinç
Avukat
405
Pınar Yıldırım
Oyuncu
406
Rahim Noz
Devrimci Hareket İstanbul
407
Recai Aksu
Avrupa-Türk Gazeteciler Birliği Türkiye Temsilcisi
408
Rengin Gönenç
Avukat
409
Resul Mustafa Taşkıran
DİSK Lastik İş Eski Şube Temsilcisi
410
Reyhan Azak
CHP Sakarya İl YK Üyesi
411
Rıdvan Turan
HDP Mersin Milletvekili
412
Rıdvan Yavuz
Birleşik Devrimci Parti İstanbul
413
Rıfat Karadağ
Avukat
414
Rıfat Şen
Yeşil Sol Parti Bartın Temsilcisi
415
Rıza Can
Keçeci Köyü Dayanışma Derneği
416
Rüstem Karakuş
Sol Parti İstanbul Okmeydanı İlçe Örgütü
417
Saadet Civelek
Avukat
418
Sadık Türk
Emek Partisi Antalya İl Başkanı
419
Sedat Başkavan
Emek Partisi GYK Üyesi
420
Selahattin Gümüş
SYKP Sinop Temsilcisi
421
Selin Yılmaz
Avukat
422
Selma Gürkan
Emek Partisi Genel Başkanı
423
Sema Barbaros
Emek Partisi İstanbul İl Başkanı
424
Sema Özdemir
Avukat
425
Semiha Günal
Akademisyen
426
Sercan Aralı
Kolektif Ankara
427
Serdar Kibar
Halkevleri Ankara
428
Sermet Yeşil
Oyuncu
429
Several Ballıkaya
Avukat
430
Sevinç Hoca
Halkevleri Ankara
431
Seyit Sönmez
Avukat
432
Sezai Kaynak
Kaynak Yayınları / Yazar
433
Sibel Özbudun
Akademisyen, Yazar
434
Sibel Saka
CHP Ankara Batıkent Temsilciliği
435
Soner Temur
Toplumsal Özgürlük Partisi Mersin
436
Şebnem Sönmez
Oyuncu
437
Şener Bayar
Avukat
438
Şeref Gürle
68'li / Dev-Genç Üyesi
439
Şerif Yıldırım
İstanbul Çekmeköy HDP İlçe Eş Başkanı
440
Şerwan Hameran
Müzisyen
441
Şevket Çoruh
Oyuncu
442
Şükrü Kaplan
HDP İstanbul
443
Tamer Akgökçe
Avukat
444
Tamer Doğan
Avukat
445
Temel Kılıç
Halkevleri Ankara
446
Tilbe Saran
Oyuncu
447
Tora Pekin
Avukat
448
Tugay Candan
Gazeteci
449
Tuğba Koçak
Halkevleri Ankara
450
Tuğba Özer
Gazeteci
451
Tuğçe Özçelik
Halkevleri İstanbul
452
Turan Dolu
İstanbul Ataşehir Kent Konseyi Üyesi
453
Ufuk Atıcı
Avukat
454
Uğur Özçakır
CHP Erenler İlçe Saymanı
455
Umut Acar
Devrimci Parti Ankara
456
Umut Doğan
Gazeteci
457
Umut Tizci
458
Utku Şahin
Toplumsal Özgürlük Partisi İstanbul
459
Uygar Kahraman
Avukat
460
Ülker Özadikti
İstanbul Çekmeköy HDP
461
Ülkü Şahin
Avukat
462
Ümit Galip Uncu
TMMOB MMO Adana Şube Başkanı
463
Veli Bayrak
Yazar
464
Veli Karakurt
İzmir Narlıdere Tüm Emekli Sen Temsilcisi
465
Veli Saçılık
HDP MYK Üyesi
466
Veysi Ağhan
CHP Diyarbakır Yenişehir İlçe Başkanı
467
Volkan Gültekin
Avukat
468
Yadigar Arslan
İstanbul Çekmeköy Mimar Sinan Mahallesi Muhtarı
469
Yağmur Arıcan
7 Renk LGBTİ Başkanı
470
Yakup Koçak
Halkevleri Ankara
471
Yasemin Göksu
Müzisyen
472
Yasin Hacımusalar
Eğitim-Sen Çanakkale Şube Başkanı
473
Yavuz Okçuoğlu
Sosyal Demokrasi Vakfı Saymanı
474
Yelda Koçak
Avukat
475
Yeşim Tükel
Birleşik Devrimci Parti Adana Temsilcisi
476
Yusuf Ertürk
DİSK-Emekli Sen Çanakkale Şube Başkanı
477
Zafer İlken
Akademisyen
478
Zafer Kazan
Sakarya Barosu Önceki Başkanı
479
Zafer Köse
Yazar
480
Zekeriya Çığır
HDP Siirt Belediye Meclis Üyesi
481
Zeynel Özbalkan
CHP Diyarbakır Kayapınar İlçe Başkanı
482
Zeyyat Ceyhan
HDP Diyarbakır İl Eş Başkanı
483
Zülfü Livaneli
Müzisyen, Yazar
Barış Atay Yalnız Değildir. Süleyman Soylu Düşürülmelidir.
Yayınlanma: 2020-09-01 16:00:00
Değerli basın emekçileri, mücadele yoldaşlarımız ve alınteriyle geçinen onurlu yurttaşlarımız,
Bildiğiniz üzere Genel Başkan Yardımcımız TİP Hatay Milletvekili Barış Atay Mengüllüoğlu, pazar gününü pazartesiye bağlayan gece İstanbul Kadıköy’de kimliği belirsiz kişiler tarafından saldırıya uğradı.
Bu saldırı, İçişleri Bakanlığı koltuğunu işgal eden Süleyman Soylu’nun Barış yoldaşımızı hedef göstermesinden birkaç saat sonra gerçekleşmiş organize bir saldırıdır. Saldırıyı gerçekleştirenlerin kimlik bilgilerini henüz bilmesek de emri kimden aldıklarını da saldırının azmettiricilerini de gayet iyi biliyoruz. Tüm göstergeler ışığında rahatlıkla söyleyebiliriz ki, halkın seçilmiş vekili olan Barış Atay yoldaşımıza düzenlenen saldırının sorumlusu Süleyman Soylu’dur.
Atanmış memur Süleyman Soylu, seçilmiş bir vekile alçakça sözler sarf edip halkın vekilini açıkça tehdit etmiştir. Ancak bu, hepimizin bildiği gibi, kendisinin ilk vukuatı değildir. Sırtını Saray’a dayadığı için her türlü hukuksuzluğa hakkı olduğuna inanan Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanlığı dönemi tehditler, saldırılar, işkenceler ve kirli ilişkilerle doludur.
Akla gelen ilk örnekleri sıralamak bile yeterli olur:
Pandemi döneminde beceriksizce ve ani bir kararla sokağa çıkma yasağı uygulamalarını hayata geçiren ve böylece halkın sağlığını hiçe sayan kişi Süleyman Soylu’dur.
Kemal Kılıçdaroğlu’na düzenlenen linç girişiminin, CHP Avcılar Gençlik Kolları Başkanı’nın evinin basılmasının, CHP Kırşehir milletvekiline saldırı düzenlenmesinin arkasında parmağı olan isim Süleyman Soylu’dur.
2019 yerel seçimlerinde kolluk kuvvetleri eliyle sandıklarda terör estirilmesinin, hatta bir müşahitin öldürülmesinin, İstanbul’un seçilmiş belediye başkanına yönelik açık tehditlerin sorumlusu da Süleyman Soylu’dur.
HDP’nin seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, haklarında hiçbir kesinleşmiş karar olmayan belediye başkanlarının hapse atılması, ülkemizde seçmen iradesine vurulmuş en büyük darbe olan kayyum atamaları da yine Süleyman Soylu’nun eserleri arasındadır.
Kendisinin görev yaptığı yıllarda kadın cinayetleri, kadına karşı şiddet ve taciz vakaları olağanüstü artış göstermekle kalmamış, Soylu’nun desteği sayesinde kadınlara yönelik suçların faiilleri korunmuş, kollanmış, cezasızlıkla ödüllendirilmiştir. Nitekim, Genel Başkan Yardımcımız Barış Atay’ın gündeme getirdiği konu da bir uzman çavuşun sistematik tecavüzüne ve şiddetine uğrayıp intihar ederek hayatına son veren İpek Er’in tecavüz ve katil zanlısı Musa Orhan’a Süleyman Soylu tarafından verilen açık destek olmuştur. Bir kez daha ve en yüksek sesle haykırıyoruz ki, Süleyman Soylu, tecavüzcülerin, katillerin, kadın düşmanlarının koruyucusudur.
Ülkenin iç güvenliğini sağlamaktan sorumlu bakanlığa atanmış bir memur olan Soylu, görevini yerine getirmek yerine tehdit ve şiddetle muhalefeti sindirmeye çalışan bir mafya liderinden başka bir şey olmadığını kanıtlamıştır.
Süleyman Soylu gibi, tüm kariyeri reisinin iki dudağının arasında olan ve kendi ikbali için her türlü çirkinliği yapmaktan çekinmeyecek olan bir kapıkulunun bu sözleri ve eylemleri halkımız arasındaki barış ve kardeşlik bağlarını koparmayı, ülkemizin insani değerlerini tümüyle kazıyıp silmeyi amaçlamaktadır. Ancak, biliyoruz ki, Süleyman Soylu’nun temsil ettiği siyasi ve etik anlayış, bizim topraklarımıza yabancıdır. Halkımız bu terbiyesizliği ve hadsizliği hiçbir zaman tasvip etmemiştir ve etmeyecektir. Süleyman Soylu, ülkemizin hak ettiği bir yönetici değildir ve halkımız ilk fırsatta Soylu gibi mafya bozuntularına hak ettiği yanıtı verecektir.
AKP iktidarının ve onun atanmış kapıkulu Süleyman Soylu’nun gerçek derdini ise hepimiz biliyoruz. Bu çırpınışlar, ellerinden kaymakta olan iktidara tutunma çabasından başka bir şey değildir. Şimdiye kadar halka karşı işlenen suçların hesabını tek tek verecekleri günler yaklaştıkça, Saray Rejimi’nin ve onun bekçilerinin korkusu büyümektedir. Bu korkuyu, baskıyla, tehditle, şiddetle, çete operasyonlarıyla, mafya kumpaslarıyla hafifleteceklerini düşünmeye devam etsinler. Halkımızın bu bezirgan saltanatına son vereceği gün, adım adım yaklaşmaktadır.
Ve Süleyman Soylu gibi istifa etmeyi bile beceremeyen basiretsiz bekçiler, o günü bile göremeyeceklerdir. Süleyman Soylu, ne kadar uğraşırsa uğraşsın, işgal ettiği makamı çok daha erkenden terk etmek zorunda kalacaktır.
Türkiye İşçi Partisi olarak, tüm muhalefet odaklarına, ilerici güçlere, emekçi yurttaşlarımıza çağrımızı yineliyoruz: Ülkeyi çiftliği sanan ve her türlü hukuksuzluğu yapabileceğine inanan, görevini mafya usulleriyle yerine getirmekten ötesini beceremeyen, memleketi baskının, güvensizliğin ve çatışmanın hakim olduğu bir cehenneme çeviren Süleyman Soylu görevinden düşürülmelidir.
Bundan birkaç ayönce, Genel Başkan Yardımcımız Hatay Milletvekili Barış Atay’ın aracına yönelik olarak düzenlenen suikast girişiminde de parmağı bulunan Süleyman Soylu, bu defa yoldaşımıza İstanbul’un orta yerinde pusu kurarak göz dağı vermeye yeltenmiştir. Bu göz dağı, sadece Partimizi ve Barış Atay’ı değil, tüm muhalefeti ve ilerici güçleri hedeflemektedir. Ancak, dünden bu yana ortaya çıkan destek tablosu bir kez daha göstermiştir ki, asıl güçlü olan bizleriz ve güçsüzlüğünüher geçen gün bir kez daha görüp korkuyla paniğe kapılan Süleyman Soylu’dan başkası değildir.
Saray Rejimi’ni hep birlikte, dayanışmayla ve yoldaşça yıkacağımıza olan inancımızı tekrarlıyor, İçişleri Bakanlığı makamını işgal eden bu kifayetsiz zatı koltuğundan düşürmekte de aynı birlikteliği ve dayanışmayı inşa edeceğimize inanıyoruz.
Bugün, aynı zamanda, 1 Eylül Dünya Barış Günü. Tüm emekçi yurttaşlarımızın ve dünya halklarının 1 Eylül Dünya Barış Günü’nü kutluyoruz. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de savaş ve yıkım politikaları halkların özgürlüklerini elinden almakta, ülkeler ve coğrafyalar kan denizine dönüştürülmekte, savaş baronları servetlerine servet katar ve faşist rejimler egemenliklerini güçlendirirken dünya halkları yoksulluğun ve güvensizliğin uçurumuna itilmektedir. Savaş politikalarının hem içeride hem de dışarıda en çok zarar verdiği ülkelerden biri bizim ülkemizdir ve en çok yoksullaştırdığı halklar da bizim halklarımızdır. Saray Rejimi ve onun kapıkulu olan Süleyman Soylu gibi yöneticilerin görevde olduğu ülkemizde, toplumu temelinden dinamitleyen, halkların hak ve özgürlüklerini tırpanlayan ve ülkemizde kardeşlik türküleri yerine ağıtların yükselmesine neden olan savaş ve düşmanlaştırma politikaları bilinçli bir biçimde güçlendirilmektedir. Bu yıkıcı ve kıyıcı girişimlere boyun eğmeyeceğimizi, savaş baronlarının bu saltanatına dur diyeceğimizi, ülkemizi kardeşliğin ve huzurun egemen olduğu bir ülke haline getirmek için sonuna kadar mücadele edeceğimizi de bu vesileyle tekrar duyuruyoruz.
Ülkemizin hem içeride hem dışarıda barışa, huzura, özgürlüğe ve kardeşliğe olan ihtiyacının bu kadar acil hale geldiği bu günlerde Türkiye’nin her yerinde halkımızın taleplerini yükseltelim.
Kardeşlik halkındır. Özgürlük halkındır. Huzur halkındır. Barış halkındır.
Halk kendisine ait olanı er ya da geç alacaktır.
Zafer mutlaka bizim olacaktır.
Türkiye İşçi Partisi
01.09.2020
Kardeşler, Uzatın Ellerinizi. Barış Budur İşte
Yayınlanma: 2020-09-01 15:53:48
Bugün ülkemiz, içeride ve dışarıda savaş politikaları yürüten bir Saray Rejimi altındadır.
Dışarıda, Doğu Akdeniz’de enerji arayışı ve yayılmacı politikalar sonucunda iki komşu ülke Türkiye ile Yunanistan arasında gerilim artmakta, iki ülkenin iktidarları halkın çıkarlarını gözetmek ve sorunları masa başında çözmek yerine, sıcak çatışma riskini göze alıp karşılıklı olarak birbirlerine meydan okumaktadır. Ülke içindeki kutuplaştırıcı siyaset dış politik maceralarla desteklenmeye çalışıldıkça sorunlar iki ülkeyle sınırlı kalmamakta, Mısır, Libya, Fransa ve daha pek çok ülke gerilim siyasetinden beslenen denkleme dahil olmaktadır.
Yayılmacı politikalarını milliyetçi duygularla süsleyerek emekçilere dayatmaya çalışan AKP ve Yeni Demokrasi iktidarları Doğu Akdeniz’deki askeri sevkiyatlarını derhal durdurmalı, yaşanan anlaşmazlıkları diplomatik yollarla çözmeli ve bir an önce barış ortamını sağlamalıdır.
Dış politikadaki militarizm ve yayılmacılık anlayışı içeride de, Kürt sorunu başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerle ilgili sorunları, kadınların uğradığı kıyımı ve ayrımcılığı, emekçilerin yaşadıkları sorunları da aynı şiddetçi yaklaşımla yok saymayı hedeflemektedir. İktidarın ayrıcalıklı saraylarında planlanan ve emekçi halkları birbirine düşman eden uygulamalar derhal son bulmalıdır.
Geçmişinde savaşlar, kayıplar ve acılar olan Doğu Akdeniz, Ege ve Ortadoğu halklarının gündeminde savaş yok. Bugün bu coğrafyaların emekçileri yoksulluk, işsizlik ve güvencesizliğin pençesinde. Onların gündeminde yalnızca iş, ekmek, huzurlu ve sağlıklı bir yaşam var.
Savaş naraları atan iktidarlara ve onların şovenist destekçilerine karşı her zaman halkların kardeşliğini ve barışı savunacağız.
“Kardeşler, barış içinde ancak
derin derin soluk alır evren.
tüm evren, taşıyarak tüm düşlerini.
Kardeşler, uzatın ellerinizi
Barış budur işte”
Yannis Riços
Türkiye İşçi Partisi
01.09.2020
International Bulletin of TIP - July&August 2020
Yayınlanma: 2020-08-23 13:06:00
International Bulletin of TIP - June 2020
Yayınlanma: 2020-06-23 17:11:00
Türkiye İşçi Partisi Hiçbir Karanlık Odağın Gözdağına Boyun Eğmez!
Yayınlanma: 2020-06-15 17:54:50
Bugün Genel Başkan Yardımcımız Hatay milletvekili Barış Atay Mengüllüoğlu'nun ve Hatay İl Örgütümüzün parti faaliyetleri için kullandığı araca, lastik bijonları gevşetilerek sabotaj düzenlendiği anlaşılmıştır.
