Bizim Utkan…

Herkesin kendini kahraman gördüğü, her an sosyal medyada “tt” olabileceğiniz veya bir anda milyonlarca dolarlık servete ya da milyonlarca insanın sevgisine ulaşacak ancak kısa süre sonra yine yapayalnız kalacağınız garip bir dönemden geçiyoruz.  

Böylesi bir tarihsel kesitte çoğu insanın adını bile bilmediği gerçek bir isimsiz kahraman sessizce ayrıldı aramızdan…

Belki adını en fazla aramızdan ayrılırken duyduğunuz TİP Merkez Komitesi üyesi Utkan Adıyaman, yine ülkemizin karanlık bir döneminin 1982’nin 4 Ağustos günü doğmuş.

Bugün onun doğum günü, canım yoldaşımın doğum gününü kutlarken onunla ilgili bir kaç satır yazmak ve çağımızın kahramanının bizdeki görüntüsüne dair kimi kareleri sizlerle paylaşmak istedim.

Tümünü yazmak gerçekten mümkün değil ama Utkan yaptıklarıyla bıraktığı kimi izlerle bizi biz eden özellikleri kazanmamızı sağladı ve bunların önemli ölçüde Utkan’ın imzasının taşıdığını bilin isterim. Bunlardan bir kaçını yazmaya çalışacağım.

Başlarken bir not düşeyim, yazacaklarımın bir kısmı belki çok fazla sadece bize dair görülebilir. Ancak Utkan’ın en önemli özelliklerinden birisi, esas olarak “biz” için yaşarken hiç bir şeyi dar anlamıyla “biz” için yapmaması, daha önemlisi yaşamını “biz” ile Türkiye işçi sınıfı arasındaki mesafeyi kapatmaya adamasıydı.

Onu uğurlarken söylemeye çalışmıştım, geniş kamuoyu TİP’i görür bilir, TİP’i kamuoyunda temsil eden isimler biraz bilinir ama şimdi herkes bilsin ki, bizi biz yapan en önemli insanlarımızdan birisi Utkan Adıyaman’dır.

TİP, biraz da Utkan’da cisimleşen devrimciliğin örgütlü hale gelmesi için girişilmiş bir çabadır.

Şunu açıklıkla söylemem lazım, bütün güzelliklerimiz, hani bazen takdir edilen devrimciliğimiz, özverimiz, cesaretimiz, işçi sınıfına yönelişimiz, Türkiye Sosyalist Hareketi’ne kattığımız ne varsa, hepsinde mutlaka Utkan’ın emeği, aklı, bilinçli katkısı var.

Devrimciliği yeryüzüne indirdi!
Devrimciliği yeryüzünde yüceltti de diyebiliriz.

Türkiye solunun özellikle yakın geçmişteki duruşu esas olarak bir “direnme” mücadelesidir. Rüzgarın karşıdan ve sert estiği, rüzgara savrulup dağılmanın olağanlaştığı bir dönemde direnme iradesi devrimciliğin birincil kıstasıydı. Utkan da direnenlerdendi.

Fakat bu direniş çizgisi bir süre sonra dar alanlarda yaşamaya alışma ve kendini fazlasıyla özel hissetme gibi olumsuz sayılabilecek kimliklerin, duruşların doğmasına neden olurken bunu reddedenlerin öncülüğünü yapanlardan birisi oldu.

Devrimciliğin zorluklarını yaşamanın bir övünme, gururlanma konusu yapılmasını reddetti. Devrimciliğin kıstasının “sıradan insanların devrimcileştirilmesi” olarak yeniden tanımlanmasına uygun bir yaşam kurarken, kaçarak-korunarak değil cesaretle ve gerçeğin içinde yaşayarak devrimciliğin mümkün olduğunu gösterdi.

Haklı çıkmanın değil yenilmeyi göze alan bir mücadeleci çizginin oluşumuna adandı.

Bütün bunların sonunda bir devrimcinin yaşamına değdiği herkesin hayatında iz bırakabileceğini gösterdi.

Gülerek yeniden başlama cesareti
Devrimcilik üstün insanların, “yukarıların” bir kimliği olmaktan çıkıp hayatın içinde üretildikçe, gerçeğin zorlu sınavlarından geçmek zorundadır. Gerçek zorlayıcıdır. Kırar, yorar, yıpratır, zorlar; hepsini yaşadı Utkan.

En severek dinlediği şarkılardan birisinin sözlerinin “kavganın ortasında yapayalnız kalsan da…” olması elbette tesadüf değil. En az bir kaç kez böyle hissettiğine şahidiz, fakat şarkıyı yarım bırakmadı, yılgınlığa kapılmadı, köreltmedi yüreğini.

Şimdi bu satırları yazarken böylesi günlerde yaptığımız iki sohbeti hatırlıyorum. Durum bana göre berbattı, “5. günün şafağında doğuya bak gerisini düşünme” demişti (tabi ben meseleyi anlamamıştım ama bu da keyifle anlatmasına vesile olmuştu). Diğerinde ise bu sefer ağır bir yenilgi sonrası ne yapacağımıza dair yine derinlere dalmışken çok daha basit bir öneriyle son verdi tartışmaya “çay demle, yeniden başlıyoruz”.

Her ikisinde de kahkahalarla yeniden başladık.

Utkan yeniden başlamak cesareti verendi.

