Bu da 29 Ekim yazısı sayılsın

Bugün 29 Ekim; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 96’ıncı yıldönümü. Biz de bu vesileyle bir çaresizlik beyanı, bir havlu atma itirafnamesi hazırlamayı düşündük…

Konu şu: Türkiye’de, yaşları ve eğitim düzeyleri ne olursa olsun solcuların yüzde 80’ini belirli tarihsel olayların dönemlerine göre ilerici sayılmaları gerektiğine ikna etmek kesinlikle mümkün değildir…

Örneğin, 96. yıldönümünde cumhuriyet söz konusu olduğunda durum böyledir. 

“TC’nin” bu insanlara çok çektirmiş olması durumu açıklamıyor; çünkü başka ülkeler için de aynısı söz konusu. Örneğin, 1776’daki Amerikan bağımsızlığının, 1789 Fransız İhtilali’nin, köleliğin son bulduğu ABD’deki iç savaşın, bu arada yaklaşık 16. yüzyıldan başlamak üzere Avrupa’da kapitalizmin gelişmesinin bir ilerleme olduğunu ne söylerseniz söyleyin kabul ettiremezsiniz.

Dolayısıyla aşağıda yazacaklarımız yeni bir ikna girişimi olarak değerlendirilmemelidir.

“Kendi kendine sohbet” deyin olsun bitsin…

***

Yaşça daha genç olanların durumu için eski yazılardan bir örneğe başvuracağız.

Bizim zamanımızda ilkokulların sınıf duvarlarında soldan sağa doğru ilkçağ, ortaçağ, yeniçağ, yakınçağ diye giden resimli, açıklamalı yatay görseller olurdu.

Şimdi yokmuş…

Demek ki insanlar ilköğretim yaşlarından başlamak üzere artık “tarihsel gelişim”, “insanlık tarihinin akışı” gibi fikirlerden uzak tutulmaktadır… Bir ihtimal, insanlar bu yüzden geçmişte olanları da bugünkü kalıpları ve değerleriyle yargılamaktadır. Örneğin, “ABD’de kölelik kaldırılmış da ne olmuş yani; ha Güney Carolina’da toprak kölesisin ha Pittsburgh’taki bir fabrikada ücretli işçi olmuşsun” gibi…

Böyle bir ihtimal karşısında bizce en doğrusu az önce sözü edilen o tarihsel çağ şemalarının sınıf duvarlarına yeniden konulmasıdır.

Ama mutlaka konulsun…

O kadar ki, öğretmen isterse şemanın en sonuna “postmodern çağ” bölümünü ekleyip orada “Önceki çağların hepsi tarihte gerçek karşılığı olmayan birer söylemsel inşadan ibarettir” açıklamasına yer versin.

Yeter ki o şema olsun; böylesi bile kabulümüzdür.

***

Gelgelelim, işin içinde daha eski kuşaklardan insanlar da vardır.

Onlara ilişkin açıklama ne olabilir?

Bizce temel sorun, tarihe damgasını vuran yeni herhangi bir dönemin ucunun açık oluşunun görülememesi ve o dönemin ardından ortaya çıkan olumsuzlukların faturasının dönem açan olayın kendisine çıkarılmasıdır.  Sanki dönem açan olayla daha sonra yaşanan her olumsuzluk arasında doğrudan, bire bir nedensellik ilişkisi varmış gibi…

Oysa “ucu açıklık” demek, fiilen gerçekleşenler dışında başka bir tarihsel akışın da mümkün olması, ama bu akışın çeşitli nedenlerle gerçekleşmemesi demektir.  Örneğin, Türkiye’de son 90 yılın lanet okutucu olumsuzlukları da, solcular olarak bize gurur ve umut veren deneyimler de Cumhuriyet dönemine aittir; ancak 1923’te ilan edilen cumhuriyetin kendisi ne birinin ne de öbürünün asıl amilidir (nedenidir).

Hepsi, cumhuriyetin ilanını izleyen sınıf mücadeleleri ve siyasal gelişmeler sonucunda ortaya çıkmıştır. 

Bu da tarihe bir tür bakıştır.

Kendi kendimizle sohbet ediyoruz ya…

***

“Cumhuriyetin kazanımları” diyenlere de kızılır; “Ne kazanımıymış bunlar, hele bir anlat da dinleyelim” denir…     

Tebaa statüsünden yurttaşlık statüsüne geçiş, laiklik, hilafetin ve şeriye mahkemelerinin kaldırılması, medeni kanun, eğitimin birleştirilmesi, vb. vb.

“Bunları diyorsun da, ya hepsinin bugün geldiği nokta?”

İşte, bugün gelinen nokta bu açılardan olumsuz bulunuyorsa ki öyledir, bu olumsuzluğun 1923 cumhuriyetinin şu ya da bu içsel özelliğiyle açıklanmasının doğru olmayacağını kimseye anlatamazsınız.

“İşin en başında varmış bir yamuk ki ülke bugün bu noktaya geldi” derler…

***

Neyse, ikna çabamız olmadığına göre bu iç sohbeti burada keselim.

Ama o tarihsel çağlar şemasının okullara konulmasında ısrarlıyız.

Belki o şemanın en sol tarafında kendi yaşam ortamında bir mağara adamı resmi de olur ve buna bakanlar sosyalizmin o çağda pek mümkün olamayacağı konusunda belirli bir fikir edinirler.