Aracı kullanan yoldaşımız herhangi bir kaza yaşanmadan durumu fark etmiştir ve kendisinin sağlık durumu iyidir.
Ancak şans eseri hiç kimsenin zarar görmemiş olması durumun ciddiyetini hafifletemez.
Konuyla ilgilenen Valilik, Emniyet görevlileri ve teknik personelin ön incelemesinde araca kasıtlı olarak müdahale edildiği ve aracın takla atmasının hedeflendiği belirtilmiştir.
Yoldaşlarımızın canına kast eden bu alçakça saldırının failleri bilsinler ki hiçbir güç Türkiye İşçi Partisi’ni yolundan döndüremez.
Türkiye İşçi Partisi hiçbir karanlık odağın gözdağına boyun eğmez.
Failler bulunana ve gerekli cezayı alana kadar konunun takipçisi olacağız.
Türkiye İşçi Partisi
13.06.2020
Polis Şiddetine Son
Yayınlanma: 2020-05-27 10:45:04
Çorlu’da bir yurttaşımızın evinin önünde otururken onlarca polis tarafından darp edilmesinin ardından Edirne’de, İstanbul’un Zeytinburnu, Eyüp, Sultanbeyli ve Kadıköy ilçelerinde de yurttaşlarımızın polisler tarafından darp edildiği görüntüler sosyal medyaya yansıdı.
Polis şiddeti kabul edilemezdir ama şaşırtıcı değildir. İktidara egemen olan hakaret, şiddet ve işkence zihniyeti tüm ülkeyi zorla kontrol altına almaya çalışmaktadır.
Pandemi koşullarında evde kalması gerekirken çalışmak zorunda bırakıldığı için sokakta olanlara şiddet uygulayanlar, ‘’Bana vurman doğru mu?’’ diyen emekçiye ‘’Kararı ben verdiğim için doğru’’ diyenler bu cesareti, “Emri ben verdim” diyenlerden, “Cami dibinde ezan dinleteceğiz” diyerek ceza vermeyi planlayanlardan almaktadır.
Üstelik bu zihniyet polis şiddetini tepki gelmediği sürece koruyup kollamaktadır. Kadıköy’deki olay gerçekleştikten ancak birkaç gün sonra, sosyal medyaya yansıdığı zaman polisler açığa alınmıştır. İçişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada olayın faillerini değil, görüntüleri paylaştığı için basını hedef göstermiştir. Tüm bu yapılanlar göstermektedir ki halkın tepkisi olmadığı sürece hiçbir suç yaptırıma uğramayacaktır.
AKP yarattığı işsizliğe, açlığa, yoksulluğa karşı kimse isyan edemesin diye şiddet kullanarak halkı susturmayı, sindirmeyi planlamaktadır ama ne yaparlarsa yapsınlar susmayacağız.
Emekçi halkımıza dönük her türlü şiddet ve kötü muamele son bulmalıdır. Benzeri olayların tekrarlanmaması için sürecin takipçisi olacağız.
Türkiye İşçi Partisi
Gasp Edilen Halkın İradesidir, Sessiz Kalmayacağız!
Yayınlanma: 2020-05-18 17:00:05
Anayasayla güvenceye alınmış seçme ve seçilme hakkı bir kez daha çiğnendi. Halkın yerel seçimlerde ortaya koyduğu irade gasp edildi. Seçimle kazanamadığını, hukuksuzluk ve zorbalıkla ele geçirmeye çalışan siyasi iktidar, HDP'li beş belediyeye daha kayyım atadı.
KHK hukuksuzluğu ile 6 belediye gasp edilirken, kayyım atanan HDP'li belediye sayısı 45 oldu. Haklarında hiçbir kesinleşmiş yargı kararı bulunmayan belediyle başkanları görevden alındı, bir kısmı tutuklandı.
Kayyımlar sonucunda üç milyonu aşkın seçmenin iradesi yok sayıldı.
HDP'li seçmenin iradesinin yok sayılması ile birlikte iktidar tüm muhalif belediyeleri kapsayacak şekilde hukuksuzluğu genişletiyor. Muhalif partilere mensup belediye başkanlarını görevden alıyor ve belediyelerin halkın ihtiyacını karşılamasının önüne hukuku hiçe sayan engeller koyuyor.
İktidar muhalif yerel yönetimleri, kayyım atayarak ve yetkilerini kısıtlayarak etkisizleştirmeye çalışıyor. İktidar, bir yönetme biçimi haline getirdiği kayyım atamalarını, siyasi muhalefeti baskı altına almak, yerel halk iradesini yok etmek, halkın yerelde örgütlenmesini engellemek için kullanıyor.
İktidarın anayasa ve hukuka aykırı tutumuna karşı çıkıyoruz. Görevden alınan belediye başkanları göreve iade edilmeli, yerel yönetimlere yönelik baskılar sona ermelidir.
Seçme ve seçilme hakkının çiğnenmesine, halkın iradesinin hiçe sayılmasına; yerel yönetimlerin etkisizleştirilmesine ve yok edilmeye çalışılmasına sessiz kalmayacağız.
Demokratik Bölgeler Partisi (DBP)
Devrimci Parti
Emek Partisi (EMEP)
Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP)
Halkevleri
Halkların Demokratik Partisi (HDP)
Sol Parti
Sosyalist Dayanışma Platformu (SODAP)
Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi (SYKP)
Toplumsal Özgürlük Partisi (TÖP)
Türkiye İşçi Partisi (TİP)
Türkiye Komünist Partisi (TKP)
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi
18 Mayıs 2020
Workers’ Party Of Turkey (TİP) International Committee’s Statement On The. 75Th Annıversary Of Vıctory Agaınst Fascısm
Yayınlanma: 2020-05-09 16:50:24
In 2005 United Nations published a statement on the commemoration Day of the end of the World War 2. UN stressed the “Importance of Dialogue, Tolerance, Rejection of War” & stressed “the determination ‘Never to Forget’. Same year more than 50 leaders attended May 9th parade in Moscow including U.S., Chinese, French, Indian, German, Italian and Japanese heads of government and the U.N. Secretary General Kofi Annan.
However, neither in 70th nor in 75th anniversary the same scene has not followed. Basically because the capitalist-imperialistcountries changed their approach to may 9th. After 2005 (60thanniversary) most of the Western countries stopped organizing or participating WW2 commemorations. The color revolutions and militarization of the Eastern and Central Europe further escalated the tension between Russia and the G-7 countries and a new strategy emerged: blurring and distorting the Red Army’s role in the victory against fascism in WW2.
Today School kids in many of the Central and Eastern European countries taught that the Americans saved their countries from the Nazi Occupation, not the Red Army of the Soviet Union! Populist right wing leaderships of Poland, Czech Republic, Hungary and many others furthering their campaign of de-Sovietisation of their history, architecture, school curriculum and culture. In Czech Republic for example, May 9th replaced by May 5th and they began commemorating “the Prague uprising and liberation of Plzenby American troops” on 5th of May. Similar attitudes could be seen in many other countries as well.
In the former Soviet countries like Russian Federation and Kazakhstan the new leaderships distorting the May 9th content by transforming it into a national and folkloric event. They commemorate may 9th as a national holiday while broadcasting nationalism and anti-Soviet sentiments in their own countries.
However, peace activist and communist all over the world continue to stress the importance of anti-war commemorations. As a reaction to the Western countries’ anti-propaganda efforts on the importance of May 9th, several civil initiatives emerged to commemorate that important day against war and fascism. Among them “The Immortal Regiment” is a massive civil event worth to mention. “Besmertny Polk” staged in major cities in Russia and around the world every May 9th.
Workers’ Party of Turkey (TİP) stresses the importance of anti-war efforts and struggle against fascism in contemporary conditions of the world. War, militarization and fascism and neo-fascism are still on the agenda all around the world. We will never forget the great victory of the Red Army and the partisans in WW2 and continue to fight against capitalism, fascism and imperialism.
Workers’ Party of Turkey (TİP)
International Committee
May 9th, 2020
Normalleşme Değil Halk Düşmanlığı - Bu Paket Normal Değil!
Yayınlanma: 2020-05-05 10:14:34
AKP Genel Başkanı Erdoğan salgınla mücadelede sözde "normalleşme" paketini açıkladı. Ancak paketten normalleşme değil halkın yararına yönetmemekte ısrar çıktı. AKP halkı yok sayıp patronların çıkarlarını "normalleştirdi".
Bir aydır halka maske dağıtamayan Saray, önce satılacak, sonra bedava olacak, sonra eczaneden alınacak, sonra kod gelecek, sonra telefon uygulamasından iletilecek diye diye yeniden maskelerin satılacağını ilan etti.Lise öğrencilerinin belki de tüm yaşamını etkileyecek olan üniversiteye giriş sınavı YKS'yi Saray, önce Haziran'dan Temmuz'a erteledi, şimdi vazgeçip Temmuz'dan yine Haziran'a geri çekti.Vaka sayılarında belirgin bir düşüş henüz yaşanmadığı halde turizm merkezi olan kimi illerimize seyahat kısıtlamasını kaldırdı.11 Mayıs'tan itibaren AVM'lerin açılacağını duyurdu.
Yüzbinlerce gencimizin geleceğiyle oynayan, milyonlarca yurttaşımızı haftalardır maskesiz, salgına karşı korumasız bırakan, yüzlerce kişinin sürekli yan yana geleceği AVM'leri çalıştıran, ülkeyi yapboz tahtasına çeviren tüm bu kararlar ne için, kimin yararına alınıyor? Halk yararına olmadığı açık.
Normal dedikleri bu paket halk için değil, Saray'ın gözdeleri AVM'lerin, otellerin sahipleri için, patronlar içindir.
Saray'ın ve patronların çıkarı uğruna sağlığımızdan, geleceğimizden olmayacağız.
Bu bozuk düzeni mutlaka yıkacağız.
Türkiye İşçi Partisi
Bu Düzen Bizi Öldürür! Yaşamak İçin Sosyalizm! Yaşasın 1 Mayıs!
Yayınlanma: 2020-04-28 17:23:00
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de 1 Mayıs’lar işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma kararlılığının damga vurduğu günlerdir.
Kapitalist sömürü düzeninin işçilere, emekçilere, yoksul milyonlara ölümden başka hiçbir şey sunmadığı bir evredeyiz. Dünyada ve ülkemizde işçilerin ürettiği tüm zenginliklere el koyan sömürücü patron sınıfı, kendilerine bir cennet, emekçilere ise cehennem yaratmıştır. Ağır sömürü koşulları, uzun çalışma saatleri, iş güvenliğinin ve işçi sağlığının hiçe sayıldığı mesai biçimleri bir yanda dururken, öte yanda da hakkını arayan emekçiye, grevci işçiye polis şiddeti, devlet baskısı ve zulüm durmaktadır.
Küresel bir salgınla karşı karşıya olduğumuz bu dönemde, patron sınıfının ve onların temsilcisi olan devletlerin işçi düşmanı karakteri bir kez daha ortaya çıkmıştır. Ölümcül bir virüsün kol gezdiği koşullarda işçi ve emekçileri çalışmaya zorlayan, on binlerce işçiyi gerekçesiz işten çıkaran, bir o kadarını da ücretsiz izin dayatmasına maruz bırakanlar, niyetlerini çıplak biçimde dışa vurmuşlardır: İşçi sınıfını virüsün önüne bir yem gibi atmaktadırlar!
Biz işçiler, emekçiler, işsizler, yoksullar, gençler, kadınlar olarak,
Biz Türkiye işçi sınıfı olarak,
Bu patron düzenine teslim olmayacağız!
İnsanca çalışma hakkımızı da sağlık ve yaşama hakkımızı da bu sömürü düzenine teslim etmeyeceğiz.
Haykırdık, haykırıyoruz, haykıracağız:
Bu düzen sömürü ve açlık düzenidir.
Bu düzen işçinin alın teriyle sefahat süren yüzde 1’in düzenidir.
İşçiler, emekçiler, emeğiyle geçinenler yüzde 1’in düzenine teslim olmayacaktır.
Emeğin, eşitliğin, özgürlüğün ve adaletin hakim olduğu bir ülkeyi, her şeyi yaratan işçi sınıfımız yaratacaktır.
Yaşasın 1 Mayıs!
Yaşasın işçi sınıfı.
International Bulletin of TIP - March, April 2020
Yayınlanma: 2020-04-06 18:13:00
Click here for download March, April 2020 report.
İnfaz Yasasında Eşitlik İstiyoruz: Adaletin Sesini Yükseltmeye Çağırıyoruz
Yayınlanma: 2020-04-06 15:09:00
Bu hafta Meclis Genel Kurulu’nda konuşulacak olan İnfaz Yasası Teklifi, infaz düzenlemelerine dair birçok değişikliği içinde barındırmaktadır. Ancak AKP-MHP iktidarından beklendiği gibi, bu değişikliklerin evrensel hukuk normları, insan hakları ve demokratik kriterlerle en ufak bir ilgisi bulunmamaktadır.
2020 verilerine göre; 355 hapishanede toplam 282 bin 703 mahpus ile cezaevlerindeki doluluk oranı, Türkiye tarihinde hiç olmadığı bir seviyededir. Yetersiz beslenme, ısıtılmayan ve havalandırılmayan koğuşlar, gün ışığından faydalanamama, yeterli hekim ve sağlık personelinin bulunmaması, muayene ve sevk sürelerindeki uzunluk, hijyen ürünlerinin parayla satılması, temiz ve sıcak suya erişememe, düzenli ve etkin bir sağlık hizmetinden faydalanamama, kötü muamele sebepleriyle zaten hastalık üreten bir konumda olan cezaevleri, salgın hastalıklar bakımından ise son derece riskli alanlardır.
Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlülerin sağlık ve yaşam hakları devletin ve iktidarın güvencesi altındadır. Ancak iktidar tarafından teklif edilen bu düzenleme ile ortaya çıkmıştır ki, AKP-MHP bloğu yaşam ve sağlık hakkı bağlamında sadece kendisine yakın olanları düşünmektedir. Kendisine muhalif olanların yaşam ve sağlık hakkı ise açıkça ihlal edilmektedir. Bu iktidar ayrımcıdır. Muhalif duruşları nedeniyle tutuklu veya hükümlü bulunan siyasiler, geçmiş dönem milletvekilleri, belediye başkanları, gazeteciler, akademisyenler, sosyal medya paylaşımları ile düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanmış olan yurttaşlar, öğrenciler bu düzenlemenin kapsamı dışında tutulmaktadır. İktidar kendisine muhalif olanların yaşam hakkını hiçe saymaktadır.
Öte yandan hasta ve yaşlı, çocuklu tutuklu ve hükümlülerin, tahliye edilmelerini veya infazlarının ertelenmesini de kapsamayan bu teklif, iktidarın insanlık düşmanı zihniyetinin bir dışavurumudur.
Yargı eliyle iktidara muhalif kesimleri tutuklamak ve haklarında hüküm kurdurmak bu iktidarın bir uygulamasıdır. İktidara bağımlı ve taraflı olan yargının cezaevlerine doldurduğu siyasi tutuklu ve hükümlülerin, muhaliflerin bu düzenlemeden faydalandırılmamaları, evrensel hukuk kurallarına, AİHM ve AYM içtihatlarına da uygun değildir.
Bu düzenleme bu haliyle yasalaşırsa, toplumda yeni yaralar açılacak ve cezaevindeki mahpuslar, adeta idam cezasının birer öznesi olacaklardır. 12 Eylül cunta başı Kenan Evren’in ‘asmayalım da besleyelim mi’ sözünün bugünkü yansıması bu düzenlemedir. AKP-MHP nezdinde iktidara muhalif olanların yaşam hakkı yoktur. Dün olduğu gibi bugün de “İktidara muhalifsen ölmen gerekir” anlayışı hakimdir.
Bir kez daha söyleyelim ki, yapılacak olan düzenlemede siyasi tutuklu ve hükümlülerin kapsam dışı bırakılması asla kabul edilemez. Hırsızların, rüşvetçilerin, mafyanın, uyuşturucu tacirlerinin, kadına yönelik şiddet uygulamış olanların, çocuk istismarcılarının, tecavüzcülerin faydalanacağı bir düzenleme, sadece iktidara muhalif olanları, düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanmış olanları kapsam dışı tutmaktadır. Muhalif duruşları sebebiyle tutuklu ve hükümlü olanların kapsam dışında tutulmasını, bu insanlık dışı ayrımcılığı asla kabullenmeyeceğimizi bir kez daha ifade ediyoruz.
Aşağıda imzası bulunan siyasi partiler olarak;
Hukuk ve insan hakları örgütlerini ve kurumlarını, muhalif siyasi partileri, toplumsal muhalefetin bütün kesimlerini, sendikaları, dernekleri, meslek örgütlerini, vicdan sahibi bütün yurttaşları bu düzenlemeyi ve iktidarın bu ayrımcı ve insanlık dışı tutumuna karşı adaletin sesini yükseltmeye çağırıyoruz.