Gerçekçi ama romantik bir devrimcilik
İnsana ve insan ilişkilerine değer vermenin vücut bulmuş haliydi Utkan. Hayatının her anında dayanışmacı, paylaşımcı ve kendini devrime adamış romantik bir devrimciydi dersek gerçekçiliğini daha iyi anlatabiliriz.

Utkan’ın devrimci romantizmi, bizim bütün süreçlerimizde bir pusula gibi çalıştı. En kötü zamanlarda devrim hayalleri kurabilmek ve hayal edebildiğin ölçüde gerçekçi olabilmek onun bize kazandırdığı önemli bir özellikti. En küçük bir gelişmeyle koskoca bir yangına dönen hiç sönmeyen bir devrimci coşku, heyecan ve tutkuyla devrimin güncelliğine inanma ve her gün “devrim yapma” iddiasıyla görevden göreve koşturma iradesiyle yaşadı.

Özel bir dönemin, fedakar bir devrimci kuşağın parçası, bin bir özel durumun ürünü olarak yetişmiş, gericilik döneminin inatçı genç bir devrimcisiydi. Buzkıran, yol açan defalarca düşen, kırılan ve yeniden başlayan bir devrimcilikti Utkan’da cisimleşen. Tüm bunlara rağmen yoldaş dediğiyle hesapsız ilişki kurmakta ısrar eden, kent merkezlerine sıkışan devrimciliğe isyan edip yoksul-emekçi mahallelere giderek en çok nerede ihtiyaç var diye sora sora yol arayıp bulan bir devrimcilik… Gerektiğini gördüğünde en önde koşan, barikat başında lider olan ama her durumda çocuklara dokunan, kitabı bisikleti olmayan çocuklara dokunmayı da bilen, geleceği kazanmak için günü yaşayan bir devrimcilik.

Ölüm bize uzak mıydı?
Bizim kuşak için kapitalizm, “hızlı yaşayıp genç öl” ve “en önemlisi senin hayatın, gerisi boş” olarak özetlenecek ama ikisi de esas olarak amaçsızlıkta birleşen yaşam tarzı seçeneklerini sundu diyebiliriz.  Böylesi bir dönemde dünyanın değiştirilebileceğine inanan ve bunun için kendini de dönüştüren devrimci bir kimliğin, hele bunun örgütlenmesinin çok kolay olmadığını söylediğimizde bunun bir övünme olarak görülmemesini beklememize lütfen hak verin.

90’lı yıllar gibi solda bile  sözde bireyciliğin, bencilliğin, inançsızlığın hüküm sürdüğü bir kesitte, 12 Eylül bataklığından çıkmış bir ülke gerçekliğiyle hesaplaşmış bir devrimcilikten söz ediyoruz.  

90’lı yıllarda devrimciliğe ilk adımlarımızı atarken hepimizin öğretmenlerinden birisi Deniz Gezmiş’ti…

Onun “24 yaşındayken kendimi Türkiye’nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum” cümlesi biraz da çocukça ama bizlerin de en fazla o kadar yaşayacağımıza inanmamıza neden olmuştu. Yaşlarımız 25, 26, 27 diye ilerlerken biraz şaşkın, biraz mahcup, biraz tam ne yaptığını bilemez bir halimiz vardı.  Hayatımızın içinde bayağı bayağı “normal hayat”a benzer yanların oluşmasını şaşkınlık ve hüzünle karşılayıp sonra önce biraz dalgaya vurur, en sonunda da madem hala yaşıyoruz o zaman yapmamız gerekenleri daha iyi yapmaya çalışmak zorundayıza bağlar,  sorumluluklarımızı daha büyük ciddiyetle tarif ederek devam etmeye karar verirdik.

Bu noktada geldiğimiz aşamanın hiç hayal etmediğimiz gibi olduğunu itiraf etmem lazım ama nihayetinde Utkan yine Deniz’i haklı çıkardı.  “İnsanlar doğar, büyür, yaşar ve ölürler… Önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde, fazla şeyler yapabilmektir.”

Utkan bunu yaptı.

İyi ki doğdun yoldaş!
İyi ki doğdu, iyi ki tanıdık, iyi ki acı tatlı pek çok şeyi birlikte yaşadık.

Düşünsenize milyonlarca insan Utkan’ın artık aramızda olmadığını bile bilmiyor, bir kısım dostumuz, arkadaşımız o kahrolası günden sonra tanıştı Utkan ile…

Biz, biz ise şimdi onlara göre büyük bir acı yaşıyor olmamıza rağmen son derece gururluyuz.

Söz konusu insan olduğunda pek çok rezilliğin yazıldığı bir tarih kesitindeyiz. Bu çağda, sadece böylesine önemli birisiyle, kelimenin gerçek anlamıyla bir “kahraman” ile yoldaşlık etmiş olmanın gururunu yaşattığı için bile iyi ki doğdu Utkan!

Sadece bize yaşattığı mutluluklar, dostluğu, yoldaşlığı hatta sadece onu tanıdığımız için hayata çok şey borçlu olduğumuz bir yoldaşımız Utkan.

Çok, tarif edilemeyecek kadar büyük acılar içindeyiz ama gururluyuz, çok şanslıyız biz, bu çağın en şanslı insanlarıyız Utkan ile tanıştık, Utkan ile yaşadık, birlikte dövüştük.

Son nefesimize kadar işçi sınıfının, yoksul halkın mücadelesine katkı koyacağız diye çıktığımız bu yolda Utkan bunu yapabileceğimizi gösterdi.

Şimdi, hepimiz Utkan gibi olmaya çalışacağız!