DEMOKRATİK BÖLGELER PARTİSİ
DEVRİMCİ PARTİ
EMEK PARTİSİ
EZİLENLERİN SOSYALİST PARTİSİ
HALKLARIN DEMOKRATİK PARTİSİ
SODAP
SOL PARTİ
SOSYALİST YENİDEN KURULUŞ PARTİSİ
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ
YEŞİLLER VE SOL GELECEK PARTİSİ
Patrona Neşe, Kredi, Teşvik Emekçiye Sabır, Dua, Kolonya
Yayınlanma: 2020-03-18 18:09:38
AKP Genel Başkanı Erdoğan, bugün yapılan koronavirüs zirvesinden sonra yaptığı konuşmada, AKP iktidarının tek derdinin patron sınıfının rahatı olduğunu bir kez daha gösterdi.
Erdoğan'ın açıkladığı tedbirlerin hiçbiri yurttaşlarımızın sağlığının korunmasıyla, sağlık sistemimizin yükünün hafifletilmesiyle ilgili değildir.
Tedbirlerin hiçbiri gıda ve temel ihtiyaç malzemelerinde kdv indiriminden, elektrik, su, doğalgaz, internet faturalarında ertelemeden, gıda yardımından, kredi ve kredi kartı borçlarından söz etmemektedir.
Tedbirlerin hiçbiri salgına rağmen işe gitmek zorunda kalan işçilere en az iki hafta ücretli idari izinden, işsizliğin yasaklanmasından söz etmemektedir.
Tedbirlerin hiçbiri hali hazırda ücretsiz izne çıkarılan emekçilerin ve ailelerinin ne yiyip içeceğinden, kiralarını nasıl ödeyeceklerinden söz etmemektedir.
Koronavirüs zirvesinden, patronların sıkıntılarını hafifletmek için kamu hazinesini yağmalamak çıkmıştır. Kamunun hazinesinin patron sınıfına ikram edilmesi halk düşmanlığıdır.
Kamunun hazinesi yalnızca, emekçi yurttaşlarımızın sağlığının korunması ve sağlık sistemimizin yükünün hafifletilmesi için gerekli önlemlere harcanmalıdır.
Emekçi yurttaşlarımız sağlıksız koşullar altında çalışmak, işe gidiş gelişlerde toplu taşıma araçlarını kullanmak zorunda bırakılıp ücretsiz izin baskısıyla susturulurken, AKP iktidarının emekçilere bulup bulabildiği tek çözüm sabır, dua ve kolonya olmuştur.
Bu halk düşmanlığı karşılıksız kalmayacaktır. Salgın günlerinde halkın cebine el atanlar, kamunun birikimlerini yağmalayanlar suçlarının hesabını ödeyecektir.
Salgına Karşı Kamusal Çözüm!
Yayınlanma: 2020-03-12 15:50:00
Ülkemizin corona virüsü tehdidi altında olduğu resmi olarak bir vakanın saptanmasıyla birlikte netleşmiştir. Sağlık Bakanlığı’nca yapılan açıklamadan bu yana tüm yurttaşlarımıza alabilecekleri kişisel önlemler bildirilmektedir. Bu önlemler arasında en yaşamsal olanları;-Hapşırma, aksırma, öksürme sırasında kağıt mendil kullanmak veya kolla ağzı ve burnu kapamak,-Elleri su ve sabunla düzenli olarak yıkamak, kirli ellerle ağız, burun ve göze dokunmamak,-Geleneksel selamlaşma biçimlerimiz olan tokalaşma, öpüşme ve sarılmadan bir süre kaçınmaktır.Tüm yurttaşlarımızı bu önlemleri almaya çağırıyoruz.
Ancak dünya geneline yayılan bu ciddi hastalığa karşı kişisel çabalar yeterli değildir. Devletin tüm yetkili kurumları hiç vakit kaybetmeden aşağıdaki önlemleri almalıdır.1- Corona virüsüne karşı en yüksek risk grubunda olan, ölümlerin en sık görüldüğü 60 yaş üstü ve kronik hastalığı olan yurttaşlara kullandıkları ilaçlar ücretsiz verilmelidir.2- Hastalığın artan bir hızla yayıldığı ve 14 günlük bir kuluçka süresi olduğu bilinmektedir. Özellikle kalabalık ortamlarda bulaşmayı önlemek için tüm okullar ve üniversiteler eğitime en az iki hafta ara vermelidir.3- Aynı nedenle kalabalık ortamlarda çalışan emekçilerin tümüne en az iki hafta ücretli idari izin verilmelidir.4- Corona virüsünden etkilenmeye en açık olanlar hastalarla sürekli temas halindeki sağlık emekçileridir. Sağlık emekçilerinin hastalıktan korunması, yurttaşlara en iyi biçimde sağlık hizmeti sunabilmesi için gerekli tüm ilaç, malzeme ve donanımlar sağlanmalı, sağlık emekçilerinin aşırı yoğunluktan olumsuz etkilenmemesi için iş rotasyonları yeniden düzenlenmelidir.5- Kamu hizmeti veren tüm kurumlar dezenfeksiyon ve korunma amaçlı malzemelerle donatılmalıdır.6- Dezenfeksiyon ve korunma amaçlı temel malzemeler karaborsa ve vurgunculuğa karşı halka ücretsiz sağlanmalıdır.7- Borçlarından ötürü elektrik ve suyu kesilmiş yurttaşların kişisel hijyenlerini sağlayabilmeleri için bu hizmetlere erişimi sağlanmalıdır.8- Salgının yaratacağı ekonomik yük, kamu ya da özel sektörde çalışan işçiler, emekçiler, emekliler, kent merkezlerinde ya da kırsal kesimde kendi işinin sahibi küçük işletme sahiplerince değil devlet tarafından karşılanmalıdır. Bu yük ek vergilerle halkın sırtına kesinlikle bindirilmemelidir.9- Bugün ve gelecekte yaşanabilecek her türlü hastalık, salgın, vb. durumlara karşı halk sağlığını korumanın tek yolu olarak piyasacı anlayış terk edilmelidir.
Karşı karşıya kaldığımız halk sağlığına yönelik bu büyük tehdit ancak ve ancak yetkililerin bilimsel uyarıları dikkate alarak atacakları adımlarla ve hastalığın seyriyle ilgili gerçekleri halktan saklamamakla ortadan kaldırılabilir.
Tüm yurttaşlarımızı kamu yararına toplumcu sağlık mücadelesini yükseltmeye çağırıyoruz.TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ
Bu Savaş Bizim Savaşımız Değil! Akan Kanın Sorumlusu Saray'dır.
Yayınlanma: 2020-02-28 13:00:00
İdlib'de dün yaşanan çatışmalarda 33 Türkiye askeri yaşamını yitirdi. Tüm halkımızın başı sağolsun.
33 insan tek bir kişinin çıkarları uğruna, Saray'ın bekası uğruna öldü.
33 eve ateş, düşmanımız olmayan Suriye'ye müdahale etmek için, dostumuz olmayan cihatçıları desteklemek için düştü.
Saray, dünya halklarının en büyük baş belası NATO’dan yardım isteyerek, kıblesinin Washington olduğunu bir kez daha gösterdi.
Kendi ikbali için kan dökmekten çekinmeyenlere de, tezkereye evet deyip bu kana ortak olanlara da sesleniyoruz:
Bu savaş bizim savaşımız değil!TSK Suriye topraklarından derhal çekilsin.
Erdoğan Seeks For War, People Demand Peace
Yayınlanma: 2020-02-03 22:05:06
The Turkish Armed Forces announced that 6 Turkish soldiers were killed in the Saraqib region of the Idlib province of Syria. We extend our condolences to the relatives of all soldiers who lost their lives.
Our country is on the brink of a war with our neighbor Syria due to the dirty policy pursued by the AKP and the Erdoğan regime enjoying a totalitarian power over Turkey for years.
This issue is serious!
Syria has been fighting against forces trying to divide the country for almost 9 years. The forefront countries leading the international intervention in Syria has been USA and unfortunately, Turkey.
Imperialists are trying to weaken Syria for the sake of oil, for the security of Israel, in order to increase the threat against Iran and Palestine. The AKP government both serves these purposes and tries to strengthen its hand in the region by patronizing the jihadist forces.
There is no explanation for the war against the Syrian army on the Syrian territory.
Dividing and weakening Syria is in the interests of Trump, Netanyahu, but not in the interest of private Memed.
Dividing and weakening Syria is in the interests of bosses enjoying privileges under Erdoğan regime, not the workers Ayşe or Fatma.
And Erdogan; He tries to put the country into war for the sweeping ambitions of Trump, bosses and himself.
It is clear that the Erdoğan regime does not represent the public, but vanguards a dirty war against people of Turkey, Syria, Iran and Palestine.
Turkey is de facto falls into the category of an occupant country in a sovereign country.
Our country does not deserve this dishonor.
Before it is too late, the TSK should withdraw from Syria without spilling any more blood, and the solution of the problems should be provided by direct ties between Ankara and Damascus.Down with war, long live peace!
Saraylar Savaş, Halklar Barış İstiyor
Yayınlanma: 2020-02-03 12:42:44
TSK, Suriye’nin İdlib vilayetine bağlı Serakib bölgesinde 6 Türk askerinin hayatını kaybettiğini duyurdu. Hayatını kaybeden tüm askerlerin yakınlarına başsağlığı diliyoruz.
Memleketin tepesine çöreklenmiş AKP ve Saray iktidarının izlediği kirli politika nedeniyle ülkemiz komşumuz Suriye ile bir savaşın eşiğine gelmiş noktadadır.
Bu işin şakası yok!
Suriye 9 yıla yakın bir süredir, ülkesini bölmeye çalışan güçlere karşı mücadele ediyor. Suriye’ye yapılan uluslararası müdahalenin ön saflarında yer alan ülkeler ABD ve maalesef Türkiye olmuştur. Emperyalistler, petrol uğruna, İsrail’in güvenliği uğruna, İran’ı ve Filistin’i tehdit uğruna Suriye’yi zayıflatmaya çalışmaktadır. AKP iktidarı da hem bu amaçlara hizmet etmekte, hem de cihatçı güçlere hamilik yaparak bölgede elini güçlendirmeye çalışmaktadır.Suriye topraklarında, Suriye ordusuna karşı verilen savaşın hiçbir açıklaması olamaz.
Suriye’yi bölmek, zayıflatmak, er Memed’in değil Trump’ın, Netanyahu’nun çıkarınadır.
Suriye’yi bölmek, zayıflatmak, işçi Ayşe’nin Fatma’nın değil patron Ağaoğlu’nun, Sancak’ın çıkarınadır.
Ve Erdoğan; Trump’ın, Sancak’ın ve bizzat kendisinin yayılmacı emelleri uğruna ülkeyi savaşa sokmaya çalışmaktadır.
Saray’dakinin halkı temsil etmediği; Türkiye, Suriye, İran, Filistin halklarına karşı kirli bir savaşın öncülüğünü yaptığı açıktır.
Türkiye, egemen bir ülkede fiilen işgalci konumuna düşürülmektedir.
Ülkemiz bu onursuzluğu hak etmiyor.
Geç olmadan, daha fazla kan dökülmeden TSK Suriye’den çekilmeli, Ankara ile Şam arasında doğrudan temas kurularak sorunların çözümü sağlanmalıdır.
Kahrolsun savaş, yaşasın barış!
No To Israelı Occupatıon, No To Akp’s Collaboratıon. Long Lıve Free Palestıne
Yayınlanma: 2020-01-29 20:01:33
We have witnessed yet another one of the worst cruelties, theheaviest aggressions against Palestinian people.
Through the Middle East Plan declared yesterday; the US President, Donald Trump, and the Prime Minister of Israel, Binyamin Netanyahu, openly revealed their wish to;
-Banish Palestinians from their own country,
-Surrender Jerusalem to Israel
-Avoid millions of Palestinian refugees from returning to theirland.
This aggression plan must not be carried out.
We declare once more that we are on the side of the people of Palestine.
On the other hand, it is tragicomical that the government of Turkey reacted to this plan strongly.
We address AKP:
Just as the US clarified its position in the matter of fascist military coup on 12 September 1980 by stating, “Our boys didit;” this blow to the people of Palestine has been dealt by“your boys”.
It is your boys who cleared the path towards thisaggression against Palestine through dividing and splitting Syria. It is youwho inflicted the heaviest blow to break down the resistance front against the imperialist-zionist aggression.
Just as Tayyip Erdoğan shows the map of divided Syria in the UN meetings, his best friend, Donald Trump, does not shyaway from showing the map of divided Palestine.
Just as you lay claim to some parts of Syria, Netanyahu laysclaim to Golan Heights by the same reasoning.
Therefore, AKP should stop shedding crocodile tears. You can not deceive anybody with these false tears.
For Free Palestine;
-The existence of foreign military forces in the region must be rejected.
-Imperialist attempts to divide countries like Syria, Libya muststop.
-Arrangements to support the international boycott against Israel must be made.
Down with imperialism and its collaborators!
Long Live Palestine!
Resisting peoples will win!
Workers’ Party of Turkey
Ne İsrail İşgali Ne Akp İşbirlikçiliği Yaşasın Özgür Filistin
Yayınlanma: 2020-01-29 09:17:49
Filistin halkına yapılmış en büyük kötülüklerden, en ağır saldırılardan birine daha tanık olduk.ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, dün açıkladıkları Ortadoğu planıyla;-Filistinlileri kendi topraklarından sürmek,-Kudüs'ü İsrail'e teslim etmek,-Yasadışı Yahudi yerleşimlerine yasal kılıf oluşturmak,-Milyonlarca Filistinli mültecinin topraklarına dönüşünü engellemek istediklerini alenen ilan ettiler.Bu saldırı planı hayata geçmeyecektir, geçmemelidir.Filistin halkının yanında olduğumuzu bir kez daha ilan ediyoruz.
Öte yandan, dün planın ilan edilmesinin ardından iktidar cephesinden gelen sert tepkiler traijkomiktir.AKP'ye sesleniyoruz:
Nasıl, sizi doğuran koşulları yaratan 12 Eylül faşist darbesi için ABD'liler "bizim çocuklar yaptı" dedilerse, Filistin halkına da bu darbeyi "sizin çocuklar" yaptı.
Suriye'yi bölüp parçalamak suretiyle Filistin'e bu saldırının kapılarını açan sizdiniz, sizin çocuklardı. Filistin davasına ve emperyalist-siyonist saldırganlığa karşı direniş cephesini kıracak en büyük darbeyi siz indirdiniz!
Tayyip Erdoğan, nasıl Birleşmiş Milletler kürsüsünden Suriye'yi parçalara ayıran haritalar gösteriyorsa, onun en sevdiği mektup arkadaşı Trump da bölünmüş Filistin haritalarını kameralara sallamaktan utanmıyor.
Nasıl, Suriye topraklarının bir kısmında hak iddia etmeye kalkıyorsanız, Netanyahu da Golan Tepeleri üzerinde sizinle aynı gerekçelerle hak iddia ediyor.
O yüzden AKP'liler timsah gözyaşları dökmeyi bırakmalıdır. Bu sahte gözyaşlarıyla kimseyi kandıramazsınız.
Özgür Filistin için,-Bölgedeki yabancı askeri güçlerin varlığı reddedilmelidir.-Suriye gibi, Libya gibi ülkeleri bölüp parçalama emellerinden vazgeçilmelidir.-İsrail'in uluslararası boykotuna destek verecek düzenlemeler bir an önce hayata geçirilmelidir.
Kahrolsun emperyalizm ve işbirlikçileri!Yaşasın Filistin!
Direnen halklar kazanacak!
Türkiye İşçi Partisi
International Bulletin of TIP - January 2020
Yayınlanma: 2020-01-21 15:36:00
Libya Tezkeresine Hayır
Yayınlanma: 2020-01-02 14:33:52
AKP iktidarının Türkiye'yi ve gencecik evlatlarımızı Libya'da süren kirli savaşın parçası haline getirmesini kabul etmiyoruz.
AKP, bugün mecliste görüşülecek tezkere ile orduyu bir kez daha İhvan hareketi ve cihatçı güçler adına savaşa sokmak istemektedir.
Karşı karşıya olduğumuz, "din ve millet" soslu büyük bir ihanettir.
AKP iktidarı, Libya'da İhvan üzerinden yayılmak amacıyla, Kaddafi'nin devrilmesine, NATO müdahalesine destek vermiştir. Müteahhitlik, silah ticareti ve enerji kaynakları için yeni sahalar arayan patron sınıfı ile onların temsilcisi AKP iktidarı, halkımızı ve ülkenin geleceğini ateşe atmaktadır.
Bu yayılmacı, yabancı ülkelerin iç gündemlerine müdahaleci politika, dönüp dolaşıp yine ülkemizin başına dert açmaktadır. Türkiye, her türlü savaş ve müdahale senaryosunun öznesi ve nesnesi haline dönüşmektedir. Dahası, tezkereyle AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'a bugüne kadar görülmemiş yetkiler verilmek istenmektedir.
Türkiye, Erdoğan'ın babasının çiftliği değildir.
Savaş, halkımızın çıkarına değildir.
Türkiye emekçilerinin, hiçbir ülkenin toprağında, zenginliğinde gözü yoktur.
Cihatçı güçler dostumuz değildir.
Evlatlarımızın, patronların ve iktidarın hırslarına kurban edilmesini reddediyoruz.
Libya'ya asker gönderme tezkeresine "hayır" diyoruz.
Halkın çıkarlarını düşünen, onurlu ve vicdanlı tüm yurttaşlarımızı, tezkereye "hayır" demeye çağırıyoruz!
Libya'ya asker gönderme tezkeresine, "din ve millet" soslu bu büyük ihanete hayır!
Evlatlarımızın, bu kirli savaşta patronların ve AKP'nin hırslarına kurban edilmesini reddediyoruz.
Halkın çıkarlarını düşünen onurlu tüm yurttaşlarımızı, tezkereye "hayır" demeye çağırıyoruz!
International Bulletin of TIP - December 2019
Yayınlanma: 2019-12-21 20:12:00
Şiddeti, Krizi, Eşitsizliği, Savaşı Mücadelemizle Birlikte Yeneceğiz!
Yayınlanma: 2019-11-25 12:56:07
1960'ta Dominik Cumhuriyeti'nde diktatörlüğe karşı mücadele eden üç kız kardeş, Maria, Minerva ve Patria'nın diktatörlüğün askerleri tarafından tecavüz edilerek katledildikleri günden bugüne 25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü'dür.
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de biz kadınlar, kadınlara yönelen şiddete ve destekçisi diktatörlüğe karşı sesimizi daha fazla yükseltiyoruz, yükselteceğiz.
AKP Diktatörlüğü'nün gerici ve kadın düşmanı politikalarıyla kadına yönelik şiddetin cezasız kalması, hem şiddetin dozunu, hem de şiddete maruz kalan kadın sayısını gün geçtikçe artırmaktadır. Bir yandan çocuk istismarı çığ gibi büyümekte, kız çocukları eğitimden uzaklaştırılmaktadır.
Kadınların yoksulluk nafakasına, İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı yasayla güvenceye alınan kazanılmış haklarına her gün dinci gerici söylemlerle saldıran AKP iktidarının yegâne amacı, kadını hapsetmeye çalıştığı “muhafazakar aile” yapısını toplumun her kesimine yaymaktır.
Saray Rejimi’nin, Türkiye'yi sürüklediği ekonomik krizle birlikte kadınlar toplumun en yoksul kesimi haline getirilmek isteniyor, krizin faturası emekçi kadınlara da kesiliyor. Emekçi kadınların iş yerlerinde her geçen gün daha çok maruz kaldığı mobbinge, tacize ve ücret eşitsizliğine sessiz kalmayacağız.
Sendikalaştıkları için işten çıkarılan, hakları gasp edilen tüm emekçilerin ve kadınların hak arama mücadelesini ve dayanışmasını büyüteceğiz.
Kadına yönelik her türden şiddetin tarihe gömüldüğü eşit ve özgür bir ülkeyi kazanana kadar mücadeleye devam edeceğiz.
Mirabel kardeşlerin cesaretiyle…
For A Solution İn Cyprus
Yayınlanma: 2019-11-19 12:52:51
J
Cyprus has gone through tragic periods as a result of the devastating efforts of the nationalist and chauvinist forces in both community, as well as the conspiracies of Anglo-American imperialism that provoked and exploited these efforts.
Cyprus was divided into two because of the Greek fascist coup of July 15, 1974 and the Turkey’s military intervention of July 20, 1974 within the framework of NATO’s plans.
The division in Cyprus strengthened the regional strategic interests and dominance of imperialism. The militarization of the Eastern Mediterranean and the island of Cyprus leadsunresolved issues to further deadlocks in the region and on the island. Imperialist influence and hegemony on the island has intensifiedfurther and Cyprus has been and continues to be used through many imperialist military bases and listening facilities, as a launching pad for waging attacks in the region of the Middle East and against its peoples.
The non-existence of a solution to the Cyprus problem makes the division of the island permanent, strengthens imperialism’s regional hegemony and prevents the coexistence of the two communities under a federal framework.
The Cyprus problem, which has been going on for more than half a century, must be solved as soon as possible and the status quo must be terminated. An urgent solution for the problem is necessary for the Turkish Cypriots who are facing the threat of extinction as a result of the transfer of population, the planned alteration of the demographic structure and the colonializationpolicies implemented by Turkey. It is also necessary for the Greek Cypriots who live in uncertainty and for the peaceful future of Cyprus and our region as well.
In this context, our main objective is to ensure again the whole of the Cypriot people, Greek Cypriots, Turkish Cypriots, Armenians, Maronitesand Latins will live together again in an independent, sovereign, united and federal Cyprus, free of all foreign troops and bases.
The negotiations between the leaders must resume as soon as possible and without being downgraded on the basis of the Guterres Framework, from the point where they had remained at Crans Montana and with respect to the issues agreed on to date.
The solution that will found, must be based on bi-zonal, bi-communal federation with a single sovereignty, single citizenship, a single international personality and political equality as it is defined in the relevant UN Security Council resolutions. The solution must respect the fundamental human rights and freedoms of all Cypriots, reject the guarantees of any foreign country, and lead Cyprus to full independence.
The tension which is continuing in the Eastern Mediterranean lately must come to an end. The efforts to militarize the Eastern Mediterranean that are being made headed by the United States must be terminated. The brutality and bloodshed which has been provoked by US imperialism in our region within the framework of the “Plan for a Greater Middle East” and in this context the role that imperialism has assigned to Cyprus, Turkey and the countries of the region can never be accepted.
We once again stress our internationalist solidarity with the peoples of the region against the imperialist attacks and interventions which have increased recently.
We call on all the local and international progressive and left forces throughout the world in a common struggle to achieve a solution to the Cyprus problem based on the common will of Cypriots and in compliance with the international law, the resolutions of the UN and the High-Level Agreements.
Progressive Party of Working People (AKEL), Left Movement, Workers Party of Turkey (TİP).
19 November 2019.
“Kıbrıs’ta Çözüm İçin Ortak Açıklama
Yayınlanma: 2019-11-19 06:02:16
Kıbrıs, her iki toplumdaki milliyetçi ve şoven çevrelerin yıkıcı çabaları ve Anglo-Amerikan emperyalizminin hem bu çabaları kışkırtarak hem de bunlardan yararlanarak uyguladığı komploları sonucu trajik dönemlerden geçmiştir.
Kıbrıs, NATO planlamaları çerçevesinde 15 Temmuz 1974 faşist Yunan darbesi ve bu darbeyi izleyen 20 Temmuz Türkiye’nin askeri müdahalesi sonucu ikiye böldürtülmüştür.
Kıbrıs’taki bölünmüşlük emperyalizmin bölgesel stratejik çıkarlarını ve üstünlüğünü pekiştirmiştir. Doğu Akdeniz’in ve Kıbrıs adasının militarizasyonu, bölgede ve adada çözülmemiş sorunların iyice çıkmaza girmesine yol açmaktadır. Ada üzerinde emperyalist etki ve hegemonya daha da yoğunlaşmış, birçok emperyalist askeri üs ve dinleme tesisi ile Orta Doğu coğrafyası ve halklarına yönelik saldırılarda sıçrama tahtası olarak kullanılmıştır ve kullanılmaya devam etmektedir.
Kıbrıs sorunundaki çözümsüzlük Ada’nın bölünmüşlüğünü kalıcılaştırmakta, emperyalizmin bölgesel hegemonyasını güçlendirmekte, iki toplumun federal bir çatı altında bir araya gelmesini engellemektedir.
Yarım yüzyılı aşkın bir süredir devam eden Kıbrıs Sorununun bir an önce çözülerek statükonun sona erdirilmesi şarttır. Soruna acilen çözüm bulunması, Türkiye’nin izlediği nüfus aktarımı, demografik yapının planlı bir şekilde değiştirilmesi ve kolonyalist politikaları karşısında yok olma tehdidi yaşayan Kıbrıslı Türkler, belirsizlik içinde yaşayan Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıs’ın ve bölgemizin barışçıl geleceği açısından kaçınılmazdır.
Bu bağlamda, Kıbrıslı Türk, Kıbrıslı Rum, Ermeni, Maruni ve Latin tüm Kıbrıs halkının barış içinde, tüm yabancı askerlerden ve üslerden arındırılmış, bağımsız, egemen, birleşik bir Kıbrıs’ta yeniden bir arada yaşaması esas hedefimizdir.
Liderler arası müzakereler, düzeyi düşürülmeden, bugüne kadar üzerinde uzlaşıya varılmış konulara saygı gösterilerek Crans Montana’da kaldığı yerden ve Guterres Çerçevesi temelinde bir an önce yeniden başlamalıdır.
Bulunacak çözüm, BM Güvenlik Konseyinin ilgili kararlarında tanımlandığı gibi tek egemenliği, tek vatandaşlığı ve tek uluslararası kimliği olan, siyasi eşitliğe dayalı iki toplumlu, iki bölgeli federasyondur. Çözüm bütün Kıbrıslıların insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygılı olmalı, herhangi bir yabancı ülkenin garantörlüğünü reddetmeli ve Kıbrıs’ı tam bağımsızlığa kavuşturmalıdır.
Son dönemde Doğu Akdeniz’de devam eden gerginlik son bulmalıdır. Doğu Akdeniz’in ABD öncülüğünde askerileştirilmesi çabalarına son verilmelidir. ABD emperyalizminin Büyük Orta Doğu Projesi çerçevesinde bölgemizde yaptığı zulüm ve yarattığı kan gölü ve bu bağlamda Kıbrıs’a, Türkiye’ye ve bölge ülkelerine biçtiği rol asla kabul edilemezdir.
Son dönemde artan emperyalist saldırı ve müdahalelere karşı bölge halkları ile enternasyonalist dayanışmamızı bir kez daha vurgularız.
Kıbrıs sorununa Kıbrıslıların ortak iradesine dayalı, Uluslararası Hukuk, BM kararları ve Üst Düzey Antlaşmalara uygun bir çözüm bulunması için yerel ve uluslararası tüm ilerici ve sol güçleri ortak mücadeleye çağırıyoruz.
Sol Hareket, Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL), Türkiye İşçi Partisi (TİP),
19 Kasım 2019
International Bulletin of TIP – September 2019
Yayınlanma: 2019-10-14 10:46:00
Click here for download September 2019 report.
Halkımız Savaşa, Ülkemiz Onursuzluğa Mahkum Değildir: Türkiye’nin Savaşa Değil, İşe ve Ekmeğe İhtiyacı Vardır!
Yayınlanma: 2019-10-08 09:21:06
Türkiye, Saray Rejimi tarafından yeni ve sonuçları çok acı olacak bir uçuruma doğru sürüklenmektedir. Şimdiye kadar Suriye savaşında kışkırtıcı roller üstlenen, cihatçı çetelere destek olan ve emperyalizmin bölgedeki operasyonlarının taşeronluğunu yapan Saray Rejimi, şimdi de ülkemizi sıcak bir savaşın içine sokmaktadır. “Barış Pınarı” adı verilen savaş girişimi, bölgemize ve ülkemize büyük acılar ve kayıplar getirecektir.
Suriye’nin kuzeyindeki Kürt bölgesini hedef alan girişimin amaçları bellidir: Bölgede IŞİD’i durduran güç olan Kürt halkını etkisizleştirmek; cihatçı çetelere Suriye’de savaşa devam edebilmeleri için bir cep yaratmak; IŞİD canilerinin sorumluluğunu üstlenerek bölgenin terör destekçisi güçlerinden olmak; Suriye’deki savaşı şiddetlendirmek ve masada yerini korumak; ülke içinde giderek zedelenen iktidar gücünü savaş ve kan atmosferinde yükseltmek…
Emperyalizmden de ülkemizi emperyalizmin taşeronu haline getirenlerden de hesap sorulacak!
Söz konusu girişimin emperyalizmin açtığı alan sayesinde hayata geçirilebildiği de açıktır. Saray Rejimi’nin ve onun sözde ‘sol’ destekçilerinin anti-emperyalizm hamasetlerine rağmen, ABD’nin belirli bölgelerden çekilmesi ve sürece müdahil olmayacağını ilan etmesi, bu girişimin öncelikli koşuludur. ABD yönetimi içinden gelen farklı seslere rağmen, bizzat ABD Başkanı tarafından verilen kararın niteliği açıktır. Saray Rejimi, bir kez daha, ABD emperyalizminin taşeronu olarak Suriye'nin egemenlik haklarını ve toprak bütünlüğünü hiçe sayarak işgal hevesine düşmüştür.
ABD emperyalizminin taşeronluğunu yapan Saray Rejimi, ABD Başkanı Trump’ınülkemize yönelik tehditlerinin de sorumlusudur. Bugün ülkemiz, bir aşırı sağcı/faşist siyasetçinin oyuncağı haline geldiyse ve ekonomimiz kolayca yıkılıp yok edilebilecek ölçüde bağımlı kılındıysa, bunda en çok Saray Rejimi’nin payı vardır. Ülkemizi bu onursuzluğa maruz bırakanlardan olduğu gibi, tehditlerle boyun eğdirmeye çalışan emperyalist kibirden de hesap sorulacaktır.
Ekonomik sorunlar kadar, ülkemizin güvenlik sorunları da Saray Rejimi’nin eseridir. Türkiye’yi bölgesinin cihatçı üslerinden birine dönüştüren, sınırlarımızı terör lojistiğinin geçiş noktası haline getiren, onbinlerce cihatçı militanı ülke içinde eğiterek Suriye’deki savaşa gönderen, selefi cihat ideolojisinin yurttaşlarımız arasında örgütlenmesine yol veren Saray Rejimi, ülkemizi ciddi güvenlik sorunlarıyla baş başa bırakmıştır. Şimdi gündeme gelen girişim de sonuçları itibariyle güvenlik sorununu derinleştirecek, cihatçı terörizmin ülke içindeki etkinliğini ve yaygınlığını artıracaktır. Ülkemizin ve bölgemizin en önemli sorunlarından olan Kürt sorununun ise güvenlik politikalarıyla çözülemeyeceği, hangi taraftan gelirse gelsin kan siyaseti sonlanmadıkça yaşanan acıların derinleşeceği açıktır.
Savaş işçilerin yoksullaşması, patronların zenginleşmesi demektir!
Türkiye, ağır bir ekonomik krizden geçmekte ve krizin yükü tümüyle ülkemiz işçilerinin sırtına yüklenmektedir. Borçlanma, zamlar, işsizlik, iş cinayetleri, güvencesizlik Saray Rejimi’nin yarattığı ülkenin üzeri örtülemez gerçekleri halini almıştır. Türkiye emekçilerinin savaşa değil, işe ve ekmeğe ihtiyacı vardır. Türkiye’nin kaynakları silaha ve savaşa değil, refaha ve kalkınmaya ayrılmalıdır. Şimdiye kadar olduğu gibi, bu savaş girişimi de ülkemize daha fazla yoksulluk olarak geri dönecek, Türkiye’nin işçileri Saray Rejimi’nin bekası uğruna hem canlarından edilecek hem de daha derin bir yoksulluğa itilecektir.
Saray Rejimi, Kürt halkına karşı MHP ile ittifak halinde pekiştirdiği düşmanlık politikasını sürdüreceğini de ilan etmiştir. Ülke içinde tutuklamalarla, kayyumlarla, tehdit ve baskılarla sürdürülen bu politika, ülke dışında da Kürt halkının yaşadığı coğrafyaların bombalanması, işgal edilmesi ve nüfus transferleriyle asimile edilmesi şeklinde devam ettirilecektir. Ayrıca, bölgedeki Kürt güçlerinin ABD ile gerçekleştirdikleri işbirliği, solun tüm uyarılarına rağmen sürdürülmüş ve halihazırda ABD emperyalizmi Kürt halkını kaderiyle baş başa bırakmıştır. Bu acı dersin tekrarlanmaması için, solun güçlenmesi ve halklar arasındaki güçbirliğinin öznesi olması dışında bir yol yoktur.
Sol, her zaman ve her yerde, her konuda ve her koşulda halklar arasındaki kardeşlikten ve barıştan yanadır. Tarihimiz savaşlara, kitle kıyımlarına, sivil katliamlarına, işgal girişimlerine, emperyalist patronaja, dış müdahalelere karşı direnişlerle doludur. Bugün de solun görevi, emperyalist güçler arasındaki hesaplara ve iktidarın ideolojik manipülasyonlarına prim vermeden, kardeşliği ve barışı, huzuru ve refahı savunmaktır. Dış güçlerin işgal girişimlerine karşı ülkelerin toprak bütünlüğünü ve ülke halklarının geleceklerine birlikte karar vermelerini savunmak da solun ayırt edici ilkelerindendir.
Savaşa geçit vermeyeceğiz, kardeşliği kazanacağız!
Halkımız, Saray Rejimi’nin emelleri ve çıkarları gereği sürüklendiği bu savaşa ve dökülecek kana mahkum değildir.
Ülkemiz, emperyalist küstahlığın savurduğu tehditlere ve bunun yarattığı onursuzluğa boyun eğmeyecektir.
Türkiye’nin işçileri, emekçileri, halkları el ele vererek Saray Rejimi’nin savaş girişimine karşı koymalı, emperyalist tehdide karşı bağımsızlığımızı kazanmak için bir adım öne çıkmalıdır.
Türkiye’nin ihtiyacı kardeşlik ve barıştır. Sol, Türkiye’nin kardeşliğe ve barışa olan ihtiyacını haykırmaya devam edecektir.
Yaşasın halkların kardeşliği!
Yaşasın barış!
Kahrolsun savaş!
Kahrolsun emperyalizm!
Bizi Dayanışma ve Örgütlenme Kurtaracak
Yayınlanma: 2019-09-26 12:43:13
Marmara bölgesi ve İstanbul’u etkileyecek şiddetli bir depremin zamanını bilmesek de olacağını biliyoruz. Bu, bilim insanlarının uzun zamandır vurguladığı bir gerçek.
Önceki deneyimlerimizden biliyoruz ki, depremin hemen sonrasındaki "altın saatlerde" tüm Türkiye'de kamunun/devletin yeterliliği bulunmamaktadır. Halkımızın hayatta kalma savaşı kendi ellerindedir.
1999 sonrasında iktidarlar, gelecek olan “büyük deprem” için halkın ihtiyaçlarına yönelik gerçekçi hiçbir faaliyeti sürekli kılmamış, yapılmaya çalışılan tüm iyi niyetli çalışmaları kadük bırakmıştır. Toplanan kaynaklar halkın ihtiyaçları için depreme yönelik değil, iktidardakilerin çıkarları için kullanılmış, deprem toplanma alanları yandaşlara peşkeş çekilerek bu araziler AVM’lerle doldurulmuştur.
Açık bir gerçek vardır; Türkiye gibi deprem kuşağında bulunan ve kapsamlı önlemlerin alınmadığı bir ülkede, olası depremlerin kaotik etkileri olabilir. Bu gerçek karşısında dili lâl olanlar, bu suçun sorumlularıdır.
Her zaman ve her yerde olduğu gibi tek çaremiz örgütlenmektir. Sokağımızda, mahallemizde, yaşam alanımızı paylaştığımız yurttaşlarımızla dayanışmak dışında seçeneğimiz yoktur.
Hayatta kalabilmek için başka seçeneğimiz yok. Sokak sokak, mahalle mahalle dayanışma ağlarımızı kurmak zorundayız.
Türkiye İşçi Partisi, halkımızla yan yana her yerde ve her koşulda yaşamı savunacak ve İstanbul'un depreme hazırlığı konusunda çalışmalarını hızlandıracaktır.
Ya halkımızla öleceğiz ya halkımızla yaşayacağız.
Hayatta kalmak için dayanışmaya!
International Bulletin of TIP – July-August 2019
Yayınlanma: 2019-09-12 16:59:00
Click here for download July-August 2019 report.
Tek Adam Yönetimi, Baskı, Keyfilik, İrade Gaspı ve Kaybetmenin Adıdır
Yayınlanma: 2019-08-24 09:54:55
TÜM EMEK VE DEMOKRASİ GÜÇLERİNE ÇAĞRIMIZDIR
Kuruluşunun ve iktidarının 17. yılını geride bırakan AKP’nin tek adam yönetimi, son yerel seçim yenilgisini ve baş aşağı gidişini bir kez daha kayyım düzenlemesiyle örtbas etmek istiyor.
İçişleri Bakanlığı Diyarbakır, Van ve Mardin Büyükşehir belediyelerine polis eşliğinde, daha önce de atanan ve yönettikleri dönem içindeki yolsuzlukları açığa çıkarılan valileri kayyım olarak atama keyfiyeti gösterdi. Bir önceki kayyımlardan; Mardin’de 1 milyarı aşkın borç, Diyarbakır’da sadece makam odasına yapılan 2 milyon 127 bin 725 TL harcama, Van’dakikayyımın bıraktığı 1,5 milyar liralık borç israfa sadece 3 küçük örnektir. Bu örnekler bile belediye kaynaklarındaki israf, yağma ve rantın boyutunu göstermektedir.
Hiçbir hukuk normu ile bağdaşmayan ‘terör soruşturmaları’ ve ‘yönetici uygulamaları’ gerekçe gösterilerek, seçim öncesinde bir tehdit olarak açıkladıkları kayyım kararını uygulamaya geçirdiler.Halkoyu, seçim, demokrasi gibi kavramlarla yan yana getirilemeyecek, kaynağını darbeci vesayet rejimi anayasasında bulan bu uygulama otoriter, baskıcı yönetim gücü ve hak, hukuk tanımazlık ile yürütülüyor. Bu uygulama, sadece görevden alınan belediyeler için değil; demokrasi, barış, eşitlik, adalet diyerek hak talep eden herkesi tehdit eden bir politikanın ürünü olarak devrede.
Suriye açmazları, pazarlıkları içerisinde boğulup kalan; yayılmacı, başarısız ve maceracı politikaları beka sorunu olarak gösteren, sınır ötesindeki ve ülkemiz içindeki Kürt halkını ‘terör ve düşman’ kavramlarıyla özdeşleştiren tek adam yönetimi, demokrasi talepleri ve ülke gündemini böyle boğmak istiyor.Tek adam yönetimini her alanda egemen kılmayı hedefleyen ve bunda ısrar eden AKP, her kenti, birimi, alanı kendisine benzer, sözünden çıkmayan vali, bürokrat, parti başkanı ile yönetmeyi bütün topluma dayatıyor.
Ancak bu halkı yok saymalar, hak gaspları, bu darbe yöntemleri halk iradesi karşısında sökmeyecektir. Son seçimlerde de görülmüştür ki ülkemiz halkları emeğinin, kardeşliğinin, birlikte yaşamanın, adalet ve demokrasi arayışının, barış ve çözüm talebinin peşini bırakmayacaktır.
AKP ve tek adam rejimi/yönetimi miadını doldurmuş ancak baskı, yasak ve savaş politikalarıyla ayakta kalmayı denemektedir.Ülkemizin gerçek sahipleri ve geleceğinin temsilcileri emek ve demokrasi güçleri olarak demokrasi ve halk iradesine sahip çıkma görevi için herkese çağrıda bulunuyoruz.
31 Mart-23 Haziran seçimlerinde gösterdiğimiz demokrasi mücadelesi sürmektedir. Oyumuza, irademize, ortak yaşama ve kardeşliğe sahip çıkmalıyız.
Kayyımlara, gözaltılara, baskılara, yasaklara, hak gasplarına son!
Halkın seçtiği belediyelerden elinizi çekin!
Emek Partisi
Halkevleri
Özgürlük ve Dayanışma Partisi
Türkiye İşçi Partisi
Toplumsal Muhalefetin Tüm Güçlerine Çağrı: Kayyum Darbesini Boşa Düşürebiliriz
Yayınlanma: 2019-08-21 09:38:00
Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediyeleri eşbaşkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyum atanması, faşist bir uygulama olmanın yanı sıra, Saray Rejimi’nin yakın gelecekteki olası siyasi hamlelerinin işaretlerini de vermektedir.
31 Mart-23 Haziran seçimlerinde ciddi bir yara alan iktidar, içinde bulunduğu krizden bir kez daha demokrasiye, özgürlüklere ve halka saldırarak çıkmaya çalışmaktadır.
Emekçi halkımızın bu yeni saldırı dalgasına vereceği yanıt tarihsel bir öneme sahiptir. Sosyalistlerin, Türk ve Kürt ilerici güçlerinin, baskıya direnmenin ötesine geçen politik bir yanıt üretmesi mümkün ve zorunludur. İktidarın krizini, Saray’ın nihai krizi haline dönüştürmek elimizdedir.
1. Yaşadığımız, Saray’ın bekâ savaşıdır
İktidar, Türkiye’nin bugün içinden geçtiği ekonomik yıkım ve iç-dış politikadaki istikrarsızlığın sorumlusudur. Halka bir gelecek umudu veremeyen AKP, yaşadığı sıkışmayı “içeride, dışarıda savaş” politikasıyla perdeleme gayretindedir. Saray, iktidarını korumak için, halkları düşmanlaştırmayı, emekçi çocuklarını ölüme göndermeyi göze almıştır. Kürt halkının siyasi iradesini kırma çabası, Suriye’nin kuzeydoğusunda ABD ortaklığıyla girişilen “Güvenli Bölge” ve İdlib’de terör bağlantılı grupları koruma maceraları bir bütünün parçalarıdır. Bu sorunları parçalara ayırarak düşünmek, atılan kimi adımları “ulusal politika” olarak meşrulaştırmaya çalışmak kabul edilemez. Saray'ın emperyalist merkezlerle kol kola, ülkemizde ve Suriye'de giriştiği pervasız saldırılara karşı üretilecek ortak toplumsal tepki, "bekâ savaşı" söylemini yerle bir edebilir.
2. Kayyum, hem Doğu'nun hem Batı'nın, hem Türk'ün hem Kürt'ün sorunudur
HDP’li belediyelere kayyum atanması, demokrasiye, özgürlüklere ve halk iradesine yapılmış açık bir darbedir. AKP’nin bu adımı, muhalif partilerin elindeki tüm belediyelere de bir gözdağı anlamına gelmektedir. Türkiye'nin doğusunda ve batısında çoğu zaman farklı dinamiklerle hareket eden toplumsal muhalefet yan yana gelebilme, ortak bir mücadele zemininde buluşabilme fırsatı vermektedir. Haziran Direnişi, Cumhurbaşkanlığı referandumu, 31 Mart ve 23 Haziran seçimleri gibi uğraklarda buluşabilmiş bu iki dinamik bir kez daha ve bu defa Saray için yıkıcı olacak şekilde bir araya gelebilir. Türk-Kürt kardeşliği, bir arada yaşam iradesi ve yeni bir yurttaşlığın inşası bu mücadelelerle pekişecektir.
3. AKP ve sağ böler, çözüm soldadır
Belediyelerin gasp edilmesi, bir süredir konuşulan yeni bir "çözüm süreci" denemesinin samimiyetsizliğini de bir kez daha ortaya koymuştur. Bu topraklarda, etnik ve inanış temelinde yaşanan ne kadar ayrışma varsa, müsebbibi Türk-İslam sentezine dayanan Türkiye sağıdır. Bu sentezin bugünkü temsilcisi, attığı tüm adımlarla bölünmeyi derinleştiren AKP’dir ve bu partinin kökleri de, Kürt meselesinin çözümü değil bizzat kaynağıdır.
Türkiye’de Kürt meselesinin çözümünde ilerleme sağlanabilmesi için acil alınması gereken tedbirler, silahların susması, siyasi tutukluların serbest bırakılması, görevden alınan seçilmiş belediye başkanlarının görevlerine iade edilmesidir. Öte yandan, savaş ve kan bu coğrafyanın kaderi değildir, kalıcı barışın sağlanması mümkündür. Bunun için, gücünü halktan alan, emperyalist merkezlere inisiyatif alanı bırakmayan ve mümkün olduğunca şeffaf bir diyalog sürecinin koşulları sağlanmalıdır.
4. Bölgesel politikalar köklüce değişmelidir
AKP iktidarının ülkemizi içine soktuğu bölgesel kriz, acil ve gerçekçi politik açılımları zorunlu kılmaktadır.
Suriye'nin geleceğine, Suriye'nin halkları karar verecektir. Türkiye ile Suriye arasında bir an önce hükümetler arası diyalog kurulmalıdır. Bölgesel barışın koşullarının oluşturulması, Türkiye'deki Suriyelilerin durumu ve cihatçı güçlerin tasfiyesi iki ülke arasındaki diyaloğun öncelikli gündemleri olmalıdır. TSK'nin Suriye'deki askeri varlığı da, NATO ve ABD ile girilen angajmanlar da Türk, Arap ve Kürt emekçi halklarının çıkarlarına aykırıdır.
5. Emek mücadelesi Saray'ı yener, kardeşliği güçlendirir
Ekonomik kriz, siyasi ve toplumsal çatışmayı güncel olarak derinleştirmektedir. Saray Rejimi, kendi bekâsı, yandaşlarının, ulusal ve uluslararası patronların çıkarları uğruna emekçileri büyük bir yıkımın içine atmıştır. AKP'li veya kayyum atanan belediyelerdeki büyük israf, kayırmacılık, ağır borçlar ve emekçilerin çalışma koşulları da genel ekonomik yıkımdan bağımsız düşünülemez. Dahası, yeni ekonomik saldırıların kapıda olduğu, Türkiye'nin dört bir yanındaki emekçilerin daha ağır yaşam koşullarına zorlanacağı bir gerçektir. Saray Rejimi belasından kurtulmak ve kardeşliği sağlıklı bir zemine kavuşturmak için, emekçilere kurtuluş umudu sağlayacak mücadelelerin tüm memlekette yükseltilmesi mümkün ve gereklidir.
Kayyum Saray Darbesidir!
Yayınlanma: 2019-08-19 07:47:18
Diyarbakır, Van ve Mardin'de seçilmiş büyükşehir belediye başkanlarının görevden alınarak, kayyum atanması halkın iradesinin fiilen gasp edilmeye çalışılmasıdır.
Üç kentimizin belediye başkanı da açık ara kazandıkları seçimin ardından, bir önceki kayyum döneminden kalan milyarlarca lira borca rağmen görevlerini layığıyla yerine getirmeye çalışan isimlerdir.
Türkiye İşçi Partisi olarak, seçilmiş belediye Eşbaşkanları Selçuk Mızraklı, Bedia Özgökçe Ertan ve Ahmet Türk’ün, partileri HDP’nin ve en temel haklardan biri olan seçme hakkı ellerinden alınmaya çalışılan yurttaşlarımızın yanlarında olduğumuzu ilan ediyoruz.
Tüm yurttaşlarımızı, Türk-Kürt kardeşliğine, özgürlüklere ve demokrasiye düşman Saray faşizmine karşı tek ses olmaya davet ediyoruz.
Krizin Faturasının İşçilere Ödetilmesini Kabul Etmiyoruz!
Yayınlanma: 2019-08-13 18:45:41
Saray, işçileri açlığa mahkum ediyor
AKP hükümeti yarattığı ekonomik yıkımın faturasını emekçi halka ödetmeye devam ediyor. Kamuda çalışan işçiler için, TÜRK-İŞ ile hükümet arasındaki toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde anlaşmaya varılan koşullar emekçiye ihanet ve büyük bir saldırı anlamına gelmektedir. Ücreti 3500 TL'nin altındaki işçilere 150 TL "iyileştirme", tüm işçilere "yüzde 8+4", 2020 için ise yüzde 3+3 ve enflasyon oranında zam yapılacağı duyurulmuştur. Emekçiler böylece, hem hükümet hem de sarı sendika tarafından, gerçekte yüzde 30'lara varan enflasyon karşısında sefalet koşullarına mahkum edilmiştir.
Türkiye İşçi Partisi, iktidara ve işçilerden çok kendi ikballerini düşünen sözde sendikacılara karşı Türkiye'nin her yerinde emekçi halkımızın sesi ve vicdanı olmaya devam edecektir. İşsizliğin emekçiler üzerinde bir tehdit aracı olarak kullanılmasını, krizin faturasının işçilere ödetilmesini kabul etmiyoruz!
Gezi’de Ne Dediysek Halâ Oradayız. Bu Daha Başlangıç, Mücadeleye Devam!
Yayınlanma: 2019-08-12 13:17:39
Kazdağı’nın eteğindeyiz.
Binlerce yıl öncesinden gelen adıyla İda’nın…
Fikirlerin anası, ormanların anası, pınarların anası sayılan bir topraktayız.
Homeros’un İlyada, Vergilius’un Aeneas destanlarında andığı, Hasan’ın Emine’si için can verdiği yerdeyiz.
Toprağın altını ve üstünü, yaşamlarımızı, geleceğimizi yağmalamaya ant içmiş bir iktidara, ulusal ve uluslararası tekellere karşı ağaçlarımızı, sularımızı, yaban kazlarımızı ve kartallarımızı, insanımızı korumak için yan yanayız.
Yıkıma uğratılan memleketin her bir karış toprağı için…
Gezi Parkı’nda olduğumuz gibi ve onun için buradayız.
Batman’ın binlerce yıllık “kayalar kenti” Hasankeyf için…
Yüzbinlerce yıl önce oluşan, endemik kuş türlerine ev sahipliği yapan Salda Gölü için…
Kurumaya terk edilen Burdur Gölü için…
Nükleer santral sevdasına katledilmesi planlanan Akkuyu için, Sinop için…
Binlerce sanayi tesisinin atıklarıyla zehirlenen Ergene Nehri için buradayız.
Ergene’den, Burdur’dan, Hasankeyf’ten getirdiğimiz topraklarla, Kirazlı’ya diktiğimiz bu fidan, yağmacılara karşı toprağın kardeşliğini temsil ediyor.
Özgürce, kardeşçe, eşit bir şekilde, barış içinde, doğayla iç içe yaşayacağımız bir gelecek umudunu, bu fidanla birlikte büyüteceğiz.
Gezi’de ne dediysek hâlâ oradayız.
Bu daha başlangıç, mücadeleye devam!
Saray Yenildi, Halk Kazandı Birlikte Yendik, Birlikte Yıkacağız
Yayınlanma: 2019-06-23 21:09:31
Hukuksuz ve adaletsiz biçimde iptal edilmesinin ardından yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin sonucu açık ve nettir:
Koltuk uğruna özgürlüğümüzü, ekmeğimizi, geleceğimizi çalmaya çalışan Saray faşizmi yenilmiş, direnen halk kazanmıştır.
İstanbul’da ortaya çıkan sonuçlar Saray Rejimi’nin, AKP iktidarının ve Tayyip Erdoğan’ın tüm meşruiyetini ve iktidar iddiasını kaybettiğinin kanıtıdır.
Bu zafer, el ele veren, birlikte mücadele eden Türkiye halklarına aittir. Kurtuluşumuz da bu birlikteliğin eseri olacaktır.
Bizzat Erdoğan’ın söylediği gibi, “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi de kaybeder”.
Saray, kavgamızın şehri İstanbul’da kaybetmiştir, Türkiye’de de kaybedecektir.
Kavga bitmemiş, daha yeni başlamaktadır.
Türkiye İşçi Partisi, özgürlük ve eşitlik iktidar olana kadar mücadelenin en ön safında olmaya devam edecektir.
Faşizme Karşı Tarafız!
Yayınlanma: 2019-06-21 11:02:20
Türkiye İşçi Partisi memleketimiz ve emekçi halkımız için giderek daha da yakıcı hale gelen tehlikenin farkındadır. Kişisel ikbalini yurttaşlarımızın çıkarlarının üzerinde tutan Saray iktidarı, Türkiye'yi adım adım karanlığa doğru sürüklemektedir.
Bu koşullarda yapılacak olan 23 Haziran’daki İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi, bir belediye seçimi olmaktan çoktan çıkmış durumdadır. 23 Haziran’da yapılacak seçim, Türkiye’nin Saray Rejimi tarafından mahkum edildiği karanlığın yırtılması ve ülkemizin gerici-faşizan iktidardan kurtulması için yürütülen mücadelede yeni bir evrenin başlangıcı olacaktır. 23 Haziran seçimi, halkın demokratik kazanımlarına ve özgürlüğüne sahip çıkma veya faşizme teslim olma tercihleri arasında yapılacaktır.
Türkiye İşçi Partisi, Türkiye’yi 17 yıldır kendi çiftliğine çevirmiş bulunan Saray iktidarının 23 Haziran seçimi ile yıkılacağını veya çökeceğini düşünmemektedir. Saray Rejimi’nin yıkılması zorlu bir mücadeleyi gerektirmektedir ve görünen o ki, bu mücadele evresi 23 Haziran ertesinde tüm çıplaklığıyla ortaya çıkacaktır. Demokratik kazanımların, özgürlük ve adalet mücadelesinin, Saray'dan gelebilecek yeni saldırılar karşısında daha güçlü olabilmesi için de 23 Haziran'da taraf olunması gerekir.
Türkiye İşçi Partisi tarihsel sorumluluğunun farkındadır. Türkiye İşçi Partisi faşizme karşı mücadeleye kayıtsız kalınamayacağının bilincindedir.
Biliyoruz ki, Saray Rejimi’ni yıkacak ve ülkemizden def edecek yegane güç, işçi ve emekçilerin bağımsız, kararlı ve uzlaşmaz mücadelesidir. Türkiye İşçi Partisi’nin bağlı ve ait olduğu tek mücadele de budur.
Emekçiler 23 Haziran'da ve sonrasında faşizme "dur" diyecek, eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve emek mücadelesini böylece yükseltecektir.
Tüm İstanbullu yurttaşlarımızı 23 Haziran'da İstanbul'un seçilmiş Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu'na oy vermeye çağırıyoruz.
Saray yenilecek, özgürlük kazanacak!
İşçiler İçin Yaşadı, İşçilerin Kavgasında Yaşayacak!
Yayınlanma: 2019-05-11 12:18:01
Utkan yoldaşımızı kaybetmenin derin kederi içindeyiz
Türkiye sosyalist hareketinin değerli militanı, hareketimizin kurucu ve önder kadrolarından, Türkiye İşçi Partisi Merkez Komitesi üyesi ve İşçi Bürosu sekreteri Utkan Adıyaman yoldaşımızı kaybettik.
Geçirdiği ani beyin kanaması sonrasında yoğun bakıma alınan Utkan yoldaşımız tüm müdahalelere rağmen kurtarılamamıştır. Utkan yoldaşımızın kaybının derin kederi içindeyiz.
Yoldaşımız Utkan Adıyaman ilk gençlik yıllarından bu yana devrimci hareketin militan kadrolarından olmuş, tüm enerjisini ve birikimini Türkiye işçi sınıfının mücadelesine, sosyalist devrim kavgasına hasretmiştir. Utkan yoldaşımız henüz lise yıllarında başladığı örgütlü mücadelesinde, hep yoksul mahallelerinde olmuş, Eğitim-Sen bünyesinde eğitim emekçilerinin örgütlenmesi için emek vermiş, işçiler başta olmak üzere emekçi halkın örgütlenmesi için hiçbir sorumluluktan kaçmamıştır.
Evli ve iki çocuk babası olan yoldaşımız, yaşamının tüm alanlarında örnek bir komünist ve devrimci olarak hafızalarda yer etmiş; görev aldığı her alanda halkın kardeşi, gençlerin ağabeyi, öğrencilerinin ise çok sevgili öğretmeni olmuştur.
Utkan yoldaşımızı zamansız biçimde kaybetmiş olmamız bizleri ve tüm sevenlerini tarifsiz bir acı içinde bırakmıştır.
Bununla birlikte, Utkan yoldaşımızın yıllarca sırtlandığı devrimci görevleri sırtlanmak ve onun düşlediği Sosyalist Türkiye’ye eriştirmek ise bizlerin, tüm yoldaşlarının görevidir.
Tüm Türkiye İşçi Partisi üyelerinin, Türkiye devrimci ve sosyalist hareketinin, işçi sınıfımızın başı sağolsun.
Sadece insanları değil tüm doğayı ve canlıları kopmaz bir kardeşlik bağı ile seven Utkan yoldaşımızı, bu kez onun çok sevdiği ezginin dizeleriyle uğurluyoruz:
Suların sesini dinle şimdi
ormanın fısıldayışlarını
usulca yarılıyor dağların göğsü
bir aşkı dinlendirmek için
Devrimciler ölür, devrimler durmaz sürer!Yaşasın devrim ve sosyalizm!Yaşasın Türkiye işçi sınıfının mücadelesi!
Türkiye İşçi Partisi Merkez Komitesi
Bayram Günleri Yakındır: Saray Düzenine Son Vereceğiz!
Yayınlanma: 2019-04-23 09:55:33
Bundan tam 99 yıl önce, 23 Nisan 1920’de kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi, emperyalist işgale ve işbirlikçi padişaha karşı kanıyla, canıyla direnen yoksul Anadolu halkının Cumhuriyet isteği ve iradesi olarak ortaya çıktı. Başta Mustafa Kemal olmak üzere Cumhuriyetin kurucuları tarafından çocuklara da armağan edilen bu bayram ve halkın yönetme iradesi olan Meclis, bugün Türkiye tarihinin en karanlık, piyasacı ve gerici iktidarı tarafından saldırı altındadır. Ülkemiz emperyalist güçlere bağımlı hale getirilmiş; emekçilerin alın teriyle yaratılan kuruluşlarımız zenginlere peşkeş çekilmiş; tüm erdemleri yok etmeye yeminli, zevk ve sefa düşkünlüğünün timsali olan Saray sömürüyü, zorbalığı, örgütlü kötülüğü temsil eden bir odak olarak ülkemizin tepesine çöreklenmiştir. Bir asır önce sırt sırta, omuz omuza emperyalist işgale direnen ve yeni bir ülke kurma düşünü gerçeğe dönüştüren Türkiye halkları, Saray Rejimi tarafından parçalanıp düşman hale getirilerek, adaletsizliğe ve yalana tutsak edilmeye çalışılmaktadır. Aydınlık günlerde ve özgürce büyümesi gereken çocuklarımız bugün imam hatiplere mahkum edilmekte, tarikat gericiliğinin kucağına itilmekte, üstü kapatılmaya çalışılan cinayetlere kurban edilmekte, çocuk işçiliğine zorlanmakta, istismara maruz bırakılmaktadır. Saray’ın kindar nesil yaratma gayesiyle çocuklarımızın geleceği karartılmaya çalışılmaktadır. Ancak, halkımız cumhuriyeti padişahlığa ve emperyalizme karşı direnerek kazandı ve onu Saray gericiliğine teslim etmeyecektir. Dün nasıl emekçinin değil burjuvazinin tarafında olan, barış değil savaş çağrıları yapan, bağımsızlığa karşı emperyalizme köleliği savunan, adalet yerine yalana sarılan Saray hanedanlığı İngiliz gemisine binip arkasına dahi bakmadan kaçtıysa bugün de aynısı olacaktır. Bayram günleri yakındır, Türkiye halkları birlikte direnerek kazanacaktır. Zafere olan inancımızla 23 Nisan kutlu olsun, sevinin çocuklar… Erkan BaşTürkiye İşçi Partisi Genel Başkanı
Mücadele Sürüyor, Sürecek
Yayınlanma: 2019-04-18 11:25:12
Değerli yurttaşlar,
İstanbul’da süren 25 yıllık gerici, piyasacı kuşatma 31 Mart 2019 tarihi itibarıyla kırılmıştır. Oyların çoğunluğunu alarak seçimi kazanan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu kutluyor, toplumcu ve şeffaf bir belediyecilik anlayışının yaşama geçirilmesi ve halkın yerel yönetim taleplerinin uygulanmasında ısrarcı olacağımızı şimdiden ilan ediyoruz.
25 yıllık AKP parantezini kapatan bu başarı yalnızca tek bir kişinin bireysel başarısı değildir. Bu başarı, AKP-MHP bloğunu geriletme hedefiyle elini taşın altına koyan herkesin, 17 yıldır AKP’ye boyun eğmeyen, uyguladığı tüm şiddete karşın ona teslim olmayan, dün Gezi Direnişi’nde, 7 Haziran’da, Hayır haykırışında, bugün yerel seçimlerde kenetlenen milyonların, emekçi halkımızın, sizlerin eseridir.
Bugün yaşadığımız, baskıya, zulme, adaletsizliğe, betonlaşmaya, rant düzenine, doğanın talanına karşı birleşerek güçlenen halkların zaferidir.
Türkiye’nin en büyük ili, kavgamızın şehri İstanbul ile başkent Ankara Saray Rejimi’nin yağmacı zihniyetinden kurtulmuştur. Sevinçliyiz, kıvançlıyız ancak rahatlamış değiliz.
Bir kez daha söz veriyoruz. Memleketin her bir karışı AKP karanlığından kurtulana kadar mücadelemiz aralıksız sürecektir.
Türkiye İşçi Partisi
Saray, Çöküş Devrine Girmiştir
Yayınlanma: 2019-04-01 12:49:12
31 Mart yerel seçimlerinde ortaya çıkan sonuçlar her türlü kamu kaynağını, tüm devlet olanaklarını, medyayı, yargıyı kendi adayları lehine seferber etmesine rağmen Tayyip Erdoğan ve AKP'nin başını çektiği Saray Rejimi için sonun başlangıcıdır.
Adına "Cumhur İttifakı" denilen gerici-faşist blokun, en önemli şehirlerin de içinde olduğu birçok kent ve bölgede kaybettiği gerçeği, her türlü manipülasyon ve seçim hilesiyle dahi değiştirilememiştir.
Seçimler, Saray Rejimi bakımından yıkıcı sonuçlara gebedir.
Rejimin Cumhuriyet, laiklik, demokrasi, özgürlük, halkların kardeşçe bir arada yaşaması gibi değerlere saldırmasına duyulan tepki ile ekonomik yıkımın emekçilerde yarattığı öfkenin ayrılmaz şekilde iç içe geçmiş olduğu görülmektedir. Bu sonuçlar, laiklikle özgürlüğün, emekle kardeşliğin devrimci bir şekilde buluşabileceğinin, Türkiye'nin yeni geleceğinin bu birliktelikle kurulabileceğinin işaretlerini vermektedir.
Saray Rejimi bu tablodan bir kez daha faşizmi sivrilterek çıkmayı deneyebilir. Ancak bu deneme de, gerek "bekâ sorunu" tezinin toplumsal karşılığının sınırlı olduğunun görülmesinden, gerekse bu yolda ilerlemenin rejim aktörleri arasındaki çatallanmayı derinleştirebileceği gerçeğinden ötürü kısa-orta vadede yenilgiye mahkumdur.
Kırılgan ekonomik ve siyasi yapı ulusal ve uluslararası sermayeye istikrar vaat etmemektedir. Sermaye için yeni siyasi aktör arayışının başlaması şaşırtıcı olmayacaktır.
Rejimin iki temel siyasi aktörü AKP ile MHP arasında, dahası AKP içerisinde ortaya çıkabilecek çatlaklar için zemin oluşmuştur. MHP, tek tek illerde AKP ile girdiği tüm yarışlardan üstün çıkmıştır. AKP'deki gerileme ise açıktır.
Türkiye İşçi Partisi olarak, yerel seçimlerde AKP-MHP faşist-gerici blokunun geriletilmesi tavrımız bakımından 1 Nisan 2019 itibariyle görev tamamlanmış değildir. Rejimin sonuçları kabullenmek istemeyeceği, yeni kirli yöntemlere başvurabileceği görülmektedir. Dahası, kayyum atanan iller başta olmak üzere doğrudan AKP tarafından oy hırsızlıkları yapıldığı ve seçim sonuçlarına müdahale edildiği görülmektedir.
AKP-MHP blokunu uyarıyoruz; gasp etmeye çalıştığınız kentlerimizden elinizi çekin!
Bir dizi yerellikte partimizin de destek verdiği sol ittifakın adayları başarılı sonuçlar almıştır. Türkiye’nin büyük kentlerinde AKP-MHP blokunun yenilgiye uğraması ve HDP’nin pek çok kayyum atanan belediyeyi halk adına geri alması bu seçimlerin önemli kazanımlarındandır. Ayrıca, Dersim'de M. Fatih Maçoğlu önemli bir başarı elde etmiştir. Solu ve sosyalizmi temsil edeceğini beyan eden, halkçı yerel yönetim anlayışı ile seçimleri kazanan tüm belediye başkanlarını kutluyor, kendileriyle dayanışma içinde olacağımızı ilan ediyoruz.
Partimizin Ardahan-Damal’daki bağımsız adayı seçimleri kazanamamış ancak bölgede bir ayı aşkın süredir devam eden çalışma Damal çevresindeki il ve ilçelerde de sosyalizmin örgütlenmesi için büyük olanaklar yaratmıştır. Partimizin yerel seçim sürecinde özel olarak yoğunlaştığı muhtarlık seçimleri açısından da önemli veriler ortaya çıkmıştır. Birçok yerde halkçı-solcu muhtar adayları için yapılan çalışmalarda da halkın örgütlenmesi bakımından önemli mevziler kazanılmıştır.
Türkiye İşçi Partisi, Saray Rejimi’ne karşı mücadelesini aynı kararlılıkla devam ettirecektir.
Türkiye Saray rejiminin karanlığından kurtulacaktır.
Türkiye’yi bu karanlıktan çıkartacak tek güç, emekçi halkın birleşik mücadelesidir.31 Mart seçim sonuçları bu gerçeği bir kez daha açığa çıkarmıştır.
Türkiye İşçi Partisi, ülkemizin içine gireceği yeni döneme sosyalizmin damga vurması için emekçilerin örgütlenmesi gereğini başa yazmaktadır.
Saray'ın yıkıntılarından yeni bir ülke kuracak olan işçi sınıfının gücünü göstermek için ilk adım 1 Mayıs olacaktır.
Türkiye İşçi Partisi
Yaşasın TİP, Yaşasın Disk!
Yayınlanma: 2019-02-13 19:28:52
Emeğinden başka herhangi bir zenginliği olmayan kişiler, alın teriyle geçimini sürdürenler;
Fabrikada, ofiste, kamu kuruluşunda, tarlada veya evinde fark etmez, geçinmek için çalışmak zorunda olanlar;
Çoğu güvencesiz, sözleşmesiz, taşeron çalışanlar;
İş bulmak için kapı kapı gezen veya bilgisayar başında uğraşıp didinenler;
Sen, ben, o... Yani nüfusun büyük çoğunluğu olan bizler, biz emekçiler ülkeyi yönetebilir miyiz?
Türkiye'nin dört bir yanında kendi çıkarlarımız için, kendi gücümüzle örgütlenebilir, yan yana gelebilir miyiz?
Bu sorulara gönül rahatlığıyla "EVET" diye yanıt verebiliyorsak, tarihimizde parıl parıl parlayan bir deneyimimiz olduğu içindir.
Bugün 13 Şubat...
13 işçi ve sendikacının Türkiye İşçi Partisi'ni (TİP) ilk kez kurdukları tarihin 58. yıl dönümü.
Bugün 13 Şubat...
TİP'in kuruluşuyla güçlenen Türkiye işçi sınıfının, sermaye düzenine hizmet etmeyen bir sendikacılık için Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu'nu (DİSK) kurmasının 52. yıl dönümü.
Ne mutlu ki, TİP de DİSK de tarihin onurlu birer sayfası olmakla kalmadı. Mücadelelerine devam ediyorlar.
1961'de TİP'i, 1967'de DİSK'i kuran, her iki örgütü de sayısız kazanıma imza atan kitlesel güçlere dönüştüren kadroları saygıyla anıyoruz. Selam olsun TİP'in ve DİSK'in şanlı tarihine ve bugününe!
Ve TİP'in genç kadroları olarak söz veriyoruz.
Tüm birikimimizi ve enerjimizi, her geçen gün daha da yoksullaşan, örgütsüzleşen, güvenceden yoksun bırakılan emekçilerin örgütlü bir güce dönüşmesi, iktidara gelmesi için kullanacağız.
Söz veriyoruz, başaracağız.
Türkiye işçi sınıfı başaracak!
Yaşasın TİP, Yaşasın DİSK!
Yaşasın işçi sınıfının devrim ve sosyalizm mücadelesi!
Venezuela'da ABD Öncülüğünde İlerletilen Darbe Girişimini Lanetliyoruz!
Yayınlanma: 2019-01-23 19:30:17
Bolivarcı devrimin öncüsü, Venezuela'nın efsanevi lideri Hugo Chavez'in iktidarda bulunduğu dönemden itibaren defalarca yeltenilen bu gayrimeşru girişimler her defasında boşa çıkarılmıştır. Venezuela emekçilerinin ve dünyanın dört bir yanındaki dostlarının, bu darbe girişimini de boşa çıkaracağından kuşkumuz yoktur.
Kendisini "Devlet Başkanı" ilan eden Juan Guaido, ABD başta olmak üzere Kanada ve hali hazırda gerici hükümetlerin iktidarda olduğu Latin Amerika ülkeleri tarafından alelacele tanınmıştır. Avrupa Birliği'nin de geçen hafta yemin ederek ikinci başkanlık dönemine başlayan meşru Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu tanımama eğiliminde olduğu bilinmektedir. ABD ve Kolombiya'nın başını çektiği gerici bölge güçleri, gerek paramiliter çeteler gerekse ekonomik yaptırımlar gibi çeşitli yöntemlerle iktidar değişikliği için çaba sarf etmektedir. Şimdi bu çabalar, doğrudan ABD ordusunun da seferber edileceği anlaşılan bir boyuta ulaşmaktadır.
Venezuela halkı, Chavez döneminin ardından, ağır yaptırımların da etkisiyle ciddi bir ekonomik krizden geçmektedir. Ancak ülkenin sorunlarını çözecek ve sosyalizme ilerleyecek tek irade Venezuela halkının kendi iradesidir. Bu noktada, ülkenin sosyalist ve ilerici güçlerine emperyalizme karşı ve sosyalizm yolunda emekçilere önderlik etme görevi düşmektedir.
Venezuela'nın zengin petrol rezervlerine el koymak ve ülkeyi boyunduruk altına almak dışında herhangi bir sonuç vermeyeceği açık olan bu darbe girişimi hiçbir koşulda kabul edilemez. Hem bölge hem de dünya halklarının baş belası olan ABD ve müttefiklerinden hiçbir halka yarar gelmeyeceği açıktır.
Kahrolsun ABD emperyalizmi!
Yaşasın Latin Amerika'nın devrimci güçleri!
Our President Has Complex Fight Against Corruption
Yayınlanma: 2019-01-01 10:16:00
Our president has a complex fight against corruption by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as posed to using Content here, content here', making it look like readable English. because it is pleasure, but because those who do not know how to pursue pleasure rationally encounter consequences that are extremely painful. Nor again is there anyone who loves or pursues or desires to obtain pain of itself, because it is pain, but because occasicumstances occur in which toil and pain can procure him some great pleasure. To take a trivial example, which of us edertakes laborious physical exercise, except to obtain some advantage from it? But who has any right to find fault with a man who chooses to enjoy a pleasure that has no annoying consequences, or one who avoids a pain that proces no resultant pleasure.
Making it look like readable English. because it is pleasure, but because those who do not know how to pursue pleasure rationally encounter consequences that are trfely painful. Nor again is there anyone.
It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as posed to using Content here, content here', making it look like readable
It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as posed to using Content here, content here', making it look like readable
Public Sentiment Is Everything
Yayınlanma: 2019-01-01 10:15:00
Public sentiment is everything a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as posed to using Content here, content here', making it look like readable English. because it is pleasure, but because those who do not know how to pursue pleasure rationally encounter consequences that are extremely painful. Nor again is there anyone who loves or pursues or desires to obtain pain of itself, because it is pain, but because occasicumstances occur in which toil and pain can procure him some great pleasure. To take a trivial example, which of us edertakes laborious physical exercise, except to obtain some advantage from it? But who has any right to find fault with a man who chooses to enjoy a pleasure that has no annoying consequences, or one who avoids a pain that proces no resultant pleasure.
Making it look like readable English. because it is pleasure, but because those who do not know how to pursue pleasure rationally encounter consequences that are trfely painful. Nor again is there anyone.
It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as posed to using Content here, content here', making it look like readable
It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as posed to using Content here, content here', making it look like readable
What Do We Want?
Yayınlanma: 2019-01-01 10:09:00
Desires to obtain pain of itself because it is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as posed to using Content here, content here', making it look like readable English. because it is pleasure, but because those who do not know how to pursue pleasure rationally encounter consequences that are extremely painful. Nor again is there anyone who loves or pursues or it is pain, but because occasicumstances occur in which toil and pain can procure him some great pleasure. To take a trivial example, which of us edertakes laborious physical exercise, except to obtain some advantage from it? But who has any right to find fault with a man who chooses to enjoy a pleasure that has no annoying consequences, or one who avoids a pain that proces no resultant pleasure.
Making it look like readable English. because it is pleasure, but because those who do not know how to pursue pleasure rationally encounter consequences that are trfely painful. Nor again is there anyone.
It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as posed to using Content here, content here', making it look like readable
It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as posed to using Content here, content here', making it look like readable
Which Of Us Ever Undertakes Laborious Physical.
Yayınlanma: 2019-01-01 09:45:00
It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as posed to using Content here, content here', making it look like readable English. because it is pleasure, but because those who do not know how to pursue pleasure rationally encounter consequences that are extremely painful. Nor again is there anyone who loves or pursues or desires to obtain pain of itself, because it is pain, but because occasicumstances occur in which toil and pain can procure him some great pleasure. To take a trivial example, which of us edertakes laborious physical exercise, except to obtain some advantage from it? But who has any right to find fault with a man who chooses to enjoy a pleasure that has no annoying consequences, or one who avoids a pain that proces no resultant pleasure.
Making it look like readable English. because it is pleasure, but because those who do not know how to pursue pleasure rationally encounter consequences that are trfely painful. Nor again is there anyone.
It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as posed to using Content here, content here', making it look like readable
It is a long established fact that a reader will be distracted by the readable content of a page when looking at its layout. The point of using Lorem Ipsum is that it has a more-or-less normal distribution of letters, as posed to using Content here, content here', making it look like readable
Kaza Değil, Katliam!
Yayınlanma: 2018-12-13 16:32:52
KAZA DEĞİL, KATLİAM. SARAY’IN İTİBARI YURTTAŞIN CANINDAN KIYMETLİ.
Dünyanın en güvenli toplu taşıma sistemi sayılan demiryolları ülkemizde ölüm saçmaya devam ediyor.
Bugün Ankara-Konya seferini yapan yüksek hızlı trenin kontrol lokomotifine çarpması sonucunda 9 yurttaşımız hayatını kaybetti.
Hayatını kaybeden yurttaşlarımızın ailelerine sabırlar diliyor, yaralı yurttaşlarımızın ise bir an önce sağlıklarına kavuşmalarını temenni ediyoruz.
25 yurttaşımızın hayatını kaybettiği Çorlu tren faciasının üzerinden henüz 6 ay bile geçmemişken, bu defa Ankara’da gerçekleşen ve yine can kayıplarıyla sonuçlanan bu olay da bir kaza değil, ihmal, denetimsizlik ve işbilmezlik sonucunda meydana gelmiş bir cinayettir.
Ve bu cinayetin sorumlusu, ülkeyi çiftliğine çevirmiş olan Saray Rejimi’nden
başkası değildir.
Birleşik Taşımacılık Sendikası’nın ve ilgili meslek örgütlerinin olası facialara karşı sürekli uyarıda bulunmasına rağmen maliyetleri düşürmek için denetimleri neredeyse yok eden, teknik ve bilimsel bilgiye sahip uzmanlar yerine iktidar yandaşlarına görev veren, açılış törenlerinde gösteriş yapmak ve seçimlerde oy toplamak için henüz hazırlıkları bitmemiş demiryolunu sefere açan, “itibardan tasarruf olmaz” diyerek milyarlarca lirayı Saray’a harcayıp kamu hizmetlerine kaynak ayırmayan Saray Rejimi ve onun başındaki zat, yurttaşlarımıza ölüm getiren bu katliamların baş suçlusudur.
Ülkemizi cehenneme çeviren katliamların sorumlularından ve suçlularından hesap sorulmadığı sürece, her bir yurttaşımızın can güvenliği tehlike altında olmaya devam edecektir.
Ülkemiz Saray Rejimi’nden kurtulmadan aydınlık ve huzurlu günlere kavuşamayacağımız açıktır.
Emekçi halkımızı ve yurttaşlarımızı bu cinayet şebekesinin yakasına yapışmaya ve hesap sormaya davet ediyoruz.
Türkiye İşçi Partisi
İşçiler Ölüyor, Yandaşlar Büyüyor
Yayınlanma: 2018-12-05 21:00:45
Dün Cengiz-Kolin-Limak ortaklığının üstlendiği Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nde bir viyadüğün çökmesi sonucu 3 işçi kardeşimiz yaşamını yitirdi.
Üzgün ve öfkeliyiz ama şaşırmıyoruz.
Bu can kayıpları iktidarın gözbebeği Cengiz-Kolin-Limak üçlüsünün ne yazık ki ilk vukuatı değil. Kayıtlara yansıyabildiği kadarıyla farklı zamanlarda, farklı projelerde, farklı sektörlerde 100’e yakın işçinin ölümüne sebep oldu bu ortaklık. Burada bir kaza ya da bir şanssızlık değil sistematik hale gelmiş iş cinayetleriyle karşı karşıyayız.
İşçi ölümlerinin nedenleri çok olsa da hepsinin gelip bağlandığı yer, Cengiz-Limak-Kolin üçlüsünün ve diğer tüm patronların kârlarını arttırma hırsıdır.
Yıllardır kendilerine peşkeş çekilen neredeyse bütün devlet ihaleleriyle semiren bu ortaklık insan yaşamını hiçe saymaktadır. Üstelik yetkililer de görevlerini yerine getirmemekte, ne Ulaştırma Bakanlığı ne de Çalışma Bakanlığı gerekli denetimleri yapmaktadır.
Ne tesadüftür ki bugünün Ulaştırma Bakanı Mehmet Cahit Turhan, Kuzey Marmara Otoyolu inşaat ortaklığının eski Genel Müdürü’dür ve ortaklığın “Sağlık ve Güvenlik Politikası” belgesinin altında kendisinin imzası vardır.
Hem projenin eski Müdürü hem de Ulaştırma Bakanı olarak Mehmet Cahit Turhan’a soruyoruz:
Görevi süresince “sıfır iş kazası”na ulaşmak için hangi adımları atmıştır? Olası risklere karşı hangi önlemleri almıştır? Bugüne kadar Marmara otoyolu inşaatında gerçekleşen bildiğimiz en az 8 iş cinayeti için Cengiz-Limak-Kolin ortaklığına hangi yaptırımları uygulamıştır?
Bakan da, Cengiz-Limak-Kolin şirketleri de iş cinayetlerinde yaşamını yitiren kardeşlerimizin hesabını vermeli, bu kirli düzenin hamisi Saray Rejimi işçilerin elleriyle yıkılmalıdır.
Umudumuzun, İnancımızın, Kararlılığımızın Kaynağı Ekim Devrimi 101 Yaşında
Yayınlanma: 2018-11-07 12:24:52
Bundan 101 yıl önce işçiler ve köylüler sermaye egemenliğine karşı ayaklanarak iktidarı ele geçirdi ve Ekim Devrimi’ni zafere ulaştırarak Sovyet ülkesini yarattı.
Yoksul ve yıkık bir ülke, işçiler ile devrimcilerin emekleri sayesinde birkaç on yıl içinde dünya üzerindeki en gelişmiş toplumu haline geldi. Sovyetler Birliği ve sosyalist dünya sistemi, sadece sosyalist ülkelerdeki işçilerin değil, tüm dünya işçilerinin, ezilenlerinin, halklarının en büyük destekçisi ve kılavuzu oldu.
Aradan geçen 101 yılda Ekim Devrimi güncelliğinden hiçbir şey kaybetmedi. Dünya işçi sınıfı ve yoksul halkları kapitalist sömürünün en vahşi yüzleriyle tanışırken, Ekim Devrimi’nin aydınlatan ışığı daha da parladı.
Gerici ve piyasacı Saray Rejimi’nin karanlığa sürüklediği ülkemizde de Ekim’in ışığı en güçlü biçimde parlamaktadır.
Ekim Devrimi, bize, kurtuluşumuzun işçi sınıfının zaferiyle mümkün olacağını anlatmaktadır.
Ekim Devrimi, ülkemizi özgürleştirecek olan devrimin yolunu aydınlatmaktadır.
Ekim Devrimi, 101 yıl önce olduğu gibi bugün de umudumuzun, inancımızın ve kararlılığımızın kaynağıdır.
Dünya işçileri ve yoksulları Ekim’in aydınlattığı yoldan ilerleyerek yeniden zafere yürüyecektir.
Kapitalizm ve onun yarattığı çürümüşlük halkların iradesiyle yıkılacak, sömürü düzeninin kökü tümüyle kurutulacaktır.
Yaşasın dünya işçi sınıfının zafer mücadelesi!
Yaşasın Büyük Ekim Devrimi!
İşçinin, Emekçinin Cumhuriyetini Kurmak İçin Kavgaya
Yayınlanma: 2018-10-28 23:46:09
İŞÇİNİN, EMEKÇİNİN CUMHURİYETİNİ KURMAK İÇİN KAVGAYA
Bugün, uçurumun kenarındaki yıkık bir ülkenin ayağa kalkışının, yoksul Anadolu halkının emperyalizmi ve saltanatı yenip Cumhuriyet’i yaratmasının 95. yılı.
“Kutlu olsun” diyebilmeyi isterdik ancak ülkemizde kutlanacak bir cumhuriyetin kalmadığını da görüyoruz. Bugün Cumhuriyet tüm kurumlarıyla birlikte tasfiye
edilmiş, yerine saltanat-hilafet sevdalısı bir Saray Rejimi inşa edilmiştir. Ancak AKP eliyle mezar taşı çakılan Cumhuriyet’in sonu bir günde gelmemiştir. En başından itibaren sermaye sınıfı Cumhuriyeti eline geçirmiş, emekçiler ve başta Kürt halkı olmak üzere, halklar üzerinde bir baskı aracına dönüştürmüş, adım adım ülkemizi yıkıma ve çürümeye götürmüş, nihayetinde gerici bir çete marifetiyle emeline kavuşmuştur.
Bugün 29 Ekim 2018’de yine uçurumun kenarında, yine yıkık bir ülkeyle karşı karşıyayız.
Saray Rejimi ise bugün, bir işçi mezarlığı haline gelmiş, emekçilerin kölelik koşullarında çalışmaya zorlandığı ve aynı zamanda doğal yaşamın katledilişinin simgesi olmuş 3. Havalimanı inşaatında kendine yaraşır bir gösteriş ve israfla Cumhuriyet’in yıkılışını “kutluyor”.
Bu 29 Ekim’de yeni bir kurtuluş ve kuruluş kavgasının safları ortaya çıkıyor.
Bırakın Saray Rejimi ile inşaat baronları, patronlar ve onların uşakları kendi yarattıkları enkazın üzerinde saf tutsun.
Bizim yerimiz işçinin, emekçinin, bu ülkeyi elleriyle var edenlerin, daha güzel bir gelecek düşü kuranların, aydınlık yarınlar için mücadelede saf tutanların yanıdır.
Ülkemizin işçilerine, emekçilerine, ilericilerine, devrimcilerine çağrımızdır:
Gelin kardeşler! Bu defa sermayeye teslim olmayacak bir cumhuriyet için; gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan Sosyalist Türkiye için
kavgada, Devrimci bir Cumhuriyet cephesinde birleşelim! Saray Rejimi’ni yıkıp eşit ve özgür bir geleceği, işçinin ve emekçinin cumhuriyetini hep birlikte kuralım!
Türkiye İşçi Partisi
7 TİP'li Genci ve Katillerini Unutmadık... Söz Kardeşim, 'Reis'ler Düzenini Yıkacağız!
Yayınlanma: 2018-10-08 19:26:08
Tam 40 yıl önce bugün Ankara, Bahçelievler'de en gençleri 20, en yaşlıları 26 yaşında olan 7 TİP'li genç kaldıkları evde katledildi.
Katilleri herkes tanıyordu. 7 TİP'li genç, kendilerine "ülkücü" diyen, kontrgerilla üyesi, faşistler tarafından öldürüldü.
Saldırının sorumlusu Abdullah Çatlı'nın lakabı "reis"ti.
Saldırının faili Haluk Kırcı'nın nikah şahidi dönemin Erzurum Valisi, daha sonra İçişleri Bakanlığı yapan Mehmet Ağar'dı.
Bahçelievler Katliamı'nın da aralarında olduğu bir dizi kanlı eylemin açtığı yolun ucunda ise faşist 12 Eylül darbesi duruyordu.
Sola, sosyalizme karşı, ABD'nin ve emperyalizmin kontrolünde, dinci gericiliğin palazlandırıldığı, neo-liberal ekonomi politikalarını Türkiye'nin başına musallat eden karşı devrimci süreç Bahçelievler'de başladı ve bugün Beştepe'de sürüyor.
Katil Haluk Kırcı AKP döneminde affedildi, Mehmet Ağar'ın ekibi bugün polis teşkilatını yönetiyor, faşist çeteler cirit atıyor ve hep birlikte yeni "reis"lerine selam duruyorlar.
Serdar Alten, Hürcan Gürses, Efraim Ezgin, Latif Can, Osman Nuri Uzunlar, Faruk Erzan, Salih Gevence, yani 8 Ekim 1978'de katledilen 7 TİP'li genç unutulmadı. Mücadeleleri bitmedi, bayrakları yere düşmedi.
Söz kardeşim,
Türkiye'yi bu karanlık "reisler düzeninden" kurtaracağız, Türkiye'nin ve dünyanın aydınlık geleceğini el birliğiyle kuracağız.
Türkiye İşçi Partisi
İlerici Kamuoyuna
Yayınlanma: 2018-10-06 19:22:00
İ
Sevgili dostlar, değerli basın emekçileri, yoldaşlar,
Hepinizi en içten duygularımızla selamlıyor, hoş geldiniz diyoruz.
Bundan 7 ay önce, farklı geleneklerden sosyalistlerin ve devrimcilerin, işçilerin, gençlerin ve aydınların imzacı olduğu bir açıklamayla, Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu için bir çağrı yapılmıştı. “Gel Kardeşim!” başlıklı bu çağrı, ülkemizin işçilerini ve devrimcilerini Türkiye İşçi Partisi’ni hep beraber, omuz omuza ve yoldaşça kurmaya davet ediyordu.
12 Eylül faşist cuntasından bu yana, Türkiye işçi sınıfı, yoksul-emekçi halklarımız en ağır ve azgın saldırıların muhatabı oldu. 12 Eylül cuntasının öz evladı olan AKP eliyle inşa edilen Saray Rejimi ise, aynı yolda çok daha ileri noktalara varmayı başardı.
Sermaye sınıfının çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yapmakta tereddüt etmeyen Saray Rejimi, emekçilerin haklarının budanması, giderek yok edilmesi için yoğun devlet şiddeti dahil her yolu kullandı. Türkiye’nin büyük emek ve birikimle yaratılmış kamu işletmeleri özelleştirmeler yoluyla sermayeye peşkeş çekildi. Yüz binlerce işçi işinden atıldı, bir o kadar işçi de özlük haklarından mahrum edilip taşeron statüsüne geçmeye zorlandı. İşçi ücretleri düşerken borçlanmayı dayatan ekonomi politikaları sayesinde emekçilerin hayatı tümüyle cendereye alındı. İşçi sınıfının sendikal örgütlülükleri baskı altına alınırken iktidar yandaşı sendikalar palazlandırıldı ve emekçiler Saray Rejimi’nin kuluna dönüştürülmeye çalışıldı. Yasalarda yapılan düzenlemelerle emekçilerin haklarını araması neredeyse imkansızlaştırıldı. Çalışma yaşamının tümüyle sermayenin insafına bırakılması sonucunda iş güvenliği standartları 200 yıl öncesinin gerisine düştü, iş cinayetlerinde ölümler, hatta kitlesel katliamlar “fıtrat” denilerek olağanlaştırıldı. İşsizlik baskısı ve gerçeği, emekçilerin karabasanına dönüştü, onlarca işçi geçim sıkıntısına daha fazla dayanamayıp intihar etti, gençlerimiz mesleklerini yapamayacak noktaya gelip canlarına kıydı.
Bu manzara bugünün gerçekliğidir ve yaratıcısı da Saray Rejimi’dir. Saray Rejimi, Türkiye’deki sınıf mücadelesinin dolaysız muhatabı, patron sınıfının ve onun çıkarlarının koruyucusudur.
“Gel Kardeşim!” çağrısıyla bir araya gelen bizler, Saray Rejimi’nin yıkılmasının tek yolunun ülkemizin emekçilerinin örgütlü ve birleşik mücadelesi olduğu düşüncesiyle, “Türkiye işçi sınıfının söyleyecek sözü, görecek hesabı var” diyerek ilk adımımızı attık.
Medyadan akademiye, toplumsal yaşamdan kent düzenlemelerine kadar her alanda yok sayılan, görünmezleştirilen, sesinin ve sözünün duyulması engellenen Türkiye işçi sınıfı, siyaset alanında da temsilcisiz, sahipsiz, örgütsüz bırakılmış durumdaydı. Türkiye işçi sınıfı kendi çıkarlarını savunacak, bunların siyasal sözcülüğünü üstlenecek, sokaktan meclise kadar yaşamın her alanında işçi sınıfı adına varlık gösterecek bir partiden mahrum bırakılmıştı.
Bu tabloya daha fazla izin verilemeyeceği saptamasında buluşan bizler, kollarımızı sıvadık ve “Gel Kardeşim!” diyerek işçi sınıfının partisini, Türkiye İşçi Partisi’ni inşa etmek için yola çıktık.
Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluş çalışmaları ülkemizin dört bir yanına yayılan ve hem tartışma hem de örgütlenme faaliyeti yürüten kurucu meclisler eliyle sürdürüldü. Başta partinin siyasal çizgisini, program ve tüzük gibi temel belgelerini oluşturmaya odaklanan bu çalışmalar, aynı zamanda Türkiye İşçi Partisi’nin örgütlenmesi, emekçiler arasında yaygınlaşması hedefini de sırtlandı.
Türkiye tarihi boyunca olduğu gibi, partimizin kuruluş sürecinde de devrimcilerin inisiyatif alması, sosyalistlerin işçi sınıfı saflarında mücadeleye katılması kaçınılmazdı. Geçmişte farklı sol geleneklerde ve birikimlerde yer almış yüzlerce devrimci de, örgütlü mücadeleye ilk adımını TİP ile atan gençler, kadınlar ve emekçiler de kuruluş sürecimizde buluştu, yoldaşlık kurdu.
Türkiye İşçi Partisi, Türkiye’de ve dünyada işçi sınıfı mücadelesinin ve sosyalist hareketin tüm mirasını bir değer olarak sahiplenmekle birlikte, geçmişte söz konusu olmuş tartışma ve ayrışmaları, bugünün devrimci görevleri ışığında değerlendirmeyi tercih etti. TİP için öncelik, Saray Rejimi’ne ve sermaye egemenliğine karşı mücadelenin güçlendirilmesi ve örgütlenmesi oldu.
Yoğun emek, özveri ve yaratıcılık gerektiren tüm bu sürecin sonunda Türkiye İşçi Partisi artık kuruluşunu tamamlamıştır. Resmi kuruluş işlemleri kimi engelleme girişimlerine karşın aşılmış, kurucu meclislerden seçilmiş delegelerle Kuruluş Konferansı gerçekleştirilmiştir. Bu konferansta alınan kararlar gereği önümüzdeki günlerde 1. Büyük Kongre’nin yapılması için gereken hukuki adımlar atılmaktadır.
İlk adımımızı atarken sarf ettiğimiz sözü şimdi tekrarlıyoruz:
Türkiye işçi sınıfının söyleyecek sözü, görecek hesabı var.
Türkiye İşçi Partisi en çok bunun için var.
Sevgili dostlar,
Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluş çalışmaları devam ederken, ülkemiz Saray Rejimi’nin bekası adına bir baskın seçime itildi. Yaklaşan ekonomik krizin yaratacağı hasardan kurtulmak isteyen Saray Rejimi, onlarca gazetecinin, siyasetçinin tutuklu olduğu, propaganda ve ifade özgürlüklerinin sıfır derecesine indirildiği, tüm medyanın iktidar borazanına dönüştürüldüğü bir ortamda, iki ay gibi kısa bir süre içinde seçime gitmeyi dayattı.
Türkiye için son derece yaşamsal bir uğraktan geçerken gündeme gelen 24 Haziran seçimlerinde, Türkiye işçi sınıfının çıkarlarını savunacak ve taleplerini dile getirecek bir tutum almamamız düşünülemezdi. Türkiye İşçi Partisi Kurucu Meclisleri, 24 Haziran seçimlerine giderken, henüz kuruluş sürecini tamamlamamış olmasına rağmen en etkin siyasal tavrı almak, AKP/Saray Rejimine karşı en geniş birleşik halk gücünü ortaya çıkarmak ve iktidara karşı en kararlı karşı duruşu örgütlemek konusunda kararını vermişti.
Türkiye İşçi Partisi, ülkemizin Saray Rejimi’nden kurtulmasının, işçilerin-emekçilerin, Türk ve Kürt ilericiliğinin, halklarımızın ortak mücadelesiyle mümkün olacağını düşünmektedir. Türkiye İşçi Partisi, ülkemiz halkları arasına düşmanlık ve nifak sokacak her tür girişime karşı olduğu gibi, Türk ve Kürt ilericiliğinin ortak mücadelesine zarar veren girişim ve tutumlara karşı da mücadele vermektedir. Türkiye İşçi Partisi, hedeflediği Sosyalist Türkiye’nin kurucu bileşenlerinden biri olarak Kürt emekçilerini görmektedir.
24 Haziran seçimleri, bu temel saptamaların yanı sıra, Saray Rejimi’nin HDP’yi baraj altında bırakarak mecliste arzu ettiği çoğunluğu kazanması hedefi açısından da değerlendirilmiştir. TİP kurucu meclisleri, seçim konulu değerlendirme toplantılarında Saray Rejimi’nin faşizan baskısına karşı HDP ile dayanışma içinde olmak, 12 Eylül cuntasının mirası olan yüzde 10 barajını aşması için HDP’yi desteklemek konusunda ikirciksiz bir tutum almıştır.
Bu değerlendirmelerimiz ve 24 Haziran’da HDP’yi destekleme kararımız, hem kamuoyuyla hem de HDP’li dostlarımızla, paylaşılmıştır. Bu kararımızın ardından, HDP’li dostlarımız tarafından gündeme getirilen, TİP’in mecliste temsil edilmesini de içeren ittifak teklifi TİP kurullarında ayrıntılı biçimde tartışılmıştır.
Açıkça ifade etmek isteriz ki, bizler açısından seçim ittifakı ve milletvekilliği adaylığı, yukarıda çizdiğimiz dayanışma yaklaşımına kıyasla ikincil bir mesele olmuştur. Attığımız her adımda olduğu gibi, seçim ittifakı ve milletvekilliği konularında da önceliğimiz ve hedefimiz Türkiye işçi sınıfının mücadelesine katkı koymak, halklarımızın mücadele birliğini büyütmek, Türkiye İşçi Partisi’nin mücadelesini güçlendirmek ve ülkemizin Saray Rejimi’nden kurtuluşunu yakınlaştırmaktır.
HDP’li arkadaşlarımızın ittifak teklifi, partimizin kurullarında bu yaklaşımla değerlendirilmiş ve kabul edilmiştir. Bu ittifakın, bir seçim döneminde gerçekleşmiş olmasının ötesinde, Türk ve Kürt ilericiliğinin ortak mücadelesi için de bir kılavuz işlevi göreceği ve kader ortaklığıyla birbirine bağlı halklar açısından kalıcı olacağı şimdiden görülmektedir.
Türkiye İşçi Partisi Kurucu Meclisi, seçim ittifakı ve milletvekilliği konusundaki kararını alırken, her iki yoldaşımızın, Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşu ve örgütlenmesi konusundaki görevlerine devam etmesi, Parti kuruluşunun ardından her iki parti tarafından uygun bulunacak bir anda resmi olarak da TİP üyesi olmasını da kapsayan bir karar almıştır. Tüm bu hususlar, ayrıntıları da dahil olmak üzere, iki parti yetkilileri arasındaki görüşmelerde bütün açıklığıyla paylaşılmış ve karşılıklı mutabakata varılmıştır.
TİP, 24 Haziran özelinde gerçekleştirdiğimiz ittifakın, bundan sonraki ortak mücadele arayışımıza da ışık tutan çok değerli bir deneyim yarattığını düşünmektedir. Dolayısıyla, bundan sonra da Türk ve Kürt ilericiliğinin ortak mücadelesini, dayanışmasını ve kader ortaklığını güçlendirmek, TİP açısından ihmal edilmeyecek bir görevdir.
Bu ittifakın gerçekleşmesi ve başarıya ulaşmasında emeği olan TİP kurucu meclislerine olduğu kadar, bizlerin üstlendiği ikili görevi yerine getirmemiz için ellerinden gelen her türlü desteği veren, anlayış gösteren, hatta eleştirilere göğüs geren HDP’li dostlarımıza da gönülden teşekkür ediyoruz. Zor bir görevi iki taraf açısından da başarıyla yerine getirmiş olmaktan mutluluk duyuyoruz.
Elbette, bu ittifakın kazandığı başarının gerçek sahibi, tüm ülke sathında 24 Haziran seçimlerinde çalışan, HDP’nin baraj altında bırakılması yönündeki faşist baskılara karşı ayağa kalkan, HDP’yi sırtlanan ve sadece oy vermekle kalmayıp Saray Rejimi’ne karşı mücadelenin direnişçileri de olan yurttaşlarımız, sosyalistler ve devrimciler, yurtseverler, emekçi halklarımızdır. Bizleri mecliste mücadele etmek için görevlendiren bu irade, bundan sonra da mücadelemizin dayanağı, gücümüzün kaynağı olacaktır.
Sevgili dostlar,
Bugün itibariyle, İstanbul ve Hatay Milletvekilleri olarak HDP grubunda sürdürdüğümüz mücadeleyi, kuruluş çalışmalarını sonlandıran Türkiye İşçi Partisi üyeleri olarak sürdüreceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz.
Bugüne kadar olduğu gibi, bundan sonra da TİP ile HDP arasındaki dostluk ve yoldaşlık korunacak; sokakta olduğu gibi mecliste de faşizme karşı ortak mücadelemiz sürecek; Kürt halkının özgürlük mücadelesi ile dayanışmamız devam edecektir.
Türkiye işçi sınıfı, kendi partisine kavuşmuştur.
Türkiye İşçi Partisi, ülkemizin dört bir yanında işçi sınıfının mücadelesine atılacak, en ön saflarda kavga verecek, sömürüye ve sefalete mahkum edilen halkımızın gücüyle, partimizin sözüyle bu karanlığı yırtıp atacaktır.
Eşitlik, özgürlük, adalet, kardeşlik ve barış içinde yaşayacağımız günler için her zaman, her yerde dostlukla, yoldaşça, omuz omuza mücadele edeceğiz.
Selam olsun dünyanın ve Türkiye’nin aydınlık geleceğine.
TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ MERKEZ KOMİTESİ
Krize Karşı Acil Önlem Planı
Yayınlanma: 2018-09-13 19:29:00
Anti-Emperyalizm Sizin Haddiniz de Harcınız da Değil!
Yayınlanma: 2018-08-02 13:15:00
Haramilerin Saltanatı Yıkılacak!
Yayınlanma: 2018-07-09 13:09:00
2019 Genel Seçim Beyannamesi
Yayınlanma: 2018-05-19 13:08:00
Etiketler:
Bildirgeler
Saray'a Tamam, Mücadeleye Devam!
Yayınlanma: 2018-05-11 13:11:00
Gel Kardeşim Çağrı Metni
Yayınlanma: 2018-02-13 19:12:00
Gel kardeşim,
Zenginleri daha zengin, yoksulları daha yoksul eden bu düzene,
Saatlerce alın teri döküp yine de geçinememeye, iş yerinde maruz kaldığın tacize,
tehdide ve sömürüye,
Çocuğunu okutmak, hastanı tedavi ettirmek, insan gibi dinlenebilmek için servet
harcatan mecburiyete son vermek istiyorsan gel.
Yandaş olup el pençe durmadın diye, hırsıza arsıza göz yummadın diye, hakkını
elinden almaya çalışanlara izin vermedin diye tehdit ve teşhir edilen, baskıya ve
hakarete uğrayan, işsiz ve yoksul bırakılan milyonlardan biriysen gel.
Üç yanı deniz, dört yanı işçi mezarlarıyla çevrilmiş memleketin haline isyan
ediyorsan gel kardeşim.
Gel kardeşim!
Eşit, özgür, kardeşçe ve adil bir yaşam istiyorsan,
Geleceğini çalanlardan, tüm özgürlüklerini elinden alanlardan, en temel haklarını
gasp edenlerden usandıysan gel.
Ölüm, keder ve acı neden hep bizim payımıza düşüyor diyorsan,
Din tacirlerine, savaş çığırtkanlarına kanmadıysan,
Emeğine, haysiyetine, kentine, doğana saldıranlara; yaşamına, zevklerine ve
tercihlerine burnunu sokanlara; seni baskı ve yasaklarla teslim almaya
çalışanlara dur demek istiyorsan gel.
Gel ki,
Güzel ülkemizin tepesine çöreklenmiş çeteleri, saraylarda sefa sürenleri, bizim
emeğimizle servetine servet ekleyenleri alaşağı edelim.
Zalimin, hırsızın, yobazın saltanatını yıkalım.
Bağımsız, laik, eşit, özgür, adil bir geleceğe adım atalım.
Kentleri, meydanları, okulları, iş yerleri yaşam, sevinç ve umut dolu bir ülke
kuralım.
Gel, yoldaş olalım.
Bizi parçalayıp teslim alacağını sananlara birliğimizin gücünü gösterelim.
Bizi susturup güdebileceğini sananlara özgürlüğümüzden vazgeçmeyeceğimizi
gösterelim.
Bizi korkutup geri adım attıracağını sananlara cesaretimizi ve kararlılığımızı
gösterelim.
Bizi yok sayanlara biz varız, biz halkız diyelim.
Çaresiz bırakmaya çalışanlara çare halktır diyelim.
Umudu karartmaya çalışanlara umut halktadır diyelim.
Gel kardeşim,
Ekmeği paylaşalım, emeği iktidara taşıyalım.
İşçilerin, emekçilerin, yani hepimizin sesine ses katalım.
Türkiye’nin işçi partisini, Türkiye emekçilerinin partisini kuralım.
Etiketler:
Bildirgeler